Arşiv

Archive for the ‘fikir’ Category

Üniversite Öğrencilerine ve Yeni Mezunlara Tavsiyeler

Ocak 29, 2017 Yorum bırakın

Bu yazıyı uzun zamandır yazacağım ama hep erteliyordum. Artık yazmam gerek çünkü artık neredeyse ayda bir, bu konuda soru geliyor. Hem cevapları tek bir yerde toplamak iyi olur, hem sormaya çekinenlere yardımcı olmuş olurum, hem de akla gelmeyen hususlara değinirim.

Öncelikle şunu söylemeliyim: Ben sadece tavsiye veriyorum. Mezuniyetten beri 8.5 yıl geçmiş biri olarak gördüklerimi ve deneyimlediklerimi yazıyorum.  Herkesin hayatı kendisine özel ve farklı. O yüzden hayatınızla ilgili karar alırken, tavsiyeleri sadece dinleyin. Seçimler, sorumlulukları ve getirileri tamamen size aittir.

Şimdi maddeler hâlinde tavsiyelere geçelim:

  • İngilizce: Hangi mesleği yaparsanız yapın İngilizce şart. Kabul edin veya etmeyin, 21. yüzyılda global bir çağda yaşıyoruz. Her yerde ve zamanda İngilizce geçerli. Mezun olana kadar İngilizce’nizi bitirmeye çalışın.english Daha fazlasını oku…
Reklamlar

2016 Yılı Değerlendirmesi

Ocak 1, 2017 2 yorum

2016 hakkında yazmak çok zor. Her bakımdan çok garip bir yıl oldu. Yeni yıla girdikten sadece birkaç saat sonra yoğun tipi altında eve döndüğümü hatırlıyorum. Yılın zorlu geçeceğinin ama bir şekilde işlerin yolunda gireceğinin işareti miydi, acaba o kısa ama fantastik yolculuk.

Yılın ilk birkaç ayını hiçbir kanala satılamayan bir dizi projesinin senaryo grubunda geçirdim. Bu süreç beni, sinemanın arka planı hakkında düşünmemi sağladı. Meşekkatli ama eğitici bir dönemdi. Kişisel olarak amacıma ulaştığımı düşünüyoum. Bu proje için yazdığım bir bölüm hikâyesini başka bir hikâyemle eklemleyerek beni heyecanlandıran bir proje özeti yazdım geçen ay. 2017’de ara ara da olsa bunun üzerine çalışmak istiyorum.

Martın başında ufak bir operasyon geçirdim. Ameliyat çok kısaydı ama iyileşme süreci çok uzundu. Beni bıktıran ama hayatın farklı yönleri hakkında da düşündüren bir üç aydı. İnsan, başına gelen her şeyden bir kazanç sağlamayı bilmeli. Hayatta çoğu olayın/unsurun sanıldığı kadar tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Fakat insan ırkı o kadar bencil, umursamaz ve sabit fikirli ki bu fırsatları kazanca dönüştüremiyor. Çevrenizde bunun sürüyle örneğini dikkatli bakarsanız görebilirsiniz.

otekon

Mesleki anlamda da beni zorlayan ama geliştiren bir yıldı. Mayısta Bursa’da gerçekleşen OTEKON’da arka arkaya iki makale sunumu yaptım. 1.5 ay sonra da Atina’da gerçekleşen Uluslararası Ses ve Titreşim Konferansı’nda (ICSV) ilk İngilizce sunumumu yaptım. Konuşması hep sorun olmuş bir engelli olarak bu deneyimler bana farklı ve olumlu hissiyatlar yaşattı. Daha fazlasını oku…

İnsan ve İnanç Üzerine – Dekalog II: “Allah’ın adını boş yere ağzına almayacaksın!”

