Arşiv

Archive for the ‘dizi’ Category

Hayattan Notlar

  • The Jinx: Life and Deaths of Robert Durst ilginç bir belgesel. 6 bölüm hâlinde HBO’da yayınlandığında bu kadar ses getireceğini yaratıcıları biliyorlar mıydı, emin değilim. Çünkü ortada bir sürü açıdan ilginç bir vaka var: Hukuksal, psikolojik, sosyal, kriminal… Multi-milyarder bir aileye mensup olan Robert Durst’ün çeşitli cinayetlerde birinci şüpheli olması ama bir şekilde hiç hapse girmemesini şaşkınlıkla izliyorsunuz. Ortada çok ciddi bir dram var. Kafasına estiği gibi davranan bir psikopat, sırf zengin olduğundan sistemin açıklarını kullanıp hukuk sistemiyle alay ediyor. Her yerde aranırken 6 dolarlık bir sandviç çalarken yakalanması veya kendisini araştıran bir belgeselciyle röportaj yapmayı kendisinin teklif etmesi cabası… İbretle izlerken sistemin durumu hakkında da bolca düşünüyorsunuz…
    jinx
  • Belgesel yayınlandıktan sonra Durst hakkında yeni davalar açıldığını ve yönetmen Jarecki’nin süreci takip ettiğini not edelim. Yani ‘The Jinx 2’ 2-3 yıl içinde gelebilir.
  • Xavier Dolan’ın ilk iki filmini seyretmiştim ve bence çok abartılıyor. Genelde kadınların olumlu yaklaşması da bu düşüncemi doğruluyor bence. Ama yine de son filmi Mommy‘yi (2014) izledim. Gerçekten farklı, sağlam ve izlemesi keyifli bir film. Dolan üslubunu daha oturtmuş ama yine de sonraki projeleri konusunda şüphelerim bâki.
    entourage
  • The Avengers 2 (2015) ve Entourage (2015) sinemada yaşadığım hayalkırıklıkları oldular. İlki, kendisinden beklenmeyeni (pozitif olarak) yapan bir ilk film ardından gelen vasat bir eğlencelikti. İkincisi ise oldukça eğlenceli ve zeki bir dizinin (iki kere izleyecek kadar bayılırım) vasat bir kopyasıydı.
  • Jurassic World (2015) kendisini bilen vasat bir eğlencelikti mesela, sadece görevini yapıyordu. Kerem Sanatel’in Altyazı’daki (Temmuz-Ağustos 2015) eleştirisine tamamen katılıyorum, okumanızı öneririm.
    inside out
  • Inside Out (2015) artık Pixar’dan beklentilerimizi düşürdüğümüz için oldukça iyi geldi. Ergenliğe adım atmaya hazırlanan bir kızı konu alsa da, sonuçta bir insanın iç dünyasıyla dış çevresi arasındaki etkileşimi ile karakter oluşumunu anlatıyordu ve oldukça da başarılıydı. Tabii ana izleyici kitlesi çocuklar olduğundan bir yerde duruyor ve film, sadece ‘vasat üstü’ olmakla yetiniyordu. Oysa ciddi potansiyeli vardı, mesela bu filmi Miyazaki çekse ortaya çıkacak eser bambaşka olurdu.
  • Bu yıl bilim-kurguya doyuyoruz. Ex-Machina (2015) daha çok görselliğe önem verse de gerçekten başarılı bir film, yılın filmlerinden. Dr. Frankenstein hikâyesi ile yapay zeka konusunu çok başarılı bir şekilde birleştiriyor. Bu film hakkında Fil’m Hafızası için Mustafa Koca sağlam bir eleştiri yazdı, öneririm.
    mad max
  • Keza Mad Max: Fury Road (2015) hem başarılı bir post apokaliptik bilim-kurguydu (steam estetiği korunmuş yine) hem de dur durak bilmeyen bir adrenalin deposuydu. Neredeyse soluksuz izledim. Yapım tasarımı, kostümler, makyaj ve ses tasarımı efsane olmuş. Şimdiden yılın en iyileri arasında.
  • Tek sevmediğim film türü olan korkuda da iyi bir yapım izledim: It Follows (2014) izleyiciyi şaşırtabilen ve haddini de bilen nadir korkulardan. Ama n’olur devamı gelmesin!!!
  • Edebiyatla aram hiç iyi olmadı, kitap okumaktan sıkılan biriyim ne yazık ki. Zaten istediğim edebiyat birikimini yapabilseydim yazarlıkta çok daha iyi yerlerde olurdum herhâlde. Yine de arada kendimi şaşırtabiliyorum. 2 ay içinde 3 klasik okudum, bana göre bir rekor bu!!! 😀
  • Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna‘sı gerçek bir başyapıt! Söyleyecek sözüm olamaz…
  • Ardından Yaşar Kemal’in İnce Memed‘ini okudum ki o da çok başka bir şaheser. Tabii biraz efsaneleştirme var ki bence doğal da… Şimdi ikincisini okuyorum.
    tatar çölü
  • Selimiye’de tatildeyken pansiyon sahibemiz Elâ Hanım, biraz metazori olarak arkadaşımla bana Dino Buzzatti’nin Tatar Çölü‘nü (Il Desserto del Tartari) okuttu, iyi de yaptı. İnsanın kafasındakiyle gerçeğin ne kadar farklı olduğu hakkında hafif sürrealist bir yapıt. Pek aksiyon yok kitapta çünkü esas amaç okuyucuyu düşündürtmek, tatilde olmasam okuyamazdım. Çünkü bir arkadaşımın Facebook’ta yazdığı gibi: “Tatar Çölü bitmeeeeeeeeeez… Bekle bekle bitmeeeeeeeez.”
  • Bu arada Elâ Hanım kitabın en iyi çevirisinin Can Yayınları’ndan çıkan Nihâl Önol’unki olduğunu belirtti ısrarla. Zaten bize de yırtık dökük de olsa o çeviriyi okuttu. Diğerleri yavanmış.
    20150613_123842
  • 20150610_102418Haziranın ikinci haftası Marmaris’in Selimiye köyünde tatil yaptım. Tek amacım dinlenmek ve denize girmekti, tam da amacıma ulaştım. Okuldan (yurttan) bir arkadaşımla 8 gün kaldık. Sahil şeridinin dar olması yapılaşmanıın içeriye girmesine izin vermiyor, o yüzden koy boyunca  yayılmış yerleşim. Tabii 20 yıl önce küçük bir balıkçı köyüyken şimdi turistik olmuş ama fazla yer olmaması çok bozulmamasını sağlamış. Yolu çok virajlı ve uzun, o yüzden ana misafirler milyon dolarlık yatlarını bağlayanlar. Bu yüzden yan yana Carrefour, Macro Center ve Migros’u görebileceğiniz tek yer Türkiye’de.
    20150613_200258
    20150610_104506
  • Okullar kapanmadan gitmekle çok isabetli davranmışım. Zaten sessiz ve sakin olan köy iyice kendi hâlindeydi, bazı yerler açılmamıştı bile. Biz Hydas Pansiyon’da kaldık, çok memnun kaldık. Köyde galiba 3 otel var, onlar da ufak ama pansiyonu tercih edin derim.
  • İki güzel ve ünlü rakı-balık lokantası var, Sardunya ve Hidayet’in Yeri. İkincisi bence daha güzel çünkü önü açık ve etrafı boş, fiyatı da biraz daha uygundu. Sardunya daha sosyetik, servise çok önem veriyorlar ama önüne zincirleyen yatlar zevki baltalıyor. İkisinin de fiyatları İstanbul seviyesi, içki de içerseniz adam başı 150’ye kalkarsınız. Ahtapot ve kalamarı güzel yapıyorlar. (ki İstanbul’da ahtapot yapamıyorlar!!!)
    20150613_103808
    20150613_121355
  • Ayrıca köy meydanında ev yemekleri yapan Beyaz Ev Yemekleri, yanında Badem Mantı, biraz içerde de Mavi Pide Salonu karnınızı rahatlıkla doyurabileceğiniz yerler.
  • Tekne turu yapmadan sakın ayrılmayın! Ben 2 gün çıktım, harika koylara götürüyorlar! Kendinizi cennette sanabilirsiniz…
  • Ramazanda da arkadaşlarla Saros Körfezi’ndeki Gökçetepe Tabiat Parkı’nda kampa gittim. Bahaneyle ilk çadırımı aldım. Çekiniyordum, yapamayacağımı düşünürdüm çadırda ama gayet güzeldi. Ormanda bol oksijenle uyumak çok keyifli!! Gökçetepe’nin denizi taşlık olsa da çok güzel.
    gokcetepe
  • Kışın ilk defa bir crowdfunding kampanyasına katılmıştım. İlk albümüne (M.U.S.I.C.) bayıldığım Elif Çağlar, ikinci albümü (Misfit) için düzenledi. Sanırım 15 $ verdim. Mayıs sonunda  önce indirme linki geldi, sonra da imzalı albüm adresime geldi. İyi ki katılmışım kampanyaya, harika bir albüm olmuş, tam saf caz!
  • İki hafta önce de efsane bir albüm keşfettim. 1 yıl önce çıkan Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar (Ankâ). İçinde muhteşem şarkılar var. Fazıl Say, Kardeş Türküler, Umay Umay, Birsen Tezer, Vedat Sakman, Zülfü Livaneli albüme katkı verenlerden sadece birkaçı. Mesela Hilmi Yarayıcı ve Yasemin Göksu’nun ‘Hançerin Sapı’ düeti efsane. Dinleyin, defalarca…
  • Bu arada İlhan Şeşen ayrıldıktan sonra sönen Grup Gündoğarken ikidir harika şarkılarla karşıma çıkıyor farklı toplama albümlerde. Ezginin Günlüğü tribute albümündeki ‘Eksik Bir Şey’ efsane bir şarkıdır. Metin Altıok’ta da ‘Geriye Kalan’ çok farklı ve özel.
  • Politika yazmak istemiyorum artık. Zaten diyeceğimi film analizlerinde çaktırmadan diyorum, anlayana… http://filmhafizasi.com/medeniyet-uzerine-cesitlemeler-les-invasions-barbares/ bayağı politik oldu mesela…

