Arşiv

Archive for the ‘tarih’ Category

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm I: Kayseri

Mart 21, 2017 1 yorum

Bazen alıp başını gitmek lazım. Uzaklara… Daha önce gitmediğin diyarlara…

Günümüzde modern insanın gerçekte dert filan sayılamayacak asıl sorunu, gündelik ıvır zıvırlarının çokluğu. Lakin bunlar küçük ve oldukça saçma olsalar da o kadar fazlalar ki kişinin hayat enerjisini tüketiyor. Sanırım yaşamı kolaylaştıkça bu tarz saçma şeyler yüzünden onu daha da zorlaştıran modern insanın laneti bu.

Bir beyaz yakalı olarak maalesef ben de bu lanete sahibim. Bilhassa cumaları zombi gibi eve geliyorum ve bir an evvel yatmak istiyorum. Yaşanacak, tadacak, deneyimlenecek o kadar çok şey varken hele. Bu duruma düştüğüm için kendime fena halde acıyorum.

Tatiller bu rutinden çıkmak, bir rahat nefes almak ve silkinmek için çok önemli bu yüzden. Birey için de, özel hayatı için de, iş yaşamı için de… Kafasını dinlemiş ve rahatlamış bir çalışanın işine daha çok odaklanabildiği gerçeğine kimsenin itirazı yok, değil mi?

O zaman başlıyoruz bu seferki gezimize…

20 Şubat 2017 Pazartesi sabah 7.00 uçağıyla başladı gezimiz. Yanımda kız arkadaşım Damla, uçtuk İç Anadolu’nun ticaretiyle ünlü şehri Kayseri’ye. Normal saatinden önce iniş takımları yere değdi ve Anadolu’nun başka bir kopya havaalanına varmış olduk. Kendine has hiçbir özelliği olmayan bu soğuk ve standart havaalanlarını tasarlayanlar bu kadar düz insanlar mı, yoksa onlara bu tekdüzelik dayatılıyor mu merak ediyorum.

Kahvaltımız

Havaalanından arabamızı kiralayarak iniyoruz merkeze. İlk izlenimimiz gayet geniş caddeler, uzun uzun ama dip dibe olmayan apartmanlar. İlk durağımız ise Lokman Gurme. Burada gayet güzel, bol çeşitli ve lezzetli bir kahvaltı yapıyoruz. Tıka basa doyuyoruz lakin masadakileri bitirmeye ne hacet!

Kahvaltıdan sonra şehrin daha da merkezine iniyoruz. Arabamızı bir caddeye park ettikten sonra sırt çantalarımızı arkaya atarak başlıyoruz sokakları aşındırmaya başlıyoruz. Hava hafif ısırıyor lakin öyle çok soğuk yok. Kenarlardaki karlar geçen haftanın sert olduğunu işaret ederken tepedeki güneş sorun olmadığını kulağımıza fısıldıyor.

Kayseri sokakları

Tarihi Kayseri Lisesi Daha fazlasını oku…

Reklamlar

İskandinavya Macerası – IV: Oslo

Mart 2, 2016 1 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

4 Eylül 2015 Cuma gecesi saat yarımı geçerken Oslo Merkez Garı’ndan şehre adımımızı attık. Tatilimizin son durağına tam iki gün bırakmıştık. Norveç’in başkenti olmasının yanında, en büyük şehri de olan Oslo; ilk başta gayet dağınık planlaması, ilginç tasarımlara sahip binaları ve denizle yeşilin uyumlu birlikteliği ile dikkat çekiyor. Aslında tipik bir Avrupa kenti de denilebilir. Sadece İskandinavya’da yer almasından ötürü soğukluğun getirdiği bir düzene ve zamanının öncüsü mimari düzeniyle fark yaratıyor. Mesela birkaç ay önce okuduğum bir habere göre, 2018’den itibaren şehir içinde sadece elektrikli araçlar kullanabilecekmiş. Zaten İskandinav ülkeleri, elektrikli araç kullanımı konusunda dünyada ilk sıralarda yer alıyorlar. Geçen yıl Maastricht’te katıldığım Euronoise’2015 kongresinde, İsveç şehirlerinde elektrik araç kullanımının %40’lara dayandığından ve bunun hakkında yeni uygulamalar çıkarılması gerekliğinden bahsedilmişti. Nitekim çok dağlık yapısına rağmen Bergen’de de fark edilir derecede çok eletrikli araç vardı. Oslo’da da bu durum direkt fark ediliyor.

