Arşiv

Archive for the ‘yıl değerlendirmesi’ Category

2016 Yılı Değerlendirmesi

Ocak 1, 2017 2 yorum

2016 hakkında yazmak çok zor. Her bakımdan çok garip bir yıl oldu. Yeni yıla girdikten sadece birkaç saat sonra yoğun tipi altında eve döndüğümü hatırlıyorum. Yılın zorlu geçeceğinin ama bir şekilde işlerin yolunda gireceğinin işareti miydi, acaba o kısa ama fantastik yolculuk.

Yılın ilk birkaç ayını hiçbir kanala satılamayan bir dizi projesinin senaryo grubunda geçirdim. Bu süreç beni, sinemanın arka planı hakkında düşünmemi sağladı. Meşekkatli ama eğitici bir dönemdi. Kişisel olarak amacıma ulaştığımı düşünüyoum. Bu proje için yazdığım bir bölüm hikâyesini başka bir hikâyemle eklemleyerek beni heyecanlandıran bir proje özeti yazdım geçen ay. 2017’de ara ara da olsa bunun üzerine çalışmak istiyorum.

Martın başında ufak bir operasyon geçirdim. Ameliyat çok kısaydı ama iyileşme süreci çok uzundu. Beni bıktıran ama hayatın farklı yönleri hakkında da düşündüren bir üç aydı. İnsan, başına gelen her şeyden bir kazanç sağlamayı bilmeli. Hayatta çoğu olayın/unsurun sanıldığı kadar tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Fakat insan ırkı o kadar bencil, umursamaz ve sabit fikirli ki bu fırsatları kazanca dönüştüremiyor. Çevrenizde bunun sürüyle örneğini dikkatli bakarsanız görebilirsiniz.

otekon

Mesleki anlamda da beni zorlayan ama geliştiren bir yıldı. Mayısta Bursa’da gerçekleşen OTEKON’da arka arkaya iki makale sunumu yaptım. 1.5 ay sonra da Atina’da gerçekleşen Uluslararası Ses ve Titreşim Konferansı’nda (ICSV) ilk İngilizce sunumumu yaptım. Konuşması hep sorun olmuş bir engelli olarak bu deneyimler bana farklı ve olumlu hissiyatlar yaşattı. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Benden Şarkılar – Kill the Lights

Aralık 8, 2016 Yorum bırakın

Aralık ayıyla beraber yıl sonu yazıları/anketleri/listeleri yapılmaya başlandı. Benim klasik yıl sonu değerlendirme yazıma daha çok olsa da (ne de olsa yılın sonuna daha 23 gün var, bu ülkede bu zaman zarfında neler olur, neler!) yavaştan yılın akılda kalanlarını sıralamaya başlayabilirim. Öncelik bir soundtrack çalışmasında…

vinyl

Yılın başında en çok beklenen dizilerden biri Vinyl‘di. İki efsane, Martin Scorsese ile Mick Jagger dizinin yaratıcı kadrosundaydı. Üstelik iki saatlik ilk bölümü Scorsese çekmişti. Yayın yaklaştıkça yükselen heyecan, daha ilk bölümle sönmeye başladı. 70’lerin müzik dünyasının arka planını anlatma derdindeki dizi, saçma senaryo tercihleriyle savruluyordu. 10 bölüm sonunda dizi vasat da olsa sezon finali yaptı. Ardından önce dizinin -benim Boardwalk Empire‘da da hiç sevmediğim- baş senaristi Terrence Winter kovuldu, hemen arkasından da dizi ikinci sezon onayını alamayarak ekranlara veda etti.

Vinyl görsel ve metinsel başarıya hiç ulaşamasa da Mick Jagger’ın desteği sağ olsun, müzikleri her bölümünde çok takip edildi. Seçilen eski ve yeni şarkılar hem çok iyiydi hem de diziye çok yakışıyordu. Bölümlerin ana şarkıları, yayından hemen sonra Spotify’a yükleniyordu. Sezon bitince de bir best of albümü yayınlandı ki kaç defa dinlediğimi bilmiyorum. Nitekim albüm, bu hafta başında Grammy adaylığı kazandı.

