Arşiv

Archive for the ‘yıl değerlendirmesi’ Category

Yılın Filmlerine Dair – 2019

29/02/2020 1 yorum

2010’lar film yazısına geçmeden önce 2019’u uğurlayalım istedim ve geçen yılki gibi yılın bana göre kayda değer filmlerine kısa kısa değineceğim. Sonda da âdet yerini bulsun diye ilk 10 paylaşacağım. Başlayalım:

Uncut Gems (Safdie Kardeşler)

Safdie’lerin bir önceki filmleri Good Time (2017) doludizgin bir filmdi ve izlerken sanki siz de koşuyordunuz. Bu sefer olayı daha da ileriye taşımışlar. Filmin ana karakteri Howard, zamanla daha fazla kapana kısıldıkça seyirci de kısılıyor. Hem senaryo, hem de kurgu saat gibi kusursuz işliyor. Günümüz tüketim toplumuna, aile yapısına, emek sömürüsüne yaptığı yerinde eleştiriler ise hiç sırıtmadan hedefi vuruyor. Yıllar sonra 2019 civarı nasıldı diye soranlara muhtemelen bu filmi izlemesini önereceğiz.

Marriage Story (Noah Baumbach)

Filmin ana ekseni basit, tek çocuklu bir çiftin boşanma süreci. Kramer vs Kramer (1979) başta olmak üzere sürüyle filmin ele aldığı bir konu. Senaryo zımba, oyuncular başarılı da bu filmi geleceğe taşayacak bir mahareti var mı ki? Bence var. 21. yüzyılda insanlığın yaşadığı benmerkezciliğin insan ilişkilerine etkilerini bu kadar net ve gerçekçi şekilde anlatan başka bir film daha hatırlamıyorum. 2010’lardaki insan ilişkilerinin özetini izliyoruz ve dikkat edin, filmdeki tüm karakterler kaybediyor!

Kız Kardeşler (Emin Alper)

Yılın en iyi yerli filmi, ücra bir dağ köyüne sıkışmış üç kız kardeşin trajik, mizahi ve ibretlik masalını anlatıyor. Taşra hikâyelerinin artık kabak tadı vermeye başladığı sinemamızda, demek ki farklı bir taşra anlatımı da olabiliyormuş. Oyunculuklar ile Emre Yeksan’ın görüntüleri ise çok çarpıcı! Daha fazlasını oku…

2010’lara Kişisel Bir Bakış

13/11/2019 1 yorum

Aslında sadece 2010’ları kapsayan bir film seçkisi yapmayı düşünüyordum en başta. Sonra 2010’lara her açıdan bakmanın, her anlamda daha tatminkâr olacağını düşündüm. Öyle ya, bu kişisel bloğu 2007 civarında kurarken tek amacım, kendi düşüncelerimi yazılı hâle getirmekti. Çok isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim günlük fikrinin dijitalize, yüzeysel ama kalıcı olanıdır bu blog. Lakin 2014’te filmhafızası’na katıldığımdan itibaren gerek daha az yazı koyarak, gerekse sinema harici çok az yazarak bloğun bu esas amacını ihmal ettim. Artık blog yazmak, hele ilk çıkış amacıyla kişisel fikirleri amaçsız yazmak fena halde demode olsa da ben buna dönmek niyetindeyim. “Kimse okuyacak mı?” kaygısı gütmeden, kişisel tarihe bir not düşmek adına…

2010’lara bakış bu açıdan güzel de bir fırsat sunuyor. Not tutma moduna dönüş için son 10 yılı özetlemek manalı bir basamak teşkil edecek.

İlginç bir şekilde 2010’a nasıl girdiğimi çok net hatırlıyorum. Bursa’daki evde tek başıma Cronenberg’ün Crash‘ini (1996) izlemiştim. O zamanlar Bursa’da annemlerle yaşıyordum ve ilk şirketimde asgari ücretten hallice bir maaşa çalışıyordum. Bursa dışında harıl harıl iş arıyordum. O yılın yazında Hexagon ile anlaştım, sonbaharda da 7 yıl yaşayacağım Acıbadem’deki evime taşındım.