20150905_160435Oslo’da parçalı bulutlu hava

Oldukça geniş gardan çıktığımızda karşımızda boylu boyunca, şehrin merkez caddesi olan Karl Johans Gate (‘gate’ tabii ki cadde demek) uzanıyordu. Çoğu trafiğe kapalı olan bu caddenin bir ucunda gar, diğer ucunda ise Norveç Kralı’nın sarayı bulunuyor. Otelimiz diğer uca daha yakın olduğundan caddeyi tamamen yürüdük. Günün tüm yorgunluğu her yerimizde hissedilirken çevreye dikkatli bakamadık. Lakin cuma gecesi olması sebebiyle gayet canlı bir ortam vardı. Barlardan yükselen müzik sesleri, kadınlı-erkekli grupların seslli konuşmaları, alkölün etkisiyle giderek artan kahkahalar, yolcu avındaki taksiler, devriye gezen polisler…

Gayet merkezi bir yere konumlanmış otelimizi, Smarthotel Oslo, bulmakta hiç sıkıntı yaşamadık. Hızlıca check-in yaptıktan sonra, 8. kattaki odamıza çıktık. Odamıza girdiğimizde otele neden ‘akıllı’ dendiğini de anlamış olduk. Çünkü hayatımda iki kişilik bir otel odasının hiç bu kadar küçük olabileceğini ama bu kadar da zeki biçimde tasarlanabileceğini düşünmemiştim. İç mimar, gerçekten yer kazanma-kullanım alanı dengesi konusunda ulaşılması güç bir başarıya imza atmış. Odada iki kişinin yan yana ayakta durması bile gayet güçtü. Hele duvardan çıkan mini masayı açınca iyice imkânsızlaşıyordu. Yatağın sadece bir kenarı boştu, neyse ki iki gün de çok yorgun olduğumuzdan çok sıkıntı çekmedik. Lakin oda başı gecelik fiyatının 1295 NOK olması ve merkezi konumu yine de oteli mantıklı bir seçim yapıyor. Önceki üç yazıda da belirttiğim üzere İskandinavya el yakıyor, hem de cayır cayır.

20150905_154806Oslo sokaklarından bir tasarım

Ertesi sabaha yağmur ve soğukla başladık. Maalesef yapacak pek bir şey yoktu, zaman kaybetmeden gezmemiz gerekiyordu. Önce kahvaltı yapmak için bir yer bulduk yakınlarda. Bizdeki Komşufırın kıvamında olan Stockflash’a girdik. Kahveyle beraber bir sandviç ve turtayla karnımı doyurdum (123 NOK). Ardından şehrin ünlü müzelerinden Munch Museum’a gitmeye karar verdik. Yağmur ve şehrin dağınık yapısı bizi gayet zorladı. Sağanak altında 30 dakika yürüdükten sonra müze önünde gayet uzun bir kuyrukla karşılaşmak, moralimizi bozdu. Neyse ki yağmur biraz olsun hafiflemişti ve müzedeki serginin konusu ilgi çekiciydi.

Yaklaşık 1.5 saatlik bekleyişin (bunun çoğu soğuk altındaydı) ardından içeri girebildik. Bu kadar ilginin sebebi Van Gogh-Munch karşılaştırmalı sergisinin sondan ikinci günü olmasıydı. İkisi de ülkelerinin nadir yetiştirdiği sanatçılardan sayılan bu iki dehanın resimlerini yan yana görebilmek gerçekten çok farklı ve eğitici bir deneyimdi. Sergi, ressamların benzer ve birbirini (tabii daha çok Van Gogh’un Munch’u) etkilediği düşünülen temalar üzerinden oluşturulmuştu. Yaklaşık 1.5 saat içinde tamamladığımız sergide Munch’un Çığlık tablosu gibi ünlü eserleri de görme şansı bulduk. Daha fazlasını oku…

Otantik Bir Kaçış: Mardin – 2

Nisan 23, 2015 3 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

Pazar sabahı 7’de kalktığımızda, uykumuz olmasına rağmen gayet dinçtik. Önceki günün yorgunluğundan ve gece içilen o kadar şaraptan eser yoktu. Mardin’in havasından mıdır, suyundan mıdır yoksa şarabından mıdır bilemeyeceğim. Otelde fena olmayan bir açık büfe kahvaltı yaptıktan sonra otelin önünden minibüsümüze binip yola koyulduk.