İnsan ve İnanç Üzerine – Dekalog II: “Allah’ın adını boş yere ağzına almayacaksın!”

02/05/2015 1 yorum

Dekalog‘un ikinci bölümü, bir kadının derin ikilemi ile kadının bu ikileme hakem olmasını istediği bir doktorun kararsızlığı üzerine. Yoğun sembolik anlatımlar, enfes yakın çekimler ile üst düzey teknik yetkinlikler ihtiva eden bölümü başlı başına bir başyapıt olarak bile nitelendirebiliriz.

dekalog

Kocası ağır hasta olarak komada olan Dorota, hayati bir ikilemle boğuşmaktadır. Kocasını çok sevmesine ve onun akıbetini merak etmesine rağmen, aynı zamanda başka biriyle beraberdir ve o adamdan hamiledir. Yaşı bir hayli ilerlemiş olan Dorota, bu hamileliğin onun son şansı olduğunun bilincindedir. Kendisi gibi bir müzisyen olan sevgilisi yurtdışındadır, Dorota’dan yanına gelmesini ve birlikte yaşamalarını istemektedir. Yani Dorota ya ölüm döşeğinde olan kocasını seçecek ve kürtaj olacaktır ya da sevgilisini seçecek ve yurt dışında çocuğuyla beraber yeni bir hayata başlayacaktır.

