Arşiv

Archive for the ‘eleştiri’ Category

Engellinin Birey Olma İhtimali

Eylül 26, 2016 Yorum bırakın

Bireyin kendisiyle barışık olması, ilk görümüşte kolay gözüken ama ifa etmenin hiç de basit olmadığı bir eylem. Ya kendinizi ve hayatı hiç sorgulamadan yaşamalısınız ya da kendinizi iyi tanıyıp, iyi analiz edip hayatınızı ona göre kuracaksınız. Bir sürü fiziksel ve sanal uyaranla kuşatıldığımız 21. yüzyılda bunu yapabilmek fiziken sağlıklı bir insan için bile zorken, bir engelli için çok daha meşakkatli. Sistem tarafından devamlı ideal kişiye yönelik tektipleştirilmeye çalışılan birey, hayal ettiği insan olamayınca çelişkiye düşüyor. Tıpkı Adam Cohen’in ‘Cry Ophelia’ şarkısında bahsettiği gibi, kafasında yarattığı ile olduğu kişi arasına çizgi çekmekte zorlanıyor.

the-fundamentals-of-caring

Arka arkaya bir engelli ile onun bakıcısı arasındaki kâh mizahi, kâh duygusal, kâh gelgitli ilişkiyi farklı açılardan değerlendirmeye çalışan iki film izledim. İlki olan The Fundamentals of Caring (2016), kendi sebep olduğu bir kaza sonucu oğlunu kaybedip bunalıma giren Ben ile bir kas hastalığı sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olan Trevor’un kendilerini bulma hikâyesini anlatıyor. İkili birbirlerine alışma faslını atlattıktan sonra beraber yollara düşüyorlar. Tabii her yol hikâyesi gibi bu öyküde de yol, karakterleri dönüştüren bir katalizör aslında. Yaşadıkları olaylar, tanıştıkları insanlar ve gördükleri yerler sayesinde Ben ve Trevor; geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, yeni deneyimler kazanıyorlar ve böylece nelere kâdir olduklarını keşfedip kendilerini tanıyorlar.

Film maalesef potansiyelini kullanamadığından vasatın biraz üstünde bir dram olmakla yetiniyor. Biri psikolojik, biri fiziksel engelli iki karakterine eşit davranmaktansa, engellileri birer birey olarak görmekten kaçınan diğer filmler gibi (mesela Çağan Irmak’ın Tamam mıyız? (2013) filmi), Trevor’u bir katalizör olarak kullanarak çoğu meziyetini de kaybediyor. Trevor yolculuk boyunca gerçek hayatı teninde hissederek, bir kıza çıkma teklifi edecek cesareti kazanarak ve biyolojik babasının karşısına çıkıp hesap sorarak bir birey olma yolunda sağlam adımlar atıyor. Lakin finalde yine evinde bakıcısıyla sıkışıp kaldığını duyarken Ben’in normalleştiğini (!) ve bakıcılığı bırakıp esas mesleğine geri döndüğünü görüyoruz.

ME BEFORE YOU

İkinci filmimiz ise vizyonun mendil ıslatma garantili melodramlarından Me Before You (2016). Londra’nın gelecek vaat eden, yakışıklı genç işadamlarından Will’in boynunun alt kısmı bir trafik kazası sonucu felç olur. Taşradaki zengin ailesinin yanında, eski doludizgin hayatının çok uzağında süren yaşamı, işsiz kaldığından bu işe ihtiyacı olan kasabanın deli dolu kızı Lou’nun ona bakıcı olmasıyla değişir. İkili birbirine alıştıktan biraz sonra Lou, Will’in ötanaziye hazırlandığını öğrenir ve tek amacı bunu değiştirmek hâline gelir.

