Arşiv

Archive for the ‘sinema’ Category

Salgın Günlüğü – 2

24/04/2020 1 yorum

Ufak çöp atmaları saymazsak evden hiç çıkmadığım dördüncü haftayı da bitirmek üzereyim. Lakin haftaya bu dönem de sona erecek ve düzenli ofise gitmeye başlayacağım.

İlk salgın günlüğümde evden ne kadar verimli çalıştığımdan ve hatta bu durumun normal mesai kavramını değiştirdiğinden bahsetmiştim. Sen misin, öyle yazan? Haftaya vardiyeli şekilde çalışmaya başlayacağım. Bu garip dönemde ofis hayatı da bir o kadar garip olacaktır. İzlenimlerimi üçüncü günlükte anlatırım artık.

Lütfi Ö. Akad

Yaklaşık 14 ay sonunda (sadece bazı geceler okuduğumdan bu kadar uzadı) Alâeddin Şenel’in Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi‘ni (4. Baskı, 2018, İmge Kitabevi) bitirebildim. Büyük patlamadan yakın çağa kadar insanlığı etkileyen olayları aktaran bu devasa kitabı, dünya hakkında birazcık kafa yoran herkese tavsiye ederim. Bana çok şeyler kattı, üzerinde bayağı düşündürdü ki bu düşüncelerin bir kısmını şu yazımda okuyabilirsiniz. Ardından aylık rutin dergilerimle biraz rahatlayınca sonbaharda başlayıp devam edemediğim Lütfi Ö. Akad otobiyografisi Işıkla Karanlık Arasında‘ya (2. Baskı, 2018, İletişim Yayıncılık) tekrar başladım. Sinema literatürünün klasiği François Truffaut’un Hitchcock nehir söyleşisinden (1. Baskı, Çev.: İlyas Hızlı, 1987, Afa Yayınları) sonra Akad’ın anılarını okumak çok ilginç oldu. Biri dünya, biri de ülkemiz sinemasına damga vurmuş bu iki yönetmenin, yönetmenliği öğrenmek için benzer -hatta kimi zaman aynı- yerlerden geçtiğini görmek çarpıcı. Daha fazlasını oku…

2010’larda En Sevdiğim Filmler

Son aylarda hem yıl sonu sebebiyle, hem de 2010’ların bitmesi vesilesiyle bir sürü liste yayınlandı ki bu yazı da bunlardan biri. İçlerinden birinde çok hoşuma giden bir saptama vardı. Seçilen filmler yardımıyla seçen kişi hakkında fikir yürütülebileceğini söylüyordu. Bu bloğun yaratımıyla ne kadar uyuşuyor.

Jodaeiye Nader az Simin (A Separation)

Nitekim aşağıdaki 72 filmle ve bunların sıralamasıyla benim hakkımda birtakım tahminler yürütebilirsiniz. Hayatın farklı taraflarına odaklanıyor çoğu ve mümkün olduğunca gerçekçi ve samimiler. Fahradi’nin şaheseri küçük bir yalanın veya bilgi saklamanın nelere kâdir olduğunu tüm basitliğiyle gösteriyor mesela. Keza Polley’in -yeni izleme olanağı bulduğum- belgeseli; kadın olmak, eş olmak, aile olmak, birey olmak, ilişkiler, evlilik ve evebyenlik tanımlarını tartışmaya açarken aynı zamanda anlatılan her şeyin birer ‘hikâye’ olmasından ötürü gerçeklikten sapabileceğini de belirtiyor. Ya da Beoning‘un o hayran olanılası muğlaklığı… Keza Ceylan’ın başyapıtındaki doktorun huzursuzluğu, savcının kibri, muhtarın kızının tüm erkekleri suspusa çeviren mistik güzelliği… Ya Phantom Thread‘deki despotizmin altında yalana ve manipülasyona duyulan aşk… Tüm bunlar ve bu ufacık paragrafta belirtmediğim detaylar, bana hayatın farklı bir köşesini tanıttığı için değerli.