Kocasının doktoru, iki yıl önce köpeğini öldürmesi dışında hiç iletişim kurmadığı alt komşusudur. Bir sabah, oldukça yaşlanmış olan doktorun kapısına giderek ondan bilgi ister, doktor da onu tersler. Gün boyunca ikisi arasında süren kovalamaca, akşam doktorun evinde sonlanır. Doktora durumu anlatan Dorota, ondan kesin bir bilgi vererek hakem olmasını ister. Ama hayatı görmüş geçirmiş olan doktor, kesin bir sonuca varılamayacağı konusunda ısrar eder.

dekalog-ii-1

Dorota hayal kırıklığıyla evine döner. Doktorun cevabı, ona güven veren kocasını seçmesini sağlar. Kürtaj için randevu alır ama bu sırada sevgilisiyle iletişimini sürdürür. Son konuşmasında kürtaj olacağını söyleyince bu durumda hiç gelmemesini söyleyen sevgilisi de onu hayal kırıklığına uğratır. Sabah kürtaj öncesi hastaneye uğradığında, yıllar önce ailesini bir felakette kaybeden ve hâlâ onların özlemini çeken doktor, hastanın öleceğini ve kürtaj olmasına gerek olmadığını söyler. Bölümün sonunda kocanın ayaklandığını ve doktora baba olacağını söylediğini izleriz. Daha fazlasını oku…

İnsan ve İnanç Üzerine – Dekalog I: “Yaradan’a Şirk Koşmayacaksın!”

Ne kadar süreceği belirsiz yeni bir yazı dizisine başlıyorum. 10 yazı sürecek bu serinin her birinde, Krzysztof Kieslowski’nin 1989’da Polonya Devlet Televizyonu için çektiği Dekalog serisinin bölümlerini analiz etmeye çalışacağım. Buradaki amacım derin bir inceleme yapmak değil; sonuçta ne sosyoloji, ne psikoloji, ne teoloji okudum, ne de bu konular üzerinde ciddi bir hakimiyetim var. Her insan gibi benim de inanç olgusu hakkında düşüncelerim var, ayrıca sinemaya olan derin aşkım aşikârdır. Bu iki öğenin kusursuz diyebileceğimiz bir sentezi olan Dekalog serisi, Hz. Musa’ya inen tabletlerdeki On Emir’i konu edinir. Kieslowski her bölümde yaklaşık 1 saat boyunca, Varşova’nın bir banliyösündeki toplu konutlarda bulunan bir apartmanın farklı bir sakinine odaklanarak birer emri ele alır.

dekalog

İlk bölüm, üniversitede akademisyenlik yapan Krzysztof ve tek başına büyüttüğü 10 yaşındaki Pawel’e odaklanır. Bilgisayarların daha çok yeni olmasına karşı (80’lerin sonları) oğluyla beraber küçük programlar yazan, hatta evdeki (kapıyı ve muslukları uzaktan kontrol etmek gibi) belli başlı işleri otomatize eden Krzysztof; bilime güvenen, sebep-sonuç ilişkisinin daima var olduğuna inanan ve ateist biridir. İnanç konusunda oğluyla da rahatça konuşabilmektedir. Pawel’i yetiştirmekte ona yardım eden kardeşi Irena ise inançlı bir Katolik’tir. Irena ile de inanç hakkında konuşan Pawel, ona Tanrı’nın kim olduğunu sorduğunda Irena ona sarılır ve şu anda hissettiği sevginin Tanrı olduğunu söyler. Krzysztof, Pawel’in kiliseye gitmesi gerektiğini düşünen Irena’ya karşı çıkmayarak oğlunun seçimine karışmayacağının sinyalini verir.

Pawel dışarıda paten kaymayı çok sevmektedir. Apartmanlarının dışarısındaki su birikintilerde oluşan buzlarda arkadaşlarıyla kaymaktadır. Yalnız bir gece önceden babası, meteorolojiden aldığı verileri kullanarak buzun kırılıp kırılmayacağını hesaplamaktadır. Bir önceki geceki hesap oldukça güvenli çıkıp aldığı özel ders de ertelenince yeni patenleriyle buzda kaymaya karar verir. Ama ne Kryzsztof ne de Pawel, bölümün başından beri ara ara gördüğümüz evsizin ısınmak için yaktığı ateşi hesaba katmamıştır. Ateş sebebiyle yumuşayan ve Pawel kaydığında kırılan buz, onun ölümüne sebep olur. Ondan geriye sadece, okulda televizyoncuların çektiği bir görüntü kalır.