Filmin beklediğimden çok daha fazla ayaklarının yere basması beni çok şaşırttı. Bir yerden sonra tür klişelerine teslim olsa da Will’in temsili oldukça gerçekçi. Will’in girdiği ‘engelli olma psikolojisi’ değil tam. O kadar paranın içinde fiziksel olmasa da her şeyi yapabileceğinin, zekasıyla Lou’yu tavlayabileceğinin  farkında. Will umutsuz olsa da salak değil. Lou ona tüm hayatını adasa da bu, onun için yetersiz kalıyor! Will eski hayatını özlüyor; motorsikletini, yüksek enerjili yaşamını, dalmayı, gezmeyi, kızların onu kesmesini. Onun sorunu, yeni durumuyla eski hayatına hiçbir zaman sahip olamayacak olsa da mutlu bir hayat sürebileceği gerçeğini ıskalaması. Will tam manasıyla nostaljiye saplanıp kalmış ve farklı bir bakış açısını ısrarla reddediyor. Bu bakımdan filmdeki DVD sahnesi incelenmeyi hak ediyor. Bir gün Will Franssızca (dolayısıyla altyazılı) bir film izlemek istiyor. Lou ise altyazılar yüzünden odadan ayrılmak üzereyken Will’in ısrarıyla filmi izliyor. Böylece Will Lou’ya yeni bir bakış açısı (altyazılı filmlerin de güzel olabileceği gerçeği) kazandırırken Lou’nun kendisine farklı bir bakış açısı kazandırmasına izin vermiyor.me-before-you

Aslında iki film de az çok engellilere duyulan sempatiden yararlanıp durumu eşelemekten kaçınıyorlar. Me Before You zaten türü gereği buna uzak. Güzel bir romans yaratabilecek iki karakter onun için kâfi zaten. Zaten biraz dikkatli bakıldığında filmin Lou üzerine inşa edildiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Will, sadece Lou’nun hayatını değiştiren katalizör rolünde. Böylece Will’in gerçekçi temsili de filmin bir dekoru olmakla yetiniyor. Tıpkı Lou’nun rengârenk kıyafetlerinin karakteri tanımlamak için göz önüne çıkarılması gibi.

The Fundamentals of Caring ise elindeki potansiyeli harcadığından filmin hakkını bile veremiyor. Hatta Trevor’u yetişkin bir insan değil de, ara sıra pohpohlanması veya eğlendirilmesi gereken bir çocuk olarak resmederek pozitif yönlerini de götürüyor. Bu durum Trevor’un Dot ile çıktığı gece daha âşikar hâle geliyor. Çünkü yönetmen sahneyi Trevor açısından değil, onu uzaktan gözetleyen Ben açısından kuruyor. Böylece seyirci de -tıpkı Ben gibi- onun tek gece olsun mutlu olmasıyla tatmin oluyor. Yoksa Trevor’un o gece hayatının en önemli deneyimlerinden birini yaşaması ve bu tecrübenin gelecekteki hayatına katkısının ne olacağı; ne yönetmen/senaristin, ne Ben’in, ne de çoğu seyircinin umurunda değil.

Selena Gomez - The Fundamentals Of Caring - GOMEZ-PICTURES.COM

Çünkü Trevor, sistem için bireylere sunulabilecek bir seçenek değil. O evde oturup televizyon izlemeli. Olsa olsa arada böyle bir filmin katalizörü olup ana karaktere yaşama sevincini tekrar aşılayıp geldiği yere geri dönmeli. Tıpkı geçmiş enerjik hayatına bir daha kavuşamayacağından hayatta mutlu olabileceğine inanmayan Will’in ötanazi olması gibi. İkisi de kendileriyle barışık ol(a)madığından ve sistem de buna pek izin vermediğinden kendilerini birey olarak görmüyorlar. Oysaki onlar da hepimiz gibi birer insan, sadece bu farkındalığa sahip değiller.

