Arşiv

Archive for the ‘günlük’ Category

Salgın Günlüğü – 1

05/04/2020 1 yorum

Salgının bir şehir, birkaç ülke tarafından değil de; tüm insanlık tarafından ciddiye alındığı veya alınmak zorunda kaldığı şu günlerde çoğu kişi, başkalarının salgını başta nasıl hafife aldığını kanıtlamakla meşgul. Ama işin ilginci de yine insanlığın neredeyse tamamının ilk duyduğunda bu virüsü hafife aldığı gerçeği. Hastalığın ilk ortaya çıktığı yer olarak düşünülen Çin’in Wuhan kentinde bile bu virüsün salgına yol açabileceğini düşünen ilk hekim yoğun bir tepkiyle karşılandı.

Bu yüzden yazının adından da anlaşılabileceği gibi bu yazıda sadece kişisel düşüncelerimi ve gündelik yaşamımı yazacağım. Benim bu virüsü ciddiye almam şubat ortasına rastlıyor. Ofiste son birkaç aydır iki ayrı uluslar arası projede görev alıyorum ve ikisinin de müşterisi bir Çin şirketi. Şubat başına denk gelen Çin yılbaşı tatili önce 1-2 hafta ertelendi, dolayısıyla proje toplantıları da genelde iptal edildi ya da ertelendi. Ardından gelen toplantılara Çin’den katılanların genelinin evden bağlandığı görüldü. Çünkü bağlantı kopmaları başladı; aralara garip ekolar, çocuk sesleri, ev gürültüleri girmeye başladı. Toplantı başlarında da salgınla ilgili konuşulan birkaç cümlede şirketlerin genelinin ofise gelemediğini duymaya başladık. İşte o zaman bu salgının dünya ekonomisini ciddi etkileyeceğini anlamaya başladım. Çünkü dünyanın en büyük endüstrisine sahip olan Çin’de şirketlerin bir ay kapanmalarının bile dünya piyasasını orta vadede negatif etkileyeceği aşikârdı.

Nitekim şubat ortasında konuştuğum tanıdık bir tekstil şirketi sahibi çok mutluydu. Çin’deki üretimin durmasıyla kendisine duyulan ihtiyacın bir anda arttığını ifade ediyordu. Sadece bu durumun ne kadar devam edeceğini kestiremediğinden iş büyütme konusunda kararsızdı. Halbuki bir ay sonra kendisi de fabrikayı kapayacaktı. Tahmininin tersine şu anda ne kadar küçülmesi konusunda karar vermeye çalışıyor.

Evdeki ofis masam

Şirketim FEV Türkiye, 16 Mart itibariyle tamamen evden çalışmaya geçti. Ertesi gün ofisten çıkarken dizüstümün yanında bir monitörümü (şirkette iki monitör ve dizüstünün ekranıyla çalışıyorum), klavyemi, faremi ve hatta ethernet kablomu da yanıma aldım. Evdeki çalışma masama hepsini hanımla muntazam kurduk. Çalışma düzenim neredeyse değişmedi. Zaten ocak ortasından beri iş yoğunluğum nedeniyle fazla mesaiye geçmiştim. Evden çalışma, fazla mesaiye daha fazla kapı aralamış oldu. Ofistekinden bariz daha fazla çalışıyorum.

Sadece iki bariz negatif durum var. İlki, internet bağlantısı. Data indirme olayını bir şekilde çözebilsem de data yükleme olayı çok sıkıntılı. Türkiye ofisteki server’a bile çok zor data yüklüyorum. Şirketteki çoğu arkadaşım da aynı sorundan muzdarip. Bu yüzden bazı iş arkadaşlarım gece yarısı çalışmaya başladı. Bu duruma geçmeyi sakıncalı buluyorum çünkü zaten evden çıkmıyoruz, bir de mesai saatlerini karıştırmak bedenin rutinini iyice bozabilir.

İkincisi ise fazlasıyla artan çevrimiçi aramalar. Günün neredeyse 2.5-3 saatini Skype görüşmelerinde harcıyorum. Bunun birincil nedeni, yüz yüze beş dakikada çözülebilecek konuların çevrimiçinde daha fazla zaman alması. İkincil nedeni ise insanların konuşma ihtiyacı. Bilhassa tek başına yaşayan mesai arkadaşlarım doğal olarak tecrit psikolojisine yavaştan girmeye başladı.