Mayıs 2, 2015 1 yorum

Dekalog‘un ikinci bölümü, bir kadının derin ikilemi ile kadının bu ikileme hakem olmasını istediği bir doktorun kararsızlığı üzerine. Yoğun sembolik anlatımlar, enfes yakın çekimler ile üst düzey teknik yetkinlikler ihtiva eden bölümü başlı başına bir başyapıt olarak bile nitelendirebiliriz.

dekalog

Kocası ağır hasta olarak komada olan Dorota, hayati bir ikilemle boğuşmaktadır. Kocasını çok sevmesine ve onun akıbetini merak etmesine rağmen, aynı zamanda başka biriyle beraberdir ve o adamdan hamiledir. Yaşı bir hayli ilerlemiş olan Dorota, bu hamileliğin onun son şansı olduğunun bilincindedir. Kendisi gibi bir müzisyen olan sevgilisi yurtdışındadır, Dorota’dan yanına gelmesini ve birlikte yaşamalarını istemektedir. Yani Dorota ya ölüm döşeğinde olan kocasını seçecek ve kürtaj olacaktır ya da sevgilisini seçecek ve yurt dışında çocuğuyla beraber yeni bir hayata başlayacaktır.

Kocasının doktoru, iki yıl önce köpeğini öldürmesi dışında hiç iletişim kurmadığı alt komşusudur. Bir sabah, oldukça yaşlanmış olan doktorun kapısına giderek ondan bilgi ister, doktor da onu tersler. Gün boyunca ikisi arasında süren kovalamaca, akşam doktorun evinde sonlanır. Doktora durumu anlatan Dorota, ondan kesin bir bilgi vererek hakem olmasını ister. Ama hayatı görmüş geçirmiş olan doktor, kesin bir sonuca varılamayacağı konusunda ısrar eder.

dekalog-ii-1

Dorota hayal kırıklığıyla evine döner. Doktorun cevabı, ona güven veren kocasını seçmesini sağlar. Kürtaj için randevu alır ama bu sırada sevgilisiyle iletişimini sürdürür. Son konuşmasında kürtaj olacağını söyleyince bu durumda hiç gelmemesini söyleyen sevgilisi de onu hayal kırıklığına uğratır. Sabah kürtaj öncesi hastaneye uğradığında, yıllar önce ailesini bir felakette kaybeden ve hâlâ onların özlemini çeken doktor, hastanın öleceğini ve kürtaj olmasına gerek olmadığını söyler. Bölümün sonunda kocanın ayaklandığını ve doktora baba olacağını söylediğini izleriz. Daha fazlasını oku…

İnsan ve İnanç Üzerine – Dekalog I: “Yaradan’a Şirk Koşmayacaksın!”

Nisan 24, 2015 Yorum bırakın

Ne kadar süreceği belirsiz yeni bir yazı dizisine başlıyorum. 10 yazı sürecek bu serinin her birinde, Krzysztof Kieslowski’nin 1989’da Polonya Devlet Televizyonu için çektiği Dekalog serisinin bölümlerini analiz etmeye çalışacağım. Buradaki amacım derin bir inceleme yapmak değil; sonuçta ne sosyoloji, ne psikoloji, ne teoloji okudum, ne de bu konular üzerinde ciddi bir hakimiyetim var. Her insan gibi benim de inanç olgusu hakkında düşüncelerim var, ayrıca sinemaya olan derin aşkım aşikârdır. Bu iki öğenin kusursuz diyebileceğimiz bir sentezi olan Dekalog serisi, Hz. Musa’ya inen tabletlerdeki On Emir’i konu edinir. Kieslowski her bölümde yaklaşık 1 saat boyunca, Varşova’nın bir banliyösündeki toplu konutlarda bulunan bir apartmanın farklı bir sakinine odaklanarak birer emri ele alır.

