Arşiv
Zatürre ve TİP üyeliği üzerine
“27 Ekim 2024’te yayınladığım Yaş 40 yazımdan beri çok bir şey değişmedi” diye yazmak çok isterdim. Yaşadığımız çağ da izin vermiyor, narin bedenim de.
O yazımın sonlarına doğru insanlığa katkı yapmak istediğimi ama konfor düşkünlüğümden dolayı bir korkak olduğumu yazmışım. Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun hapse gönderilmesiyle bu korkaklıkla nereye gidebileceğimi düşünmeye başladım. Hayatta deus ex machina (kurgu eserlerde, eser sahibinin âni müdahalesiyle sorunların çözülmesi) yoktur ki oturduğum yerden her şeyin çözülmesini bekleyim.
Biraz düşündükten sonra bir siyasi partiye katılmamın mantıklı olabileceğine karar verdim. Birkaç yıldan beri zaten Türkiye İşçi Partisi (TİP) bana yakın geliyordu. Biraz düşündükten sonra Nisan 2025’te partiye üye oldum.
Açıkçası üye olurken bir katkı yapmayı istemekten öte bir amacım yoktu. Bunu üyelik kaydımı alan Şahin Bey’e, Sarıyer İlçe Başkanı Meral Kaya’ya ve partinin bir ilçe toplantısında orada bulunanlara da ifade etmiştim. Dinleyenler ne düşündü bilmiyorum ama ben çok samimiydim.
Hayatta hiç mitinge katılmamış, politik bir eylemde bulunmamış, düşünmek ve eleştirmek dışında bir şey yapmamış bir pasifim. Hukuk, tıp veya bir bilim alanı gibi insanlığa hizmet veren bir mesleğe de sahip değilim. Zaten mesleğim olan mühendisliği de sevdiğimi söyleyemem. Mühendisler de topluma hizmet ediyor tabii ama benim çalıştığım alan, topluma hizmetin yakınından bile geçmiyor. Firmalara emeğini satan biriyim sadece, sattığım emeğin niteliği bile tartışılır bence.
Hâl böyleyken partinin işleyişini beğenmedim ya da bana uygun değilmiş bu iş gibi kaçamak cevaplarla geçiştirecek değilim. Eylülde (2025) parti içi seçim olacağı yazıldı. Böylece üst üste toplantılar düzenlendi. Bunlara katılım sağlamaya çalıştım. Gittiğim son toplantı da ilçe kongresiydi. Orada oy kullanmak için yazı yazarken sırtım ağrımaya başladı.
Eve döndüğümde sırtım acayip ağrıyordu. Aile hekimi olan eşim, birkaç güne geçer dedi ama geçmedi 😊 O sıralarda da Filmekimi var, sinemalarda tanıdıkları ve arkadaşları görüyorum. Sevdiğim bir arkadaşım sırt ağrımı kastederek “TİP sana yaramadı, boş ver!” dedi, güldük hep beraber.
O sırt ağrısı meğerse zatürre belirtisiymiş. Seçimden iki hafta sonra acile yürüyerek girdim, iki gün dolmadan akciğer ameliyatı oldum çünkü yattığımda sol akciğerim neredeyse çalışmıyormuş. Hayatımın en berbat haftalarından biriydi. Hiçbir şey yapmak istemiyordum, yemek de dahil. Dünyada savaş varmış, Savaştepe’de deprem olmuş, İmamoğlu içerideymiş, umurumda değildi. İlk hafta böyle geçti, yanımda sadece ailem vardı ve bu süreç hayata bakışımı değiştirmedi desem yalan olur.
Daha fazlasını oku…Anneanneme Dair
Anneannem, Havva Artun 24 Ocak 2020 itibariyle 92 yılı aşkın ömrünü tamamlayarak bu dünyadan ayrıldı. Aydın’ın Germencik kazasında bir tüccarla bir ev hanımının kızı olarak geldiği bu dünyadan İzmir’deki evinin arka odasında ayrıldı. Son nefesini verirken eza çekmemek olan dileği, ne mutlu ki kabul oldu.
Bir hafta öncesine kadar sapasağlamdı ve evini tek başına çevirebiliyordu. Olduğu nezle, onu güçsüzleştirdi. Nezle belki de bir bahaneydi, ebedi uykusuna çekilmek istemişti. Artık cansız bedeni İzmir Hacılarkırı Mezarlığı’nda olsa da ruhu, bilinci nerede, kim bilir?