Bir çevrimiçi toplantıdayken

Sağlığıma gelince iki haftadır hafif geçen bir boğaz enfeksiyonum mevcut. Tek şikayetim boğazımda zaman zaman olan yanma hissi. Geçen hafta bu his, göğsüme inince biraz çekinerek bir özel hastanede kontrolden geçtim. Tomografi sonucum temiz çıkınca eşim de ben de çok rahatladık. Aile hekimi uzmanı olan eşim, bu durumun Covid-19 kaynaklı olabileceğini ama bunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğimizi belirtti. Bu durum sebebiyle de yaklaşık 10 gündür hiç dışarı çıkmadım. Evin ihtiyaçlarını hafta içi her gün zaten çalıştığı aile sağlığı merkezine giden eşim karşılıyor.

İş yoğunluğum dolayısıyla sıkılmaya hiç fırsat bulamadım daha. Bu yoğunluk nisanda da süreceğinden bir süre daha devam edecek bu süreç. Bu yazı, eve kapandığımdan beri yazabildiğim ilk şey. Keza dizi ve film de eskisiyle aynı oranda izleyebiliyorum. Bazı akşamlar kafam çok dolu olduğundan kaldırabildiğim tek şey, hafif bir dizi bölümü olabiliyor. Bu yüzden evden çıkmayan çoğu kişi gibi kendime yatırım yapmaya fırsat bulamadım.

Zaman bulup yazabilirsem sonraki yazımda bu salgın krizinin, insanlık için neden bir alıştırma olduğunu düşündüğümü yazmaya çalışacağım.

