Arşiv

Archive for the ‘saçmalama edebiyatı’ Category

İnsanlığa Dair Birkaç Düşünce veya 2010’lara Siyasi Bir Bakış – 2

21/04/2020 1 yorum

İlk yazıya başlarken bu kadar dolu olduğumu tahmin etmiyordum, dolayısıyla uzadıkça uzadı. Ta ki tek yazıda toparlayamacağımı kabul edene kadar. Bu sebeple içeriğini okuyucuya aktaramayan bir yazıya dönüşmüş, umarım bu hatayı bir daha tekrarlamam.

‘Artı değer’in başlangıçta insan türünün yaşarkalmasını garantilemesi için çıktığını, ardından medeniyetin kurulmasına yol açtığını ve tarih boyunca insanlığın bitmeyen açgözlüğüyle katmerlenerek kapitalizmin özüne dönüştüğünü önceki yazıda anlatmaya çabalamıştım. Günümüzde ben dahil insanlığın çoğu, emeğini satarak para kazanıyor. Bu paranın önemli bir kısmını daha görmeden vatandaşı olduğu veya çalıştığı yerin bulunduğu ülkeye vergi olarak veriyor. Geriye kalan ücret ise hayatı idame ettirmeye yönelik harcamalara gidiyor.

İnsanlığın çoğunun yaptığı iş, kendisinin ve ailesinin yaşarkalmasına dönük olmadığından aldığı ücreti sabit giderlere harcamak zorunda. Tarımla uğraşmıyorsanız mesela, yiyeceğinizi başka bir kişiden almaya muhtaçsınız. Dolayısıyla kazandığınızın muhtemelen hepsini, böyle muhtaç olduğunuz giderlere (barınma, beslenme, ulaşım, vs.) harcamak zorundasınız. Üstelik her harcamanızdan da vatandaşı olduğunuz veya ikamet ettiğiniz ülkeye ayrıca pay vermek zorundasınız.

Tektipleşen insanlar (Kaynak: Pink Floyd – Another Brick in the Wall klibi)

Sabit veya sabit olmayan harcamalarınızı yapabileceğiniz bir sürü seçeneğiniz var. Bu seçeneklerin yani ürünlerin hepsinin de amacı daha fazla insana ürününü seçtirebilmek. Lakin farklı coğrafyalarda, farklı koşullarda yaşayan ve farklı isteklere sahip olan farklı insanlara nasıl aynı ürünü satabilirsiniz ki? Ayrıca dünya nüfusunun çoğu bir şekilde bir topluluğa tamamen bağlı olarak yaşıyor. Yani bir aileye, bir cemiyete, bir tarikata, bir zümreye, vb bir oluşuma tabii ve bu oluşum ihtiyacını toptan (yani daha ucuza) ve tek bir yerden karşılıyor. Hâlbuki megakentlerde olduğu gibi bu oluşumların üyeleri ayrı ayrı yaşasa, hem her ihtiyaçlarını ayrı karşılamak zorunda kalacaklar hem de parakende alacaklarından daha fazla harcayacaklar. Daha fazlasını oku…

Salgın Günlüğü – 1

05/04/2020 2 yorum

Salgının bir şehir, birkaç ülke tarafından değil de; tüm insanlık tarafından ciddiye alındığı veya alınmak zorunda kaldığı şu günlerde çoğu kişi, başkalarının salgını başta nasıl hafife aldığını kanıtlamakla meşgul. Ama işin ilginci de yine insanlığın neredeyse tamamının ilk duyduğunda bu virüsü hafife aldığı gerçeği. Hastalığın ilk ortaya çıktığı yer olarak düşünülen Çin’in Wuhan kentinde bile bu virüsün salgına yol açabileceğini düşünen ilk hekim yoğun bir tepkiyle karşılandı.