dekalog

İlk bölüm, üniversitede akademisyenlik yapan Krzysztof ve tek başına büyüttüğü 10 yaşındaki Pawel’e odaklanır. Bilgisayarların daha çok yeni olmasına karşı (80’lerin sonları) oğluyla beraber küçük programlar yazan, hatta evdeki (kapıyı ve muslukları uzaktan kontrol etmek gibi) belli başlı işleri otomatize eden Krzysztof; bilime güvenen, sebep-sonuç ilişkisinin daima var olduğuna inanan ve ateist biridir. İnanç konusunda oğluyla da rahatça konuşabilmektedir. Pawel’i yetiştirmekte ona yardım eden kardeşi Irena ise inançlı bir Katolik’tir. Irena ile de inanç hakkında konuşan Pawel, ona Tanrı’nın kim olduğunu sorduğunda Irena ona sarılır ve şu anda hissettiği sevginin Tanrı olduğunu söyler. Krzysztof, Pawel’in kiliseye gitmesi gerektiğini düşünen Irena’ya karşı çıkmayarak oğlunun seçimine karışmayacağının sinyalini verir.

Pawel dışarıda paten kaymayı çok sevmektedir. Apartmanlarının dışarısındaki su birikintilerde oluşan buzlarda arkadaşlarıyla kaymaktadır. Yalnız bir gece önceden babası, meteorolojiden aldığı verileri kullanarak buzun kırılıp kırılmayacağını hesaplamaktadır. Bir önceki geceki hesap oldukça güvenli çıkıp aldığı özel ders de ertelenince yeni patenleriyle buzda kaymaya karar verir. Ama ne Kryzsztof ne de Pawel, bölümün başından beri ara ara gördüğümüz evsizin ısınmak için yaktığı ateşi hesaba katmamıştır. Ateş sebebiyle yumuşayan ve Pawel kaydığında kırılan buz, onun ölümüne sebep olur. Ondan geriye sadece, okulda televizyoncuların çektiği bir görüntü kalır.

Bölümün ana cümlesi olan “Yaradan’a şirk koşmayacaksın!” ile bölümdeki olayları göz önüne aldığımızda, ilk aklımıza gelen Kryzsztof’un bilimi/nedenselliği Tanrı’nın yerine koyması sonucunda oğlunu kaybettiği oluyor. Peki bilimin şaşmaz gerçekliğine inanıp tamamen soyut bir olgu olan Yaradan’ın yerine onu koyan Kryzsztof bu acıyla neden yüzleşmek zorunda kalıyor? Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