Bölümün ana cümlesi olan “Yaradan’a şirk koşmayacaksın!” ile bölümdeki olayları göz önüne aldığımızda, ilk aklımıza gelen Kryzsztof’un bilimi/nedenselliği Tanrı’nın yerine koyması sonucunda oğlunu kaybettiği oluyor. Peki bilimin şaşmaz gerçekliğine inanıp tamamen soyut bir olgu olan Yaradan’ın yerine onu koyan Kryzsztof bu acıyla neden yüzleşmek zorunda kalıyor? Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

    • Hayattan Notlar yazmayalı 1 yılı geçti galiba. Zaten yazmayı sevsem de çok üşengecim. Fil’m Hafızası’na girdikten sonra iyice boşladım blogu. Ama son 1 aydır, bu bölüme tekrar başlamayı düşünüyordum çünkü yazılacak sürüyle şey var ama bunlar için ayrı yazılar kaleme alacak vakit yok.
    • Ayağımın alçıya girmesinin tek yararı daha çok yazabilecek olmam herhâlde.
    • “Ayağına ne oldu?”: Sanırım önümüzdeki 1 ay, en çok cevaplayacağım soru bu 🙂 Apartmanımın olduğu sokak gayet dar ve kaldırımsız. Metro ile Doğuş Üniversitesi arasındaki bağlantı olduğu için de gayet kalabalık olabiliyor. Öğle vakti dışarı çıktığımda sokakta hem insan hem de araç yoğunluğu (ayrıca tek şerit) vardı. Sokağa inip yürümeye başlamamla, yeni hareket eden bir sedanın geri geri giderken sol ayağımı ezmesi bir oldu. Bu aracın şoförü karşıdan gelen ve ondan yol isteyen diğer aracın telaşına kapılıp dikiz aynasına bakmayı unutunca (!) beni görmemiş. Ben de arkam dönük, diğer tarafa yürüdüğümden aracın geldiğini görmeyince (ki insanlarda dikiz aynası yoktur) bu kaza oldu.
    • Bu kaza sebebiyle bugün (16 Nisan Perşembe) biletim olan 4 festival filmine, cuma gecesi Fil’m Hafızası Geceyarısı Çılgınlığı partisine, cumartesi Phantom of the Opera müzikaline (ki bileti ocak başında almıştım), 22’sinde Fil’m Hafızası Star Wars Belong Partisi’ne, 24’ünde yakın bir arkadaşımın Bursa’daki düğününe ve 26’sında 101 Lezzet Yemek Festivali’ne (ki bunu da uzun zamandır bekliyordum) gidemeyeceğim. Evet, bu yüzden moralim bozuk.
    • Festivalden devam edeyim. Bugün gidemeyeceğim 4 film (ve sansürlenen biri) hariç diğer filmlerime muntazam gittim. Kendi programımı gayet güzel oluşturmuşum, gittiklerim beni gayet tatmin etti. Fil’m Hafızası için dördünü ayrıntılı yazdım (bunu yazarken ikisi yayında sadece), diğerlerine de final dosyamızda değinmeye çalışacağım.
    • Genelde en beğendiğim yapım, bir kısa film olan Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! (2015) oldu. En beğenmediğim ise Hint yapımı Court (2014) oldu.
      court
    • Aslında Court kötü film değil. Hint Hukuk Sistemi’ndeki çürümüşlüğü ve hantallığı anlatıyor. Devletin istediği kişiyi keyfi olarak tutuklayabildiğini ve ceza verebildiğini, bu sürece dahil olanların da (sanık, sanık avukatı, savcı, hakim, vd.) aslında normal birer insan olduğunu anlatıyor. Bizim hiç yabancı olmadığımız konular yani. Ama sorunu bu meramını yan hikâyelerle destekleyemediği (veya derinleştiremediği) için filmin çok sarkması. Aynı şeyleri defalarca izliyoruz ve sıkıyor.
    • Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! ise Türk Sineması’nın ilk filmi olduğu iddia edilen ama kimsenin izlemediği Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı‘nın (1914) akıbetini araştıran bir belgesel. Ama durum o kadar trajikomik ki bir süre sonra kahkaha atmaktan nefes alamıyorsunuz. Bergmanya’ya Yolculuk (2013) ve Gözümün Nuru (2013) filmlerinden aşina olduğumuz Melek Saraçoğlu ile Hakkı Kurtuluş ikilisinin kotardıkları film, aslında resmi tarihin saçmalıklarına atılan koca bir şamar.
      mujde
    • Resmi tarihimiz saçmalıklarla dolup taşıyor. Geçen ay #tarih dergisinin Haziran 2014 sayısını okurken yeni bir tanesiyle karşılaştım. Hani birkaç ay önce IŞİD bombalayacak diye gece operasyonuyla taşınan Süleyman Şah Türbesi var ya, türbede yatanın kim olduğu bilinmiyormuş bile. Çünkü bu türbeyi, Osmanlılar kökenlerini Oğuzlar’a bağlayabilmek için (ki bu da meçhulmüş) uydurmuş. Sonra da zaten türbe defalarca yer değiştirmiş.
    • 24 Nisan yaklaştıkça alevlenen Ermeni Soykırımı tartışmaları ile festivalde Bakur‘un (2015) sansürlenmesinin altında ortak iki sebep yatıyor. Bizim kültürümüzde olan yapılan negatif hareketi inkar etme ve yüzleşmekten kaçınma eğilimi ile tüm karşıt sesleri susturma/bastırma isteği. İnsanlarımız bu iki hareketi işine geldiği her yerde kullanmakta sakınca görmez ve genelde de güçlü olan devamlı haklı olur. Yüzyıllar boyunca bu, böyle gelmiştir. Resmi tarihte de, devlette de, sıradan insanda da bunun sürüyle örneği mevcuttur.
    • Türk insanının esas sorunu da budur zaten. Hatalarından hiçbir zaman ders çıkaramayan, en küçük negatif eleştiriyi dinlemekten köşe bucak kaçınan ve bu yüzden de aynı hataları yüzlerce yıldır tekrar etmekten bıkmayan bir halkız.
    • Tabii bir de karşısındaki insanı, kendi dengi, bir insan olarak görmeme; en küçük karşıt eylemde onu şeytanlaştırma eylemi de cabası.
    • Biraz da hafif konulardan devam edelim. Sonbahardan beri arka arkaya takip ettiğin şarkıcıların albümleri çıktı: Jehan Barbur, Ceylan Ertem, Peyk, Mabel Matiz ve Yasemin Mori. İçlerinde en iyisi Ceylan tabii, dinledikçe daha alışkanlık yapan bir çalışma. Peyk’inki hayalkırıklığı oldu. Yasemin Mori bu sefer fazla uçmuş ama zamanla alışılabilir. Mabel’in Vals’i muhteşem. Jehan’da da Naz Barı’nı çok seviyorum.