Gelelim albümde en sevdiğim şarkıya… Üç ayrı kişinin imzasına sahip şarkı, disko-pop türünde ama bu türün yaygın trendinin aksine sözleri de çok iyi. Sevgiliyi aşka ve dansa davet eden şarkı, bu yıl en beğendiğim şarkılardan biriydi.

Kill the Lights – Alex Newell ft. DJ Cassidy & Nile Rodgers

You set me free every time your hands on me, / Bana ellerini her sürdüğünde beni özgürleştiriyorsun.
I wanna be your way to shine / Seni ışıldatan patikan olmak istiyorum.
I can’t deny the feeling that you’re giving me / Bana hissettirdiğin duyguyu inkar edemem,
You lit the spark that set a fire / Ateşe dönüşen bu kıvılcımı sen yaktın.

Oh, no, don’t run away from your love / Hayır, aşktan kaçma sakın!
Oh, no, don’t turn away from the heart of the groove / Hayır, beraber sürüklendiğimiz
From the way that we move, / bu akıntıdan dönmeye çalışma!
Kill the lights, we can’t lose! / Işıkları söndürürsen kaybetmeyiz!

Kill the lights and look right at me / Işıkları söndür ve iyice bak bana!
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Kill the lights, and touch my body / Işıkları södür ve bedenime dokun.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Come and spin me around, let’s get lost in the sound / Gel ve dön etrafımda, müziğin içinde kaybol.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Touch my body, kill the lights tonight / Dokun bana, ışıkları söndür bu gece.

Let’s live our life, tomorrow doesn’t always come / Hadi hayatımızı yaşayalım, her zaman yarın olmaz ki!
Don’t try to hide, let’s have some fun / Saklanmaya çalışma, eğlenmene bak!
You can’t rely on anything or anyone who fights the love you have inside / İçindeki sevgiyle kavgaya tutuşan biri ya da bir şeye güvenemezsin

2015 Değerlendirmesi

Aralık 28, 2015 Yorum bırakın

Yıl sonunun en güzel şeyi, kesinlikle geriye dönüp kişinin kendisini veya başka bir şeyi (filmleri, şarkıları, haberleri, vs.) sorgulamaya imkân tanıması. Ama ben 2015’e baktığımda zaten yılımın sorgulamayla geçtiğini gördüm. Çok yakın arkadaşlarım biliyor ki oldukça saçma fikirler üzerinde haftalarca kafa yorduğum oldu. Bunun en bariz sebebi, rutinden sıkılmamdı. Zaten kendimdeki bu özelliği ilk defa 2007’de fark etmiştim ama tabii gençlik zamanında rutini daha kolay kırabiliyorsunuz. Karar alıp gerçekleştirmek daha basit oluyor. Oysaki 30’a adım attığınızda garip bir şekilde iş değişiyor ki bunu, kendisini az çok tanıdığından evlilik gibi stabil bir kurumdan devamlı imtina eden biri olarak söylüyorum. 30’lu yaşlar mı psikolojik olarak bu duruma sokuyor, yoksa gerçekten biyolojik saat tıkır tıkır işliyor mu, tam emin olamıyorum. Lâkin 2015’i genel bir rehavet içinde geçirdiğim, bir gerçektir.

Bu durumda olan da sadece ben değilim. Çevreme baktığımda genel olarak herkesin şu soruyu sorduğunu görüyorum: “Nereye gidiyorum?” Tabii bunda giderek kötüleşen politik durumumuz, ha battı ha batacak denilen ekonomimiz, tüm Orta Doğu’daki savaş da etkili. Bu yıl iki ciddi seçim geçirdik ve ülkede adı konmamış bir iç savaş hızlanarak devam ediyor. filmhafizasi.com’da yayınlanan Özcan Alper röportajımda yazdığı gibi insanların; bırakın diğer insanlara, ölülerine tahammülleri yok! Bir anne, kızının ölüsünü buzdolabında günlerce saklamak zorunda bırakılıyorsa ve ülkedeki diğer vatandaşlar, bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu idrak edemiyorlarsa kelimeler gerçek manada kifayetsiz kalıyor. Okkalı bir küfür savuruyorsunuz ama o küfür de böğrünüzde saplanıp kalıyor.