Bazı filmlere de işini çok çok iyi yaptığı için hayranım. Yavaş yavaş konusunu pişirdikten sonra en umulmadık anda seyircisini kahkahalara boğan Toni Erdmann buna en iyi örnek. Bir dönem filminde aşkın nasıl yakıcı anlatılabileceğini Carol çok güzel gösteriyor. 2020’lerde adlarını daha sık duyacağımız Safdie Kardeşler’in Uncut Gems ile Good Time eserleri modern aksiyon gerilimin nasıl olması gerektiğini ifade ediyor. Linklater Boyhood ile olgunlaşma hikâyelerinde zamanın önemini vurguladı ki zaman ve zaman algısı 2010’larda en mühim tartışma konularındandı. Çoğu kişinin vasat bulduğu Marriage Story, 2010’ların ilişki parametrelerini tüm açıklığıyla analiz edebildiği için takdire şayandı.

Maalesef listedeki tüm filmler için birer cümle yazamayacağım. Ama listenin sonlarında Chico & RitaBarney’s Version ve Flipped gibi kişisel olarak defalarca izleyebileceğim, aynı zamanda beni mesajlarıyla etkileyen fakat benzer listelerde bulunmayan yapıtlara da dikkat çekmek isterim.

Stories We Tell

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:film eleştirisi, liste, sinema

Aile Kurumunun Evrimi Üzerine 21 Film

Bu listeyi Fil’m Hafızası adına Listelist.com’a yapmıştım. Çok içime sinen bir liste oldu ki normalde liste hazırlamayı hiç sevmem 🙂 Buyrun;

Sosyal yaşamın yapı taşı olan aile, her zaman diliminde önemliydi. Anne, baba ve çocuklardan oluşan bu yaşam birlikteliği varlığını sürdürse de biçimini zamana ve kültüre göre değiştirdi. Yüzyıllar içinde evrim geçiren aile kavramı, 20. yüzyılda ciddi değişikliklere maruz kaldı. ‘Geniş aile’lerin yerini giderek ‘çekirdek aile’lere bıraktığı bu yüzyılın sonlarında ise ‘çekirdek aile’lerin de bölünmeye başladığını gördük. 21. yüzyıl ise bambaşka gelişmelere gebe… Her zaman hayatın aynası olan sinema da aile kavramını incelemeyi tarihi boyunca sürdürmüştür, sürdürecektir de. Biz de aile kurumuna ve onun değişimine değinen filmlerden bir seçki hazırladık.

(Liste kronolojiktir.)

Mildred Pierce (Michael Curtiz, 1945)

Mildred-Pierce

2011 yıllında Kate Winslet’li bir mini-dizi olarak yeniden çekilen yapım, sıradan banliyö hayatından sıkılan bir kadının kendisini hayatın akışına bırakışını ve bu seçiminin getirdikleriyle başa çıkma macerasını anlatıyor. Uzun yıllar boyunca ideal aile olarak dünyaya tanıtılan sıradan Amerikan banliyö ailesindeki çatlakları American Beauty (1999) gibi modern yapıtlardan çok önce gösterebilmiş sıra dışı bir film.

Cat on a Hot Tin Roof (Richard Brooks, 1958)

cat-on-a-hot-thin-roof

Ünlü oyun yazarı Tennessee Williams’ın metninden uyarlanan film, oldukça varlıklı bir ailenin içindeki sorunları gerçekçi ve çarpıcı bir şekilde sunuyor. Paranın her şeye çare olmadığını, hatta çocuklarda yarattığı aşırı beklentilerden ötürü psikolojik sorunlara yol açtığını ifşa eden zamanının ötesindeki film, Elizabeth Taylor ile Paul Newman sayesinde ise oldukça popüler bir yapıma dönüşmüştür.

Il Gattopardo/The Leopard (Luchino Visconti, 1963)

il-gattopardo

19. yüzyıl, Avrupa devletlerinde olduğu gibi aristokraside de değişimlere yol açmıştır. Yeni politik akımlar, sanayinin gelişimi gibi hususlar, aristokrat ailelerin zamana ayak uydurmalarını güçleştirmiştir. Visconti, bu başyapıtında ünlü oyuncu Burt Lancester’ın yönettiği ünlü bir Sicilyalı ailenin, zamanın getirdikleriyle nasıl değiştiğinin altını çiziyor. Oldukça göşterişli bir epik dram olan yapım, harikulade vals sahnesi ile gencecik Alain Delon ve Claudia Cardinale’i ihtiva eden kadrosuyla unutulmazlar arasına girmiştir.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:liste, popüler, sinema Etiketler:

Benden Şarkılar – If I Needed You (The Broken Circle Breakdown Band)