    • Kayahan’ın vefatına üzüldüm. Kaliteli müzisyenlerdendi, modern popun demirbaşlardandı. 90’ların sonlarına doğru tek şarkı üzerine albüm yapmaya başlayınca soğumuştum. Oysaki önceki döneminde albüm başı 5-6 popüler şarkısı vardır. Bunu geçtiğimiz aralıkta çıkan tribute albümünde de gözlemleyebilirsiniz. 80-95 arası bir sürü enfes şarkıya imza atmıştı. Bunlar içinde benim en fazla aklımda kalan Seni Seviyorum’dur.

  • İzlediğim dizilere baktığımda hepsinin bir derdi olduğunu ve hayatı sorgulayan karakterlere sahip olduğunu görüyorum. Bu kış önce Black Mirror‘a başladım. Yakın gelecekte gerçekleşebilecek teknolojik olayların negatif tarafları üzerinden insanlık hâllerini sorgulayan aşırı depresif bir İngiliz yapımı. Günlük hayatta karşılaştığımız birtakım sorunların ne kadar evrensel, basit ama çözmesi de bir o kadar karmaşık olduğunu gözlemliyoruz.
    black mirror
  • Günümüzde dönen politik oyunlarla evlilik hayatının gelgitlerini keşiştiren House of Cards, insanlığın önemli durumlarından ikisini irdeliyor. Konuya olan dürüst yaklaşımı ve Kevin Spacey ile Robin Wright’ın büyüleyici performansları ile öne çıkan yapımda, seyirciyi düşündüren bir sürü sahne var.
  • Daha bir sezonu yayınlanan ve Altın Küre’lerden zaferle çıkan The Affair, yazar olmaya çalışan evli ve dört çocuk babası bir öğretmenin yaşamını sorgulamaya başlamasından sonrasını anlatıyor. Karşısına da birkaç yıl önce ölen çocuğunun acısını hâlâ unutamayan egzantrik bir kadın çıkıyor. İkili arasında başlayan yasak aşkla beraber sadece ikisinin değil çevrelerindeki insanların hayatlarına da şahit oluyoruz. Klişe gözüken bu öyküyü farklılaştıran unsur, her bölümde iki tarafın bakış açısını ayrı ayrı izlememiz. Böylece aynı olay karşısında kadın ve erkek arasındaki görüş farklılıklarını daha iyi gözlemleyebiliyoruz.
    Episode 101
  • Daha yeni Louie‘ye başladım. Çok önemli konulara değinen, ayrıksı bir komedi. Biraz sivri arkadaşlarla öneririm.

İdealler ve Matematiğin Gündelik Hayatta Kullanımı Üzerine

26/02/2015 1 yorum

İdeal, bir şeyin mutlak olanıdır ve bir fantazidir, gerçek değildir. Bunun en nesnel örneği kimyadadır. İdeal gaz formülü (PV=nRT), gazların dinamikleri üzerine bir eşitliktir. Hâlbuki evrendeki hiçbir gaza bu eşitliği uygulayamazsınız. Uygularsanız hesabınız yanlıştır çünkü ideal gaz yoktur. Sadece yüksek sıcaklık ve düşük basınç altında ideale yakın gaz elde edebilirsiniz.

Hayat da böyledir. Saf iyi veya saf kötü yoktur mesela. Masallarda, kitaplarda, filmlerde böyle insanlar olduğunu duysak, okusak veya izlesek de bu da fantazidir. Dünyadaki hiçbir insan, hiçbir canlı saf iyi veya saf kötü değildir. İnsanların yaptığı her eylemin kendine göre bir sebebi ve bir sonucu vardır. Yapılan kötülüklerin de bir sebebi vardır, bu sebep çok saçma veya bencilce olsa da… Her kötülüğün içinde de -bazen mantıksız ve/veya imkânsız gelse de- bir iyilik vardır mutlaka, her iyiliğin içinde bir kötülük olduğu gibi.

Kısacası, iyilik-kötülük kavramları da birer idealdir, bir fantazidir. Ama insanlar, gündelik hayatta bu kavramları sıklıkla kullanıp doğru kabul ederler. Çünkü insanların basitçe sınıflandırabilmesi ve anlatılması kolaydır, herkesin işine gelir. Açıklama yaparken soyut kavramlarla, karmaşık betimlemelerle uğraşmak istenmez. Kolay kategorilendirip somuta indirgemek istenir. Çünkü somutu anlamak ve anlatmak çok basittir, bir anaokulu çocuğuna bile anlatabilirsiniz. Hâlbuki soyutu anlamak için dikkatlice dinlemeniz ve biraz düşünmeniz gerekir. Hele anlatabilmek daha da komplekstir.