Nisan 16, 2015 Yorum bırakın
    • Hayattan Notlar yazmayalı 1 yılı geçti galiba. Zaten yazmayı sevsem de çok üşengecim. Fil’m Hafızası’na girdikten sonra iyice boşladım blogu. Ama son 1 aydır, bu bölüme tekrar başlamayı düşünüyordum çünkü yazılacak sürüyle şey var ama bunlar için ayrı yazılar kaleme alacak vakit yok.
    • Ayağımın alçıya girmesinin tek yararı daha çok yazabilecek olmam herhâlde.
    • “Ayağına ne oldu?”: Sanırım önümüzdeki 1 ay, en çok cevaplayacağım soru bu 🙂 Apartmanımın olduğu sokak gayet dar ve kaldırımsız. Metro ile Doğuş Üniversitesi arasındaki bağlantı olduğu için de gayet kalabalık olabiliyor. Öğle vakti dışarı çıktığımda sokakta hem insan hem de araç yoğunluğu (ayrıca tek şerit) vardı. Sokağa inip yürümeye başlamamla, yeni hareket eden bir sedanın geri geri giderken sol ayağımı ezmesi bir oldu. Bu aracın şoförü karşıdan gelen ve ondan yol isteyen diğer aracın telaşına kapılıp dikiz aynasına bakmayı unutunca (!) beni görmemiş. Ben de arkam dönük, diğer tarafa yürüdüğümden aracın geldiğini görmeyince (ki insanlarda dikiz aynası yoktur) bu kaza oldu.
    • Bu kaza sebebiyle bugün (16 Nisan Perşembe) biletim olan 4 festival filmine, cuma gecesi Fil’m Hafızası Geceyarısı Çılgınlığı partisine, cumartesi Phantom of the Opera müzikaline (ki bileti ocak başında almıştım), 22’sinde Fil’m Hafızası Star Wars Belong Partisi’ne, 24’ünde yakın bir arkadaşımın Bursa’daki düğününe ve 26’sında 101 Lezzet Yemek Festivali’ne (ki bunu da uzun zamandır bekliyordum) gidemeyeceğim. Evet, bu yüzden moralim bozuk.
    • Festivalden devam edeyim. Bugün gidemeyeceğim 4 film (ve sansürlenen biri) hariç diğer filmlerime muntazam gittim. Kendi programımı gayet güzel oluşturmuşum, gittiklerim beni gayet tatmin etti. Fil’m Hafızası için dördünü ayrıntılı yazdım (bunu yazarken ikisi yayında sadece), diğerlerine de final dosyamızda değinmeye çalışacağım.
    • Genelde en beğendiğim yapım, bir kısa film olan Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! (2015) oldu. En beğenmediğim ise Hint yapımı Court (2014) oldu.
      court
    • Aslında Court kötü film değil. Hint Hukuk Sistemi’ndeki çürümüşlüğü ve hantallığı anlatıyor. Devletin istediği kişiyi keyfi olarak tutuklayabildiğini ve ceza verebildiğini, bu sürece dahil olanların da (sanık, sanık avukatı, savcı, hakim, vd.) aslında normal birer insan olduğunu anlatıyor. Bizim hiç yabancı olmadığımız konular yani. Ama sorunu bu meramını yan hikâyelerle destekleyemediği (veya derinleştiremediği) için filmin çok sarkması. Aynı şeyleri defalarca izliyoruz ve sıkıyor.
    • Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! ise Türk Sineması’nın ilk filmi olduğu iddia edilen ama kimsenin izlemediği Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı‘nın (1914) akıbetini araştıran bir belgesel. Ama durum o kadar trajikomik ki bir süre sonra kahkaha atmaktan nefes alamıyorsunuz. Bergmanya’ya Yolculuk (2013) ve Gözümün Nuru (2013) filmlerinden aşina olduğumuz Melek Saraçoğlu ile Hakkı Kurtuluş ikilisinin kotardıkları film, aslında resmi tarihin saçmalıklarına atılan koca bir şamar.
      mujde
    • Resmi tarihimiz saçmalıklarla dolup taşıyor. Geçen ay #tarih dergisinin Haziran 2014 sayısını okurken yeni bir tanesiyle karşılaştım. Hani birkaç ay önce IŞİD bombalayacak diye gece operasyonuyla taşınan Süleyman Şah Türbesi var ya, türbede yatanın kim olduğu bilinmiyormuş bile. Çünkü bu türbeyi, Osmanlılar kökenlerini Oğuzlar’a bağlayabilmek için (ki bu da meçhulmüş) uydurmuş. Sonra da zaten türbe defalarca yer değiştirmiş.
    • 24 Nisan yaklaştıkça alevlenen Ermeni Soykırımı tartışmaları ile festivalde Bakur‘un (2015) sansürlenmesinin altında ortak iki sebep yatıyor. Bizim kültürümüzde olan yapılan negatif hareketi inkar etme ve yüzleşmekten kaçınma eğilimi ile tüm karşıt sesleri susturma/bastırma isteği. İnsanlarımız bu iki hareketi işine geldiği her yerde kullanmakta sakınca görmez ve genelde de güçlü olan devamlı haklı olur. Yüzyıllar boyunca bu, böyle gelmiştir. Resmi tarihte de, devlette de, sıradan insanda da bunun sürüyle örneği mevcuttur.
    • Türk insanının esas sorunu da budur zaten. Hatalarından hiçbir zaman ders çıkaramayan, en küçük negatif eleştiriyi dinlemekten köşe bucak kaçınan ve bu yüzden de aynı hataları yüzlerce yıldır tekrar etmekten bıkmayan bir halkız.
    • Tabii bir de karşısındaki insanı, kendi dengi, bir insan olarak görmeme; en küçük karşıt eylemde onu şeytanlaştırma eylemi de cabası.
    • Biraz da hafif konulardan devam edelim. Sonbahardan beri arka arkaya takip ettiğin şarkıcıların albümleri çıktı: Jehan Barbur, Ceylan Ertem, Peyk, Mabel Matiz ve Yasemin Mori. İçlerinde en iyisi Ceylan tabii, dinledikçe daha alışkanlık yapan bir çalışma. Peyk’inki hayalkırıklığı oldu. Yasemin Mori bu sefer fazla uçmuş ama zamanla alışılabilir. Mabel’in Vals’i muhteşem. Jehan’da da Naz Barı’nı çok seviyorum.