03/12/2013 3 yorum

Dün akşam 2013’ün en güzel filmlerinden birini izledim, The Broken Circle Breakdown. Daha sonra filmi detaylı yazarım lakin filmin soundtrack’i efsane. Şöyle ki filmin yan unsurlarından biri de Belçikalı bir country (hatta detaya inersek, bluegrass) grubu. Filmden sonra şarkılar o kadar seviliyor ki grup turneye çıkıyor. (Tıpkı This is Spinal Tap ve Once gibi) Dünden beri de albümlerini dinliyorum durmadan. Aşağıda paylaşacağım şarkıya da resmen aşık oldum. Filmde duyar duymaz tutuldum, öylesi.

the-broken-circle-breakdown

If I Needed You – Eğer Sana İhtiyacım Olursa (The Broken Circle Breakdown Band)

If I needed you, would you come to me / Eğer sana ihtiyacım olursa, bana gelir misin
Would come to me for to ease my pain? / Acımı dindirmek için bana gelir misin?
And if you needed me, I would come to you /Eğer senin bana ihtiyacın olursa, ben gelirim
I would swim the seas for to ease your pain / Acını dindirmek için denizleri yüzerim.

Well the night’s forlorn and the morning’s born / Gece ıssız ve gün doğmuşken
And the morning shines with the lights of love / Ve gün, aşkın ışıltısıyla parıldıyorken
And you will miss sunrise when you close your eyes / Ve sen gözlerini kapadığında şafağı özlersin
And that would break my heart in two / Ve bu, yüreğimi ortasından ikiye ayırır.

If I needed you, would you come to me / Eğer sana ihtiyacım olursa, bana gelir misin
Would come to me for to ease my pain? / Acımı dindirmek için bana gelir misin?
And if you needed me, I would come to you /Eğer senin bana ihtiyacın olursa, ben gelirim
I would swim the seas for to ease your pain / Acını dindirmek için denizleri yüzerim.

Lady’s with me now since I showed her how / Ben hanfendiye yolunu gösterdikçe benimledir
To lay her lilly hands in mine / Çiçek ellerini ellerime uzatmak için.
And who would not agree she’s a sight to see / Ve onun görme yetisi olduğuna kim karşı gelir ki,
And a treasure for the poor to find / Ve fukarayı bulmak için ödülendirildiğine?

If I needed you, would you come to me / Eğer sana ihtiyacım olursa, bana gelir misin
Would come to me for to ease my pain? / Acımı dindirmek için bana gelir misin?
And if you needed me, I would come to you /Eğer senin bana ihtiyacın olursa, ben gelirim
I would swim the seas for to ease your pain / Acını dindirmek için denizleri yüzerim.

Sinema Sinema

09/08/2013 2 yorum

Kokuriko-zaka Kara (From Up on Poppy Hill) [Goro Miyazaki – 2011]

from_up_on_poppy_hillBüyük anime ustası Hayao Miyazaki’nin senaryosunu yazıp oğlunun yönettiği film, yine yürekleri ısıtıyor. Alışık olduğumuz üzere, yine ergenliğe girmek üzere/yeni girmiş bir kızın hikayesini izliyoruz. Babası küçükken ölmüş, annesi de uzaklarda olan Umi, okuldan kalan tüm zamanlarında ev işi yapıyor. Umi’nin Shun’a aşık olmasına paralel olarak okuldaki dernek binasını kurtarma projesini ve Shun ile Umi’nin bilmedikleri ortak geçmişlerinin ortaya yavaş yavaş çıkmasını da izliyoruz. Yer yer klişelere yaslansa da, Studio Ghibli’nin tüm animelerinde olduğu gibi, size çocukluğunuzdaki tertemiz, huzurlu ve sımsıcak sevinci tekrar yaşatıyor.

Iron-Man 3 [Shane Black – 2013]

HTS0080_v001.1052_R.JPGİkinci filmiyle vasatlık sınırına gerileyen Iron Man serisi, şükür ki Shane Black sayesinde eski formuna geri dönmüş. Yine zeki, komik, küstah, kibirli ve çok zengin süper kahramanımızı seyrederken, fena halde keyif alıyoruz. Zaten bir yaz eğlencesinden tüm istediğimiz bu, değil mi? Peki, peki, 😀 ben biraz da mantık arıyorum. Iron-Man 3‘te o mantık da var. Bilhassa ortadaki kıvrak senaryo hamlesi çok hoş, filme ekstradan lezzet katıyor. İyi bir bifteğin yanındaki hafif yağlı jambon misali.