Bu yüzden yazının adından da anlaşılabileceği gibi bu yazıda sadece kişisel düşüncelerimi ve gündelik yaşamımı yazacağım. Benim bu virüsü ciddiye almam şubat ortasına rastlıyor. Ofiste son birkaç aydır iki ayrı uluslar arası projede görev alıyorum ve ikisinin de müşterisi bir Çin şirketi. Şubat başına denk gelen Çin yılbaşı tatili önce 1-2 hafta ertelendi, dolayısıyla proje toplantıları da genelde iptal edildi ya da ertelendi. Ardından gelen toplantılara Çin’den katılanların genelinin evden bağlandığı görüldü. Çünkü bağlantı kopmaları başladı; aralara garip ekolar, çocuk sesleri, ev gürültüleri girmeye başladı. Toplantı başlarında da salgınla ilgili konuşulan birkaç cümlede şirketlerin genelinin ofise gelemediğini duymaya başladık. İşte o zaman bu salgının dünya ekonomisini ciddi etkileyeceğini anlamaya başladım. Çünkü dünyanın en büyük endüstrisine sahip olan Çin’de şirketlerin bir ay kapanmalarının bile dünya piyasasını orta vadede negatif etkileyeceği aşikârdı.

Nitekim şubat ortasında konuştuğum tanıdık bir tekstil şirketi sahibi çok mutluydu. Çin’deki üretimin durmasıyla kendisine duyulan ihtiyacın bir anda arttığını ifade ediyordu. Sadece bu durumun ne kadar devam edeceğini kestiremediğinden iş büyütme konusunda kararsızdı. Halbuki bir ay sonra kendisi de fabrikayı kapayacaktı. Tahmininin tersine şu anda ne kadar küçülmesi konusunda karar vermeye çalışıyor.

Evdeki ofis masam

Şirketim FEV Türkiye, 16 Mart itibariyle tamamen evden çalışmaya geçti. Ertesi gün ofisten çıkarken dizüstümün yanında bir monitörümü (şirkette iki monitör ve dizüstünün ekranıyla çalışıyorum), klavyemi, faremi ve hatta ethernet kablomu da yanıma aldım. Evdeki çalışma masama hepsini hanımla muntazam kurduk. Çalışma düzenim neredeyse değişmedi. Zaten ocak ortasından beri iş yoğunluğum nedeniyle fazla mesaiye geçmiştim. Evden çalışma, fazla mesaiye daha fazla kapı aralamış oldu. Ofistekinden bariz daha fazla çalışıyorum. Daha fazlasını oku…

Birtakım Düşünceler

03/07/2019 1 yorum

Bu yazı, benzeri siyasi denemeler gibi net birtakım saptamalar, yargılar ve çözüm önerilerinden oluşmuyor. Ben sadece okuyorum, çevremi izliyorum ve bunlar hakkında düşünüyorum. Bu yazı da -uzun yıllardır yapmadığım bir şekilde- bu düşüncelerin yazıya dökülmüş hali. Kimse okusun da feyz alsın diye bir amacım yok, sadece kişisel tarihime bir not düşmek istiyorum.

AKP ilk iktidara geldiğinde liseyi bitirmek üzereydim ve çevremdeki çoğu insan gibi şeriatın geleceğini zannediyordum. Tüm türbanlılar öcü, tüm derviş sakallılar yobaz, tüm AKP’liler vatan hainiydi. Tabii bunları düşünürken ne tarih biliyordum, ne Türkiye’yi tanıyordum, ne de kendi bakış açıma sahiptim. Hatta iki yıl içinde farkına varacağım üzere Atatürk ilkelerini bile eksik ve kısmen yanlış biliyordum.

Aradan geçen 17 yılda yukarıda yazdığım iddialar ya tamamen ya da kısmen fos çıktı. Türkiye’ye şeriat gelmedi lakin muhafazakâr oligarşi geldi. Türbanlıların da insan olduğunu, kendi hayatlarına saygı göstermek gerektiğini öğrendim. Fakat inancın her yerde olduğu gibi burada da bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığını ve bu durumdan da en çok kadınların muzdarip olduğunu gördüm. Yobazlığın sakallığa mahsus olmadığını çok çabuk kavradım. Vatan hainliğinin ise çok subjektif ve ağır bir kavram olduğunu, bunun yanında ülkeden çok kişisel çıkarını düşünen insanların tek bir partiye mensup olmadığını anladım.