Anneannem bildim bileli beyaz saçlıydı, hafif gürbüz olduğundan hep bol elbiseler giyerdi. Ya da bir erkek olarak kıyafet gibi detaylara pek önem vermediğimden hatırlamıyorum. Oldukça temizdi, ev içinde gayet net kuralları vardı. Yazlıkta bile ayakkabının ve terliğin nerede çıkarılacağı belliydi ve komşularımız bile bunu bildiğinden uyarlardı.
2010’lara Kişisel Bir Bakış
Aslında sadece 2010’ları kapsayan bir film seçkisi yapmayı düşünüyordum en başta. Sonra 2010’lara her açıdan bakmanın, her anlamda daha tatminkâr olacağını düşündüm. Öyle ya, bu kişisel bloğu 2007 civarında kurarken tek amacım, kendi düşüncelerimi yazılı hâle getirmekti. Çok isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim günlük fikrinin dijitalize, yüzeysel ama kalıcı olanıdır bu blog. Lakin 2014’te filmhafızası’na katıldığımdan itibaren gerek daha az yazı koyarak, gerekse sinema harici çok az yazarak bloğun bu esas amacını ihmal ettim. Artık blog yazmak, hele ilk çıkış amacıyla kişisel fikirleri amaçsız yazmak fena halde demode olsa da ben buna dönmek niyetindeyim. “Kimse okuyacak mı?” kaygısı gütmeden, kişisel tarihe bir not düşmek adına…
2010’lara bakış bu açıdan güzel de bir fırsat sunuyor. Not tutma moduna dönüş için son 10 yılı özetlemek manalı bir basamak teşkil edecek.
İlginç bir şekilde 2010’a nasıl girdiğimi çok net hatırlıyorum. Bursa’daki evde tek başıma Cronenberg’ün Crash‘ini (1996) izlemiştim. O zamanlar Bursa’da annemlerle yaşıyordum ve ilk şirketimde asgari ücretten hallice bir maaşa çalışıyordum. Bursa dışında harıl harıl iş arıyordum. O yılın yazında Hexagon ile anlaştım, sonbaharda da 7 yıl yaşayacağım Acıbadem’deki evime taşındım.
Geriye baktığımda çift haneli yılların hayatımda daha önem teşkil ettiğini görüyorum. 2010 bugünden baktığımda çok garip sahneler barındıran bir yıldı. 6 günlüğüne Paris’e gidip hayatımı sorgulamıştım. Bu cümle size kendi beğenmişlik olarak gelebilir ama o zaman hayatımda yolunda giden pek bir şey yoktu. Bir yıllık tüm maaşımla (annemlerle kalmamın avantajı) o tatili karşılamıştım. Kendimi yeni yeni tanımaya başlamıştım. Beni reddeden kaçıncı şirket olan TAI’nin mülâkatında ilk defa samimi bir şekilde kendimi ifade edebilmiştim ve bu, benim adıma oraya girebilmekten çok daha mühimdi.
Bir Ticaret Kavmi Ülkesi: Lübnan – III
Pazartesi sabahı, biraz daha erken kalktık. Hedefimiz 2 saat uzakta denilen Baalbek. Yolumuz belki kısa ama yolu bilmediğimizden uzun süreceğinden korkuyoruz. Engin de hava aydınlıkken gidip gelmek istiyor haliyle. Kahvaltıdan sonra direkt şehir merkezine uğruyoruz. Çünkü, ülkedeki 3. günümüz olmasına rağmen, hala detaylı bir haritamız yok. Downtown’da bir kırtasiye bulup kapsamlı bir harita ediniyoruz. Ardından hızlıca yola koyuluyoruz.
Önce Beyrut’tan çıkabilmemiz gerek tabii. Otobana bağlanmak için bayağı uğraşıyoruz. Caddeler hep birbirine benziyor ve cadde isimlerini bir türlü göremiyoruz. Sonunda birkaç yere yol sorarak otobana bağlanmayı başarıyoruz. Tabii otoban dediğim yolu, bizdekiler gibi zannetmeyin. Şehirler arası yoldan halllice. Zaten Beyrut çıkışında Lübnan Dağları’na tırmandığınız için, yol resmen Bursa-Uludağ yoluna çevriliyor. Bir de yağmur bastırınca yol iyice sevimsiz oldu. Bir an kendimi sonbaharda Sarıalan’a çıkıyor gibi hissettim. Bizdeki köy evlerinin yerini gecekondular almış. Çok ciddi bir rakım almamıza rağmen hala çevrede yığınla ev olması, Lübnan’ın bir başka yüzünü görmemizi sağladı. Sonuçta, Orta Doğu’nın sayılı kentlerinden birindeyiz ve her büyük kentin mutlaka yoksul bir kesimi de vardır.