On the Road [Walter Salles – 2012]

on_the_road

Beat kuşağının en popüler romanlarından olan, Jack Kerouac imzalı (yarı!) biyografik romandan uyarlanan film, doğal olarak benim gibi dönemin hayranlarını kendine çekti. (Tabii Kristin Stewart’ın çıplak hali de mutlaka Twilight yeniyetmelerini çekmiştir lakin filmden bir şey anladıklarını zannetmiyorum.) 50’lerde uyuşturucu, alkol, seks, özgür düşünce (ve edebiyat) dolu bir hayat geçirip sonradan başta 68′ kuşağı olmak üzere bir sürü akımı/kuşağı/fikri/eseri etkileyen Beat kuşağı yazarlarının yollarda geçen hikayelerini ve tabii ki olgunlaşmalarını anlatıyor. 2 saati aşan film, yer yer sıksa da dönemi anlamak için bir kılavuz niyetinde. Yalnız benim yaptığım gibi, üzerine Fear and Loathing in Las Vegas‘ı izlemeyin, çok fazla geliyor. Daha fazlasını oku…

Oscar 2013 Ödül Töreni ve Top 10 Films of 2012!

Mart oldu ama ben 2012 filmlerini ancak bitirebildiğim için yeni yazabiliyorum. Hazır da Oscarlar taze dağıtılmışken ikisini bir arada çıkartayım dedim. Önce törenden başlayalım.

seth_2491587b

Bu yılki sunucu, komedyen Seth MacFarlane’in açılış gösterişi tüm törenin özetiydi aslında. Klasik dönemle yeni çağın arasında kalmış bir şov sundu, böylece iki tarafa da ait olamayan ama iki tarafı da hoşnut etmeye çabalayan bir tören gerçekleştirildi. Ne şiş yandı, ne kebap; ama aslında yemek de pişmedi. Ucube, sevimsiz bir tören izledik. Zaten adaylar ve ödüller gereği gayet sağcı bir tören izlerken bu arada kalmışlık hem MacFarlane’i hem de akademiyi bayağı zedeledi. Zaten tören sonrası MacFarlane hemen açıklama yapıp bir daha Oscarları sunmayacağını söyledi! Gerçekten MacFarlane’den beklenmeyecek kadar kötü espri doluydu şov ve belli ki MacFarlane de bundan hoşnut değildi! 2012’nin en iyi komedilerinden Ted‘in yaratıcısı ve kendisi olan MacFarlane’nin rahat ve gerçekten komik olduğu tek an, Ted olarak sahnede olduğu ve Oscar sonrası seks partisinin nerede olacağını merak ettiği sahneydi. Daha fazlasını oku…

2012 Oscar Ödül Töreni Yorumları

Geçen yıl olduğu üzere, bu yıl da banttan izledim töreni. 2.5 saati biraz aşan töreni yaklaşık 10 dakika önce bitirdim. Çok sıcağı sıcağına bir yorum olsa da, iki unsurun öne çıktığını söylemem gerek:

  • Çok-ulusluluk: Törende bolca Fransız, bir İranlı, bir Pakistanlı, bir İrlandalı, bir İtalyan, bol İngiliz ve Amerikan ödül aldı. Eminim başka uluslara ait ve benim bilmediğim kazananlar da vardır. Bilhassa A Seperation‘ın yönetmeni Ashgar Fahradi’nin konuşması bunu vurguluyordu. Dünyanın bilerek ve isteyerek kutuplaştığı günümüzde, dünyanın en kapitalist şovunda bunun üstüne durulması oldukça ilginç! Sanki kapitalizm, günah çıkarıyor. Politika arenalarında, sokaklarda, mitinglerde, gazetelerde dile getiremediğini eğlence dünyasına söyletti. Oscar’lara eğlence diye bakanlar, biraz da işin bu yönünü görebilmeli.
  • Sinema nostaljisi: Malumunuz artık insanlar sinemaya çok gitmiyor. DVD’ler, Blu-ray’ler, iPadler derken o sihirli salonun kapısı unutulur oldu. Gidenler de alışveriş merkezlerinde abidik gubidik filmler izliyor. Eminim Hollywood’da kimse Emek Sineması’nı bilmiyordur ama sanki ona da bir saygı duruşu vardı. Sahnenin ana dekoru olsun, salonun genel düzeni olsun (Oscar’lar uzun zaman sonra Kodak Theatre dışında bir salonda yapıldı ve dikkat edenler yeni salonun eski devasa sinemalara benzediğini fark etmiştir), aralarda popcorn ve türevi film izleme atıştırmalıkları dağıtan kızlar olsun, aralara serpiştirilmiş Hollywood yıldızlarının sinemayı neden sevdiklerine dair videolar olsun; hepsi sinemanın altın çağını yad ediyordu. Zaten adaylar da bunun için seçilmişti sanki: Hugo sinemanın ilk dönemini anıyordu, The Artist sessiz fim dönemine saygı duruşuydu, Midnight in Paris 30’ların emtellektüel camiasının özlemi içindeydi, The Descendants adı üzerinde atalarının topraklarında hayata tutunmaya çalışan varisler üzerineydi.