Geriye baktığımda çift haneli yılların hayatımda daha önem teşkil ettiğini görüyorum. 2010 bugünden baktığımda çok garip sahneler barındıran bir yıldı. 6 günlüğüne Paris’e gidip hayatımı sorgulamıştım. Bu cümle size kendi beğenmişlik olarak gelebilir ama o zaman hayatımda yolunda giden pek bir şey yoktu. Bir yıllık tüm maaşımla (annemlerle kalmamın avantajı) o tatili karşılamıştım. Kendimi yeni yeni tanımaya başlamıştım. Beni reddeden kaçıncı şirket olan TAI’nin mülâkatında ilk defa samimi bir şekilde kendimi ifade edebilmiştim ve bu, benim adıma oraya girebilmekten çok daha mühimdi.

Daha fazlasını oku…

Yılın Filmlerine Dair – 2018

Gelenekleşen en iyi filmler listesinden biraz olsun sapmak istiyorum bu sefer. Yıl içinde izleyip aklımda kalan filmlerin beni neden etkilediklerini kısaca yazacağım esas olarak. Çünkü yaş aldıkça bir filme iyi veya kötü demek, birbirlerine göre kıyaslamak bana daha manasız gelmeye başladı.

İki tür filmini veya aynı yönetmenin filmlerini karşılaştırmak olabilir belki ama The Rider ile Paddington 2‘yi yan yana koymak bile saçma geliyor bana ki ikisini de severek izledim.

Yine de en sonda bir sıralama olacak lakin tamamen öylesine yapılmıştır ve sonradan sorarsanız filmlerin yanındaki sayılar ve filmler değişebilir.

Las Heraderas / The Heiresses / Mirasçılar (Marcelo Martinessi) :

#metoo hareketiyle daha da artan kadın haklarına yönelik bilince rağmen dünya sinema sektörünün ısrarla düzgün kadın filmleri çekememesi çok garibime gidiyor. Ataerkil yapımcıların sabotajından bile şüpheleniyorum. Ocean’s 8‘in o kadroya inat ibretlik kötülüğü aklıma bu tarz şüpheleri düşürdü. Daha fazlasını oku…

2017 Biterken

Biz Türkiye’de Fatih Terim’in kişisel hezeyanlarıyla, Rıza Sarraf beyefendinin kime ne kadar bayıldığıyla, hangi mankenin hangi şarkıcıya yan gözle baktığıyla, sayın Cumhurbaşkanı’nın bundan sonra kimi görevden alacağıyla günlük tartışmalarımızı bitirip huzurluca yatağımızda uyuyalım. Nasılsa bizim için yılların geçmesi sadece yeni cep telefonu modellerinin çıkmasından, futbol ve yerel sabun köpüğü dizilerimizin sezonlarının geçmesinden ibaret. Teknoloji gelişiyormuş, bilim yeni bir eşiğe gelmek üzereymiş, uzay madenciliği için son hazırlıklar yapılıyormuş, global ekonomik düzen kabuk değiştiriyormuş… Ne önemi var ki? İlber Hoca’m her konuyu biliyor nasıl olsa!

Çoğu zaman ben, kendime de çok sinirleniyorum. O kadar ufak, önemsiz ve bize hiçbir katkısı olmayan şeyler üzerine kafa yoruyoruz, düşünüyoruz, endişeleniyoruz ve hatta kendimizi hırpalıyoruz ki! Değiştiremeyeceğim, beni hiçbir şekilde yükseltmeyen konuları duymaktan, izlemekten, haklarında konuşmaktan çok sıkıldım, yoruldum ve usandım. Bu yüzden de uzun yıllardır televizyon izlemiyorum, birbirinin kopyası gazeteleri okumuyorum. Çünkü bilmediğim, tanımadığım, üstelik benden üstün olmayan kişiler tarafından manipüle edilmek istemiyorum. Bu manipülasyonlar bize o kadar zaman kaybettiriyor ki üstelik.

Daha fazlasını oku…

2016 Yılı Değerlendirmesi

01/01/2017 2 yorum

2016 hakkında yazmak çok zor. Her bakımdan çok garip bir yıl oldu. Yeni yıla girdikten sadece birkaç saat sonra yoğun tipi altında eve döndüğümü hatırlıyorum. Yılın zorlu geçeceğinin ama bir şekilde işlerin yolunda gireceğinin işareti miydi, acaba o kısa ama fantastik yolculuk.

Yılın ilk birkaç ayını hiçbir kanala satılamayan bir dizi projesinin senaryo grubunda geçirdim. Bu süreç beni, sinemanın arka planı hakkında düşünmemi sağladı. Meşekkatli ama eğitici bir dönemdi. Kişisel olarak amacıma ulaştığımı düşünüyoum. Bu proje için yazdığım bir bölüm hikâyesini başka bir hikâyemle eklemleyerek beni heyecanlandıran bir proje özeti yazdım geçen ay. 2017’de ara ara da olsa bunun üzerine çalışmak istiyorum.