Reklamlar

Hayattan Notlar

Temmuz 21, 2015 Yorum bırakın
  • The Jinx: Life and Deaths of Robert Durst ilginç bir belgesel. 6 bölüm hâlinde HBO’da yayınlandığında bu kadar ses getireceğini yaratıcıları biliyorlar mıydı, emin değilim. Çünkü ortada bir sürü açıdan ilginç bir vaka var: Hukuksal, psikolojik, sosyal, kriminal… Multi-milyarder bir aileye mensup olan Robert Durst’ün çeşitli cinayetlerde birinci şüpheli olması ama bir şekilde hiç hapse girmemesini şaşkınlıkla izliyorsunuz. Ortada çok ciddi bir dram var. Kafasına estiği gibi davranan bir psikopat, sırf zengin olduğundan sistemin açıklarını kullanıp hukuk sistemiyle alay ediyor. Her yerde aranırken 6 dolarlık bir sandviç çalarken yakalanması veya kendisini araştıran bir belgeselciyle röportaj yapmayı kendisinin teklif etmesi cabası… İbretle izlerken sistemin durumu hakkında da bolca düşünüyorsunuz…
    jinx
  • Belgesel yayınlandıktan sonra Durst hakkında yeni davalar açıldığını ve yönetmen Jarecki’nin süreci takip ettiğini not edelim. Yani ‘The Jinx 2’ 2-3 yıl içinde gelebilir.
  • Xavier Dolan’ın ilk iki filmini seyretmiştim ve bence çok abartılıyor. Genelde kadınların olumlu yaklaşması da bu düşüncemi doğruluyor bence. Ama yine de son filmi Mommy‘yi (2014) izledim. Gerçekten farklı, sağlam ve izlemesi keyifli bir film. Dolan üslubunu daha oturtmuş ama yine de sonraki projeleri konusunda şüphelerim bâki.
    entourage
  • The Avengers 2 (2015) ve Entourage (2015) sinemada yaşadığım hayalkırıklıkları oldular. İlki, kendisinden beklenmeyeni (pozitif olarak) yapan bir ilk film ardından gelen vasat bir eğlencelikti. İkincisi ise oldukça eğlenceli ve zeki bir dizinin (iki kere izleyecek kadar bayılırım) vasat bir kopyasıydı.
  • Jurassic World (2015) kendisini bilen vasat bir eğlencelikti mesela, sadece görevini yapıyordu. Kerem Sanatel’in Altyazı’daki (Temmuz-Ağustos 2015) eleştirisine tamamen katılıyorum, okumanızı öneririm.
    inside out
  • Inside Out (2015) artık Pixar’dan beklentilerimizi düşürdüğümüz için oldukça iyi geldi. Ergenliğe adım atmaya hazırlanan bir kızı konu alsa da, sonuçta bir insanın iç dünyasıyla dış çevresi arasındaki etkileşimi ile karakter oluşumunu anlatıyordu ve oldukça da başarılıydı. Tabii ana izleyici kitlesi çocuklar olduğundan bir yerde duruyor ve film, sadece ‘vasat üstü’ olmakla yetiniyordu. Oysa ciddi potansiyeli vardı, mesela bu filmi Miyazaki çekse ortaya çıkacak eser bambaşka olurdu.
  • Bu yıl bilim-kurguya doyuyoruz. Ex-Machina (2015) daha çok görselliğe önem verse de gerçekten başarılı bir film, yılın filmlerinden. Dr. Frankenstein hikâyesi ile yapay zeka konusunu çok başarılı bir şekilde birleştiriyor. Bu film hakkında Fil’m Hafızası için Mustafa Koca sağlam bir eleştiri yazdı, öneririm.
    mad max
  • Keza Mad Max: Fury Road (2015) hem başarılı bir post apokaliptik bilim-kurguydu (steam estetiği korunmuş yine) hem de dur durak bilmeyen bir adrenalin deposuydu. Neredeyse soluksuz izledim. Yapım tasarımı, kostümler, makyaj ve ses tasarımı efsane olmuş. Şimdiden yılın en iyileri arasında.
  • Tek sevmediğim film türü olan korkuda da iyi bir yapım izledim: It Follows (2014) izleyiciyi şaşırtabilen ve haddini de bilen nadir korkulardan. Ama n’olur devamı gelmesin!!!
  • Edebiyatla aram hiç iyi olmadı, kitap okumaktan sıkılan biriyim ne yazık ki. Zaten istediğim edebiyat birikimini yapabilseydim yazarlıkta çok daha iyi yerlerde olurdum herhâlde. Yine de arada kendimi şaşırtabiliyorum. 2 ay içinde 3 klasik okudum, bana göre bir rekor bu!!! 😀
  • Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna‘sı gerçek bir başyapıt! Söyleyecek sözüm olamaz…
  • Ardından Yaşar Kemal’in İnce Memed‘ini okudum ki o da çok başka bir şaheser. Tabii biraz efsaneleştirme var ki bence doğal da… Şimdi ikincisini okuyorum.
    tatar çölü