Fotoğraflar: Damla Kotiloğlu Bötke

Hayattan Notlar

    • Geçen ay !f Film Festivali’nde beni çok etkileyen bir reklam yayınlandı. Hatta sırf o reklam için filmlere erken girmeye çalıştım ki reklamları hiç sevmem (mantalite olarak da). Reklam Mini Cooper’a aitti, açıkçası markası önemsiz çünkü ilettiği mesaj önemli. Diyor ki : “Ben normal olmak istemiyorum.” Reklam gündelik olay planlarıyla başlıyor. Dış ses konuşuyor: “Normal sıradandır, ortalamadır. Normal güvenlidir, tanıdıktır, konforludur. Normal bildiğin şeydir, neyse odur. Ama normal harika değildir. Normal süper değildir. Normal hiçbir zaman inanılmaz olamayacaktır.” Burada görüntüler değişip müzik hızlanıyor ve insanların sıra dışı hareketleri gösterilmeye başlanıyor: Asansörde herkesin içinde öpüşmek veya arabaya tutanarak asfaltta kaymak gibi. Ve esas yazı geliyor: “KİM NORMAL OLMAK İSTER Kİ?
  • Ben normal olmak istemiyorum. Gayet ciddiyim. Hayatta hep farklılaşmaya çalıştım. Bunlardan bazıları yanlıştı çünkü kopyaydı. Ama önemli olan denemek. Kendin olmak. Kendi tarzını yaratmak. Her anlamda. Kendi kararlarını verebilmek, özgürleşebilmek (bu dünyada ne kadar olabilirse). Hiçbir zaman sıradan bir insan olamayacağım. İçimden gelmiyor. Birkaç kere denedim. Hatta bunu istediğimi sandığım zamanlar oldu. İşte işten eve geleyim, TV izleyim, evleneyim, çocuklar olsun, vs. Bir süre sonra içimden bir şey beni dürttü, “Yanlış yoldasın.” dedi. Sıradan şeyler bana batıyor, sıkıyor. Kendimi çok üstün gördüğümü sanmayın. Asla. Belki de ben yanlışım. Zaten anormal olan benim! 😀 Fark ettim ki hayatım boyunca bu, bir şekilde devam edecek. Belki biraz durulacağım, mesela evlensem bile normal bir evlilik yaşayacağımı zannetmiyorum. Öyle geliyor nedense. İçimde öyle garip düşünceler var son zamanlarda.
  • Normal olmamak demişken, 2 aydır Yasemin Mori’yi dinliyorum. Kesinlikle normal biri değil! Şarkıları çok farklı bir boyutta sanki. Transa giriyor sanki, söylerken. 15 gün önce de Kadıköy Sahne’deki konserine gittim. Bayağı eğlendim. Tüm şarkılarını aralıksız söyledi, arada teyatral şovlar da yaptı. Tavsiye ederim, farklı bir şey dinlemek için.
  • Bu arada bahaneyle yeni açılan Kadıköy Sahne’yi de görmüş oldum. Bodrum katı olduğundan önce basık geliyor ama havalandırması çok iyi. Sahnesi küçük. Fiyatlar olağan. Gece konserleri için tercih edilebilir.
  • Yaklaşık 1 ay önce bir arkadaşıma selam vermek için Tünel’deki Lale Plak’a uğradım. Önümde bir kadın vardı. Arkadaşım da bir yandan onunla ilgileniyor, bana da “Birsen Tezer burada.” dedi. Önce anlamadım çünkü çok sakin ve olağan söyledi. Tekrarladı, yanlış anladım zannettim. Ama bir baktım, önümdeki kadın gerçekten Birsen Tezer! Hemen döndüm, “İmza verir mi acaba?” dedim. “İmzalatırsın yeni albümü işte.” dedi. Hemen bir tane kaptım oradan, imzalattık. Konuşamadım da kadının karşısında, iyi mi? 😀 Sadece “Biz sizin lansmana da geldik.” diyebildim. “Hangisi?” diye sordu. “Ghetto’da olan geçenlerde.” dedim. “Ooooooo! Babalar vardı orada!” diye cevapladı. Pek bir sevindirik oldum!
  • İşte böyle küçük şeylerden mutlu olabilirim. Diğer türlü, bu yalan dünyada somurtmaktan duramayız, maazallah. Gerçekten, bizi mutlu eden bu küçük şeyler olmasa halimiz nice olurdu! Bazen düşünüp ürperiyorum.
  • Yukarıda normal olmamanın (!) iyi taraflarından bahsettim. Negatif tarafları da var tabii. En önemlisi de yalnızlık. Bazen öyle yalnız hissedersiniz ki koca dünyada sanki bir tek siz kalmışsınızdır. Kıyamet kopmuş da bir tek siz kurtulmuşsunuz. Öylesi bir yalnızlık. Hiç güzel bir duygu değil. O anlarda kafamda neler döndüğünü hayal bile edemezsiniz.
  • Yazıyı güzel bir şarkıyla kapatalım. Fazlasıyla kişisel bir yazı oldu. Sonsuza kadar devam edebilirim lakin pek iyi sonuçlar doğurmaz kendi adıma :D. En sevdiğim şarkılardan biridir, Bulutsuzluk Özlemi’nin Normal‘i. Bu topraklarının en iyi tribute albümü olan, Bülent Ortaçgil İçin Söylenmiş Şarkılar‘ın en iyi 2. şarkısıdır.