2015 gerçekten garip bir yıldı. Mesela hayatımın en keyifli günlerinden biriydi, fiyotları gezdiğim gün. O kadar huzurlu ve dingindi ki… Dünyanın saf ve gerçek hâliydi, gördüğüm. Kirletilmemiş, insan eli değmemiş,… O an, şunun farkındaydım: Evet, dünyanın çoğu yerinde insanlar ölüyordu, ihanete uğruyordu, acı çekiyordu. Lâkin böyle bir yer de vardı ve içimdeki umut büyüdü. 4 gün sonra Gebze’de sanayi içindeki ofisimde pinekliyecektim ama bu güzellikte yaşayan insanlar hep olacaktı ve bu, beni mutlu hissettirdi. Bu kadar kötülüğün içinde ufak da olsa güzelliğin barınabilmesi içimi ısıttı. Lakin Metin Altıok’un yıllar evvel yazdığı gibi bu, havı dökülmüş bir sevinçti.

2015 yılında dünyayı bir şekilde değiştirecek bir sürü olaya/icada/kavrama tanık olduk. Paris’te gerçekleşen iki olay, bu yıla tamamen damga vurdu: Yıl başındaki Charlie Hebdo saldırısından sonra, geçen ay da tüyler ürpertici terörist saldırılara şahit olduk. Şahsi fikrim, dünyanın çeşitli yerlerinde her ay buna benzer bir sürü olay yaşanırken Paris’tekilerin biraz fazla göze sokulduğu yönünde. Tanzanya’da öldürüler çocuk, can değil mi? Ya da Cizre’de oyun oynarken ölen? Roboski’de silah seslerini oyun sanan? Sur’da devlet yüzünden sokağa çıkamayan? Diğer bir açıdan bu iki olay, önümüzdeki yıllarda Avrupa politikasını etkileyecektir. Mülteci krizinin tavan yaptığı bir yıla gelmesi de oldukça manidardır. Avrupa’yı, oldukça gerilimli yıllar bekliyor ve bu süreç, ne yazık ki en çok bizi etkileyecek. Şimdiden “savaşın herkesi günün birinde mutlaka yutacağı” gerçeği dillendiriyor. Bunu yaşayarak öğreneceğiz.

Geçen hafta katıldığım Kutlukhan Kutlu’nun polisiye atölyesinde, Kutluk ilginç bir alıntı yaptı: Ünlü filozof Slavoj Zizek’in birkaç yıl önce bir makalesinde “artık geleneksel kahramanların varolamayacağını, çünkü sistemin her bakımdan çok güçlü olduğunu ama Assange ve Snowden gibi sistemin kirli noktalarını ifşa edenlerin, 21. yüzyılın yeni ve gerçek kahramanları kabul edilmesi gerektiğini” yazdığını söyledi. Sizce de çok ilginç ama doğruluk payı da oldukça yüksek bir bakış açısı değil mi? Buna göre Can Dündar’ı yeni kahramanımız olarak görmeli miyiz? Bu yılın flaş dizisi Mr. Robot da zaten bunu anlatmıyor muydu? (Dikkat spoiler!!!) Dizinin kahramanının şizofren olması, kahraman olmanın önünde ne derece engeldir? Yoksa artık tüm kahramanlarımız dört dörtlük olmayacak mıdır (misal, beyaz atlı prens), arızalı insanlar da kahraman olabilir mi?