Baştaki örnek üzerinden gidersek, PV=nRT eşitliği doğrusal bir denklemdir. Dört işlemle bile çözersiniz, kafanızdan birkaç saniyede bile çözebilirsiniz. Çok basit bir problemdir. Ama bu denklem sadece ideal gazlar içindir. Gerçek gazlar üzerinde hesap yapacaksanız mutlaka yüksek matematik (türev, integral, vs) kullanmalısınız. Bu hesabı kafanızdan yapamazsınız 🙂 , birkaç saniyede de çözemezsiniz. En azından kağıt-kalem kullanmalısınız, hatta belki de özel bir bilgisayar yazılımına (Matlab gibi) gereksinim duyabilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

  • 2 ay önce Kürşat Başar’ın en popüler romanı olan Başucumda Müzik‘i bitirdim. Oldukça sürekleyici bir eser, bir çoksatanda olması gerektiği gibi. Başlarda kitabı çok beğeniyordum Kürşat Başar’ın bir erkek olarak bir kadının birincil sahış anlatımıyla yazabilmesi ve bunu kıvırabildiğini görebilmek (çünkü yazarken yapamadığım nadide şeylerdendir, kadın bakış açısını yansıtabilmek) bana büyük keyif verdi. Lakin sonlara doğru Başar’ın üslubunun monotonlaşması ve dolayısıyla sıkıcılaşması kitaptan beni soğuttu. Biraz edebiyat yapmak isteği, biraz da yazar kibriyle kahramanın düşüncelerine daha fazla yer verip romanı iyice ağdalaştırması romanın seviyesini düşürmüş. Ayrıca, roman ilerleyince Başar erkek aklının esiri olup yada romanı popülerleştirmek adına kahramanın seçimlerini, bir erkek bilinciyle yapmış (yada 28 yıllık şu kısa ömrümün bana öğrettiği kadın seçimleri yanlış). Ayrıca, bu kadar politik bir altyapıya sahipken ısrarla apolitik bir roman olması, açıkçası bana ters geldi. Lakin “Bir romans romanından bunu bekleyemezsin!” de diyebilirsiniz, siz de haklısınız.

Başucumda-Müzik

  • Kitapta geçen birkaç cümle beni çok düşündürdü. Ne yazık ki, okurken beğendiğim cümlelerin altını çizme gibi bir alışkanlığım yok. Olsa burada sizinle de paylaşırdım. Ama içlerinde en akılda kalıcı olan ve beni hala daha düşündüreni şu: “Eğer birini sevmek için bir neden bulamıyorsanız, onu gerçekten seviyorsunuzdur.”
  • İlk önce saçma geldiğinin farkındayım. Çünkü herkesin, her şey için ufak da olsa bir nedeni vardır. Hele yaşadığımız çağ içinde. Ama sonra düşündüm, gerçek sevgiyi, koşulsuz sevgiyi düşündüm. İşte onun için bir nedene gerçekten gerek yok! Zaten kastettiğim tamamen mucizevi bir şey açıkçası. Çok olmayan bir şey, aşk da denilen şey. Daha fazlasını oku…

Diziler…

Bu yılki dizi sezonu da bitmek üzere. Yarın yayınlanacak Mad Men‘in sezon finalini izleyince takip edecek dizi kalmıyor. 1.5 ay sonra Breaking Bad‘in 5. sezonunun ilk yarısına kadar boşta bekleyeceğiz. (Bu arada ben eskilerden Oz‘u izliyorum aralarda.) Böylece bir toparlama yapabiliriz.

House MD

Sherlock Holmes’un günümüzdeki doktor halini 8 yıldır ekrana getiren dizi, sona erdi. Hiç tatmin etmeyen bir final olduğu herkesin ortak fikri. Ama şu gerçekti, House MD ne kadar kötüleşse kötüleşsin House karakteri o kadar ilgi çekiciydi ki her zaman zevkle izlenirdi. En berbat bölümden bile zevk aldıysam bunun sebebi, ana karakterinin eşsiz tasarımıdır. 8 sezondur izlenmesinin sebebi de budur zaten. 1-2 sezon önce bitmesi daha tatminkar olurdu gerçi ama fazla House MD izlemek göz çıkarmaz ya! House efendiye elveda diyoruz, saygıyla önünde eğiliyoruz: Herkes (mutlaka) yalan söyler!

Glee

Dizinin 3. sezonunu, ne gariptir ki 2.’sinden daha fazla sevdim. Gayet eğlenceli bir hale geldi. Bu sezon The Rocky Horror Picture Show, Saturday Night Fever ve West Side Story gibi benim hayran olduğum müzikallere özel bölümler yapıldı. Ayrıca Michael Jackson ve Whitney Houston özel bölümleri de gayet iyiydi. Bazen çok yapaylığa kaçsa da eğlencesi hep öne çıktı. Bu yüzden, radikal değişikliklere gebe olan 4. sezonu iple çekiyorum.

The Big Bang Theory

4. sezonu devirmesine karşın bu dizi, hala beni yarabiliyor. Bazı bölümleri çok kötüydü ama bazıları da tadından yenmeyecek kadar güzeldi. Bu yüzden de uzun sezonlar boyunca devam etmesini umuyoruz ve Sheldon’ın ilişki maceralarını dört gözle bekliyoruz.

How I Met Your Mother

Kabak tadı vereli birkaç yılı bulsa da 2 ayda bir çıkan iyi bölümü ve Barney uğruna izlemekten vazgeçemiyoruz. İşleri o kadar yavaşlatıyorlar ki kusacağım artık. Çıkarın şu anneyi, herkes rahatlasın. Dizi bitmese de olur, anneyle tanışsın artık Ted!

Modern Family

Birkaç bölümü hariç gayet düzeyli bir şekilde güldürmeye devam ediyor. Gloria’nın hamile kalması diziye hız verecekse de bence son sezon olmalı gelecek sezon.