Martın başında ufak bir operasyon geçirdim. Ameliyat çok kısaydı ama iyileşme süreci çok uzundu. Beni bıktıran ama hayatın farklı yönleri hakkında da düşündüren bir üç aydı. İnsan, başına gelen her şeyden bir kazanç sağlamayı bilmeli. Hayatta çoğu olayın/unsurun sanıldığı kadar tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Fakat insan ırkı o kadar bencil, umursamaz ve sabit fikirli ki bu fırsatları kazanca dönüştüremiyor. Çevrenizde bunun sürüyle örneğini dikkatli bakarsanız görebilirsiniz.

otekon

Mesleki anlamda da beni zorlayan ama geliştiren bir yıldı. Mayısta Bursa’da gerçekleşen OTEKON’da arka arkaya iki makale sunumu yaptım. 1.5 ay sonra da Atina’da gerçekleşen Uluslararası Ses ve Titreşim Konferansı’nda (ICSV) ilk İngilizce sunumumu yaptım. Konuşması hep sorun olmuş bir engelli olarak bu deneyimler bana farklı ve olumlu hissiyatlar yaşattı. Daha fazlasını oku…

Benden Şarkılar – Kill the Lights

Aralık ayıyla beraber yıl sonu yazıları/anketleri/listeleri yapılmaya başlandı. Benim klasik yıl sonu değerlendirme yazıma daha çok olsa da (ne de olsa yılın sonuna daha 23 gün var, bu ülkede bu zaman zarfında neler olur, neler!) yavaştan yılın akılda kalanlarını sıralamaya başlayabilirim. Öncelik bir soundtrack çalışmasında…

vinyl

Yılın başında en çok beklenen dizilerden biri Vinyl‘di. İki efsane, Martin Scorsese ile Mick Jagger dizinin yaratıcı kadrosundaydı. Üstelik iki saatlik ilk bölümü Scorsese çekmişti. Yayın yaklaştıkça yükselen heyecan, daha ilk bölümle sönmeye başladı. 70’lerin müzik dünyasının arka planını anlatma derdindeki dizi, saçma senaryo tercihleriyle savruluyordu. 10 bölüm sonunda dizi vasat da olsa sezon finali yaptı. Ardından önce dizinin -benim Boardwalk Empire‘da da hiç sevmediğim- baş senaristi Terrence Winter kovuldu, hemen arkasından da dizi ikinci sezon onayını alamayarak ekranlara veda etti.

Vinyl görsel ve metinsel başarıya hiç ulaşamasa da Mick Jagger’ın desteği sağ olsun, müzikleri her bölümünde çok takip edildi. Seçilen eski ve yeni şarkılar hem çok iyiydi hem de diziye çok yakışıyordu. Bölümlerin ana şarkıları, yayından hemen sonra Spotify’a yükleniyordu. Sezon bitince de bir best of albümü yayınlandı ki kaç defa dinlediğimi bilmiyorum. Nitekim albüm, bu hafta başında Grammy adaylığı kazandı.

Gelelim albümde en sevdiğim şarkıya… Üç ayrı kişinin imzasına sahip şarkı, disko-pop türünde ama bu türün yaygın trendinin aksine sözleri de çok iyi. Sevgiliyi aşka ve dansa davet eden şarkı, bu yıl en beğendiğim şarkılardan biriydi.

Kill the Lights – Alex Newell ft. DJ Cassidy & Nile Rodgers

You set me free every time your hands on me, / Bana ellerini her sürdüğünde beni özgürleştiriyorsun.
I wanna be your way to shine / Seni ışıldatan patikan olmak istiyorum.
I can’t deny the feeling that you’re giving me / Bana hissettirdiğin duyguyu inkar edemem,
You lit the spark that set a fire / Ateşe dönüşen bu kıvılcımı sen yaktın.

Oh, no, don’t run away from your love / Hayır, aşktan kaçma sakın!
Oh, no, don’t turn away from the heart of the groove / Hayır, beraber sürüklendiğimiz
From the way that we move, / bu akıntıdan dönmeye çalışma!
Kill the lights, we can’t lose! / Işıkları söndürürsen kaybetmeyiz!