Kafamda tüm bu sorular dönüp dururken insansız hava araçları (drone), 3D yazıcılar, sürücüsüz araç teknolojileri ve uzay yolculuğu üzerine yönelik artan umutlar da 2015’in -bizde olmasa da- çok konuşulan konularıydı. Suriye’de insanların kafaları vahşice kesilmeye devam edilirken diğer taraftan insanlığın 22. yüzyıla hazırlanmaları ne kadar ironik, değil mi? Ya ülkemizin ısrarla yerinde sayması? Yine bu yıl kaybettiğimiz Yaşar Kemal, İnce Memed ve  İnce Memed 2‘de Türk toplumunun sosyolojik yapısını harikulade bir şekilde çıkarmışken biz nasıl ve neden bir arpa boyu yol gidemiyoruz? Neden ısrarla Amerika’yı yeniden keşfetmek istiyoruz? Bu kadar mı benciliz?

Okuduğunuz üzere 2015 benim adıma, başlı başına bir sorgulama yılıydı. Genelde sorgulamak, incelemek ve sonunda da sorunu çözmek iyidir. Böylece daha ileriye gidersin, aşama kaydedersin. Lakin ben ilerlediğimden emin değilim, sanki hep yerimde sayıyorum ve sorgulamak bir eziyete dönüşüyor. Bitmeyen, sonu olmayan bir merdiveni çıkıyorum sanki. Ama her basamak beni daha yükseğe çıkarsa da yoruyor da ve gittikçe sanki daha tükeniyorum, bu tükenişin bir ödülü olmayacak gibime de geliyor. İşte böyle anlarda devreye küçük şeyler giriyor. Sarmaşık (2015) gibi harika bir filmi seyretmek ve çıkışta Kadıköy sokaklarında zevkten sarhoş misali yürümek (yüzde salak bir gülümseyiş de cabası); gittiğim İncesaz konserinde Oya Küçümen’in âniden sahneye çıkması ve çocukluğumun şarkısı Bana Bir Masal Anlat Baba‘yı söylemesi; arkadaşlarla içmek, üstelik öylesine keyiflenmek ki “Hayat hep böyle olsun ya!” diye çığırmak (videosu mevcuttur 🙂 ), tatil planı yapmak (2016 ve hatta 2017 için çok acayip planlarım var); bir saniye olsun huzuru yaşamak,… Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer!

Son sözü Kral’a bırakalım mı? Yeni yılda daha az konuşup daha çok iş yapmaya, var mısınız? Hadi bakalım! Başarı, sevgi ve samimiyet hep sizinle olsun!!!

Kategoriler:yıl değerlendirmesi

Yeni Yıl Yazısı

Aralık 30, 2014 Yorum bırakın

2014’ün en çok beklenen filmlerinden biriydi Interstellar (2014) ama beklenen etkiyi yapamadı. Uzun yıllar hatırlanacak bir bilim-kurgu izleyemedik. Buna rağmen filmden aklımda iki şey kaldı: İlki sevginin her şeyi gerçekleştirmeye kâdir olduğunu göstermesi, beşinci boyutu açabilecek kadar. Fazla naif ve muhafazakar bir bakış açısı olduğunun farkındayım ama saf sevgiyi unuttuğumuz bir çağda, her şeye rağmen sevginin yüceltilmesi güzel ve takdir edilmesi gereken bir durum.

İkincisi ise eminim çoğu izleyenin dikkat etmediği (zaten film içinde bir önemi olmayan) ama beni çok düşündürten bir detay: Filmde yer alan yapay zekaya sahip robotların dürüstlük ayarı vardı, bilmem dikkat ettiniz mi? Normalde 0 ve 1’lerden, daha açık ifadeyle Yanlış (0) ve Doğru’lardan (1) ibaret olan bir mantığa sahip olan makinelerin 0 ve 1 arasında sonsuz sayıda olasılık olmasını hesaba katması demek, bu ufak ayar. Ufak dediğime bakmayın, bu ayar insan ile robot arasındaki keskin farkı da bir anda yok eden bir özellik. Hiçbir insan için hayat salt yanlış ve salt doğrulardan ibaret değildir. Her insanın kötü özellikleri vardır, yalan söylemek gibi. Annelerimiz her ne kadar yalan söylemenin kötülüklerini bize defalarca anlatsalar da onlar da yalan söyler. 🙂 Çünkü insan yalan söyleyebildiği için, insandır. Bunu her ne kadar inkar etmek için çabalasak da belki de tek salt gerçek de budur.