İlk hedefimiz Hasankeyf’ti. Haritadan daha önce bakmadığımdan yol bana çok uzun geldi. İyi de oldu, biraz yolun keyfini çıkardım. Ağacı zor gördüğünüz uçsuz bucaksız düzlükler, tepelerden geçtik. Yol kenarında yürürken gördüğümüz silahlı bir koruma hariç garip bir görüntüyle de karşılaşmadık. İnsan bu topraklarda yol alırken binlerce yıldır kimlerin neler yaşayıp buraları aşındırdığını merak ediyor. İşte böyle senaryolar beynimde küçük fırtınalar oluşturken, bir yandan da Ceylan Ertem’in (o tarihte daha bir haftalıktı) yeni albümünün enfes tınıları bu fırtınalara arka ses (background) oluştururken Güneydoğu’nun bu ünlü ilçesine vardık.

hasankeyfHasankeyf’ten bir kare

hasankeyf-3Başka bir kare

Servisten inerken şoförümüz bize yerlilerden bir rehber ayarladı. Zaten bu rehberler meydanda gelecek turistleri bekliyor, her an gelebilecek turistlerin üzerine atlamaya hazır olarak. Bu rehberle çarşı içinden geçerek kanyona ve mağaralara yöneldik. Hasankeyf adı, çoğumuz için tanıdık bir isim. Sular altında kalacak olmasıyla yaklaşık 15 yıldır gündemde olan ilçe, hâlâ bu tehlikeyle karşı karşıya. Devlet de ne yapacağına karar verememiş anlaşılan. Çünkü olası barajın yapılmasıyla su altında kalacak tarihi bir köprüyü restore etmeye başlamış. Ülkemize ait çelişkiler demetinden küçücük bir örnek. Daha fazlasını oku…

Otantik Bir Kaçış: Mardin – 1

Mart 23, 2015 1 yorum

Bu gezi 22-23 Kasım 2014’te gerçekleşse de notlarımı ancak yazıya aktarabiliyorum. Bahaneler sınırsız ama geç olsun, güç olmasın. Umarım kısa sürede yazıyı bitiririm, daha da önemlisi benim o 2 günden aldığım keyifin birazını bu yazıya da aktarabilirim. Bir Eylül günüydü, şirkette Deniz ile konuşurken konu “Nereye gitsek?”e geldi ve Mardin’de karar kıldık. O akşam gezi grubuna ilk öneriyi attım ve daha 1 gün geçmeden 16 kişiye ulaştık! Hemen uçak, otel ve hatta servis rezervasyonları yapıldı. Urfa’ya 10 kişi gitmiştik ve 2 arabaya zor sığmıştık. Bu yüzden servis ayarlamak hem maddi hem de konfor yönünden daha mantıklı geldi. Biz bu planları kabaca hazırladığımızda daha geziye 3 ay vardı. 🙂

Gel zaman, git zaman, IŞİD sağ olsun, Güneydoğu bölgemiz yine karışmaya başladı. Sadece anne-babalar değil, biz bile şüpheye düşmeye başladık. “Bir şey olur mu acaba? Yerli olmadığımız gün gibi belli olacak, dikkat çekmez miyiz?” Velhasıl, kısa bir bocalamadan sonra geziye gitmeye karar verdik ama içimizden cayanlar oldu, birkaç da yeni kişi katıldı.

Böylece 13 kişi, 22 Kasım Cumartesi sabahı, saat 7 olmadan Sabiha Gökçen’de buluştuk. Uçağa binmemle tanıdık yüzler görmem bir oldu. İlk önce uykudan hayal gördüğümü zannettim ama onlar da bana selam verince gerçek olduğu açığa çıktı. İTÜ Makine’deki güzide kulübüm EPGİK’ten 4-5 kişi ve arkadaşları uçakta 2-3 sırayı kapatmışlardı. Mardin’de konuşmak üzere selamlaşıp arkaya ilerledim. Biraz uyku, biraz kitap derken 2 saat sonra Mardin Havaalanı’na indik.