Kill the lights and look right at me / Işıkları söndür ve iyice bak bana!
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Kill the lights, and touch my body / Işıkları södür ve bedenime dokun.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Come and spin me around, let’s get lost in the sound / Gel ve dön etrafımda, müziğin içinde kaybol.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Touch my body, kill the lights tonight / Dokun bana, ışıkları söndür bu gece.

Let’s live our life, tomorrow doesn’t always come / Hadi hayatımızı yaşayalım, her zaman yarın olmaz ki!
Don’t try to hide, let’s have some fun / Saklanmaya çalışma, eğlenmene bak!
You can’t rely on anything or anyone who fights the love you have inside / İçindeki sevgiyle kavgaya tutuşan biri ya da bir şeye güvenemezsin

2015 Değerlendirmesi

Yıl sonunun en güzel şeyi, kesinlikle geriye dönüp kişinin kendisini veya başka bir şeyi (filmleri, şarkıları, haberleri, vs.) sorgulamaya imkân tanıması. Ama ben 2015’e baktığımda zaten yılımın sorgulamayla geçtiğini gördüm. Çok yakın arkadaşlarım biliyor ki oldukça saçma fikirler üzerinde haftalarca kafa yorduğum oldu. Bunun en bariz sebebi, rutinden sıkılmamdı. Zaten kendimdeki bu özelliği ilk defa 2007’de fark etmiştim ama tabii gençlik zamanında rutini daha kolay kırabiliyorsunuz. Karar alıp gerçekleştirmek daha basit oluyor. Oysaki 30’a adım attığınızda garip bir şekilde iş değişiyor ki bunu, kendisini az çok tanıdığından evlilik gibi stabil bir kurumdan devamlı imtina eden biri olarak söylüyorum. 30’lu yaşlar mı psikolojik olarak bu duruma sokuyor, yoksa gerçekten biyolojik saat tıkır tıkır işliyor mu, tam emin olamıyorum. Lâkin 2015’i genel bir rehavet içinde geçirdiğim, bir gerçektir.

Bu durumda olan da sadece ben değilim. Çevreme baktığımda genel olarak herkesin şu soruyu sorduğunu görüyorum: “Nereye gidiyorum?” Tabii bunda giderek kötüleşen politik durumumuz, ha battı ha batacak denilen ekonomimiz, tüm Orta Doğu’daki savaş da etkili. Bu yıl iki ciddi seçim geçirdik ve ülkede adı konmamış bir iç savaş hızlanarak devam ediyor. filmhafizasi.com’da yayınlanan Özcan Alper röportajımda yazdığı gibi insanların; bırakın diğer insanlara, ölülerine tahammülleri yok! Bir anne, kızının ölüsünü buzdolabında günlerce saklamak zorunda bırakılıyorsa ve ülkedeki diğer vatandaşlar, bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu idrak edemiyorlarsa kelimeler gerçek manada kifayetsiz kalıyor. Okkalı bir küfür savuruyorsunuz ama o küfür de böğrünüzde saplanıp kalıyor.

2015 gerçekten garip bir yıldı. Mesela hayatımın en keyifli günlerinden biriydi, fiyotları gezdiğim gün. O kadar huzurlu ve dingindi ki… Dünyanın saf ve gerçek hâliydi, gördüğüm. Kirletilmemiş, insan eli değmemiş,… O an, şunun farkındaydım: Evet, dünyanın çoğu yerinde insanlar ölüyordu, ihanete uğruyordu, acı çekiyordu. Lâkin böyle bir yer de vardı ve içimdeki umut büyüdü. 4 gün sonra Gebze’de sanayi içindeki ofisimde pinekliyecektim ama bu güzellikte yaşayan insanlar hep olacaktı ve bu, beni mutlu hissettirdi. Bu kadar kötülüğün içinde ufak da olsa güzelliğin barınabilmesi içimi ısıttı. Lakin Metin Altıok’un yıllar evvel yazdığı gibi bu, havı dökülmüş bir sevinçti.