Diğer unsurlara gelirsek:

  • Billy Crystal, klasik ama zinde bir performans sundu. Galiba Altın Küre günümüzün nabzını Oscar’dan daha iyi tutuyyor. Billy Crystal her ne kadar harika gözükse de biraz demode, Ricky Gervais gibi zeki ve sivri bir sunucu gerek Oscar’a.
  • The Artist 2-3 yıl sonra hatırlanacak mı merak ediyorum. Ama Hugo hatırlanacak.
  • Gecenin en güzel anı, Cirque de Soleil’in şovuydu. Yine eski filmler üzerine çarpıcı bir gösteri yaptılar.
  • Meryl Streep, kendiyle iyi dalga geçiyor. Zaten öyle olmasa hiç çekilmez. 17 adaylık ve 3 ödül her insanı sersemletir. Bu arada kadının makyajcısını her filme taşıdığını da öğrendik. Üstelik ona da ödül aldırttı, bir şey diyemiyorum.
  • Christopher Plummer, ödülünü hak ederek alan nadide kazananlardandı. Konuşması da çok tatlıydı.
Kategoriler:Oscar Töreni, popüler, sinema, TV

2012 Oscar Adayları Yorumları

12/02/2012 1 yorum

Ödül törenine sadece 2 hafta kala önce birer cümleyle adayların üzerinden geçelim, yıl içindeki yazılarıma da filmin üzerine tıklayarak erişebilirsiniz. Sonra bir tahmin listesi yapalım. Bana eşlik ederseniz sevinirim.

  • The Artist: Bu şirinlik muskası film, herkesin gönlünü kazanarak ödüllerin en güçlü adayı. En İyi Film, Erkek ve Görüntü’yü kapacak sanırım.
  • The Descendarts: Alexander Payne’in bu sımsıcak aile öyküsü, En İyi Uyarlama Senaryo ödülü ile yetenecek galiba.
  • Extremely Loud & Icredibly Close: Stephen Daldry imzalı bu güçlü melodram, sürpriz adaylıklarıyla yetinecek.
  • The Help: Senenin sıcak aile filmi kontejanından listeye dahil olan film, En İyi Yardımcı Kadın’ı alır ama Kadın Oyuncu ödülü zorda gözüküyor.
  • Hugo: Benim bu seneki favori filmim, ne yazık ki sadece Scorsese’ye ikinci ödülünü kazandıracağa benziyor. Teknik dallarda da (mesela sanat yönetmenliği) 2-3 ödül alabilir. Gönül daha fazlasını isterdi.
  • Midnight in Paris: Herkesi şaşırtan bir performansla buralara gelen son filmiyle Woody Allen, törene katılmasa da En İyi Özgün Senaryo’yu bir kere daha kazanabilir. Bu film, aklımda hep şu cümleyle hatırlanacak: “Hangi zaman diliminde yaşarsan yaşa, geçmişe hep özlem duyarsın!”
  • Moneyball: Benim hiç beğenmediğim bu ekonomi-spor filmi, tören boyunca oturacağa benziyor (hakkı da bu).
  • The Tree of Life: Malick’in tartışmalı filmi ödül alması zor. Böyle karmaşık ve felsefik bir film ödül alırsa çok şaşarım.
  • War Horse: Spielberg’ün Yönetmen adayı bile olamamasıyla makus kaderi açık olan film, diğerleri ödülleri kaparken çerez olmakla yetinecek.
  • A Better Life: Gönlüm Damien Bichir’in ödülü almasını çok istiyor ama alamayacak.
  • Tinker Tailor Soldier Spy: Bu sıkı ajan filmi, sadece Müzik’te iddialı. O da belki.
  • Albert Nobbs: Bu vasat altı film, 2 adaylığına şükretmeli.
  • The Girl with the Dragon Tattoo: Hollywoodlaştırılan bu yeniden yapım, Kurgu’yu kazanabilir.
  • The Iron Lady: Meryl Streep, Michell Williams’ın en büyük rakibi.
  • My Week with Marilyn: Williams, bu sefer ödül alırsa herkes (ben de) sevinecek. Bence alacak da.
  • Beginners: Filmin tek adayı olan Christopher Plummer, ödülüne kavuşacağa benziyor, hem de Oscar’ı alan en yaşlı kişi ünvanına sahip olarak.
  • Warrior: Nick Nolte başka bir seferi bekleyecek, diğer adaylar ondan çok daha iyi çünkü.
  • Bridesmaids: Yılın favori komedisi, adaylıklarıyla avunacak.
  • Margin Call: Bu dört dörtlük ekonomi dramı, hak ettiği adaylığıyla bile herkesi şaşırttı.
  • Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation): Yılın belki de en iyi filmi, Yabancı’yı kesin kapsa da hak ettiği Özgün Senaryo ödülünü alamayacak.
  • The Ides of March: George Clooney’in son yönetmenlik deneyimi oldukça iyi ama ödül alacak kadar değil.