Daha fazlasını oku…

2017 Biterken

Biz Türkiye’de Fatih Terim’in kişisel hezeyanlarıyla, Rıza Sarraf beyefendinin kime ne kadar bayıldığıyla, hangi mankenin hangi şarkıcıya yan gözle baktığıyla, sayın Cumhurbaşkanı’nın bundan sonra kimi görevden alacağıyla günlük tartışmalarımızı bitirip huzurluca yatağımızda uyuyalım. Nasılsa bizim için yılların geçmesi sadece yeni cep telefonu modellerinin çıkmasından, futbol ve yerel sabun köpüğü dizilerimizin sezonlarının geçmesinden ibaret. Teknoloji gelişiyormuş, bilim yeni bir eşiğe gelmek üzereymiş, uzay madenciliği için son hazırlıklar yapılıyormuş, global ekonomik düzen kabuk değiştiriyormuş… Ne önemi var ki? İlber Hoca’m her konuyu biliyor nasıl olsa!

Çoğu zaman ben, kendime de çok sinirleniyorum. O kadar ufak, önemsiz ve bize hiçbir katkısı olmayan şeyler üzerine kafa yoruyoruz, düşünüyoruz, endişeleniyoruz ve hatta kendimizi hırpalıyoruz ki! Değiştiremeyeceğim, beni hiçbir şekilde yükseltmeyen konuları duymaktan, izlemekten, haklarında konuşmaktan çok sıkıldım, yoruldum ve usandım. Bu yüzden de uzun yıllardır televizyon izlemiyorum, birbirinin kopyası gazeteleri okumuyorum. Çünkü bilmediğim, tanımadığım, üstelik benden üstün olmayan kişiler tarafından manipüle edilmek istemiyorum. Bu manipülasyonlar bize o kadar zaman kaybettiriyor ki üstelik.

Daha fazlasını oku…

İdealler ve Matematiğin Gündelik Hayatta Kullanımı Üzerine

26/02/2015 1 yorum

İdeal, bir şeyin mutlak olanıdır ve bir fantazidir, gerçek değildir. Bunun en nesnel örneği kimyadadır. İdeal gaz formülü (PV=nRT), gazların dinamikleri üzerine bir eşitliktir. Hâlbuki evrendeki hiçbir gaza bu eşitliği uygulayamazsınız. Uygularsanız hesabınız yanlıştır çünkü ideal gaz yoktur. Sadece yüksek sıcaklık ve düşük basınç altında ideale yakın gaz elde edebilirsiniz.

Hayat da böyledir. Saf iyi veya saf kötü yoktur mesela. Masallarda, kitaplarda, filmlerde böyle insanlar olduğunu duysak, okusak veya izlesek de bu da fantazidir. Dünyadaki hiçbir insan, hiçbir canlı saf iyi veya saf kötü değildir. İnsanların yaptığı her eylemin kendine göre bir sebebi ve bir sonucu vardır. Yapılan kötülüklerin de bir sebebi vardır, bu sebep çok saçma veya bencilce olsa da… Her kötülüğün içinde de -bazen mantıksız ve/veya imkânsız gelse de- bir iyilik vardır mutlaka, her iyiliğin içinde bir kötülük olduğu gibi.

Kısacası, iyilik-kötülük kavramları da birer idealdir, bir fantazidir. Ama insanlar, gündelik hayatta bu kavramları sıklıkla kullanıp doğru kabul ederler. Çünkü insanların basitçe sınıflandırabilmesi ve anlatılması kolaydır, herkesin işine gelir. Açıklama yaparken soyut kavramlarla, karmaşık betimlemelerle uğraşmak istenmez. Kolay kategorilendirip somuta indirgemek istenir. Çünkü somutu anlamak ve anlatmak çok basittir, bir anaokulu çocuğuna bile anlatabilirsiniz. Hâlbuki soyutu anlamak için dikkatlice dinlemeniz ve biraz düşünmeniz gerekir. Hele anlatabilmek daha da komplekstir.