    • Kayahan’ın vefatına üzüldüm. Kaliteli müzisyenlerdendi, modern popun demirbaşlardandı. 90’ların sonlarına doğru tek şarkı üzerine albüm yapmaya başlayınca soğumuştum. Oysaki önceki döneminde albüm başı 5-6 popüler şarkısı vardır. Bunu geçtiğimiz aralıkta çıkan tribute albümünde de gözlemleyebilirsiniz. 80-95 arası bir sürü enfes şarkıya imza atmıştı. Bunlar içinde benim en fazla aklımda kalan Seni Seviyorum’dur.

  • İzlediğim dizilere baktığımda hepsinin bir derdi olduğunu ve hayatı sorgulayan karakterlere sahip olduğunu görüyorum. Bu kış önce Black Mirror‘a başladım. Yakın gelecekte gerçekleşebilecek teknolojik olayların negatif tarafları üzerinden insanlık hâllerini sorgulayan aşırı depresif bir İngiliz yapımı. Günlük hayatta karşılaştığımız birtakım sorunların ne kadar evrensel, basit ama çözmesi de bir o kadar karmaşık olduğunu gözlemliyoruz.
    black mirror
  • Günümüzde dönen politik oyunlarla evlilik hayatının gelgitlerini keşiştiren House of Cards, insanlığın önemli durumlarından ikisini irdeliyor. Konuya olan dürüst yaklaşımı ve Kevin Spacey ile Robin Wright’ın büyüleyici performansları ile öne çıkan yapımda, seyirciyi düşündüren bir sürü sahne var.
  • Daha bir sezonu yayınlanan ve Altın Küre’lerden zaferle çıkan The Affair, yazar olmaya çalışan evli ve dört çocuk babası bir öğretmenin yaşamını sorgulamaya başlamasından sonrasını anlatıyor. Karşısına da birkaç yıl önce ölen çocuğunun acısını hâlâ unutamayan egzantrik bir kadın çıkıyor. İkili arasında başlayan yasak aşkla beraber sadece ikisinin değil çevrelerindeki insanların hayatlarına da şahit oluyoruz. Klişe gözüken bu öyküyü farklılaştıran unsur, her bölümde iki tarafın bakış açısını ayrı ayrı izlememiz. Böylece aynı olay karşısında kadın ve erkek arasındaki görüş farklılıklarını daha iyi gözlemleyebiliyoruz.
    Episode 101
  • Daha yeni Louie‘ye başladım. Çok önemli konulara değinen, ayrıksı bir komedi. Biraz sivri arkadaşlarla öneririm.

İdealler ve Matematiğin Gündelik Hayatta Kullanımı Üzerine

Şubat 26, 2015 1 yorum

İdeal, bir şeyin mutlak olanıdır ve bir fantazidir, gerçek değildir. Bunun en nesnel örneği kimyadadır. İdeal gaz formülü (PV=nRT), gazların dinamikleri üzerine bir eşitliktir. Hâlbuki evrendeki hiçbir gaza bu eşitliği uygulayamazsınız. Uygularsanız hesabınız yanlıştır çünkü ideal gaz yoktur. Sadece yüksek sıcaklık ve düşük basınç altında ideale yakın gaz elde edebilirsiniz.