ÖDÜL                       HAK EDEN                                                          KAZANACAK

Film                           Hugo                                                        The Artist

Yönetmen                 Martin Scorsese (Hugo)                            Martin Scorsese (Hugo)

Erkek                        Damien Bichir (A Better Life)                     Jean Dujardin  (The Artist)

Yardımcı Erkek     Christopher Plummer (Beginners)               Christopher Plummer (Beginners)

Kadın                      Michelle Williams (My Week with Marilyn)   Michelle Williams (My Week with Marilyn)

Yardımcı Kadın        Octavia Spencer (The Help)                      Octavia Spencer (The Help)

Özgün Senaryo         Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation)    Midnight in Paris

Uyarlama Senaryo    The Descendants                                       The Descendants

Yabancı Film             Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation)      Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation)

Animasyon                 Rango                                                             Rango

Görüntü Yönetimi      The Tree of Life                                           The Artist

Kurgu                          The Girl with the Dragon Tattoo              Moneyball

Sanat Yönetimi           Hugo                                                        Hugo

Kostüm                        Jane Eyre                                              Jane Eyre

Makyaj                        The Iron Lady                                        The Iron Lady

Müzik                          Tinker Tailor Soldier Spy                           War Horse

Şarkı                            ??????                                                   The Muppets

Görsel Efekt              Rise of the Planet of the Apes                 Rise of the Planet of the Apes

NOT: Listenin antisimetriğinden dolayı özür dilerim. İleride daha düzgününü yapacağım.

2011’in En İyi Filmleri

Hadi 2011’de izlediğim filmlere göz atalım. Yılı değerlendirirken, iyileri hatırlayalım. Önce bir ‘İlk 10’ listesi yapalım, aonraki yazıda da listeye giremeyip adından bahsetmeye değer olanları sıralayacağız:
Daha fazlasını oku…

Benim En İyi 10 Türk Filmim

İlgilenenler zaten çoktan duymuştur, Sinema dergisi ‘En İyi 100 Türk Filmi’ni seçiyor. Kapanmadan önce Empire Türkiye de böyle bir seçime niyetlenmişti. Darısı Sinema ekibineymiş.

Dergi ekibi ünlü sinema tarihçisi Agah Özgüç’e 350 filmlik bir liste hazırlatmış. Oy kullanacaklara da 10 tanesini sırayla belirleyin demiş. Yani filmleri kafanıza göre seçemiyorsunuz. Ama açıkçası liste de gayet uygun hazırlanmış. Benim listemdeki tüm filmler zaten var. Yeni nesil, bunalmasın diye Recep İvedik bile eklenmiş. Herkesin şerbetine göre liste oluşturulmuş.

Ben de bir süre önce filmleri belirleyip oyumu kullandım. Kasımda sonuçlar açıklanmadan önce de buraya yazmak istedim. Her filmi neden seçtiğime dair ufak bir yazı da olacak.