Yalan söylemek, tabii güzel bir şey değildir fakat yalan söylediğimizi inkar etmek kadar saçma ve büyük bir yalan yoktur. Ama bu yalanın bile bir mantığı vardır: O da dünyanın basit ve kendimizin ise tek akıllı canlı olduğu düşünmemizdir. Fazla derine inmeden şunu söyleyim: Evren, dünyanın çevresinde dönmediği gibi dünya da kişinin çevresinde dönmez! Aslında, buradan yalan söyleyen kişinin kendisini de kandırdığı ortaya çıkıyor (olmayan bir şeye inandığı için!) ki benim yalan söyleyenlere acıma sebebim budur! Bilhassa Türkiye’de televizyonlarda ve kürsülerde konuşanların çoğu da böyle: Hem yalan söylüyor hem de bu yalana kendi de inanıyor!

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki yalanlar bombardıman hâlinde yağıyor her taraftan. İşte, evde, yolda, televizyonda, sinemada, kitaplarda, gazetelerde, her yerde… Herkesin de sebebi basit: “Benim gerçeğim en doğrudur!” Ne kadar sakıncalı ve korkutucu bir düşünce! Düşünsenize, milyarlarca insanın her biri, kendisinin bir diğerinden daha zeki olduğunu düşünüyor! Evet, komik! Ama komik olduğu kadar korkutucu!

Hepimiz yalan söylüyoruz ama bunun da bir ayarı var. En azından olmalı, tıpkı Interstellar‘daki gibi. Karşıdaki (yalan söylenen) insan, aptal yerine konmamalı! Böyle olunca, insanlara olan güveniniz günbegün azalıyor. Gündeme, güncele eskisi kadar değer vermez oluyorsunuz! Bu durum, bir taraftan sakıncalı olabilse de diğer yandan sadece kendinize odaklanmanızı sağlıyor.

Hayat devam ediyor… Pek zevki kalmasa da küçük şeyler yaparak canlı tutmaya çalışıyorum bu ‘iki kapılı hanın’ geçidini. Bu yıl yine gezdim, yedim, içtim, izledim, kahkaha attım ve ağladım… Dünyanın en eski ve en derin gölünü (Baykal Gölü) çıplak gözlerle görünce kadimliliğini hisssettim; Mardin’de tastan şarap içerken otantikliği yaşadım; yolundan 10 dakikada bir araba geçen Divriği’de insan elinin yapabileceği en muhteşem mimari yapıyı gezerken sanatın büyüleciliği karşısında ufaldım; yine Urfa’da 12000 yıllık tapınağı ziyaret ederken tarihte kim bilir daha neler bilmediğimizi merak ettim; Taviani Kardeşler’in Kaos‘unu (1984) küçücük bir salonda izlerken insanoğlunun her yerde aynı, basit bir canlı olduğunu bir kez daha gözlemledim; Black Mirror dizisinde teknolojinin insanlığı kötülüğe sevk etmediğini, zaten kötü olan insanlığa elverişli bir ortam yarattığını fark ettim; Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi‘ni seyrederken her eylemin aslında kollektif, tek kişiden bağımsız olduğunu anladım;… Bir sürü de hata yaptım, insanları üzdüm, incittim…

Kısacası hayat, yeni deneyimlerle devam ediyor. Buraya yazılmasa bile hepsi şeceremizde var, gören görüyor, bilen biliyor…  Ben yine insan olmaya çalıştım, Tanrı’nın bana bahşettiği bu armağanın hakkını vermeye çalıştım. Bakalım 2015  ne getirecek?