  • Selimiye’de tatildeyken pansiyon sahibemiz Elâ Hanım, biraz metazori olarak arkadaşımla bana Dino Buzzatti’nin Tatar Çölü‘nü (Il Desserto del Tartari) okuttu, iyi de yaptı. İnsanın kafasındakiyle gerçeğin ne kadar farklı olduğu hakkında hafif sürrealist bir yapıt. Pek aksiyon yok kitapta çünkü esas amaç okuyucuyu düşündürtmek, tatilde olmasam okuyamazdım. Çünkü bir arkadaşımın Facebook’ta yazdığı gibi: “Tatar Çölü bitmeeeeeeeeeez… Bekle bekle bitmeeeeeeeez.”
  • Bu arada Elâ Hanım kitabın en iyi çevirisinin Can Yayınları’ndan çıkan Nihâl Önol’unki olduğunu belirtti ısrarla. Zaten bize de yırtık dökük de olsa o çeviriyi okuttu. Diğerleri yavanmış.
    20150613_123842
  • 20150610_102418Haziranın ikinci haftası Marmaris’in Selimiye köyünde tatil yaptım. Tek amacım dinlenmek ve denize girmekti, tam da amacıma ulaştım. Okuldan (yurttan) bir arkadaşımla 8 gün kaldık. Sahil şeridinin dar olması yapılaşmanıın içeriye girmesine izin vermiyor, o yüzden koy boyunca  yayılmış yerleşim. Tabii 20 yıl önce küçük bir balıkçı köyüyken şimdi turistik olmuş ama fazla yer olmaması çok bozulmamasını sağlamış. Yolu çok virajlı ve uzun, o yüzden ana misafirler milyon dolarlık yatlarını bağlayanlar. Bu yüzden yan yana Carrefour, Macro Center ve Migros’u görebileceğiniz tek yer Türkiye’de.
    20150613_200258
    20150610_104506
  • Okullar kapanmadan gitmekle çok isabetli davranmışım. Zaten sessiz ve sakin olan köy iyice kendi hâlindeydi, bazı yerler açılmamıştı bile. Biz Hydas Pansiyon’da kaldık, çok memnun kaldık. Köyde galiba 3 otel var, onlar da ufak ama pansiyonu tercih edin derim.
  • İki güzel ve ünlü rakı-balık lokantası var, Sardunya ve Hidayet’in Yeri. İkincisi bence daha güzel çünkü önü açık ve etrafı boş, fiyatı da biraz daha uygundu. Sardunya daha sosyetik, servise çok önem veriyorlar ama önüne zincirleyen yatlar zevki baltalıyor. İkisinin de fiyatları İstanbul seviyesi, içki de içerseniz adam başı 150’ye kalkarsınız. Ahtapot ve kalamarı güzel yapıyorlar. (ki İstanbul’da ahtapot yapamıyorlar!!!)
    20150613_103808
    20150613_121355
  • Ayrıca köy meydanında ev yemekleri yapan Beyaz Ev Yemekleri, yanında Badem Mantı, biraz içerde de Mavi Pide Salonu karnınızı rahatlıkla doyurabileceğiniz yerler.
  • Tekne turu yapmadan sakın ayrılmayın! Ben 2 gün çıktım, harika koylara götürüyorlar! Kendinizi cennette sanabilirsiniz…
  • Ramazanda da arkadaşlarla Saros Körfezi’ndeki Gökçetepe Tabiat Parkı’nda kampa gittim. Bahaneyle ilk çadırımı aldım. Çekiniyordum, yapamayacağımı düşünürdüm çadırda ama gayet güzeldi. Ormanda bol oksijenle uyumak çok keyifli!! Gökçetepe’nin denizi taşlık olsa da çok güzel.
    gokcetepe
  • Kışın ilk defa bir crowdfunding kampanyasına katılmıştım. İlk albümüne (M.U.S.I.C.) bayıldığım Elif Çağlar, ikinci albümü (Misfit) için düzenledi. Sanırım 15 $ verdim. Mayıs sonunda  önce indirme linki geldi, sonra da imzalı albüm adresime geldi. İyi ki katılmışım kampanyaya, harika bir albüm olmuş, tam saf caz!
  • İki hafta önce de efsane bir albüm keşfettim. 1 yıl önce çıkan Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar (Ankâ). İçinde muhteşem şarkılar var. Fazıl Say, Kardeş Türküler, Umay Umay, Birsen Tezer, Vedat Sakman, Zülfü Livaneli albüme katkı verenlerden sadece birkaçı. Mesela Hilmi Yarayıcı ve Yasemin Göksu’nun ‘Hançerin Sapı’ düeti efsane. Dinleyin, defalarca…
  • Bu arada İlhan Şeşen ayrıldıktan sonra sönen Grup Gündoğarken ikidir harika şarkılarla karşıma çıkıyor farklı toplama albümlerde. Ezginin Günlüğü tribute albümündeki ‘Eksik Bir Şey’ efsane bir şarkıdır. Metin Altıok’ta da ‘Geriye Kalan’ çok farklı ve özel.
  • Politika yazmak istemiyorum artık. Zaten diyeceğimi film analizlerinde çaktırmadan diyorum, anlayana… http://filmhafizasi.com/medeniyet-uzerine-cesitlemeler-les-invasions-barbares/ bayağı politik oldu mesela…