Hayattan Notlar

27/03/2012 1 yorum
  • Bu aralar yeni yeni mekanlar keşfettik. Önce onlardan başlayalım: Geçtiğimiz haftalarda bir iş arkadaşım bana Taksim’de bir Ermeni meyhanesi övdü. Adı Cambaz’mış. Ama ben internetten yanlış Cambaz’ı buldum (aslında rezervasyon yapacak arkadaşımı yönlendirdim). Cezayir Sokağı’nda gittik böylece. Ama hem aşırı derece de tenhalığı hem de pahalılığı sebebiyle bir daha gidilmez.
  • Kastedilen asıl Cambaz Fitaş’ın arkasındaymış. Uygun bir zamanda orayı da deneyeceğiz.
  • Bu haftasonu hava güzel olunca, Beşiktaş’tan Rumelihisarı’na kadar yürüdük arkadaşlarla. İki yerde durakladık. İlki Arnavutköy’deki Bodrum Mantıcısı’sıydı. Mantısı gayet güzeldi. Fiyatı hafif pahalı, porsiyonu 14 TL. Kağıt helva arası dondurma ikram ettiler, şık bir hareketti ama küver almaları kötü.
  • Yürüyüşün sonunda Rumelihisarı’ndaki Nar Cafe’ye oturduk. Fiyatlar biraz tuzlu olunca yemekten caydım. Mini burger tabağı aldım. Patatesi gayet güzel kızarmıştı. Ama karşılaştığımız iki sorun yüzünden bir daha oturmamaya karar verdik: İlki, içkileri beyaz porselen kaplarda vermeleri. Zaten görüntü kötüyken, bilerek içkiden de kısmaları haksızca. Arkadaşlarım birkaç defa dile getirmelerine rağmen sonuç alamadı. “Yanda cami var!” bahanesi daha komikti. Caminin yanında içki satacaksan utanmana ne gerek var ki? O zaman satma! İkinci mevzu da garsonlar fazla laubali.
  • Pazar günü de bir arkadaşımın fikriyle Cihangir’e gittim. Çok sapa geldiğinden ne zamandır gitmiyordum. Merdivenlerin aşağısındaki parkta çimenlere oturduk. Harika bir manzara eşliğinde sohbet ettik.
  • ‘Merdivenler’ bence İstanbul’un en güzel ve pek bilinmeyen köşelerinden. Bildiğiniz belediye merdeveni kastettiğim ama şehrin en iyi manzaralarından birine sahip: Çamlıca tepelerinden Süleymaniye’ye kadar geniş bir görüş alanı var. Bilhassa gece tavsiye ederim. Bakkaldan içkisini kapıp merdivenlerde seyre dalan bir sürü insan olur. Ama ilginçtir, kimse kimseye karışmaz ve herkes kendi dünyasında takılır.
  • Biraz geç de olsa Bored to Death’i bitirdim. Sonbaharda yayınlanan 3. sezonun son olduğu yılbaşından önce açıklanmıştı. Biraz da bunun verdiği hüzünle çok geç ve bir o kadar yavaş izledim. Absürd komedinin başarılı bir örneği olan dizi, gerek acayip maceralarıyla gerek sevimli kadrosuyla (Jason Schwartzman, Zach Galfaniakis ve Ted Danson) gönüllerde taht kurmuştu. Son sezon da final bölümü hariç çok başarılıydı. Gerçeklikten biraz kurtulup gülmek isteyenlere tavsiyemdir. Zaten dizinin topu topu 24 bölümü var!
  • Geçtiğimiz hafta gaza gelip, bu yıl En İyi Drama Dizisi ödülünü alan Homeland’i bitirdim. Dizi, 8 yıllık Irak’taki El-Kaide’nin esaretinden kurtulup evine dönen bir denizci ile, onun karşı tarafa geçtiği ve ülkeye saldırı düzenleyeceğini düşünen genç bir CIA ajanının hikayesini anlatıyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin korkularına değinmesi, kimi yönlerde eleştirel davranabilmesi ve aile kurumunu didiklemeye çalışması olumlu yönleri. Zaten çok yerinde bir tempo ile gerilim sevenleri hemen kendisine bağlıyor. Ama sorun 1 sezonluk malzemeyi gelecek sezonlara genişletmeye çalışmasında. Böylece zaten var olan senaryo gediklerini iyice çoğaltıyor. Böylece yüzeysel bakıldığında çok şık gözüken (zaten ödül toplaması da bu yüzden), derinine inildiğindeyse defolarını hemen belli eden bir TV şovuna dönüşüyor.
  • Homeland, bana klasik cazı hatırlattı sağ olsun. Miles Davis albümünü açıp dinlemeye başladım. Çok ferahlatıcı.
  • Geçen hafta vizyona girecek Ayaz filmi, son anda gösterimden çekildi! Sebebi yeteri kadar salon bulamaması. Sinemayı, bilhassa sektörü yakından takip edenler bu sorunu yıllardır biliyor. Bir anda oluşmuş bir sorun değil! Filmin yapımcısı bunu en başından biliyordur gayet. Ama reklam ayağına yatıyor, kendini akıllı sanıyor. Bana da hala billboardlarda gördüğüm reklamlara gülmek kalıyor. Siz böyle şartlarla pazarlanan bir filme gider misiniz?
  • Şimdi aklıma Kevin Smith ve son filmi The Red State‘i pazarlama stratejisi geldi. Amerika’da aynı şartlardan şikayetçi yönetmen, filminin dağıtım hakkını yapımcısından 2 dolara aldıktan sonra, kent kent gezerek özel gösterimlerle filmini göstermiş. Sonuçta gayet de başarılı olmuş. Film, bayağı kâra geçti yanılmıyorsam.  Demek ki önemli olan istemek.
Kategoriler:dizi, fikir, günlük, İstanbul