Bekaa Vadisi’ne tepeden bakış
Bekaa Vadisi’ne tepeden bakış-2
Tüm bunlar olurken saate baktığımda, şehir çıkışında çok zaman kaybettiğimizi görüyorum. Üstelik yolun iptidai hali, yağmur ve tabii bilinmeyen bir istikamete doğru yol almamız, yavaş ve dikkatli olmamıza yol açıyor. Çok geçmeden Beyrut’u tamamen arkamızda bırakıyoruz. Yükselme bitince, hafiften inmeye başladık. Yol kenarlarında karlar gözükmeye başladı. Hava besbelli ki çok soğuk. Yanıma aldığım kazağı giyiyorum. Ardından hiç beklemediğimiz bir manzarayla karşılaşıyoruz. Uzaktan, yemyeşil Bekaa Vadisi gözüküyor. Manzara gerçekten çok güzel. Vadi, iki sıra dağın arasında son derece bereketli ve canlı gözüküyor. Daha da indikçe, daha güzel görünüyor. Bir benzinlikte duruyoruz, Filiz hemen çıkıp olabildiğince fotoğraf çekiyor. Bir çıkmaya niiyetleniyorum ama hava buz gibi. Sanki bir önceki gün, deniz kıyısında T-shirt ile yürümemişim gibi. Daha fazlasını oku…
Avrupa Gezi Notları -1
Şu anda Estonya hava sahasına girmek üzereyiz. 2.5 saati aşkın süredir uçaktayım.
İlk 1.5 saat sadece uyudum. Dün gece hiç uyuyaamadım çünkü. Yurt dışına tek başına çıkacağım vakit, hep böyle oluyor nedense. Kafama türlü türlü düşünceler geliyor. “Ya uçağı kaçırırsam?”, “Ya şuraya yetişemezsem?” gibi… Zaten kafam çok dolu. Bu tatilde düşünüp taşınacağım sürüyle konu var. Bazı şeyleri kafamda oturtmam gerekiyor.
Daha fazlasını oku…
Kadıköy-Rıhtım Anıları – 4
Eve yeni kiracılar alınıyor
Kadıköy-Rıhtım Anıları – 3
Evden kovulma ve geri alınma
Kadıköy-Rıhtım Anıları – 2
İlk gün
Kadıköy-Rıhtım Anıları – 1
Ağustos ayında ciddi bir değişim yaşadım. Hem işimi hem de yaşadığım şehri değiştirdim. İstanbul’a taşındığımda nerede yaşayacağım, ilk ciddi sorundu. Birkaç düşünceden sonra birkaç aylığına bir oda kiralamanın en iyisi olduğuna karar verdim. Ülkemizde pek bilinmeyen ama yurt dışında popüler olan craiglist’e başvurdum bu konuda. Çeşitli yazışmalar sonrası, Kadıköy-Rıhtım’da bir eve taşındım.
Bir İstanbul Seyranı
Bu sefer İstanbul daha bir güzeldi. Nedeni belirsiz. Daha çok keyif aldım, daha çok yer gördüm, daha çok arkadaş gördüm. İstanbul da sanki narin bir kız gibiydi, sürekli bana “Bak ne kadar güzelim ama sen benden uzaktasın.” der gibiydi.
Çarşamba günü her zamanki gibi hızlı bir Nilüfer yolculuğuyla başladı her şey. Daha İstanbul’a iner inmez arkadaşlar kokumu duymuş. Servisle Makine’nin önünden geçerken EPGİK’ten Yiğit aradı: “Abi seninle konuşmam gerek.” Telefonda hallediverdik sorunu. Ben de hemen Cihangir’de Gaea&Baykuş Sanat Evi’ne gittim. Orta okul kankam Barbaros ortaklarından biridir. Mekana bir tanıtım filmi çektirmek istiyormuş, beni düşünmüş, sağ olsun. Konsept hakkında uzunca konuştuk. Belalım ekonomik kriz onu da vurmuş, derin bir sohbet de kriz hakkında yaptık. Gitmeye yakın oda arkadaşım (eski oldu gerçi) Engin damladı. Engin’le oradan çıkıp İstanbul’daki ev sahibim Şero’yu beklemeye başladık. Şero vizeden çıkınca yine Cihangir’de çok ilginç bir lokantaya misafir olduk. ‘Misafir olduk’ dedim çünkü mekan evden farksızdı, zaten çok leziz ev yemekleri yapıyor. Cihangir’de olması sebebiyle sunumu gayet şık, kare tabak filan. Ama fiyatları şaşılası biçimde ucuz. Üç kap yemeğe sadece 5 YTL ödedim, hala şoktayım. Mekanın adı Pazı, şiddetle tavsiye ederim. Ardından bir cafede hafiften lafladık. Uzun gün böylece nihayete erdi.