İnsan ve İnanç Üzerine – Dekalog I: “Yaradan’a Şirk Koşmayacaksın!”

Nisan 24, 2015 Yorum bırakın

Ne kadar süreceği belirsiz yeni bir yazı dizisine başlıyorum. 10 yazı sürecek bu serinin her birinde, Krzysztof Kieslowski’nin 1989’da Polonya Devlet Televizyonu için çektiği Dekalog serisinin bölümlerini analiz etmeye çalışacağım. Buradaki amacım derin bir inceleme yapmak değil; sonuçta ne sosyoloji, ne psikoloji, ne teoloji okudum, ne de bu konular üzerinde ciddi bir hakimiyetim var. Her insan gibi benim de inanç olgusu hakkında düşüncelerim var, ayrıca sinemaya olan derin aşkım aşikârdır. Bu iki öğenin kusursuz diyebileceğimiz bir sentezi olan Dekalog serisi, Hz. Musa’ya inen tabletlerdeki On Emir’i konu edinir. Kieslowski her bölümde yaklaşık 1 saat boyunca, Varşova’nın bir banliyösündeki toplu konutlarda bulunan bir apartmanın farklı bir sakinine odaklanarak birer emri ele alır.

dekalog

İlk bölüm, üniversitede akademisyenlik yapan Krzysztof ve tek başına büyüttüğü 10 yaşındaki Pawel’e odaklanır. Bilgisayarların daha çok yeni olmasına karşı (80’lerin sonları) oğluyla beraber küçük programlar yazan, hatta evdeki (kapıyı ve muslukları uzaktan kontrol etmek gibi) belli başlı işleri otomatize eden Krzysztof; bilime güvenen, sebep-sonuç ilişkisinin daima var olduğuna inanan ve ateist biridir. İnanç konusunda oğluyla da rahatça konuşabilmektedir. Pawel’i yetiştirmekte ona yardım eden kardeşi Irena ise inançlı bir Katolik’tir. Irena ile de inanç hakkında konuşan Pawel, ona Tanrı’nın kim olduğunu sorduğunda Irena ona sarılır ve şu anda hissettiği sevginin Tanrı olduğunu söyler. Krzysztof, Pawel’in kiliseye gitmesi gerektiğini düşünen Irena’ya karşı çıkmayarak oğlunun seçimine karışmayacağının sinyalini verir.

Pawel dışarıda paten kaymayı çok sevmektedir. Apartmanlarının dışarısındaki su birikintilerde oluşan buzlarda arkadaşlarıyla kaymaktadır. Yalnız bir gece önceden babası, meteorolojiden aldığı verileri kullanarak buzun kırılıp kırılmayacağını hesaplamaktadır. Bir önceki geceki hesap oldukça güvenli çıkıp aldığı özel ders de ertelenince yeni patenleriyle buzda kaymaya karar verir. Ama ne Kryzsztof ne de Pawel, bölümün başından beri ara ara gördüğümüz evsizin ısınmak için yaktığı ateşi hesaba katmamıştır. Ateş sebebiyle yumuşayan ve Pawel kaydığında kırılan buz, onun ölümüne sebep olur. Ondan geriye sadece, okulda televizyoncuların çektiği bir görüntü kalır.