Hayat da böyledir. Saf iyi veya saf kötü yoktur mesela. Masallarda, kitaplarda, filmlerde böyle insanlar olduğunu duysak, okusak veya izlesek de bu da fantazidir. Dünyadaki hiçbir insan, hiçbir canlı saf iyi veya saf kötü değildir. İnsanların yaptığı her eylemin kendine göre bir sebebi ve bir sonucu vardır. Yapılan kötülüklerin de bir sebebi vardır, bu sebep çok saçma veya bencilce olsa da… Her kötülüğün içinde de -bazen mantıksız ve/veya imkânsız gelse de- bir iyilik vardır mutlaka, her iyiliğin içinde bir kötülük olduğu gibi.

Kısacası, iyilik-kötülük kavramları da birer idealdir, bir fantazidir. Ama insanlar, gündelik hayatta bu kavramları sıklıkla kullanıp doğru kabul ederler. Çünkü insanların basitçe sınıflandırabilmesi ve anlatılması kolaydır, herkesin işine gelir. Açıklama yaparken soyut kavramlarla, karmaşık betimlemelerle uğraşmak istenmez. Kolay kategorilendirip somuta indirgemek istenir. Çünkü somutu anlamak ve anlatmak çok basittir, bir anaokulu çocuğuna bile anlatabilirsiniz. Hâlbuki soyutu anlamak için dikkatlice dinlemeniz ve biraz düşünmeniz gerekir. Hele anlatabilmek daha da komplekstir.

Baştaki örnek üzerinden gidersek, PV=nRT eşitliği doğrusal bir denklemdir. Dört işlemle bile çözersiniz, kafanızdan birkaç saniyede bile çözebilirsiniz. Çok basit bir problemdir. Ama bu denklem sadece ideal gazlar içindir. Gerçek gazlar üzerinde hesap yapacaksanız mutlaka yüksek matematik (türev, integral, vs) kullanmalısınız. Bu hesabı kafanızdan yapamazsınız 🙂 , birkaç saniyede de çözemezsiniz. En azından kağıt-kalem kullanmalısınız, hatta belki de özel bir bilgisayar yazılımına (Matlab gibi) gereksinim duyabilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Yeni Yıl Yazısı

Aralık 30, 2014 Yorum bırakın

2014’ün en çok beklenen filmlerinden biriydi Interstellar (2014) ama beklenen etkiyi yapamadı. Uzun yıllar hatırlanacak bir bilim-kurgu izleyemedik. Buna rağmen filmden aklımda iki şey kaldı: İlki sevginin her şeyi gerçekleştirmeye kâdir olduğunu göstermesi, beşinci boyutu açabilecek kadar. Fazla naif ve muhafazakar bir bakış açısı olduğunun farkındayım ama saf sevgiyi unuttuğumuz bir çağda, her şeye rağmen sevginin yüceltilmesi güzel ve takdir edilmesi gereken bir durum.

İkincisi ise eminim çoğu izleyenin dikkat etmediği (zaten film içinde bir önemi olmayan) ama beni çok düşündürten bir detay: Filmde yer alan yapay zekaya sahip robotların dürüstlük ayarı vardı, bilmem dikkat ettiniz mi? Normalde 0 ve 1’lerden, daha açık ifadeyle Yanlış (0) ve Doğru’lardan (1) ibaret olan bir mantığa sahip olan makinelerin 0 ve 1 arasında sonsuz sayıda olasılık olmasını hesaba katması demek, bu ufak ayar. Ufak dediğime bakmayın, bu ayar insan ile robot arasındaki keskin farkı da bir anda yok eden bir özellik. Hiçbir insan için hayat salt yanlış ve salt doğrulardan ibaret değildir. Her insanın kötü özellikleri vardır, yalan söylemek gibi. Annelerimiz her ne kadar yalan söylemenin kötülüklerini bize defalarca anlatsalar da onlar da yalan söyler. 🙂 Çünkü insan yalan söyleyebildiği için, insandır. Bunu her ne kadar inkar etmek için çabalasak da belki de tek salt gerçek de budur.