mardinMardin içi

Artık aşina olduğum üzere, diğer Anadolu kentlerinin başka bir kopyası olan havaalanına ayak  bastığımızda hava gayet iyiydi. Havaalanı mimarisi hakkındaki yakınmalarımı önceki gezi yazılarımdan okuyabilirsiniz. 🙂 Yerde grubu toplarken ben EPGİK’li arkadaşlarla konuştum. Harıl harıl Anadolu’yu gezdiğimi bildiklerinden rotamızı sordular. Bu sefer şahsi takılmayacağımızı söyledikten sonra ayrıldık, nasılsa 2 gün içinde bolca karşılaşacaktık. Havaalanı çıkış kapısında şoförümüz Ömer bizi karşıladı. 16 kişilik Mercedes Splinter’e 13 kişi bir güzel yayılarak yolculuğa başladık. Önce ayaküstü kahvaltı etmek için Mardin içinde bir yerde durduk. Bir kahveye girip isteyenlere tost yaptırdık. Bir simitçi çocuk da elindekilerinin hepsini bize satarak günü sabahtan kapadı 🙂 Güneye doğru yol alırken biraz tırsmadım değil. Annemin haftada bir “Napıcan Mardin’de oğlum?” sezlenişlerine verdiğim tek vaat, Nusaybin’e asla gitmeyeceğimizin sözüydü ve şimdi Nusaybin yolundaydık.

dora-2Dara Antik Kenti’nden bir görünüm Daha fazlasını oku…

Sivas İzlenimleri – 2: Divriği

Haziran 28, 2014 2 yorum

Pazar gübü sabah 9 olmadan kahvaltımızı yapmış, otelden ayrılmış ve arabamıza binmiştik. İstikametimiz Sivas’a 180 km uzaklıktaki Divriği’ydi. Malatya yoluna girdikten 30-40 km sonra yolumuz ayrıldı, gidiş-dönüş yola dönüştü. Etrafta uçsuz bucaksız bozkır, 10 km’de bir ufacık köyler, uzaktaki tepelerde karlar. Bu manzara eşliğinde yol aldık Engin’le.

20140323_094817Sivas-Divriği Yolu

Yol Kangal’dan sonra iyice ıssızlaştı. O kadar ki 10 dakikada bir, başka bir araba görür olduk. Sanki ne kuşun ne kervanın uğradığı bir bilinmeze yol alıyorduk. Bu sırada yolun rakımı da virajı da artmaya başladı. Birkaç yerde geçit tabelası gördük, 1800m-2000m arası rakımlar yazıyordu üzerlerinde. Kangal’dan önce uzak dediğimiz karlı tepeler yanı başımıza geldi. Bir yerde arabamızı durdurduk yol ortasında etrafa bakındık, ben biraz fotoğraf çektim. Yolun keyfini çıkarabilenler için Divriği yolu bulunmaz bir rota olabilir. Belki ne denizi ne de ağacı var ama bozkırın garip bir çekiciliği var. Issızlığın ortasında kayboluyorsunuz resmen. Sanki hiçbir derdin sizi bulamayacağı bir dünyadasınız.

20140323_112752Yol üstünde bir dumanlı/karlı tepe

Divriği beklediğimden büyük bir kasaba çıktı. O kadar ıssızlıktan sonra garipsiyorsunuz. İlçede çok uzun zamandır maden çıkarıldığı için geliştiği aşikar. Yine de bir vadi içinde konumlanan ilçe, çevresindeki bakirliğin yanında sakil duruyor. Biz direkt ilçenin tarihi kısmını bularak amacımıza yöneldik. Bu kadar yolu gelme sebebimiz olan, 1985’te Unesco’nun Korunması Gereken Tarihi Yerler Listesi’ne giren Türkiye’deki ilk yapı olan Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi’ne yöneldik. Peki değdi mi bu kadar yol? Kesinlikle! Karşımızda dünyada eşi benzeri olmayan bir mimari başyapıt duruyordu. Üstelik bu bozkırın ortasında ve 769 yıllık bir eser!

Okuduğum makalelere [1, 2, 3, 4] göre yapının yapımı 1228-1242 arasında. O devirde Divriği’de Mengücekoğluları’nın Divriği Kolu hüküm sürüyor. 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’ndan sonra bölgeyi fetheden Mengücek Bey’in kurduğu beylik, tam bağımsız değil. Anadolu Selçukluları’na bağlı olan beylik, ayrıca 2 kola ayrılmış: Erzincan Kolu ve Divriği Kolu. 1080 yılından 1270’lere kadar siyasi hayatını sürdüren beylik pek savaşmamış, adı genelde bölgede yaptırdığı imar faaliyetlerinin kitabelerinde geçiyor. Bu bakımdan da oldukça garip bir siyasi oluşum denilebilir. Böyle bir beyliğin şaheserinin de, dünyada hala eşi benzerinin olmaması daha da garip. Hiç savaşmamış bir beylik olarak ismini, böyle bir mimari şaheserle tarihe yazdırmak gerçekten büyük başarı.