Bölümün ana cümlesi olan “Yaradan’a şirk koşmayacaksın!” ile bölümdeki olayları göz önüne aldığımızda, ilk aklımıza gelen Kryzsztof’un bilimi/nedenselliği Tanrı’nın yerine koyması sonucunda oğlunu kaybettiği oluyor. Peki bilimin şaşmaz gerçekliğine inanıp tamamen soyut bir olgu olan Yaradan’ın yerine onu koyan Kryzsztof bu acıyla neden yüzleşmek zorunda kalıyor? Daha fazlasını oku…

Biat Kültürü ve Türk Eğitim Sistemi Üzerine

Ekim 28, 2013 2 yorum

1.5 ay önce, yakın bir arkadaşımla oturmuş, gündem üzerine konuşuyorduk. Oldukça beğendiğim ve sonrasında da üzerine çok düşündüğüm bir cümle kurdu: “Bize okullarda insan olmayı değil, vatandaş olmayı öğrettiler.” Bu cümle o kadar çok şeyi açıklıyor ki şaşarsınız. Zaten bu yazıyı kaleme almamın sebebi de bu cümle.

Pak alakadar gözükmeyen bir örnekle başlayacağım. Bu yazın başında bizzat ilgilendiğim bir stajyerim vardı. Bir mühendislik öğrencisi olarak, gelecekteki kariyeri için önemli bir örnek olacağına inandığım stajı için mümkün olduğunca teori kısmını minimize edip pratiği ve iş yaşamını öne çıkarmaya çalıştım. Bu yüzden de verdiğim işleri öylesine yapmamasını, önemli olanın işin/görevin altında yatan mantık olduğunun üzerine basa basa vurguladım. Hakkını yememek lazım, zeki olduğundan kolay kapsa da soruları hep aynı yere çıkıyordu: “Ben bunları staj defterine nasıl yazmalıyım?” Çünkü okulda kendisini öyle bir korkutmuşlar ki sanki stajın tek amacı, staj defterini düzgün doldurmak!

egitim

Okullarda gördüğümüz, bu ülkede okula gitmiş hemen her bireyin yaşadığı bir korku bu: Tek bir hedefe yönelip o hedefin asıl mantığını ıskalamak. Ne yazık ki tüm eğitim sistemimiz aynı kural üzerine kurulu: Çeşitli hedefleri geçmekten ibaret olan bir eğitim hayatı. Sınavlardan yüksel not al, ortalamanı yüksek tut, hocanı dinle ve uyumlu ol. Bunları yaptığınızda ‘iyi öğrenci’ oluyorsunuz. Halbuki bilmiyorsunuz ki size asıl öğretilen ‘devletine saygılı vatandaş’ olma bilinci. Vicdan, erdem, düşünme, araştırma, yorumlayabilme, kendini ifade etme gibi en temel kişilik unsurları eğitim sistemimizde yer bulmuyor. Abartmayalım, bunlardan bazılarının ismi zikrediliyor ama hep dayatılan ana (ve çoğunlukla saptırılmış) hedef uğruna ıskalanıyor. Tamamına yakını ezbere dayalı ve kitabi olan bir sistemde ister istemez bazı insani özellikler ıskalanıyor.

Öğrenci hayatı, tamamen (devlet tarafından kontrol edilmiş) kitaplardan öğreniyor ve doğal olarak kendi kişiliğini oluşturabileceği temel bazı malzemelerden yoksun kalıyor. Hele aileden ve/veya arkadaş çevresinden benzeri bir eğilim gelirse (ki bizim toplumsal hayatımız zaten buna yatkındır, aşağıda açıklayacağım), birey başkalarının koyduğu hedeflere göre yaşayan bir insan haline geliyor. Bilhassa asker ve polis gibi daha orta okulda (yani kendi kişiliği oluşmadan) devlet yatılı okullarına alınıp ağır eğitime tabi tutulan meslek gruplarında bunu daha şiddetli hallerde görebilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Kendimle Yüzleşme

Haziran 3, 2012 1 yorum

Herkes benim Avrupa’ya eğlenmeye gittiğimi sanıyor. Halbuki ben buraya kendime bakmaya, kendimi değerlendrimeye geldim. Pardon, ben o amaçla geldiğimi sanıyormuşum. Ben buraya bal gibi eğlenmeye, hava atmaya gelmişim. Ama bir etken beni gerçek amacıma yönlendirdi, iradem dışında üstelik.

Pazartesi akşamdan beri kendimi sorguluyorum. “Ben kimim?”, “Nasıl bir insanım?” Geceleri pek uyuyamadım. Gündüzleri sokakları arşınlarken bir sürü düşünce beynimi etti.