Game of Thrones

Bu hafta 2. sezonunu noktalayan dizi, ilki kadar keyif vermese de benzer bir rakibi olmadığından ilgiyle izlenmeye hep devam edecek. Bariz şekilde seyirciye oynamaya başlayan, bu yüzden de verdiği keyfi azaltan dizinin biraz daha gözü karar olmasını istiyoruz. Hayranlar yine Nisan 2013’e kitlendi, ben ise sadece biraz daha zeka bekliyorum. Bütçe azlığından kaynaklanan teknik yetersizlikler zeka ile çok da iyi kapanabilir. Benden hatırlatması.

Ayrıca eylül itibariyle Dexter, Homeland ve Boardwalk Empire de yine aramıza dönecek. Ama tabii benle beraber herkes asıl Breaking Bad ve Dexter’ı bekliyor. Walter White 1.5 ay aramıza dönse de esas 2013’te veda edecek bize. Dexter abi ile kızkardeşi arasındaki olayı ise 30 Eylül’de öğrenebileceğiz.

Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.

Hayattan Notlar

27/03/2012 1 yorum
  • Bu aralar yeni yeni mekanlar keşfettik. Önce onlardan başlayalım: Geçtiğimiz haftalarda bir iş arkadaşım bana Taksim’de bir Ermeni meyhanesi övdü. Adı Cambaz’mış. Ama ben internetten yanlış Cambaz’ı buldum (aslında rezervasyon yapacak arkadaşımı yönlendirdim). Cezayir Sokağı’nda gittik böylece. Ama hem aşırı derece de tenhalığı hem de pahalılığı sebebiyle bir daha gidilmez.
  • Kastedilen asıl Cambaz Fitaş’ın arkasındaymış. Uygun bir zamanda orayı da deneyeceğiz.
  • Bu haftasonu hava güzel olunca, Beşiktaş’tan Rumelihisarı’na kadar yürüdük arkadaşlarla. İki yerde durakladık. İlki Arnavutköy’deki Bodrum Mantıcısı’sıydı. Mantısı gayet güzeldi. Fiyatı hafif pahalı, porsiyonu 14 TL. Kağıt helva arası dondurma ikram ettiler, şık bir hareketti ama küver almaları kötü.
  • Yürüyüşün sonunda Rumelihisarı’ndaki Nar Cafe’ye oturduk. Fiyatlar biraz tuzlu olunca yemekten caydım. Mini burger tabağı aldım. Patatesi gayet güzel kızarmıştı. Ama karşılaştığımız iki sorun yüzünden bir daha oturmamaya karar verdik: İlki, içkileri beyaz porselen kaplarda vermeleri. Zaten görüntü kötüyken, bilerek içkiden de kısmaları haksızca. Arkadaşlarım birkaç defa dile getirmelerine rağmen sonuç alamadı. “Yanda cami var!” bahanesi daha komikti. Caminin yanında içki satacaksan utanmana ne gerek var ki? O zaman satma! İkinci mevzu da garsonlar fazla laubali.
  • Pazar günü de bir arkadaşımın fikriyle Cihangir’e gittim. Çok sapa geldiğinden ne zamandır gitmiyordum. Merdivenlerin aşağısındaki parkta çimenlere oturduk. Harika bir manzara eşliğinde sohbet ettik.
  • ‘Merdivenler’ bence İstanbul’un en güzel ve pek bilinmeyen köşelerinden. Bildiğiniz belediye merdeveni kastettiğim ama şehrin en iyi manzaralarından birine sahip: Çamlıca tepelerinden Süleymaniye’ye kadar geniş bir görüş alanı var. Bilhassa gece tavsiye ederim. Bakkaldan içkisini kapıp merdivenlerde seyre dalan bir sürü insan olur. Ama ilginçtir, kimse kimseye karışmaz ve herkes kendi dünyasında takılır.
  • Biraz geç de olsa Bored to Death’i bitirdim. Sonbaharda yayınlanan 3. sezonun son olduğu yılbaşından önce açıklanmıştı. Biraz da bunun verdiği hüzünle çok geç ve bir o kadar yavaş izledim. Absürd komedinin başarılı bir örneği olan dizi, gerek acayip maceralarıyla gerek sevimli kadrosuyla (Jason Schwartzman, Zach Galfaniakis ve Ted Danson) gönüllerde taht kurmuştu. Son sezon da final bölümü hariç çok başarılıydı. Gerçeklikten biraz kurtulup gülmek isteyenlere tavsiyemdir. Zaten dizinin topu topu 24 bölümü var!
  • Geçtiğimiz hafta gaza gelip, bu yıl En İyi Drama Dizisi ödülünü alan Homeland’i bitirdim. Dizi, 8 yıllık Irak’taki El-Kaide’nin esaretinden kurtulup evine dönen bir denizci ile, onun karşı tarafa geçtiği ve ülkeye saldırı düzenleyeceğini düşünen genç bir CIA ajanının hikayesini anlatıyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin korkularına değinmesi, kimi yönlerde eleştirel davranabilmesi ve aile kurumunu didiklemeye çalışması olumlu yönleri. Zaten çok yerinde bir tempo ile gerilim sevenleri hemen kendisine bağlıyor. Ama sorun 1 sezonluk malzemeyi gelecek sezonlara genişletmeye çalışmasında. Böylece zaten var olan senaryo gediklerini iyice çoğaltıyor. Böylece yüzeysel bakıldığında çok şık gözüken (zaten ödül toplaması da bu yüzden), derinine inildiğindeyse defolarını hemen belli eden bir TV şovuna dönüşüyor.
  • Homeland, bana klasik cazı hatırlattı sağ olsun. Miles Davis albümünü açıp dinlemeye başladım. Çok ferahlatıcı.
  • Geçen hafta vizyona girecek Ayaz filmi, son anda gösterimden çekildi! Sebebi yeteri kadar salon bulamaması. Sinemayı, bilhassa sektörü yakından takip edenler bu sorunu yıllardır biliyor. Bir anda oluşmuş bir sorun değil! Filmin yapımcısı bunu en başından biliyordur gayet. Ama reklam ayağına yatıyor, kendini akıllı sanıyor. Bana da hala billboardlarda gördüğüm reklamlara gülmek kalıyor. Siz böyle şartlarla pazarlanan bir filme gider misiniz?
  • Şimdi aklıma Kevin Smith ve son filmi The Red State‘i pazarlama stratejisi geldi. Amerika’da aynı şartlardan şikayetçi yönetmen, filminin dağıtım hakkını yapımcısından 2 dolara aldıktan sonra, kent kent gezerek özel gösterimlerle filmini göstermiş. Sonuçta gayet de başarılı olmuş. Film, bayağı kâra geçti yanılmıyorsam.  Demek ki önemli olan istemek.
Kategoriler:dizi, fikir, günlük, İstanbul

