Başlangıç > gezi yazısı, mekan, tarih, yemek > Annemlerle Yunanistan Turu – 2 (Atina)

Annemlerle Yunanistan Turu – 2 (Atina)

Sabah erkenden kahvaltımızı edip otobüse bindik ve Atina’ya doğru yolculuğumuz başladı. Benim için de daha önce görmediğim kısım resmen başladı. Hem hava aydınlık olduğundan yolu da izleyebilecektim. Zaten yol izlemeyi hem düşüncelere dalmak hem de etrafı gözlemlemek adına hep severim. Yurt dışında daha da dikkat ederim çünkü bir ülke sadece şehirlerden oluşmaz, kırsal da bir o kadar önemlidir. Nitekim daha yolun başında rehberimiz Andreas uyardı: “Buradaki otobanlar çok güzeldir ama devamlı soyulursunuz.” Gerçekten Yunan Hükümeti işini bulmuş! Tamamen AB’nin yapıp hediye ettiği harika otobanı ihaleye çıkarıp satmış! Alan kişiye de istediği kadar gişe kurma ve para alma hakkı vermiş (Her birinden vergisini ayrıca alıyor tabii)! Öyle ki Selanik-Atina arasındaki yaklaşık 550 km yolda (yanlış hatırlamıyorsam) 16 gişe var! Her gişe de ortalama 5 € alıyor. Soygunun âlâsı yani!

20131017_190538

Lycabettus Tepesi’nde annemle

DSC00865

Tepeden Atina’da günbatımı

Yaklaşık 7 saatlik yolculuktan sonra Yunanistan’ın başkenti ve en kozmopolit şehri olan Atina’ya girdik. Direkt otelimize girdik bu sefer. Hotel Zafolia gayet merkezi bir konumdaydı, 4 yıldızlı olmasına rağmen de bence Selanik’teki Porto Palace’dan daha iyidi. Biraz otelde kaldıktan sonra dışarı çıktık. İlk hedefimiz olan Lycabettus Tepesi’ni bulmak ve çıkmakta zorluk yaşasak da başardık.

Atina genel olarak düz bir kent. En arkasındaki dağlarla deniz arasında yayılan oldukça geniş bir yerleşim yeri. Şehrin ortasında 3-4 tane de tepe var. Bunların en ünlüsü şehrin ilk kurulduğu ve etrafında genişlediği Acropolis. Ondan daha yüksek olan tek tepe de Lycabettus Tepesi. Burası biraz dik ve sarp bir yer, zaten üzerinde yerleşim yok. Sadece en tepesinde bir manastır ve turistik bir cafe var. Yürüyerek çıkabileceğiniz gibi, teleferik veya taksiyle de çıkabilirsiniz. Lakin taksi bir yere kadar çıkabiliyor, oradan yine 200 m kadar yaya çıkmanız gerek. Biz taksiyle çıktık, sonra da merdivenle devam ettik. Yalnız inerken etraf ıssız olduğundan taksiciye 15 dakika sonra bizi aynı yerden almasını söyledik (ama meğerse diyebildiğimizi sanmışız). Bu kısıtlı zaman nedeniyle koşturarak çıktık. Ama tepedeki manzara gerçekten çok güzeldi. Bir de tam biz çıktığımızda güneş batıyordu. Böylece hem aydınlık hem de karanlıkta Atina’ya tepeden bakabildik. İkisi de ayrı güzel, tavsiye ederim.

DSC00858

Babamla Lycabettus Tepesi’nde

Sonra da yine koşturarak aşağıya indik. Lakin ortada taksi filan yoktu. Valla bilseydik tepedeki cafede oturarak hem dinlenip hem de seyre devam ederdik. İş işten geçmişti ama. Yakında bulunan bir büfeye gidip taksi çağırttım. Burada iletişim mevzusuna değinmem gerek. Engelli olduğumdan çok pürüzsüz konuşamadığımın farkındayım lakin Avrupa’nın çoğunu tek başıma dolaştım, hiçbir ülkede bu kadar zorlanmadım. Sonra Andreas duruma açıklık getirdi neyse ki. 😀 Meğerse Yunanlılar dili yazıldığı gibi okumak konusunda fazlasıyla ısrarcı olduklarından İngilizce’yi de kafalarına göre konuşuyorlarmış. “Çoğu zaman onlar sizin ne dediğiniz anlamaz ama siz onların ne dediğini anlarsınız ve bu oldukça normaldir.” diye bir açıklama yaptı ki çok sinir bozucu olduğunu kabul ediyordu. O yüzden Yunanistan’da İngilizce konuşurken ekstra dikkat edin!