Listeye geçmeden 10 Ekim’e kadar oy kullanabileceğinizi belirtiyim: www.eniyiyuzturkfilmi.com

10) Sonbahar (2007 – Özcan Alper) : Bir Türk erkeğinin dışarıya gösteremediği ama içinden yüzleşmek zorunda olduğu sorunları harika bir sinematografik dille anlattığı için. Bunun yanında önemli bir politik yarayı çok iyi yedirebildiği için. Az parayla bu kadar yalın ve kusursuz bir film olduğu için.

9) Aaah Belinda (1986 – Atıf Yılmaz) : Türk Sinema Tarihi’nin en iyi senaryolarından birine sahip olduğu için. Türk kadınının modernleşmeden sonraki aile ve toplum içindeki konumunu saptadığı için. Müjde Ar’ın reklam sırasında boyut değiştirdiği sahne ve Ece Bar’daki sahne için.

8) Sevmek Zamanı (1965 – Metin Erksan) : Sembolizmi Türk Sineması’nda bu kadar iyi yansıtabilen tek film olduğu için. Divan Edebiyatı’nda da var olan ‘surete aşık olma’ konusunu bir filmin ana konusu yapabildiği ve bunu, dönemin Yeşilçam melodramlarıyla harmanlayıp kusursuza yakın bir film olduğu için. Müşfik Kenter’i, gencecikken izlememize olanak verdiği için.

7) Yol (1981 – Şerif Gören) : Yılmaz Güney’in kusursuz senaryosu için. Türkiye’deki bazı sorunları birbirine karıştırmadan, abartmadan ve olduğu gibi yansıtabildiği için. Enfes oyuncu kadrosunu seyredebilmek için.

6) Muhsin Bey (1986 – Yavuz Turgul) : Günümüzde ayyuka çıkan, kent toplumu-kırsal kesim arasındaki farklılıkları, yozlaşmayı, toplumun 80 sonrası hızlı değişimini daha yolun başındayken saptadığı, yalın ve içe dokunan bir hikayeyle yansıttığı için. Yavuz Turgul’un en iyi senaryosu olduğu için. Şener Şen’in performansı yanında Uğur Yücel’in ilk çıkışını izleyebildiğimiz için.

5) Aaah Güzel İstanbul (1966 – Atıf Yılmaz) : Başka bir Türk filminde bulamayacağınız bir öyküyü anlattığı için. Kentteki yozlaşmayı saptadığı ve nostalji duygusunu abartmadığı için. Mükemmel bir İstanbul güzellemesi olmasının yanında, Boğaz’daki kirlilik gibi negatif unsurları da olduğu gibi gösterebildiği için.

4) Vesikalı Yarim (1968 – Ö. Lütfü Akad) : Bir melodramı sululaştırmadan, kusursuz bir senaryo ile anlatabildiği için. Türkan Şoray ile İzzet Günay arasındaki alevi canlı canlı izlemek için. Şükran Ay’ın şarkıları için. Tabii İstanbul’un o zamanki halini gözlemlemek için.

3) Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (1990 – Engin Ayça) : Aşkın dokunmadan, görmeden de yaşanabileceğini anlatabildiği için. Kusursuz senaryosu için. Türkan Şoray ve Ekrem Bora’nın insanın içine işleyen performanslarını izlemek için. Filmin sonunda nutkunuzun tutulmasına şahit olmak için.

2) Selvi Boylum, Al Yazmalım (1977 – Atıf Yılmaz) : Evrensel ve zaman aşırı bir soru olan “Aşk nedir?” sorusunu verilebilecek en iyi yanıtı verdiği ya da en kritik soruyla karşı soruyu sorabildiği için. İyi bir senaryo izlemek ve harika bir müzik çalışması dinlemek için. Türkan Şoray ile Kadir İnanır arasındaki enfes kimyaya şahit olmak, bunun yanında Ahmet Mekin’in olabildiğince sıradan bir karakteri ezilmeden oynadığı için.

1) Anayurt Oteli (1987 – Ömer Kavur) : Bir Anadolu erkeğinin hayatını, tüm unsurları ile beraber ortaya serebildiği için. Bundan yüzyıllar önce de yaşanmış, çok uzun yıllar sonra da yaşanabilecek bir psikolojiyi sinemaya aktardığı için. Bunu; ibretlik karakterlere sahip harika bir senaryo ile, muazzam performanslar ile (Macit Koper ile Serra Yılmaz) ve kusursuz sanat yönetimi ile birleştiren rejiye sahip olduğu için. Filmin sonunda sizi koltuğunuza çaktığı için!

Kategoriler:klasik, liste, sinema