Hepinize kendinize lâyık insanlarla dolu, yeni ve benzersiz deneyimlerle bir yıl diliyorum. Bu sene dinlemeyi en sevdiğim şarkılardan biri gelsin o zaman (yılın en güzel cover’ı da bonus 🙂 ):

2013’ün Ardından…

Aralık 29, 2013 Yorum bırakın

Bir yıl daha sona eriyor. Herkes bir yıl daha deneyimleniyor. Kimisi bu bir yılı kullanamayarak yerinde sayarken, diğeri yaşadıklarından ders alıp gittikçe olgunlaşıyor, büyüyor. Büyümek, bazısına göre erdem ise bazısına göre de çocukluğunu kaybetmektir.

buyumek

Çocuk olmak güzeldir; her şeyi denemek isteyen, asi, korkusuz, düşünmeden hareket eden. Lakin her şeyde olduğu gibi, çocukluğun da avantaj ve dezavantajları vardı; o da kendi zamanı içinde güzeldir. Zamanı gelince büyümek gerekir. Dünya böyledir çünkü. Sorumluluk almak gerekir, çalışmak gerekir, aşık olmak gerekir, düşünmek gerekir. Statükodan ayrılmak zordur elbet; para babadan, sevginin en temizi anneden gelince hele. Lakin kendi hayatını kurmalısın ki dünyaya kendi izini bırakabil. Hayat kolay değildir. Daha fazlasını oku…

2012 Değerlendirmesi

2012, benim için büyüme yılıydı. Gerçekten hayatım adıma önemli olaylar oldu ki kim bilir belki de, bunlardan bazılarını ileride hayatımın dönüm noktaları olarak nitelendireceğim. Ama son 2-3 günde dönüp bunları analiz etmeye çalıştığımda, önemli olanın bunların gerçekleşmesi değil de bunların hayatımda yarattığı etkiler olduğunu fark ettim. Şunu daha iyi anladım ki 2012’nin başında ben çoğu konuda bir çocukmuşum. Deneyimsiz, ürkek, sorumluluk almaya korkan, düşüncesiz, vb.

Mesela şubatta katıldığım ‘Kim Milyoner Olmak İster?’ yarışması unutuldu gitti. Sorular, cevaplar, o heyecan, insanların geri dönüşleri geçmişte kaldı. Lakin oraya çıkabilmenin verdiği güven, kendimi benimseyebilme adına atılmış adım, bir varlık olarak birkaç bin kişinin gözünün üzerinde olmasının verdiği bilinç baki kalacak.

Lakin beni tanımayanların tahmin edemeyeceği üzere bu yarışma macerası, yarışma sonrasında yaşadıklarımın ve onların ruhumda yankılarının yanında pek bir şey ifade etmiyor. Bu yıl içinde bana başka hiçbir şeyin öğretemeyeceği kadar çok şey öğreten iki ilişki yaşadım. İyisiyle kötüsüyle ikisi de sonlandı ama ikisinin de ruhumda açtığı yaralar, biliyorum ki, ömür boyu kapanmayacak. Genel kanının aksine bu yaralardan ötürü müteşekkirim. İyi ki açıldılar ki, iyi ki kanadılar ki ve kanamaya devam edecekler ki bana kendimi öğrettiler. İnsanın, en başta kendisini tanımadığını bu yıl çok acı bir şekilde öğrendim. An itibariyle de bu öğrenme süreci sonlanmış değil. Belki de bir ömür boyu devam edecek. Önemli olan, geç kalınmış da olsa, buna başlayabilmek. Daha fazlasını oku…

2011’in En İyi Filmleri

Aralık 31, 2011 Yorum bırakın

Hadi 2011’de izlediğim filmlere göz atalım. Yılı değerlendirirken, iyileri hatırlayalım. Önce bir ‘İlk 10’ listesi yapalım, aonraki yazıda da listeye giremeyip adından bahsetmeye değer olanları sıralayacağız:
Daha fazlasını oku…