Kendimi Hulk’a benzetiyorum. The Avangers filmine gidenler görmüştür. Ama Ang Lee’nin çektiği film, karakteri daha derin anlatır. Bruce Banner başarılı bir bilim insanıdır. Yaptığı bir deney sonucunda mutasyona uğramıştır. Artık sinirlenince dev, yeşil bir canavara dönüşmekte ve  her şeye zarar vermektedir. Tabii bu sinirinin altında geçmişteki sorunları, kişisel problemleri yatar. Onları çözemeyen Bruce her şeye zarar verir, en çok da kendi sevdiklerine. Çünkü sevdiklerini, bilhassa sevgilisini, bu haliyle çok üzmekte, bu üzüntü de onu daha çok sinirlendirip onları daha da üzmektedir. En sonunda ücra bir yere kaçan Bruce, ömür boyu yalnız yaşamayı kabullenir.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:eleştiri, hayat

Neden Türk Dizisi Seyretmiyorum?

Ağustos 23, 2011 Yorum bırakın

Türk dizisi seyretmemek, kimileri için özünü inkar etmek, kimileri içinse elitist olmakla eşdeğer. Ben bu iki yaklaşımı ve hatta yapılan diğer mesnetsiz yaklaşımları da reddediyorum. Çünkü ortada ciddi bir anlayış eksikliği var bence.

Bir kere şunu belirtmem gerek, dilediğiniz kadar ‘entel’ yaftası yapıştırın bana ama kendimi standart bir Türk insanından farklı görüyorum. Bu, bir aşağılama değildir, öyle bir hakkı kendimde asla görmedim, görmeyeceğim de. Ama yetiştiriliş tarzımdan (İngiliz sistemiyle orta okul, Amerikan sistemiyle de üniversite okudum, tamamen Türkiye sınırları içinde olmama rağmen!) ve bunun getirdiği bakış açısı farklığından (ki bundan son derece memnunum) standart bir Türk insanından farklı düşünüyorum, çoğu konuda. Televizyona ve içindeki ürünlere bakış açım da bu açıda.
Yaklaşık bir yıl sonra, ilk defa oturup tamamen bir Türk dizisi seyrettim. Esas sebebi, diziyi yazan ve yönetenin bir İTÜ mezunu olmasıydı. Benimle aynı havayı teneffüs etmiş birinin, bana yakın bir şeyler yazacağını düşündüm. Kısmen de haklı çıktım, benim de, herkes gibi, diziyi fark etmemi sağlayan ‘İTÜ Makine’deki Bıyıklı Kızlar’ caps’i* çok ses getirdi. Ardından da diziyi incelediğimde teknik ekibin iyi olduğunu, oyuncu kadrosunun da Öner Erkan, Tülin Özen, Erdal Tosun, Erkan Can gibi sevdiğim oyunculardan olduğunu gördüm. Başladım 1. Bölümden izlemeye. Ben daha 8’deyken dizinin 13. bölümde final yaptığını öğrendim. Dün de o bölümü izledim. Dizinin adı Üsküdar’a Giderken, bazılarınızın tahmin ettiği gibi.
Dizi konseptinden önceleri memnun kalsam da ilerledikçe daha da saçmalamaya başladığını fark ettim. Bazı yerler gerçekten komik ve iyi bağlanmış olsa da (absürd komedi sevmediğimden olsa gerek) saçmaladığı yerlerde oldukça sıkıldım ki bölümleri reklamsız izledim ve dizi, normal bir Türk dizisinden gayet kısaydı, 1 saati biraz aşıyordu.
Sonra dizide sevmediğim tüm unsurların, Türk dizilerinin genel sorunu olduğunu fark ettim. Bu yüzden de bir liste ile durumu açıklamaya karar verdim:
1) Diziler, dizi konseptine uygun yazılmıyor: Dizi konsepti, anlatmak istediğin hikayeyi, uzun zamana yayarak anlatma biçimidir. Ama bu zaman, önceden bellidir. Yoksa senin hikayenin giriş-gelişme-sonuç bölümleri ya olmaz ya da tüm bölümler birbirine girer ve ortaya acayip bir şey çıkar. Bizim Türk dizilerimiz aynen böyledir, ucube gelişme ve sonuç bölümleri bulunur, zaten giriş diye bir şeyden habersizdirler. [Üsküdar’a Giderken, besbelli 13 bölüme göre ayarlanmamış bir dizi, bunun sonuçları son 3 bölümde gayet belli oluyor.]
2) Süreleri çok uzun: Bu problemin herkes farkında ama problemin (şimdilik) çözümsüzlüğünün farkında değiller. Bununla ilgili eski bir yazım bulunuyor. Ama olay şu: Zaten belirsiz bir ömrü olan, dolayısıyla geleceği olmayan bir hikaye yazıyorsun, bir de bunu uzatmak için gereksiz karakterler, gereksiz olaylar ve gereksiz diyaloglar ekliyorsun. Senaryonun içi tamamen boşalıyor. [Buna her diziden sürüyle örnek verilebilir, Üsküdar’a Giderken’de Selçuk ve Külhan karakterleri güzel iki örnek.]
3) Konu basiretsizliği: Bu, ya tutmuş bir konudan nemalanmak istenmesinden kaynaklanıyor ya da akla bir şey gelmemesinden. 1. şık kapitalizmin engellenemez bir koşulu ama 2. şık bariz bir tembellik. Türkiye gibi kültürler beşiği ve her an aktif bir ülkede nasıl konu sıkıntısı çekiliyor anlayamıyorum. Bu madde, ana konularda geçerli olmasa bile yan konularda mutlaka kullanılıyor. 2. Maddenin getirdiği bir sonuç olarak da çıkıyor.
4) Anlatım tekniği basiretsizliği: Üsküdar’a Giderken bu konuyu animasyonlarla biraz atlatabilmişti ama sona doğru olan bölümlerde, parasal sıkıntıdan olsa gerek, animasyonlar tamamen bitti. Tüm diğer Türk dizileri bu sorunu çekiyor çünkü ekonomik ve zaman kısıtı bulunuyor. Boşuna riske ve yatırıma girmek istenmiyor. Klasik çekimle tüm dizileri çekiyorlar. Hal böyle olunca, gayet sıkıcı ve basit planlar seyrediyorsunuz. Buna senaryonun zayıflığı da eklenince dizi, 2-3 bölüm sonra sizi (en azından beni) soğutuyorlar.
*: Caps, bir film, dizi, vb. görsel yayının bir bölümüdür.