Hayattan Notlar

  • Boardwalk Empire sezon finalini aralıkta yapsa da ben geç başladığımdan yeni bitirdim. Bu sezon, ilkinden daha iyiydi. Lakin hala dizide bir olmamışlık var ve bu, dizinin bir üst seviyeye çıkmasını engelliyor. Eğlenceli bir izle ve unut dizisine dönüşüyor.
  • Boardwalk Empire her ne kadar Amerika’nın alkol yasağı döneminde geçse de, her bölümde bolca içki içilir. Sezon finalini izlerken ben de kendime bir kadeh viski koymaktan alamadım. Diziye yeni başlayacaklara uyarı, kötü alışkanlıklara vesile olabilir.
  • Bu yıl kar, bitmek bilmedi. Hala yağıyor, sanki hiç sona ermeyecekmiş gibi. Küçükken herkes gibi, ben de karın bir güzellik olduğuna inanırdım. Bembeyaz şekilde yağıyor ve her şeyin üstünü örtüyor. Tüm çarpıklıklar, görmek istemeyeceğimiz her şeyi örtüyor. Her yer beyaza bürünüyor, her şey aynı görünüyor. Sanki farklılıkları da eşitliyor gibi gelirdi.
  • Artık daha farklı düşünüyorum. Evet kar beyaz ama fiziksel özellik olarak siyah! Yani bizi kandıran bir yapıda, göründüğü gibi değil. Kar yağıyor bir güzel, üstü açık olan her şeyi örtüyor, güzellikleri de çirkinlikleri de ve dünyaya masalsı bir hava veriyor. Ama dünya bir masal ülkesi değil. Nitekim kar sadece gözümüzü boyuyor, var olanı bir süreliğine gördürmüyor. Sonra kalktığında, her şey yine çıkıyor. Üstelik buzu, cıvıklığı ve çamuruyla beraber daha da hayatı zorlaştırarak.
  • 10 gün önce kar yine deli gibi yağdığında, Engin akşam bana geldi. Pizza söyleyelim dedik, Little Ceaser’s’da da kampanya varmış, siparişi verdik. 20 dakika filan geçti, telefon geçti. Kar yüzünden getiremeyeceklerini söylediler. Ben de o gece yemeksepeti’nde bir güzel yorum döşedim, sırf herkes görsün diye. Madem getirmeyeceksin, neden sipariş alıyorsun. Hadi aldın,  20 dakika neden bekletiyorsun. Neyse, ertesi gün telefonum çaldı, arayan Little Ceaser’s! Özür dilediler, önce ‘neden şikayet ettiniz’e getirmeye çalıştılar. Ben de bir güzel açıkladım. Tabii bir şey diyemediler ve bedava pizza gönderdiler. Kıssaden hisse: Hakkınızı her zaman savunun.
  • Takipçileri biliyordur, bu ülkenin en iyi dergilerinden Bant geçen yaz yayından kalktı. Bunun yerine kasımdan itibaren e-dergi formatında çıkmaya başladı. Ben birkaç ay bu değişikliğe alışamadım çünkü ben dergilerimi gece yatakta okurum. Geçen hafta yine aklıma geldi ve karıştırmaya başladım e-dergiyi. Oldukça dolu bir içerikle, üstelik elektronik olmanın avatajlarını kullanarak başarılı sayılar çıkartıyorlar. Takip edin bence: http://www.bantmag.com/dergi/
  • Pazartesi pasaport çıkartmaya Gebze Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Bu sefer çipli olan yeni pasaporta geçeceğim. Neyse, tüm istenenleri edinip oturdum polisin karşısına. Polis, ilginç bir şekilde fotoğraflarımı incelemeye başladı. Sanki başkasının fotoğrafı dicektim ki bombayı patlattı: Nüfüs cüzdanımdaki resim bana benzemiyormuş. Ya Ankara’ya sorulması gerekiyormuş ya da cüzdanı yeniletmek. Düşündüm, hemen cüzdan yenilenirse bir daha uğraşmam. Sordum, verirler dedi polis. Arkadaşımla Gebze’de nüfus müdürlüğünü bulduk. Allah’tan hemen verdiler cüzdanı. Emniyete geri dönüp işlemleri tekrardan başlattım. Siz siz olun, nüfus cizdanınıza bir daha bakın, olmadık yerde gıcıklık çıkarabilirler.
  • Gebze kadar leş bir ilçe görmedim hayatımda. Karman çorman, keşmekeş, kalabalık ve olabildiğince çarpık. Gereksiz yere büyük olması da başka bir sorun.
Kategoriler:dizi, günlük Etiketler:, ,