Yalan söylemek, tabii güzel bir şey değildir fakat yalan söylediğimizi inkar etmek kadar saçma ve büyük bir yalan yoktur. Ama bu yalanın bile bir mantığı vardır: O da dünyanın basit ve kendimizin ise tek akıllı canlı olduğu düşünmemizdir. Fazla derine inmeden şunu söyleyim: Evren, dünyanın çevresinde dönmediği gibi dünya da kişinin çevresinde dönmez! Aslında, buradan yalan söyleyen kişinin kendisini de kandırdığı ortaya çıkıyor (olmayan bir şeye inandığı için!) ki benim yalan söyleyenlere acıma sebebim budur! Bilhassa Türkiye’de televizyonlarda ve kürsülerde konuşanların çoğu da böyle: Hem yalan söylüyor hem de bu yalana kendi de inanıyor!

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki yalanlar bombardıman hâlinde yağıyor her taraftan. İşte, evde, yolda, televizyonda, sinemada, kitaplarda, gazetelerde, her yerde… Herkesin de sebebi basit: “Benim gerçeğim en doğrudur!” Ne kadar sakıncalı ve korkutucu bir düşünce! Düşünsenize, milyarlarca insanın her biri, kendisinin bir diğerinden daha zeki olduğunu düşünüyor! Evet, komik! Ama komik olduğu kadar korkutucu!

Hepimiz yalan söylüyoruz ama bunun da bir ayarı var. En azından olmalı, tıpkı Interstellar‘daki gibi. Karşıdaki (yalan söylenen) insan, aptal yerine konmamalı! Böyle olunca, insanlara olan güveniniz günbegün azalıyor. Gündeme, güncele eskisi kadar değer vermez oluyorsunuz! Bu durum, bir taraftan sakıncalı olabilse de diğer yandan sadece kendinize odaklanmanızı sağlıyor.

Hayat devam ediyor… Pek zevki kalmasa da küçük şeyler yaparak canlı tutmaya çalışıyorum bu ‘iki kapılı hanın’ geçidini. Bu yıl yine gezdim, yedim, içtim, izledim, kahkaha attım ve ağladım… Dünyanın en eski ve en derin gölünü (Baykal Gölü) çıplak gözlerle görünce kadimliliğini hisssettim; Mardin’de tastan şarap içerken otantikliği yaşadım; yolundan 10 dakikada bir araba geçen Divriği’de insan elinin yapabileceği en muhteşem mimari yapıyı gezerken sanatın büyüleciliği karşısında ufaldım; yine Urfa’da 12000 yıllık tapınağı ziyaret ederken tarihte kim bilir daha neler bilmediğimizi merak ettim; Taviani Kardeşler’in Kaos‘unu (1984) küçücük bir salonda izlerken insanoğlunun her yerde aynı, basit bir canlı olduğunu bir kez daha gözlemledim; Black Mirror dizisinde teknolojinin insanlığı kötülüğe sevk etmediğini, zaten kötü olan insanlığa elverişli bir ortam yarattığını fark ettim; Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi‘ni seyrederken her eylemin aslında kollektif, tek kişiden bağımsız olduğunu anladım;… Bir sürü de hata yaptım, insanları üzdüm, incittim…

Kısacası hayat, yeni deneyimlerle devam ediyor. Buraya yazılmasa bile hepsi şeceremizde var, gören görüyor, bilen biliyor…  Ben yine insan olmaya çalıştım, Tanrı’nın bana bahşettiği bu armağanın hakkını vermeye çalıştım. Bakalım 2015  ne getirecek?

Hepinize kendinize lâyık insanlarla dolu, yeni ve benzersiz deneyimlerle bir yıl diliyorum. Bu sene dinlemeyi en sevdiğim şarkılardan biri gelsin o zaman (yılın en güzel cover’ı da bonus 🙂 ):