2015 yılında dünyayı bir şekilde değiştirecek bir sürü olaya/icada/kavrama tanık olduk. Paris’te gerçekleşen iki olay, bu yıla tamamen damga vurdu: Yıl başındaki Charlie Hebdo saldırısından sonra, geçen ay da tüyler ürpertici terörist saldırılara şahit olduk. Şahsi fikrim, dünyanın çeşitli yerlerinde her ay buna benzer bir sürü olay yaşanırken Paris’tekilerin biraz fazla göze sokulduğu yönünde. Tanzanya’da öldürüler çocuk, can değil mi? Ya da Cizre’de oyun oynarken ölen? Roboski’de silah seslerini oyun sanan? Sur’da devlet yüzünden sokağa çıkamayan? Diğer bir açıdan bu iki olay, önümüzdeki yıllarda Avrupa politikasını etkileyecektir. Mülteci krizinin tavan yaptığı bir yıla gelmesi de oldukça manidardır. Avrupa’yı, oldukça gerilimli yıllar bekliyor ve bu süreç, ne yazık ki en çok bizi etkileyecek. Şimdiden “savaşın herkesi günün birinde mutlaka yutacağı” gerçeği dillendiriyor. Bunu yaşayarak öğreneceğiz.

Geçen hafta katıldığım Kutlukhan Kutlu’nun polisiye atölyesinde, Kutluk ilginç bir alıntı yaptı: Ünlü filozof Slavoj Zizek’in birkaç yıl önce bir makalesinde “artık geleneksel kahramanların varolamayacağını, çünkü sistemin her bakımdan çok güçlü olduğunu ama Assange ve Snowden gibi sistemin kirli noktalarını ifşa edenlerin, 21. yüzyılın yeni ve gerçek kahramanları kabul edilmesi gerektiğini” yazdığını söyledi. Sizce de çok ilginç ama doğruluk payı da oldukça yüksek bir bakış açısı değil mi? Buna göre Can Dündar’ı yeni kahramanımız olarak görmeli miyiz? Bu yılın flaş dizisi Mr. Robot da zaten bunu anlatmıyor muydu? (Dikkat spoiler!!!) Dizinin kahramanının şizofren olması, kahraman olmanın önünde ne derece engeldir? Yoksa artık tüm kahramanlarımız dört dörtlük olmayacak mıdır (misal, beyaz atlı prens), arızalı insanlar da kahraman olabilir mi?

Kafamda tüm bu sorular dönüp dururken insansız hava araçları (drone), 3D yazıcılar, sürücüsüz araç teknolojileri ve uzay yolculuğu üzerine yönelik artan umutlar da 2015’in -bizde olmasa da- çok konuşulan konularıydı. Suriye’de insanların kafaları vahşice kesilmeye devam edilirken diğer taraftan insanlığın 22. yüzyıla hazırlanmaları ne kadar ironik, değil mi? Ya ülkemizin ısrarla yerinde sayması? Yine bu yıl kaybettiğimiz Yaşar Kemal, İnce Memed ve  İnce Memed 2‘de Türk toplumunun sosyolojik yapısını harikulade bir şekilde çıkarmışken biz nasıl ve neden bir arpa boyu yol gidemiyoruz? Neden ısrarla Amerika’yı yeniden keşfetmek istiyoruz? Bu kadar mı benciliz?

Okuduğunuz üzere 2015 benim adıma, başlı başına bir sorgulama yılıydı. Genelde sorgulamak, incelemek ve sonunda da sorunu çözmek iyidir. Böylece daha ileriye gidersin, aşama kaydedersin. Lakin ben ilerlediğimden emin değilim, sanki hep yerimde sayıyorum ve sorgulamak bir eziyete dönüşüyor. Bitmeyen, sonu olmayan bir merdiveni çıkıyorum sanki. Ama her basamak beni daha yükseğe çıkarsa da yoruyor da ve gittikçe sanki daha tükeniyorum, bu tükenişin bir ödülü olmayacak gibime de geliyor. İşte böyle anlarda devreye küçük şeyler giriyor. Sarmaşık (2015) gibi harika bir filmi seyretmek ve çıkışta Kadıköy sokaklarında zevkten sarhoş misali yürümek (yüzde salak bir gülümseyiş de cabası); gittiğim İncesaz konserinde Oya Küçümen’in âniden sahneye çıkması ve çocukluğumun şarkısı Bana Bir Masal Anlat Baba‘yı söylemesi; arkadaşlarla içmek, üstelik öylesine keyiflenmek ki “Hayat hep böyle olsun ya!” diye çığırmak (videosu mevcuttur 🙂 ), tatil planı yapmak (2016 ve hatta 2017 için çok acayip planlarım var); bir saniye olsun huzuru yaşamak,… Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer!

Son sözü Kral’a bırakalım mı? Yeni yılda daha az konuşup daha çok iş yapmaya, var mısınız? Hadi bakalım! Başarı, sevgi ve samimiyet hep sizinle olsun!!!

Kategoriler:yıl değerlendirmesi