Her Devrin Şehri, Adana – Bölüm 1

18/03/2012 1 yorum

Politik literatürde ‘her devrin adamı’ diye bir sıfat vardır. Her koşula uyum sağlayan ve her koşulda öne çıkan insanlar için söylenir. Hatta Fred Zinnemann’in bu konuya hususi yapılmış A Man for All Seasons isimli bir klasiği bile vardır. Adana hakkındaki ilk izlenimim de bunu çağrıştırıyor. Dümdüz bir ova ve ortasından geçen bir ırmak ile oldukça ‘bereketli topraklar üzerinde’ kurulmuş bir kent. Düzenli bir şehir planlaması ile birbirini dik kesen büyük bulvarlar/caddeler, geniş kaldırımlar, rahat insanlar ve ılıman bir iklim.

Oldukça karlı geçen bir kışın son demlerini yaşarken Adana’da havanın 20-18 derece arasında olacağını öğrendiğimde direkt paltomu yanıma almamayı kafama koymuştum. Nitekim, cumartesi sabahı 9 buçuk gibi Adana Havaalanı’na indiğimde ılıman bir hava beni karşıladı. Üst üste giydiğim t-shirt, yünlü hırka, polar üçlüsü fazla gelmeye başlamıştı bile. Önümü tamamen açarak ilk adımı attım.

Şehrin fazlasıyla içinde kalan havaalanında, ilk önce tek seçenek taksi gibi gözükse de aslında hiç öyle değil. Havaalanı kapısından en fazla üç dakika yürüyüp ana caddeden üzerinde ‘Meydan’ yazan minibüslere bindik. 1.5 TL’ye 15 dakika sürmeden ünlü Taşköprü’nün önündeydik. Bu köprü, yüzyıllara dayanan gücünü hemen belli ediyor. Seyhan Nehri’nin üzerindeki bu en eski köprü, şehre ilk defa bakmak için de ideal bir başlangıç noktası. Köprü üzerinden çevremize biraz göz attık. Sonra da Engin’le karşıya geçtik. Köprünün hemen bitiminde yer alan Hilton’un önünden dönüp bir sonraki köprüden yine geri geçtik. Bu sefer bizi, Türkiye’nin en büyük camisi olan Sabancı Merkez Camisi karşıladı.
Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