DSC00869

To Paradosiako’daki soframız

Taksiyle direkt, benim TripAdvisor’dan bulduğum bir lokantaya gittik. Plaka (bu semt tavernaları ve gece mekanlarıyla ünlü, ayrıca ana çarşı da burada) içinde yer alsa da gayet yan sokakta bulunan, rastgele bulamayacağınız bir lokanta, To Paradosiako. Ama inanın bulmaya değer çünkü yemekleri enfes!!!!!!!! Biz cacık, feta peyniri, salata aldık ortaya. Burası meyhane olmadığı için meze çeşidi pek yok esas olayı yemekleri! Ragıp Amcalar bilindik bir şey istediklerinden köfte aldılar ama öve öve bitiremediler. Annemler tavuk aldılar ki o da harikaydı. Ben soslu biftek aldım ki çok güzeldi, tek falsosu yanındaki pilavın sıradan olmasıydı. Ayrıca ben ortaya en değişik iki yemeklerini getirmelerini rica ettim. İlk olarak lahana dolması geldi ki ben hayatında bu kadar lezzetlisini yememiştim, olayı sosuydu! Yanında da kıyma-peynir-fırın makarna-beşamel sosun üst üste konulup fırınlanmasıyla oluşan bir yemek geldi ki o da muazzamdı. Hepsini yedik ama inanılmaz da doyduk. Hesap da (uzo da içinde) 110 € geldi! Atina’da mutlaka gidilmesi gerek bence!

DSC00871

Muhteşem yemekler

Ertesi sabah kahvaltı ertesi otobüse bindik. Ama bu sefer kat edeceğimiz mesafe 10 dakikaydı. Yunanistan’ın en çok ziyaret edilen müzesi olan Acropolis’e çıktık. Burası Atina’nın ilk kurulduğu yer, daha çok saray ve kamu binalarını (hipodrom, hamam, vs.) kapsamakta. Ama açıkçası benim için hayalkırıklığıydı. Çünkü hem görülecek pek bir şey yok ve düzensiz, hem de tüm görülecekleri zamanında satmışlar. Tek tük olan tabelalarda neyi kime sattıkları yazıyor. Buna rağmen bu kadar turist çekmesi bence reklamdan başka bir şey değil! Efes, hatta Lübnan’da ziyaret ettiğim Byblos bundan çok daha güzel!

20131018_095315

Acropolis’teki amfi

20131018_102810

Acropolis

Ardından 1896’ta ilk modern Olimpiyat’ın yapıldığı stadyumu gördük. Burası Maraton Caddesi üzerinde. Sözde zamanında da maratonlar burada bitermiş. Lokasyon doğru mu bilemeyeceğim ama 42.195 km’lik bu yarışın tam sayı kısmı, bir efsaneye dayanılarak Maraton Savaşı’ndan sonra bir ulağın savaş yerinden Atina’ya koştuğu mesafeden gelir. (Küsurat kısmı da 1908’de Londra Olimpiyatları’nda Kraliçe Victoria’nın isteği, yarışın balkonunun önünde bitmesi isteği, üzerine eklenmiştir. Evet, yine İngilizler! 😀 )

20131018_111851

Tarihi stadyum

Sonrasında Parlemanto Binası’na gittik. Burada her saat başı askerlerin nöbet değişim seremonisi yapılıyor. Bana göre oldukça saçma ve gülünç bir gösteri. Tamamen formalite icabı binayı koruyan askerlerin turist şaklabanlığından başka bir şey değil. Yine de onlarca turist her saat başı bu gösteriyi izleyip, sanki bir daha bakacaklarmış gibi videoya alıyorlar.