20140323_123929Taçkapı Daha fazlasını oku…

Sivas İzlenimleri – 1: Merkez

Haziran 1, 2014 1 yorum

Annem soğuk olduğu İzmir’e gitmeye karar vermese, doğum yerimde Sivas yazacaktı. Ailem, ben doğduğum sırada Sivas’ta yaşıyormuş. Babamın tayini çıkınca 79’ta taşındıkları ilden, ben 7 aylıkken taşınıp Bursa’ya göçmüşler. Yani benim ilk adresim Sivas’taki Askeri Lojmanlar. Doğal olarak hiçbir şey hatırlamıyorum (hatta Bursa’daki ilk evimizi de hatırlamam). Ama ömrüm boyunca annemlerden Sivas hikayelerini dinlemişimdir. Soğuğunu, arkadaşlıklarını, uzaklığını. Bu yüzden Sivas’a gitmek istedim, Engin ile de karar verip aldık biletleri mart sonuna.

22 Mart Cumartesi sabahı, Atatürk Havalimanı’ndan THY ile uçtuk Sivas’a. Karşımıza başka bir kompakt Anadolu havaalanı geldi. Nuri Demirağ Havaalanı’nın Hatay, Antep ve Urfa’dan hiçbir farkı yok. Bir sivrizeka, kopyala-yapıştır halinde her ile aynı mimaride havaalanı yapıyor sanırım. Hiçbir yaratıcılığı olmayan bu sığ mantığa sadece hayret etmekle yetineceğim bu yazıda. Hemen Avis’e giderek araba kiralayıp koyulduk yola.

Havaalanı kentten 20 dakika uzakta bir tepede. Yol sadece havaalanına ait olduğundan oldukça boş. Daha önceden burasının askeri havaalanı olduğunu öğrendim, o yüzden bu kadar ücra bir yere yapmışlar. Biz direkt merkeze gidip otelimizi bulmaya karar verdik önce. Lakin şehir içinde oldukça trafik vardı. Çünkü hem kent meydanında BBP’nin mitingi vardı hem de cumartesi Sivas’ın en kalabalık olduğu günüymüş. Bizim otel de tam merkezde olduğundan, miting nedeniyle kapalı yolların arasından şehri bilmeden yol almak bayağı zamanımızı aldı. Ama sonunda Buruciye Otel’i bulduk.

Otelimiz 4 yıldızlı, güzel bir oteldi. Şehrin tam kalbinde yer alması bir artı ama gayet ara sokakta bulunduğundan bulması sıkıntı. Otelin hizmeti gayet iyiydi. Ertesi sabahki kahvaltısı da oldukça iyiydi. Lakin o kadar niyetlenmişken havuzuna girmek kısmet olmadı. Haftasonları sadece kadınlara aitmiş, Anadolu’dur deyip çok garipsemedik. Fiyatı odabaşı 170 TL. Tek gece için başarılı bir tercih.

Odaya çantalarımızı, hatta paltolarımızı da bırakarak hemen dışarı çıktık. Annemlerden o kadar soğuk hikayeleri dinledim (hatta babam mayısta kar yağdığını anlatırdı) ki gayet hazırlıklı gelmiştim, atkılar, boğazlılar filan. Ama hava çok güzeldi. Sadece akşamları giydim paltoyu, o kadar sıcaktı. Her neyse dışarı çıkıp babamların Sivas’taki en yakın arkadaşı olan Hüseyin Amca’yı bulduk. Hüseyin Amca doğma büyüme Sivas’lı, eczacı, hala merkezdeki eczanesi açık. Biz yürürken, çevredekilerden bolca selam aldı, Sivas küçük yer tabii, herkes birbirini tanıyor.

Hüseyin Amca, önce bizi öğle yemeğine götürdü Mis Kebap’a. Sivas’ın en ünlü lokantasıymış, Devlet Hastanesi’nin hemen karşısında. Lokanta esasında dönerci, yaprak usülü et döner yapıyor, “Sivas’a gidip de döner mi yenir!” demeyin, oldukça değişik ve güzel bir eti var. Üstelik gördüğüm en büyük döner oradaydı, takarken forklift kullanıyorlarmış. Ayrıca biz oradayken başka bir güzellik daha yaşandı, o sırada Show TV’de yayınlanan bir gezi programında Mis Kebap çıktı. Sahibiyle röportaj yaptılar, meğerse çekim 2 hafta önce yapılmış. O anda yayınlanıyomuş, sahibi de yanımızda izliyordu, bir anda telefonları çalmaya başladı. 🙂 Millet tebrik için arıyordu.