  • Çok değil bundan birkaç yıl önce “Ya bir ünlü olsam? Herkes beni sevse.” derdim. Sonraları bunun ne kadar ütopik bir dilek olduğunu anladım. Daha da sonrasında bunun ne kadar saçma olduğunu anladım! Şöyle ki bunu demek, herkesin aynı düşünceye sahip olmasıyla eşdeğer. Dolayısıyla Andy Warhol’u haklı çıkarıp 15 dakikalığına ulusal televizyonda çıkmış olabilirim; lakin ün, şan, şöhret bunu isteyecek egolara ait olsun. Ben uzun zamandır egomu kenara koyup, kendimi bu koca evrenin sadece bir parçası olduğuma inanan bir bireyim. Bırakın milyonları, binleri, yüzleri, sizi gerçekten seven 5 kişi bile yeter şu dünyada. Önemli kendinizi düzgün yetiştirip, sadece insanlığa değil tüm evrene yararlı olmaya çalışabilmektir. (Tabii, bu bir hedeftir. Bunu ne kadar gerçekletirebildiğim ayrı bir meseledir. Bunu da tek bir andan değil, tüm bir sürece bakarak anlayabilirsiniz.)
  • Artık şu yarışma konusunu, tamamen kapatmanın vaktidir. Söyleyeceğimi zaten yazmışım, yorum yapanlar da yapmış. Hoş bir anı olarak kalsın öylece geçmişte.
  • Yeni Bosna’ya giderken 100 metrede bir AVM gördüm. Bunların hepsi nasıl iş yapabiliyor diye, sormadan edemedim. Oralarda yaşamış bir arkadaşımdan şöyle bir cevap geldi: “Herkes, tenha olduğunu sandığına gidiyor. Tabii, bazen birçok kişi aynı mekanı düşününce yine kalabalıklaşıyor ortam ama sonra dağılıyorlar.” AVM konseptini sevmeyen biri olarak, bana çok ters geliyor.
  • Ayrıca düğün konseptine özel bir AVM gördüm. İyice komikti. Herhalde kapıdan bomboş girseniz bile, çıkarken tüm evinizi düzmüş, takılarınızı almış, düğünü de yapmış bir şekilde sizi uğurluyorlar.
  • 2 hafta önce ‘Van Gogh Alive’ sergisine gittim. Klasik bir sergi değildi. Kapkaranlık büyük bir salona giriyorsunuz. Tüm duvarlar ve ortada yerde perdeler var. Bunlara belli bir kurgu ve müzik eşliğinde Van Gogh’un resimleri yansıtılıyor. Yaklaşık 40-45 dakikalık süren bir  kurgu var. Oldukça değişik bir deneyim. Ben oldukça beğendim. Bir süre sonra yere oturup seyre daldım etrafı. Sergiyi bilhassa evebyenlere tavsiye ederim. Çocukları sanatla buluşturmak için kaçırılmayacak bir fırsat.
  • Kar, gerçekten bezdirdi bu yıl. Onun masalımsı dokusu bile bana ters geliyor artık. Ama hala beni şaşırtabiliyor. Bu perşembe, 6.45’te dışarı çıktım. Kar yoktu. 10 saniye sonra deli gibi yağmaya başladı. Ben 1 dakika içinde E5’e çıkana kadar yerler tutmaya başladı. Çok değil, 1 dakika sonra da önümde bir araba kayıp bariyerlere çarptı. Doğayı hafife almayacaksın arkadaş.
  • Dün yani cumartesi de yağmur, sağanak yağmur ve tipi kar gördüm arka arkaya. Tam da boğaz kıyısındaydım. tüm bunlar olurken. Hemen ardından da hava bir güzel açtı, harika bir güneş çıktı. Emirgan’dan Yeniköy’e kadar yürüdük. Harikaydı.
  • Dün Sakıp Sabancı Müzesi’nde ‘Rembrandt ve Çağdaşları’ sergisine gittim. Klasik bir sergi olduğundan herkese ifade etmeyebilir. Bir ay önce okuduğum John Berger’in Görme Biçimleri kitabının çok yararı oldu, resimleri incelerken. Resimlerin çoğu sipariş üzerine yapılmış zaten. Bunun getirdiği özellikler göze çarpıyordu. Aristokratların, araziyi arkalarına alarak yapılan resimler, aslında arazi güzellemesi değil mesela, o aristokratın evine getirdiği misafirlere “Bak, bu arazi benim!” diye caka satma aracı sadece.
  • Coğrafi keşiflerin Batı Avrupa’yı bir anda paraya boğmasının, sanata ciddi katkısı tartışılamaz. Bu sayede, bir sürü sanatçı finanse edilmiş ve bu sayede bir sürü eser üretilmiş ve daha önemlisi bir sürü akıma ve özel resim çeşitlerine imkan sağlanmıştı. Nitekim, sergide bunun sonuçlarını görebiliyoruz. Kimi ressamlar sadece gemi resimleri çizerken,  kimileri hayvan derisini (kürkünü) yakalamaya, kimleri kumaşların canlı dokusunu resme aktarabilmeye adamış. Bir sanat eserini (film, kitap, resim, heykel, vs.) incelerken mutlaka yapıldığı tarihteki koşullar göz önüne alınmalıdır. Yoksa, yapılan analiz eksik kalır.
  • Son zamanlarda arkadaşlarla akşam yemek için Galatasaray’daki Urban’a gidiyoruz. Yemek ve bar için ayrı yerlere gitmek zorunda kalmıyoruz. Fransız restaurantları tarzındaki dekoru, müziksiz oluşu ve leziz yemekleriyle iyi bir alternatif.
Kategoriler:günlük, mekan, sergi, yorum Etiketler:, ,