Baştaki örnek üzerinden gidersek, PV=nRT eşitliği doğrusal bir denklemdir. Dört işlemle bile çözersiniz, kafanızdan birkaç saniyede bile çözebilirsiniz. Çok basit bir problemdir. Ama bu denklem sadece ideal gazlar içindir. Gerçek gazlar üzerinde hesap yapacaksanız mutlaka yüksek matematik (türev, integral, vs) kullanmalısınız. Bu hesabı kafanızdan yapamazsınız 🙂 , birkaç saniyede de çözemezsiniz. En azından kağıt-kalem kullanmalısınız, hatta belki de özel bir bilgisayar yazılımına (Matlab gibi) gereksinim duyabilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Yeni Yıl Yazısı

2014’ün en çok beklenen filmlerinden biriydi Interstellar (2014) ama beklenen etkiyi yapamadı. Uzun yıllar hatırlanacak bir bilim-kurgu izleyemedik. Buna rağmen filmden aklımda iki şey kaldı: İlki sevginin her şeyi gerçekleştirmeye kâdir olduğunu göstermesi, beşinci boyutu açabilecek kadar. Fazla naif ve muhafazakar bir bakış açısı olduğunun farkındayım ama saf sevgiyi unuttuğumuz bir çağda, her şeye rağmen sevginin yüceltilmesi güzel ve takdir edilmesi gereken bir durum.

İkincisi ise eminim çoğu izleyenin dikkat etmediği (zaten film içinde bir önemi olmayan) ama beni çok düşündürten bir detay: Filmde yer alan yapay zekaya sahip robotların dürüstlük ayarı vardı, bilmem dikkat ettiniz mi? Normalde 0 ve 1’lerden, daha açık ifadeyle Yanlış (0) ve Doğru’lardan (1) ibaret olan bir mantığa sahip olan makinelerin 0 ve 1 arasında sonsuz sayıda olasılık olmasını hesaba katması demek, bu ufak ayar. Ufak dediğime bakmayın, bu ayar insan ile robot arasındaki keskin farkı da bir anda yok eden bir özellik. Hiçbir insan için hayat salt yanlış ve salt doğrulardan ibaret değildir. Her insanın kötü özellikleri vardır, yalan söylemek gibi. Annelerimiz her ne kadar yalan söylemenin kötülüklerini bize defalarca anlatsalar da onlar da yalan söyler. 🙂 Çünkü insan yalan söyleyebildiği için, insandır. Bunu her ne kadar inkar etmek için çabalasak da belki de tek salt gerçek de budur.

Yalan söylemek, tabii güzel bir şey değildir fakat yalan söylediğimizi inkar etmek kadar saçma ve büyük bir yalan yoktur. Ama bu yalanın bile bir mantığı vardır: O da dünyanın basit ve kendimizin ise tek akıllı canlı olduğu düşünmemizdir. Fazla derine inmeden şunu söyleyim: Evren, dünyanın çevresinde dönmediği gibi dünya da kişinin çevresinde dönmez! Aslında, buradan yalan söyleyen kişinin kendisini de kandırdığı ortaya çıkıyor (olmayan bir şeye inandığı için!) ki benim yalan söyleyenlere acıma sebebim budur! Bilhassa Türkiye’de televizyonlarda ve kürsülerde konuşanların çoğu da böyle: Hem yalan söylüyor hem de bu yalana kendi de inanıyor!

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki yalanlar bombardıman hâlinde yağıyor her taraftan. İşte, evde, yolda, televizyonda, sinemada, kitaplarda, gazetelerde, her yerde… Herkesin de sebebi basit: “Benim gerçeğim en doğrudur!” Ne kadar sakıncalı ve korkutucu bir düşünce! Düşünsenize, milyarlarca insanın her biri, kendisinin bir diğerinden daha zeki olduğunu düşünüyor! Evet, komik! Ama komik olduğu kadar korkutucu!