KESİK-KÖPRÜ-SivasKesik Köprü

Oradan çıkınca Hüseyin Amcalar’ın evine gittik, eşi Hamiyet Teyze’yi almaya. Kentin hemen dışındaki eve giderken Kızılırmak üzerinde harika bir taş köprüden geçtik. Köprünün adı Kesik Köprü’ymüş ve kesin tarihi bilinmemesine rağmen Selçuklulardan kaldığı söyleniyor. Hala aktif olarak kullanılan köprü, gerçekten çok hoş. Üzerinde tek yönlü trafik aktığından (327 m uzunluğa, 5 m genişliğe sahip) yeni köprü yapılması gündemdeymiş. Umarım bu harika köprüyü mahvetmezler. Daha fazlasını oku…

Urfa Notları – 2: Göbeklitepe ve Harran

Nisan 26, 2014 Yorum bırakın

İlk günün yorgunluğu üzerimize çökmüş olacak ki pazar sabah biraz geç kalktık. Otelde hep hep beraber kahvaltı yaptıktan sonra günlük programı belirledik. Önce Balıklıgöl ve çevresini gündüz de görelim dedik.

balıklı-göl2Balıklıgöl

Daha otelden çıkar çıkmaz etrafın kalabalık olacağı hissediliyordu. Havanın güzelliğini de fırsat bilenler göl ve çevresindeki alanı doldurmuşlardı. Cuma gecesine göre tam ters bir vaziyet vardı. O ıssızlık ve balıkların sakinliği, gölün çevresinde insan seline (ezilmeye ramak kalacak kadar) ve balıkların (bir avuç yem uğruna) histerisine dönüşmüştü. Kutsal olduğu söylenen bir mekana hiç benzemiyordu. Gölün çevresindeki “Lütfen balıklara yem atmayınız!” tabelalarının hemen yanında yem satan ve bunları alıp (nasıl olduğunu anlamadığım ve anlamak da istemediğim bir) sakinlikle balıklara atıp onların birbirini ezmesini hayranlıkla seyreden bir insan kalabalığı. Bir de bu insanlara Türkçe, İngilizce, Arapça ve Kürtçe rehberlik satmaya çalışan küçük çocuklar. Turizm ve dini kutsallıktan halkımızın anladığının bu olması son derece düşündürücü. “Anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz!” diyen Özal’dan, şiddete duyulan (korkutucu) hayranlığa kadar bir sürü tartışma konusu çıkar bu fotoğraftan. Yazının ilk kısmının başında belirttiğim üzere, bu geziler ülkemin insanlarını gözlemlemek ve anlayabilmek için çok ciddi fırsatlar.

balıklarBalıkların histerisi

Bu sefer Ayn-ı Zeliha Gölü‘nün yanından yukarıya da tırmandık. Çıkış parkurunda Hz. Eyüp‘ün ünlü sabrını çektiği mağara da bulunuyor ama bana hiç çekici gelmediğinden girmedim (Bu arada Hz. Eyüp’ün İngilizce’deki adının Job olması ve iş (job) kelimesinin buradan türemesi bana ilginç gelir). Yukarıdan Urfa’ya tepeden bakabiliyorsunuz ve o anda buranın bir Orta Doğu şehri olduğunu daha iyi kavrayabiliyorsunuz. Biz Batı’da yetişen insanlar, bu Orta Doğu’luluk kavramını küçümseriz ve hatta (dillendirmesek de) reddederiz. Sanki Türkiye sadece Marmara ve Ege’den oluşuyor gibi düşünmek isteriz. Oysa ki bu düşünce (dillendirmemeniz yetmez) oldukça ırkçı ve sakattır. Bir kere kendi benliğimizin inkar edilmesi bir yana; bu yörenin, toprakların ve insanların inkar edilmesi başlı başına anti-demokratik, züppece ve elitist bir harekettir. Son zamanlarda yaşadığımız olayların sebeplerinden biri de budur ve bir an önce bu yanlıştan dönülmesi lazımdır. Ülkemizdeki farklı unsurların kıymetini bilip onları daha fazla anlamaya çalışmalıyız. Bu bakımdan Urfa Kalesi’nin yanı başından şehre bakmak, bir an olsun çemberin dışına çıkıp (içinde yaşadığımız) çembere bakmaya benziyor. Daha fazlasını oku…