Perşembe günü Şero ile öğlen yemeği ve ufak bir batak partisiyle başladı. Sonra ayaklarım beni ne hikmetse Maslak’a yönlendirdi. Okul hem değişmiş, hem değişmemiş. Metro inşaatı çehreyi değiştirmiş ve kampus hayatındaki değişiklikler dikkat çekici, mesela kütüphaneye bir tiki cafesi açılmış. Diğer yandan İTÜ bildiğiniz gibi, somurtkan tipler cirit atıyor. Yurt depozito işimi hallettikten sonra Müge ile biraz lafladık. Ders lafından hala sıkıldığımı o zaman anladım. Ne ise ardından Cevahir’e yollandım. D&R’da dolanırken sadece “Cevahir’deyim.” dediğim Engin beni buluverdi. Çok şey paylaşmışlık bu olmalı. Ertesinde Gloria’da kahve içerken entel takılarak beraber kitap okuduk. Şero damladığında yemek için sadece 15 dakikamız kalmıştı. Bu acele yemekten sonra Devlet Tiyatrosu’nda Ful Yaprakları’nı seyrettik. Türkiye için gayet modern, hatta postmodern bir oyundu. Bol felsefik diyaloglarına rağmen asla sıkmadığı kesin ama her beğeniye de uymaz.
Cuma yine Şero ile öğle yemeğiyle başladı. Niyetim boğazda güzel bir yürüyüştü. Ufak zihin fırtınalarından sonra Akmerkez’e kadar yürüyüp Ortaköy otobüsüne bindim. Ortaköy’den başladım yürümeye. Kulağımda Ipod, yavaş adımlarla Kuruçeşme’ye geldim. Oradaki bir parkta oturup biraz kitap okudum. Sonra Bebek’e kadar yürümeye devam ettim. Bebek’in ünlü badem ezmesinden 50 gram alıp (kilosu 100 YTL) Makine’ye gittim. EPGİK simalar haricinde değişmemiş. Aynı heyecanla çabalıyorlar ve eğleniyorlar. Ortabahçe toplantısı benim için eski günlere dair güzel bir yad oldu ama kulüp toplantılarının beni ne kadar sıktığını da hatırlamış oldum. Toplantıyı bitirmeden meydana çıktım. Atletizm tayfasıyla özleştik. Önce Asmalımescit’te bir yemek, ardından bir bar faslı. Barda bir içme oyunu oynadık. Herkesi daha iyi tanısam daha eğlenceli olacağı kesindi. Taksim’den sonra Kanyon’da Şero ile Hale’ye katıldım. Zaten onlar da kalkmak için beni bekliyorlardı Numnum’da. Günü güzel bir tavla maçıyla noktaladık.
Cumartesi sözde Şero, Hale ve İso’yla gezecektik. Şero’nun ani bir toplantısı çıkınca planlar suya düştü. İso’yu Kanyon’dan aldım. Burger King’te yemeğin ardından İstiklal’e çıktık. Pandora’nın yeni açılan (6 ay oldu gerçi) İngilizce kitapçısını inceledik. Enfes kitaplar vardı lakin okumaya zaman yetmez. Asmalımescit’te bir tavla attık. Ardından Karaköy’e indik. Batan iskeleyi şaşkınlıkla gördük, daha doğrusu göremedik. Odakule’de bir kahve içerken Şero aradı, eve dönün dedi. Engin’i de alarak evin yolunu tuttuk. Gece batak ve hemen ardından king partisiyle geçti. Disco Kralı’na biraz baktıktan sonra yattık.
Pazar günü uyanmamız 13.30’u buldu. Giyinip çıkmamız 15 etti. Şero’nun geldiğimden durmadan söylediği ciğerciye gittik. Levent’te Edirne Köftecisi’ni size de tavsiye ederim. Ciğeri, yoğurdu ve peynir helvası muazzam. Mideniz bayram ediyor resmen. Sonra Taksim’de yine king ve batak attık. İstiklal’i boylamasına yürüdük. Tramvay’da yenilen tatlının ardından eve döndük. Üçlü bir batak partisiyle günü sonlandırdık.
Pazartesi günü de İso ile beraber Bursa’ya döndük ve bu seyran da böyle bitti. Geriye anılar kaldı, bloga eklemek üzere.




Son Yorumlar