Hepimiz yalan söylüyoruz ama bunun da bir ayarı var. En azından olmalı, tıpkı Interstellar‘daki gibi. Karşıdaki (yalan söylenen) insan, aptal yerine konmamalı! Böyle olunca, insanlara olan güveniniz günbegün azalıyor. Gündeme, güncele eskisi kadar değer vermez oluyorsunuz! Bu durum, bir taraftan sakıncalı olabilse de diğer yandan sadece kendinize odaklanmanızı sağlıyor.

Hayat devam ediyor… Pek zevki kalmasa da küçük şeyler yaparak canlı tutmaya çalışıyorum bu ‘iki kapılı hanın’ geçidini. Bu yıl yine gezdim, yedim, içtim, izledim, kahkaha attım ve ağladım… Dünyanın en eski ve en derin gölünü (Baykal Gölü) çıplak gözlerle görünce kadimliliğini hisssettim; Mardin’de tastan şarap içerken otantikliği yaşadım; yolundan 10 dakikada bir araba geçen Divriği’de insan elinin yapabileceği en muhteşem mimari yapıyı gezerken sanatın büyüleciliği karşısında ufaldım; yine Urfa’da 12000 yıllık tapınağı ziyaret ederken tarihte kim bilir daha neler bilmediğimizi merak ettim; Taviani Kardeşler’in Kaos‘unu (1984) küçücük bir salonda izlerken insanoğlunun her yerde aynı, basit bir canlı olduğunu bir kez daha gözlemledim; Black Mirror dizisinde teknolojinin insanlığı kötülüğe sevk etmediğini, zaten kötü olan insanlığa elverişli bir ortam yarattığını fark ettim; Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi‘ni seyrederken her eylemin aslında kollektif, tek kişiden bağımsız olduğunu anladım;… Bir sürü de hata yaptım, insanları üzdüm, incittim…

Kısacası hayat, yeni deneyimlerle devam ediyor. Buraya yazılmasa bile hepsi şeceremizde var, gören görüyor, bilen biliyor…  Ben yine insan olmaya çalıştım, Tanrı’nın bana bahşettiği bu armağanın hakkını vermeye çalıştım. Bakalım 2015  ne getirecek?

Hepinize kendinize lâyık insanlarla dolu, yeni ve benzersiz deneyimlerle bir yıl diliyorum. Bu sene dinlemeyi en sevdiğim şarkılardan biri gelsin o zaman (yılın en güzel cover’ı da bonus 🙂 ):

Benden Şarkılar – My Way (Frank Sinatra)

Bu akşam Mad Men’in son bölümünü izledim, 7. sezon 6. bölüm, The Strategy. Bölümde Don ile Peggy çalışırken Peggy bir anda pişmanlıklarından yakınmaya başlıyor. Arkadan da yavaştan My Way  girmeye başlıyor, Don da “Bu bir tesadüf olamaz!” deyip Peggy’yi dansa kaldırıyor.

Frank Sinatra ile gerçek tanışmam lise yıllarıma rastlar. Herkesin Pentagram, Metallica, Iron Maiden dinlediği bir ortamda kasetçalardan (walkmen :D, şimdi tarihi eser oldu) Frank, Elvis ve Beatles dinlerdim arka arkaya. Vardı bende bir gariplik. Ama içlerinde Frank’ın yeri hep ayrıdır, caz seveceğim o zamanlardan belliymiş meğerse. Aldığım ‘best of’ albümünün başında da My Way vardı. Dinlemeyi inanılmaz severdim ki bu da çok gariptir. Lisede okuyan, hayattan habersiz bir çocuğun, hayatının sonuna yaklaşmış birinin itiraflarına bayılması çok garip ya! Git Smells Like Teen Spirit dinle arkadaşım, mal mısın?

Tabii yıllar geçtikçe şarkı daha anlam kazanmaya başladı. Ne de olsa hayata atılıyorsunuz, başınızdan bir sürü şey geçiyor, hatalar, pişmanlıklar, sevinçler, aşklar, ayrılıklar, başarılar. 30’umu doldurmaya birkaç ayım kalmış, daha hayata yeni başlamışım. Ama bizim neslin laneti olan ‘erken yorulma’ üzerimde. Hele Türkiye’de yaşıyorsanız gündem de ayrı biniyor ki bazı günler sanki hayatın son günü gibi geliyor. Öyle bir kesiflik, öyle bir umutsuzluk. Daha yaşanacak ne günler, yıllar, deneyimler, aşklar varken siz eve zor gidiyorsunuz. İşte böyle bir günün sonunda elimde bir duble viski Mad Men‘in son bölümünü izlerken birden My Way çalmasın mı valla içimi bir mutluluk kapladı ki sormayın. Ayıp olmasa bağıra bağıra eşlik edecektim.

Sonra neden bu şarkıyı bu kadar sevdiğimi düşündüm. Cevabı basit: Kim ne derse desin, ister hata ister başarı olsun kendi yolundan gitmek! İşin özü bu! Evet, 30’umu bitiriyorum. Evet, yalnızım ve tek yaşıyorum. Evet, çoğunluğun hor gördüğü engelli, entel bir inek/mühendisim. Ama ben buyum. Çok hata yapsam da hep kendi yolumdan gitmeye çalıştım. İşte bu yüzden de mutluyum çünkü hayatımın hataları da başarıları da benim sorumluğumda.

My Way – Frank Sinatra

And now, the end is near; / Ve şimdi, son gayet yakın;
And so I face the final curtain. / Ve son perdeyi görmek üzereyim.
My friend, I’ll say it clear, / Arkadaşım, açık söyleyeyim,
I’ll state my case, of which I’m certain. / Ben davamı belirttim, emin olduğum şekilde.

I’ve lived a life that’s full. / Dolu dolu bir hayat yaşadım.
I’ve traveled each and ev’ry highway; / Her yolda bulundum;
But more, much more than this, / Ve bundan da fazlası,
I did it my way. /Kendi yolumla yaptım.

Regrets, I’ve had a few; /Pişmanlıklar, biraz var;
But then again, too few to mention. / Ama bahsedecek çok azı var.
I did what I had to do / Yapmam gerekenleri yaptım
And saw it through without exemption. / Ve hepsini istinasız başardım.

I planned each charted course; / Her birini planladım;
Each careful step along the byway, / Yolumdaki her adımı dikkatlice
But more, much more than this, / Ama bundan da fazlası,
I did it my way. / Hepsini kendi yolumla yaptım.

Yes, there were times, I’m sure you knew / Evet, öyle zamanlar oldu ki, siz de bilirsiniz
When I bit off more than I could chew. /Çiğnemem gerekenden fazlasını ısırdığım.
But through it all, when there was doubt, /Ama hepsine bakınca, şüphesiz ki,
I ate it up and spit it out. / Hepsini çiğneyip geri tükürdüm.
I faced it all and I stood tall; / Hepsiyle yüzleştim ve karşılarında durdum;
And did it my way. / Ve hepsini kendi yolumla yaptım.

I’ve loved, I’ve laughed and cried. /Sevdim, güldüm ve ağladım.
I’ve had my fill; my share of losing. / Ağzına kadar doldurdum, kaybetme hakkımı.
And now, as tears subside, / Ve şimdi, yaşlar dökülünce,
I find it all so amusing. / Hepsini öyle komik buluyorum ki.

To think I did all that; / Hepsini yaptığımı düşününce;
And may I say – not in a shy way, / Söylebilir miyim, utanmadan,
“No, oh no not me, / “Hayır, ben değil,
I did it my way”. / Ben kendi yolumla yaptım”.

For what is a man, what has he got? / Bir kişi, neye sahip olduğu kadarsa?
If not himself, then he has naught. / Kendisi değilse, hiçbir şeydir.
To say the things he truly feels; / Hissettiklerini gerçekten söylemek için;
And not the words of one who kneels. / Biat ettiği kişinin sözlerini değil.
The record shows I took the blows – / Kayıtlar gösteriyor ki ben yapmışım
And did it my way! / Her şeyi kendi yolumla yapmışım!