Azınlıktayız

Ey sayın okuyucular (bir elin parmaklarını geçmediğinizin farkındayım, maksat özgüven olsun), siz de AB’ye girmememiz için bir neden bulamayanlardan mısınız? Siz de AKP’nin yüzde 47 oy oranıyla iktidar olmasına şaşıranlardan mısınız? Siz de bir kömür torbasına oy (s)atanları uzaylı gibi mi görüyorsunuz? Siz de 4,5 yıl hükümeti eleştirdikten sonra ona oy atanları ağzınız açık mı izliyorsunuz? Siz de halkın gözüne baka baka yolsuzluk yapanlara sinirlenenlerden misiniz? Siz de cumhuriyet, laiklik, hukuk gibi temel unsurların yok olmasına karşı hareket etmek isteyenlerden misiniz?

Eğer cevabınız evetse asıl sorum geliyor: SİZ DE KENDİNİZİ ÇOĞUNLUK MU ZANNEDİYORSUNUZ? Yani şu anda bizi yöneten kesmi azınlık olarak mı görüyorsunuz?

Yine cevabınız evetse, size birtakım basit sorularım var: Sizce Türkiye’de kaç kişi…

  • demokrasinin ne demek olduğunu biliyor?
  • Atatürk ilkelerini gerçek manasıyla anlamıştır?
  • Kuran-ı Kerim’in Türkçe tefsirini/mealini okumuştur?
  • bir hobi sahibidir?
  • düzenli şekilde gazete/dergi/kitap okumaktadır?
  • 19. ve 20. yüzyıl dünya ve Türkiye siyasi tarihini okumuştur ya da bilgi sahibidir?

Daha bir sürü benzeri soru sorulabilir. Ama bu kadarı da benim gelmek istediğim amaç için yeterli. Şimdi madde halindeki soruların cevaplarını az çok tahmin etmişsinizdir. Cevabı en yüksek olanı bile, iyimser bir yaklaşımla, nüfusun %10’unu bulmaz. O halde siz hala kendinizi çoğunluk olarak görüp kendinizi kandırmakta hala ısrarcı mısınız? Hala azınlıkta olduğunuzu görmüyor musunuz?

Kategoriler:eleştiri, politika