Yarışma Günü

27/02/2012 6 yorum

Öncelikle şunu belirtmem gerek: Ben ‘Kim Milyoner İster’e kendimi kanıtlamak için katıldım. Ama kanıtlama, ne seyircileri ne de başka bir kimseyi kapsıyor. Tamamen kendim için, o stüdyoya çıkıp kendimi o garip arenada kaybetmeden soruları cevaplamaktı hedefim. Şu kadar kazanmışım, şu soruyu bilmiyormuşum, kamerada şöyle gözüküyormuşum zerre kadar umurumda değil. Ben 27 yaşında bir insanım (engelli, erkek, Türk, faso fiso gibi sıfatlardan çok önce gelir insanlık) ve kendimi bulmaya çalışıyorum. İster buna geç kalmış ergenlik deyin, ister olgunlaşma. Hayatta nerede durduğumu anlamaya çalışıyorum ve bu yarışma da tamamen bu sürecin bir adımıdır. 10-15 dakikalığına olsun kameraların önünde olmak ve kendini, bilincini, kişiliğini kaybetmeden orada durabilmek. Televizyona her gün çıkan binlerce insan var, çoğu maskelerin ardına sığınıyor, bir kısmı kendi olarak çıkıyor. Ama gayet sade bir hayat yaşayan bendenizin o stüdyoda ne yapacağnı merak ettim ben. Tanrı’ya çok şükür ki kendime ihanet etmedim.

Yarışma sabahına dönersek, 9 buçuk olmadan stüdyodaydım. Emre zaten kapıda beni bekliyordu, Engin de ardı sıra geldi. 11’e kadar lobide öyle bekledik. Sonra prova için yarışmacıları stüdyoya aldılar.

Stüdyoya ilk girdiğimde, “Burası amma küçükmüş!” dedim. Bu, biraz bana güven kattı. Seyirci yerlerine oturttular bizi, 12 kişiydik o gün ilk defa katılacaklar olarak. Yapımcı ve yönetmen biraz konuştu. Programın formatını, bizden ne istediklerini anlattılar, tavsiyelerde bulundular. Ardından herkes getirdiği iki çift kıyafeti yönetmene gösterdi, o da uygun bir kombinasyon yapmaya çalıştı. Zaten göreceksiniz, ben lacivert kadife pantolon, baskılı gri bir T-shirt ve lacivert bir  hırka ile katıldım. Sabah evden öyle çıkmıştım zaten, dokunmadılar bana.

Ardından her yarışmacının, iki soru cevaplayacağı bir deneme çekimi yapıldı. Bu çekim kaydedildi ki her yarışma için sıralama buna uygun belirleniyor. Oradaki haliniz, tavırlarınız, konuşmanıza dikkat ediyorlar. Bana bir sesli soru (Selvi Boylum Al Yazmalım’ın tema müziği) bir de Che’nin bir sözü çıktı. Oldukça rahattım. Tabii yapımcılar engelli olduğumdan daha dikkat ettiler. Yarışmada  telefon jokeri kullanırsam soruyu Kenan Işık’ın soracağını söylediler. Ben umursamadığımı söyledim. Hatta sorulara cevap verirken cevabı söylemeyip, kafa sallabileceğimi belirttiler. O anda ne olacağını bilmediğimi ama açıkçası buna gerek olduğunu sanmadığımı belirttim. Zaten bu seçenek kullanılmadı.
Daha fazlasını oku…

Nasıl ‘Kim Milyoner Olmak İster?’e Katıldım?

25/02/2012 47 yorum

Şimdi facebook hesabımdan kontrol ettim. 5 Ocak gecesi yakın arkadaşım Hilal, bana yarışma katılım formunun linkini göndermiş. O gece, ben laf olsun diye doldurdum formu. Kimseye de söylemedim, tamamen “Ya tutarsa?” durumuydu. Ama bala bakın, tuttu!

Yaklaşık 1 ay sonra, 10 Şubat’ta ofisteki masamda otururken, telefon çaldı. Bir bayan, atv’den aradığını söyledi ve önümüzdeki çarşamba (15 şubat) saat 13’te beni atv Yeni Bosna Stüdyoları’na mülakata çağırdı. Bir düşündüm, Yeni Bosna ta İstanbul’un diğer ucu, gitmek için tam gün izin almak gerek filan, kim uğraşacak ya, diye. Arkadaşlara da söyledim, ” Oğlum manyak mısın? Git işte!” dediler. Neyse, şeften izin aldım o çarşamba gününe işe gelmemek için.

Bu arada bir itirafta bulunayım, ben yarışmaya katılacağım kesinleşene kadar, herhalde 6-7 yıldır yarışmayı izlemiyordum. Yeni formattan tamamen bihaberdim. Zaten bilenler bilir, evimde televizyon yok, almayı da düşünmüyorum çünkü izlemiyorum. Tivibu’ya üyeyim mesela ama yılbaşı gecesinden beri açılmamıştır, o gece de ses olsun diye açıktı.
Daha fazlasını oku…