DSC00876Yunan askeri ve ben

DSC00881

Askerlerin yürüyüşü

Saatler 1’i geçerken boş zaman verildi. Ben annemlerden de ayrılarak (yalnız kalmak bazen iyi oluyor) Plaka sokaklarında dolaştıktan sonra Hard Rock Cafe’ye gittim. Şaşılası derecede tenhaydı ve içeride Türk yoktu! (Gezi boyunca her yerde Türk gördüm, çok sinir bozucuydu, turda olsa bile) Büyük bir burger söyledim ve karnımı bir güzel doyurdum. Burgerleri ve patatesleri gerçekten çok iyi. (Bu arada kaç yıl aradan sonra Hard Rock Cafe, İstanbul’a geri dönüyormuş, diye duyum aldım!)

20131018_163801

Corinth Kanalı’nın bir ucu

20131018_164120

Corinth Kanalı Anıtı

Annemleri tekrar bulmam hiç zor olmadı. Beraber otobüse tekrar binip Corinth Kanalı’na yollandık. Yunanistan haritasını gözünüzün önüne getirdiğinizde, Mora Yarımadası’nın çok küçük bir yerden anakaraya bağlandığını hatırlarsınız (veya Google Earth’e başvurabilirsiniz). Her neyse, 1893’te Yunanlılar bu bağlantı parçasını kazarak Ege Denizi’ni Adriyatik Denizi’ne bağlayan bir kanal yapmışlar. Amaçları gemilerin buradan kolayca geçmesiymiş lakin zamanla önemini yitirmiş. Artık sadece turistik amaçla geçiyormuş tekne ve yatlar (tabii ki ücretli!). Bu kanal, Atina’dan 40-50 dakika uzaklıkta, görülmesi çok elzem değil. Lakin değişik olduğu kesin.

DSC00886

Kanalın diğer ucunda annem

???????????????????????????????

Annemle babam

Atina’ya dönerken rehberimiz, yol kenarlarında sıklıkla görülen şapelciklerin hikayesini anlattı. Yunanlıların şöyle ilginç bir geleneği varmış: Yolda ölen birinin yakını, o yere (yani kişinin öldüğü lokasyona) şapelcik dikermiş. Şapelcikten kasıt oyuncak eve benzeyen bir şapel. İçinde de bir mum ile İsa, Meryem Ana ve ölen kişinin adını aldığı azize (her Ortodoksun mutlaka bir azizin adı olan göbek adı bulunurmuş) ait ikonalar bulunurmuş. Bu yakın(lar) her akşam gelip mumu yakarak dua eder(ler)miş, ölen kişi adına. Okurken veya dinlerken saçma geliyor ama gerçek! Her 5 km’de bir mutlaka bir şapelcik var, hatta bazen yan yana görüyorsunuz. İş o kadar ciddiymiş ki hükümet otobanlardaki şapellerde dua etmeyi yasaklamak zorunda kalmış. Çünkü duran kişi, duadan dönünce arabasına binerken başka kazalara sebebiyet veriyormuş. Hop, hemen bir şapelcik daha ekleniyormuş, zincirleme olarak.

20131019_143751

Meteora’da çektiğim bir şapelcik

O gece, turla beraber Atina’nın sahil kısmı olan Pire’de bir balıkçıda yemek yedik. Marinaya ait ufak bir koyda yan yana dizilmiş mekanlardan birindeydik. Mekanın tasarımı oldukça ilginçti, adını almayı unutmuşum. Normal ve deniz ürünü mezelerden sonra birer çupra geldi. Bilhassa kalamarı, midyesi ve karidesi çok hoştu. Hesabı tur ödemesine rağmen (ekstra olarak aldılar o parayı tabii) garson yanlışlıkla adisyonu masaya koydu, adam başı o kadar yiyecek içki dahil 20 avroydu. Şöyle söyleyim, aynı hizmet ve yemekle Türkiye’de en az 80 TL ödersiniz, adam başı. Yunanlılar gerçekten işi çözmüş!

Son yazıda ise Kalambaka, Kavala ve İskeçe’yi yazıp kapatacağım.

Reklamlar
  1. Mart 4, 2017, 1:11 am

    Yunanistan Turunuz çok güzel gemiş gördüğüm kadarıyla! Afiyet olsun efendim!

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: