Arşiv

Archive for the ‘saçmalama edebiyatı’ Category

Volkswagen Skandalı, Teknik Açıklaması ve Ötesi

Eylül 23, 2015 43 yorum

ÖNEMLİ NOT: Bu yazı, bir blog yazısıdır ve hiçbir şekilde akademik bir nitelik veya haber mantığı taşımamaktadır. Sadece benim bilgi birikimlerimi ve düşüncelerimi içermektedir. Bunlar da gayet yanlış olabilir. Yanlışsa da en  alttaki ‘GÜNCELLEME’ bölümünde konu ile açıklama girmeye çalışacağım. Yazı ile ilgili hakaret içermeyen (ki içerenleri de koydum biraz) olumsuz yorumları da en alttaki yorumlardan okuyabilirsiniz.

Dünya yeni bir skandalla çalkalanıyor ve şahsi fikrim bunun salt bir şirket krizi olmadığı yönünde. Lâkin bu teorimden önce olayı basit bir şekilde açıklamak gerekiyor: Nedir bu Volkswagen skandalı?

İlk bilinmesi gereken teknik detay, Amerika ve Avrupa’da bir aracın farklı şekilde satış tescili alması. Avrupa’da bir aracın tescil alabilmesi için, devlet kontrolünde tüm gerekli testlerden geçmesi gerekiyor. Türkiye’de de bu sistem geçerli. Amerika’da ise işler biraz çetrefilli: Bir araca ait tüm teknik detaylar bir forma yazılarak devlete teslim ediliyor ve onaylanırsa tescil alınıyor. Fakat (!) araç satışa çıktıktan sonra devletin test şirketi, araç üreticisinin haberi olmadan piyasadan bir aracı satın alıyor ve tüm testlerini yapıp dokümanda beyan ettikleriyle uyup uymadığını kontrol ediyor. Uyuyorsa, test ücretini şirkete fatura ediyor sadece. Ama uymuyorsa gelsin milyar dolarlık cezalar!

vw

Volkswagen’e olan da budur! Aracın emisyon oranlarının beyan ettiği orandan 40 kat fazla olduğu tespit edilmiş. Skandal da kopmuş! İkinci sorumuz gelsin: Volkswagen gibi bir şirket bunu nasıl yapar? Daha fazlasını oku…

Reklamlar

İdealler ve Matematiğin Gündelik Hayatta Kullanımı Üzerine

Şubat 26, 2015 1 yorum

İdeal, bir şeyin mutlak olanıdır ve bir fantazidir, gerçek değildir. Bunun en nesnel örneği kimyadadır. İdeal gaz formülü (PV=nRT), gazların dinamikleri üzerine bir eşitliktir. Hâlbuki evrendeki hiçbir gaza bu eşitliği uygulayamazsınız. Uygularsanız hesabınız yanlıştır çünkü ideal gaz yoktur. Sadece yüksek sıcaklık ve düşük basınç altında ideale yakın gaz elde edebilirsiniz.

Hayat da böyledir. Saf iyi veya saf kötü yoktur mesela. Masallarda, kitaplarda, filmlerde böyle insanlar olduğunu duysak, okusak veya izlesek de bu da fantazidir. Dünyadaki hiçbir insan, hiçbir canlı saf iyi veya saf kötü değildir. İnsanların yaptığı her eylemin kendine göre bir sebebi ve bir sonucu vardır. Yapılan kötülüklerin de bir sebebi vardır, bu sebep çok saçma veya bencilce olsa da… Her kötülüğün içinde de -bazen mantıksız ve/veya imkânsız gelse de- bir iyilik vardır mutlaka, her iyiliğin içinde bir kötülük olduğu gibi.

Kısacası, iyilik-kötülük kavramları da birer idealdir, bir fantazidir. Ama insanlar, gündelik hayatta bu kavramları sıklıkla kullanıp doğru kabul ederler. Çünkü insanların basitçe sınıflandırabilmesi ve anlatılması kolaydır, herkesin işine gelir. Açıklama yaparken soyut kavramlarla, karmaşık betimlemelerle uğraşmak istenmez. Kolay kategorilendirip somuta indirgemek istenir. Çünkü somutu anlamak ve anlatmak çok basittir, bir anaokulu çocuğuna bile anlatabilirsiniz. Hâlbuki soyutu anlamak için dikkatlice dinlemeniz ve biraz düşünmeniz gerekir. Hele anlatabilmek daha da komplekstir.

Baştaki örnek üzerinden gidersek, PV=nRT eşitliği doğrusal bir denklemdir. Dört işlemle bile çözersiniz, kafanızdan birkaç saniyede bile çözebilirsiniz. Çok basit bir problemdir. Ama bu denklem sadece ideal gazlar içindir. Gerçek gazlar üzerinde hesap yapacaksanız mutlaka yüksek matematik (türev, integral, vs) kullanmalısınız. Bu hesabı kafanızdan yapamazsınız 🙂 , birkaç saniyede de çözemezsiniz. En azından kağıt-kalem kullanmalısınız, hatta belki de özel bir bilgisayar yazılımına (Matlab gibi) gereksinim duyabilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Yeni Yıl Yazısı

Aralık 30, 2014 Yorum bırakın

2014’ün en çok beklenen filmlerinden biriydi Interstellar (2014) ama beklenen etkiyi yapamadı. Uzun yıllar hatırlanacak bir bilim-kurgu izleyemedik. Buna rağmen filmden aklımda iki şey kaldı: İlki sevginin her şeyi gerçekleştirmeye kâdir olduğunu göstermesi, beşinci boyutu açabilecek kadar. Fazla naif ve muhafazakar bir bakış açısı olduğunun farkındayım ama saf sevgiyi unuttuğumuz bir çağda, her şeye rağmen sevginin yüceltilmesi güzel ve takdir edilmesi gereken bir durum.

İkincisi ise eminim çoğu izleyenin dikkat etmediği (zaten film içinde bir önemi olmayan) ama beni çok düşündürten bir detay: Filmde yer alan yapay zekaya sahip robotların dürüstlük ayarı vardı, bilmem dikkat ettiniz mi? Normalde 0 ve 1’lerden, daha açık ifadeyle Yanlış (0) ve Doğru’lardan (1) ibaret olan bir mantığa sahip olan makinelerin 0 ve 1 arasında sonsuz sayıda olasılık olmasını hesaba katması demek, bu ufak ayar. Ufak dediğime bakmayın, bu ayar insan ile robot arasındaki keskin farkı da bir anda yok eden bir özellik. Hiçbir insan için hayat salt yanlış ve salt doğrulardan ibaret değildir. Her insanın kötü özellikleri vardır, yalan söylemek gibi. Annelerimiz her ne kadar yalan söylemenin kötülüklerini bize defalarca anlatsalar da onlar da yalan söyler. 🙂 Çünkü insan yalan söyleyebildiği için, insandır. Bunu her ne kadar inkar etmek için çabalasak da belki de tek salt gerçek de budur.

Yalan söylemek, tabii güzel bir şey değildir fakat yalan söylediğimizi inkar etmek kadar saçma ve büyük bir yalan yoktur. Ama bu yalanın bile bir mantığı vardır: O da dünyanın basit ve kendimizin ise tek akıllı canlı olduğu düşünmemizdir. Fazla derine inmeden şunu söyleyim: Evren, dünyanın çevresinde dönmediği gibi dünya da kişinin çevresinde dönmez! Aslında, buradan yalan söyleyen kişinin kendisini de kandırdığı ortaya çıkıyor (olmayan bir şeye inandığı için!) ki benim yalan söyleyenlere acıma sebebim budur! Bilhassa Türkiye’de televizyonlarda ve kürsülerde konuşanların çoğu da böyle: Hem yalan söylüyor hem de bu yalana kendi de inanıyor!

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki yalanlar bombardıman hâlinde yağıyor her taraftan. İşte, evde, yolda, televizyonda, sinemada, kitaplarda, gazetelerde, her yerde… Herkesin de sebebi basit: “Benim gerçeğim en doğrudur!” Ne kadar sakıncalı ve korkutucu bir düşünce! Düşünsenize, milyarlarca insanın her biri, kendisinin bir diğerinden daha zeki olduğunu düşünüyor! Evet, komik! Ama komik olduğu kadar korkutucu!

Hepimiz yalan söylüyoruz ama bunun da bir ayarı var. En azından olmalı, tıpkı Interstellar‘daki gibi. Karşıdaki (yalan söylenen) insan, aptal yerine konmamalı! Böyle olunca, insanlara olan güveniniz günbegün azalıyor. Gündeme, güncele eskisi kadar değer vermez oluyorsunuz! Bu durum, bir taraftan sakıncalı olabilse de diğer yandan sadece kendinize odaklanmanızı sağlıyor.

Hayat devam ediyor… Pek zevki kalmasa da küçük şeyler yaparak canlı tutmaya çalışıyorum bu ‘iki kapılı hanın’ geçidini. Bu yıl yine gezdim, yedim, içtim, izledim, kahkaha attım ve ağladım… Dünyanın en eski ve en derin gölünü (Baykal Gölü) çıplak gözlerle görünce kadimliliğini hisssettim; Mardin’de tastan şarap içerken otantikliği yaşadım; yolundan 10 dakikada bir araba geçen Divriği’de insan elinin yapabileceği en muhteşem mimari yapıyı gezerken sanatın büyüleciliği karşısında ufaldım; yine Urfa’da 12000 yıllık tapınağı ziyaret ederken tarihte kim bilir daha neler bilmediğimizi merak ettim; Taviani Kardeşler’in Kaos‘unu (1984) küçücük bir salonda izlerken insanoğlunun her yerde aynı, basit bir canlı olduğunu bir kez daha gözlemledim; Black Mirror dizisinde teknolojinin insanlığı kötülüğe sevk etmediğini, zaten kötü olan insanlığa elverişli bir ortam yarattığını fark ettim; Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi‘ni seyrederken her eylemin aslında kollektif, tek kişiden bağımsız olduğunu anladım;… Bir sürü de hata yaptım, insanları üzdüm, incittim…

Kısacası hayat, yeni deneyimlerle devam ediyor. Buraya yazılmasa bile hepsi şeceremizde var, gören görüyor, bilen biliyor…  Ben yine insan olmaya çalıştım, Tanrı’nın bana bahşettiği bu armağanın hakkını vermeye çalıştım. Bakalım 2015  ne getirecek?

Hepinize kendinize lâyık insanlarla dolu, yeni ve benzersiz deneyimlerle bir yıl diliyorum. Bu sene dinlemeyi en sevdiğim şarkılardan biri gelsin o zaman (yılın en güzel cover’ı da bonus 🙂 ):

Benden Şarkılar – My Way (Frank Sinatra)

Mayıs 20, 2014 Yorum bırakın

Bu akşam Mad Men’in son bölümünü izledim, 7. sezon 6. bölüm, The Strategy. Bölümde Don ile Peggy çalışırken Peggy bir anda pişmanlıklarından yakınmaya başlıyor. Arkadan da yavaştan My Way  girmeye başlıyor, Don da “Bu bir tesadüf olamaz!” deyip Peggy’yi dansa kaldırıyor.

Frank Sinatra ile gerçek tanışmam lise yıllarıma rastlar. Herkesin Pentagram, Metallica, Iron Maiden dinlediği bir ortamda kasetçalardan (walkmen :D, şimdi tarihi eser oldu) Frank, Elvis ve Beatles dinlerdim arka arkaya. Vardı bende bir gariplik. Ama içlerinde Frank’ın yeri hep ayrıdır, caz seveceğim o zamanlardan belliymiş meğerse. Aldığım ‘best of’ albümünün başında da My Way vardı. Dinlemeyi inanılmaz severdim ki bu da çok gariptir. Lisede okuyan, hayattan habersiz bir çocuğun, hayatının sonuna yaklaşmış birinin itiraflarına bayılması çok garip ya! Git Smells Like Teen Spirit dinle arkadaşım, mal mısın?

Tabii yıllar geçtikçe şarkı daha anlam kazanmaya başladı. Ne de olsa hayata atılıyorsunuz, başınızdan bir sürü şey geçiyor, hatalar, pişmanlıklar, sevinçler, aşklar, ayrılıklar, başarılar. 30’umu doldurmaya birkaç ayım kalmış, daha hayata yeni başlamışım. Ama bizim neslin laneti olan ‘erken yorulma’ üzerimde. Hele Türkiye’de yaşıyorsanız gündem de ayrı biniyor ki bazı günler sanki hayatın son günü gibi geliyor. Öyle bir kesiflik, öyle bir umutsuzluk. Daha yaşanacak ne günler, yıllar, deneyimler, aşklar varken siz eve zor gidiyorsunuz. İşte böyle bir günün sonunda elimde bir duble viski Mad Men‘in son bölümünü izlerken birden My Way çalmasın mı valla içimi bir mutluluk kapladı ki sormayın. Ayıp olmasa bağıra bağıra eşlik edecektim.

Sonra neden bu şarkıyı bu kadar sevdiğimi düşündüm. Cevabı basit: Kim ne derse desin, ister hata ister başarı olsun kendi yolundan gitmek! İşin özü bu! Evet, 30’umu bitiriyorum. Evet, yalnızım ve tek yaşıyorum. Evet, çoğunluğun hor gördüğü engelli, entel bir inek/mühendisim. Ama ben buyum. Çok hata yapsam da hep kendi yolumdan gitmeye çalıştım. İşte bu yüzden de mutluyum çünkü hayatımın hataları da başarıları da benim sorumluğumda.

My Way – Frank Sinatra

And now, the end is near; / Ve şimdi, son gayet yakın;
And so I face the final curtain. / Ve son perdeyi görmek üzereyim.
My friend, I’ll say it clear, / Arkadaşım, açık söyleyeyim,
I’ll state my case, of which I’m certain. / Ben davamı belirttim, emin olduğum şekilde.

I’ve lived a life that’s full. / Dolu dolu bir hayat yaşadım.
I’ve traveled each and ev’ry highway; / Her yolda bulundum;
But more, much more than this, / Ve bundan da fazlası,
I did it my way. /Kendi yolumla yaptım.

Regrets, I’ve had a few; /Pişmanlıklar, biraz var;
But then again, too few to mention. / Ama bahsedecek çok azı var.
I did what I had to do / Yapmam gerekenleri yaptım
And saw it through without exemption. / Ve hepsini istinasız başardım.

I planned each charted course; / Her birini planladım;
Each careful step along the byway, / Yolumdaki her adımı dikkatlice
But more, much more than this, / Ama bundan da fazlası,
I did it my way. / Hepsini kendi yolumla yaptım.

Yes, there were times, I’m sure you knew / Evet, öyle zamanlar oldu ki, siz de bilirsiniz
When I bit off more than I could chew. /Çiğnemem gerekenden fazlasını ısırdığım.
But through it all, when there was doubt, /Ama hepsine bakınca, şüphesiz ki,
I ate it up and spit it out. / Hepsini çiğneyip geri tükürdüm.
I faced it all and I stood tall; / Hepsiyle yüzleştim ve karşılarında durdum;
And did it my way. / Ve hepsini kendi yolumla yaptım.

I’ve loved, I’ve laughed and cried. /Sevdim, güldüm ve ağladım.
I’ve had my fill; my share of losing. / Ağzına kadar doldurdum, kaybetme hakkımı.
And now, as tears subside, / Ve şimdi, yaşlar dökülünce,
I find it all so amusing. / Hepsini öyle komik buluyorum ki.

To think I did all that; / Hepsini yaptığımı düşününce;
And may I say – not in a shy way, / Söylebilir miyim, utanmadan,
“No, oh no not me, / “Hayır, ben değil,
I did it my way”. / Ben kendi yolumla yaptım”.

For what is a man, what has he got? / Bir kişi, neye sahip olduğu kadarsa?
If not himself, then he has naught. / Kendisi değilse, hiçbir şeydir.
To say the things he truly feels; / Hissettiklerini gerçekten söylemek için;
And not the words of one who kneels. / Biat ettiği kişinin sözlerini değil.
The record shows I took the blows – / Kayıtlar gösteriyor ki ben yapmışım
And did it my way! / Her şeyi kendi yolumla yapmışım!

2013’ün Ardından…

Aralık 29, 2013 Yorum bırakın

Bir yıl daha sona eriyor. Herkes bir yıl daha deneyimleniyor. Kimisi bu bir yılı kullanamayarak yerinde sayarken, diğeri yaşadıklarından ders alıp gittikçe olgunlaşıyor, büyüyor. Büyümek, bazısına göre erdem ise bazısına göre de çocukluğunu kaybetmektir.

buyumek

Çocuk olmak güzeldir; her şeyi denemek isteyen, asi, korkusuz, düşünmeden hareket eden. Lakin her şeyde olduğu gibi, çocukluğun da avantaj ve dezavantajları vardı; o da kendi zamanı içinde güzeldir. Zamanı gelince büyümek gerekir. Dünya böyledir çünkü. Sorumluluk almak gerekir, çalışmak gerekir, aşık olmak gerekir, düşünmek gerekir. Statükodan ayrılmak zordur elbet; para babadan, sevginin en temizi anneden gelince hele. Lakin kendi hayatını kurmalısın ki dünyaya kendi izini bırakabil. Hayat kolay değildir. Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

Mart 16, 2013 Yorum bırakın
    • Geçen ay !f Film Festivali’nde beni çok etkileyen bir reklam yayınlandı. Hatta sırf o reklam için filmlere erken girmeye çalıştım ki reklamları hiç sevmem (mantalite olarak da). Reklam Mini Cooper’a aitti, açıkçası markası önemsiz çünkü ilettiği mesaj önemli. Diyor ki : “Ben normal olmak istemiyorum.” Reklam gündelik olay planlarıyla başlıyor. Dış ses konuşuyor: “Normal sıradandır, ortalamadır. Normal güvenlidir, tanıdıktır, konforludur. Normal bildiğin şeydir, neyse odur. Ama normal harika değildir. Normal süper değildir. Normal hiçbir zaman inanılmaz olamayacaktır.” Burada görüntüler değişip müzik hızlanıyor ve insanların sıra dışı hareketleri gösterilmeye başlanıyor: Asansörde herkesin içinde öpüşmek veya arabaya tutanarak asfaltta kaymak gibi. Ve esas yazı geliyor: “KİM NORMAL OLMAK İSTER Kİ?
  • Ben normal olmak istemiyorum. Gayet ciddiyim. Hayatta hep farklılaşmaya çalıştım. Bunlardan bazıları yanlıştı çünkü kopyaydı. Ama önemli olan denemek. Kendin olmak. Kendi tarzını yaratmak. Her anlamda. Kendi kararlarını verebilmek, özgürleşebilmek (bu dünyada ne kadar olabilirse). Hiçbir zaman sıradan bir insan olamayacağım. İçimden gelmiyor. Birkaç kere denedim. Hatta bunu istediğimi sandığım zamanlar oldu. İşte işten eve geleyim, TV izleyim, evleneyim, çocuklar olsun, vs. Bir süre sonra içimden bir şey beni dürttü, “Yanlış yoldasın.” dedi. Sıradan şeyler bana batıyor, sıkıyor. Kendimi çok üstün gördüğümü sanmayın. Asla. Belki de ben yanlışım. Zaten anormal olan benim! 😀 Fark ettim ki hayatım boyunca bu, bir şekilde devam edecek. Belki biraz durulacağım, mesela evlensem bile normal bir evlilik yaşayacağımı zannetmiyorum. Öyle geliyor nedense. İçimde öyle garip düşünceler var son zamanlarda.
  • Normal olmamak demişken, 2 aydır Yasemin Mori’yi dinliyorum. Kesinlikle normal biri değil! Şarkıları çok farklı bir boyutta sanki. Transa giriyor sanki, söylerken. 15 gün önce de Kadıköy Sahne’deki konserine gittim. Bayağı eğlendim. Tüm şarkılarını aralıksız söyledi, arada teyatral şovlar da yaptı. Tavsiye ederim, farklı bir şey dinlemek için.
  • Bu arada bahaneyle yeni açılan Kadıköy Sahne’yi de görmüş oldum. Bodrum katı olduğundan önce basık geliyor ama havalandırması çok iyi. Sahnesi küçük. Fiyatlar olağan. Gece konserleri için tercih edilebilir.
  • Yaklaşık 1 ay önce bir arkadaşıma selam vermek için Tünel’deki Lale Plak’a uğradım. Önümde bir kadın vardı. Arkadaşım da bir yandan onunla ilgileniyor, bana da “Birsen Tezer burada.” dedi. Önce anlamadım çünkü çok sakin ve olağan söyledi. Tekrarladı, yanlış anladım zannettim. Ama bir baktım, önümdeki kadın gerçekten Birsen Tezer! Hemen döndüm, “İmza verir mi acaba?” dedim. “İmzalatırsın yeni albümü işte.” dedi. Hemen bir tane kaptım oradan, imzalattık. Konuşamadım da kadının karşısında, iyi mi? 😀 Sadece “Biz sizin lansmana da geldik.” diyebildim. “Hangisi?” diye sordu. “Ghetto’da olan geçenlerde.” dedim. “Ooooooo! Babalar vardı orada!” diye cevapladı. Pek bir sevindirik oldum!
  • İşte böyle küçük şeylerden mutlu olabilirim. Diğer türlü, bu yalan dünyada somurtmaktan duramayız, maazallah. Gerçekten, bizi mutlu eden bu küçük şeyler olmasa halimiz nice olurdu! Bazen düşünüp ürperiyorum.
  • Yukarıda normal olmamanın (!) iyi taraflarından bahsettim. Negatif tarafları da var tabii. En önemlisi de yalnızlık. Bazen öyle yalnız hissedersiniz ki koca dünyada sanki bir tek siz kalmışsınızdır. Kıyamet kopmuş da bir tek siz kurtulmuşsunuz. Öylesi bir yalnızlık. Hiç güzel bir duygu değil. O anlarda kafamda neler döndüğünü hayal bile edemezsiniz.
  • Yazıyı güzel bir şarkıyla kapatalım. Fazlasıyla kişisel bir yazı oldu. Sonsuza kadar devam edebilirim lakin pek iyi sonuçlar doğurmaz kendi adıma :D. En sevdiğim şarkılardan biridir, Bulutsuzluk Özlemi’nin Normal‘i. Bu topraklarının en iyi tribute albümü olan, Bülent Ortaçgil İçin Söylenmiş Şarkılar‘ın en iyi 2. şarkısıdır.

Hayattan Notlar

Ocak 21, 2012 Yorum bırakın
  • Sherlock‘un 2. sezonu bir başladı, pir bitti. Sadece 3 hafta ve 3 bölüm süren bu sezon, açık ara ilkinden iyiydi. İlk sezonda, sadece ilk bölüm çok iyiydi. Bu sefer hem 1. hem de 3. bölüm efsaneydi. Üstelik en sevdiğim Holmes öyküsü olan (aslında roman) The Hound of Baskervilles‘ı uyarladıkları 2. bölüm çok iyi olmasına rağmen, diğer ikisi o kadar güzeldi ki yanlarında sönük kaldı.
  • Sadece Sherlock bile BBC’nin neden TRT’den katbekat üstün olduğunun kanıtıdır.
  • Bu arada Hollywood’un Sherlock‘u araklamaya çalışması çok manidar. Böyle bir diziden sonra kim Hollywood versiyonu günümüzde geçen Sherlock Holmes izler ki? Üstelik House, MD zaten bu amaca hizmet etmek için başlamışken, tam 8 yıl önce olsa da.
  • Uzun zamandır aklımda olan bir konu var: Çok klişe ama bir kişi, geçmişteki sorunlarını çözemeden bugünü yaşayamıyor çünkü o sorunların izleri hala onu takip ediyor. Bu izlerden kurtulmanın tek yolu ise o sorunları teşhis edip yüzleşebilmek. Çok olağan ve alalade bir konu sanılabilir ama aslında kimse hala bu sorunu aşamıyor. Israrla geçmişteki sorunlarıyla yaşayanlar var ve bunun farkında bile değiller. Yüzlerine söyleseniz inkar ederler.
  • Bunu yazdığıma bakmayın, ben de bu sorundan müstaribim. Uzun zamandır da çözmeye çalışıyorum.
  • İşin daha da ilginci bu saptamanın, kurumlar hatta devletler için bile geçerli olması. Ne alaka diyeceksiniz? Şöyle ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Ermeni sorunuyla, Kıbrıs olayıyla, Güneydoğu (aslında Kürt dense de bölgesel bir sorundur) sorunuyla, ihtilaliyle, sağıyla ve soluyla yüzleşmeden asla kendini bulamayacaktır. Çünkü her birini yok saymaya çalışırken daha da kendinden ödün vermektedir. Vatanperver geçinip kişisel amaçları uğruna devlete zarar verenler oldukça bunlar da çözülemeyecektir. Daha da kötüsü ne biliyor musunuz? Daha bu devlet, bunlarla uğraşamadan yanlarına yenilerini eklemeleri. Maraş Katliamı da, geçen ayki Uludere Katliamı da bunun ürünüdür.
  • Yine hafif konulara dönersek, Altın Küre Ödül Töreni gayet eğlenceliydi. Banttan tamamını izledim, çok keyifliydi. Ricky Gervais’in esprileri olsun, sahneye çıkanların mutlaka muziplik yapma telaşı olsun başlı başına bir şovdu. İşin ilginci izlediklerinizin samimi olmadığını bildiğiniz halde size hoş gelmesi. Çünkü o törene gelen herkes, oyunun nasıl oynandığının bilincinde. Amerikalılar gerçekten eğlence işinin kralı.
  • Meltem Cumbul gerçekten bizi çok iyi temsil etti. Az ama öz konuşmasını bırakın, o sahneye çıkıp konuşması bile yeter.
  • Ödüllerin hepsinin, tahmin edilenlere gitmesi heyecansız olsa da, hak ettikleri tartışılmaz. Üzerlerine teker teker konuşulabilir tabii ama ödülü en fazla hak eden üçlü, Peter Dinklage, Martin Scorsese ve A Seperation‘dı.
  • Bu arada bu akşam bir arkadaşımın evine misafirdim. Gülse Birsel’in yeni dizisi Yalan Dünya‘yı izledik. Bazı yerlere çok güldüm, Gülse Birsel durum tespitinde çok başarılı ve bunu kağıda dökebiliyor. Ama bunları kaç kişi anlıyor, orası muamma. Mesela ‘Serin ol!’ geyiğini kaç izleyici anladı merak ettim (‘Be cool’u Türkçeleştirmiş ve cuk oturmuş). Buna rağmen bir sürü negatif öğe de var ve sonuçta bir daha izlemem. Tespit ettiklerim şunlar: Süre yine çok uzun olduğundan tempo bazı yerlerde düşüyor (Avrupa Yakası da aynı sorundan müstaripti), Beyaz karaktere hiç oturmuyor ve üstüne oyunculuğu çok kötü, Gülse Birsel de karaktere oturmamış ama senarist olduğundan seçeneğimiz yok. Bir de Bartu Küçükçağlayan’ın oynadığı çocuk karakteri aslında gayet bayağı ama Bartu öyle bir oynamış ki karakter ışıldıyor.
  • Evime televizyon almamakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi kaçıncı kez anladım.
  • Şu sıralar şunları dinliyorum: Türkiye’den Multitap, Mabel Matiz, Neyse ve Elif Çağlar; İtalya’dan Aylin Prandi; İngiltere’den Rox. Hele Rox’un ‘I Don’t Believe’i uzun süredir dilimde dolanıyor.
  • Normalde elektronik müzik dinlemem ama M83’nin ‘Midnight City’  şarkısı çok ama çok iyi. Dinlemeye doyamıyorum.