Basın Bayramı’nda İzlenmesi Gereken Filmler

Ağustos 20, 2016 Yorum bırakın

Ülkemizin tarihi bir sürü çelişkiyle doludur. Her yıl temmuz ayının 24’ünde kutlanan Basın Bayramı da böyle bir hikâyeye sahip. Türk Gazeteciler Derneği 1946’da kurulduğunda gazeteciliğe özel bir gün organize edilmek istenir. Bir sürü tartışmanın ardından Falih Rıfkı Atay’ın 24 Temmuz önerisi kabul edilir. Bu günün seçilmesinin sebebi, Osmanlı döneminde basılan tüm gazeteleri denetleyen resmi bir sansür kurumunun faaliyetine II. Meşrutiyetin 24 Temmuz 1908’deki ilânıyla son verilmiş olması, dolayısıyla da basındaki sansürün resmi olarak kaldırılmasıdır. Tabii hepimiz biliyoruz ki gayr-ı resmi sansür hiç kalkmamıştır. Hatta II. Meşrutiyet ile iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sansür konusunda gayet sıkı olduğu bilinmektedir.

Biz bu tarihi olayları bir kenara bırakarak Basın Bayramı’nın yıldönümü dolayısıyla basına ve her geçen yıl giderek azalan basın özgürlüğüne filmler aracılığıyla değinelim. Sinema tarihindeki bu kronolojik turumuz biraz sarsıntılı geçebilir, sıkı tutunun.

His Girl Friday (Howard Hawks – 1940)

his-girl-friday

Gelmiş geçmiş en başarılı komedilerden biri olmasının yanında, diyalogları ilk defa gerçek hayattaki gibi üst üste bindirmesiyle sinema tarihindeki yerini sağlamlaştıran His Girl Friday, aslında bir gazetecilik sevdası filmidir. Eski karısı olmasının yanında en iyi gazetecisi de olan Hilda’nın yeniden evlenip evinin kadını olmasının önüne geçmek isteyen  gazete editörü Walter, ona elindeki en bomba haberi verir. Gazetecilik tutkusu ile başlamak istediği yeni hayat arasında kalan Hilda’nın hikâyesi bol kahkaha attırıyor.

Citizen Kane (Orson Welles – 1941)

CITIZEN KANE, Orson Welles, 1941, astride stacks of newspaper

‘En İyi Filmler’ listelerinin bir numaralı müdavimi olan Citizen Kane, bir gazetecinin ünlü bir basın patronunun hayatını araştırmasını konu alır. Bunu yaparken de gazetecilik jargonunu metne ve biçime başarıyla yedirir. Ayrıca filmin, ünlü medya patronu William Radolph Hearst’ün (ki kurduğu şirketler hâlâ medya sektörüne hakimdir) hayatından esinlenildiğini belirtelim.

Ace in the Hole (Billy Wilder – 1951)

ace-in-the-hole

Büyük şehirdeki işinden kovulan kurt bir gazeteci, Chuck küçük bir kasabaya sığınır. Sıkıntıdan patlayan Chuck, yakınlarda gerçekleşen bir maden kazasını fırsata çevirerek eski işine dönmeye çalışır. Usta yönetmen Billy Wilder’ın nispeten az bilinen bu başyapıtı, başlı başına insanlık dramları üzerine. Gerçekçi bir taşra portresi çeken filmde asıl, ‘medya sirki’ teriminin gerçek karşılığına vâkıf olunuyor. Yozlaşmış ama işlinin ehli Chuck üzerinden hem gazeteciliğin kirli çamaşırlarını hem de sistemin bu düzeni nasıl körüklediğini görme fırsatı yakalıyoruz. Daha fazlasını oku…

Erkekle Kadın Arasındaki Kadim Çatışma Üzerine: Un + Une

Temmuz 25, 2016 Yorum bırakın

Filmlerin ana yakıtı çatışmadır. İnsanlığın en kadim çatışması ise kadınla erkek arasındakidir. Yüzyıllar geçse de özü değişmeyen bu ezeli ilişki; sayısız savaşa sebep olmuş, sayısız hikâye ile anlatılmış, sayısız sanat eserinde ölümsüzleştirilmiştir. Lakin bu çetrefilli ilişkiyi anlatmak kolay değildir. Çatışmanın gelgitli ve herhangi bir şablona oturamayan yapısı, onu aktarabilmeyi de zorlu kılar. 60’ların ünlü filmlerinden Un Homme et Une Femme (1966) bunu yapabilen nadide filmler arasındadır. Claude Lelouch gençliğinde çektiği filmle, Altın Palmiye ve Oscar (En İyi Senaryo) gibi prestijli ödüllerin yanı sıra dünya çapında bir ilgiye de mazhar olmuştur.un-une-1Lelouch, benzer bir isme sahip son filmi Un + Une (2015) ile aynı sulara yine dalıyor. Bu sefer esas oğlanımız, dünyaca ünlü bir film müziği bestecisi olan Antoine (Jean Dujardin); esas kadınımız ise Fransa’nın Hindistan Başkonsolosu’nun eşi olan Anna (Elsa Zylberstein). Ünlü bir Hint yönetmenin çekmekte olduğu Romeo ve Juliet uyarlaması için Hindistan’a gelen Antoine’ın onuruna başkonsolostukta bir yemek verilmesiyle başlar her şey. Yemekte yan yana oturan ikili, farklı dünyalara sahip olmanın getirisiyle zıtlaşsalar da birbirlerinin çekimine hemen giriverirler. Lakin ikisinin de hayatında başkaları vardır. Anna severek evlendiği eşine büyük bir saygı duymaktadır ve uzun zamandır çocuk sahip olmayı istemektedir. Antoine ise ne zamadan beri ilk defa stabil bir ilişkiye sahiptir, hatta piyanist sevgilisi ona evlenme teklifi yapmıştır ama o cevap verememiştir. Anna’nın çocuk sahibi olabilmek için çıktığı spiritüel yolculuğa, Antoine da dinmeyen migrenine medet aramak için katılınca işler daha da karışır.

un-une-2

Bir erkek ile bir kadın… Bir ilişki ne kadar karmaşık olabilir ki? Bakışmalar, imalar, yalanlar, anlar, gülümsemeler, dokunuşlar… Un + Une, kadınla erkek arasındaki kadim çatışmayı tüm doğallığıyla perdeye yansıtıyor. Lelouch, screwball komedi trüklerini kullanarak ilişkinin getirdiği tüm kasveti ustalıkla yumuşatıyor, filme nefes aldırıyor. Gerçekçi diyaloglarla seyirciyi bir an kahkahalara boğarken, diğer an derin bir hüzne sokabiliyor. Filmin ritmindeki dalgalanmalar, başka birinin elinde kolaylıkla filmi savurabilecekken Lelouch bunu avantaja çevirmeyi başarıyor. Filmin her tarafına yerleştirdiği çatışmaları ustalıkla kullanıyor, her birini farklı bir amaçla hikâyeye yediriyor, hiçbiri âtıl kalmıyor, hepsi farklı şekillerde de olsa filme hizmet ediyor.

Bunun yanında Un + Une; kimi konularla dalgasını geçiyor ama asla ezmiyor, haddini biliyor. Zaten eleştirisini, o kadar samimi ve ince bir mizahi dille yapıyor ki hayran kalıyorsunuz. Mesela Antoine, Anna’nın spiritüel dünyaya duyduğu ilgiyi düzenli olarak eleştiriyor ama gerektiğinde Anna’ya bu konuda destek olmayı ihmal etmiyor. Tabii filmin Hindistan’da geçmesi de başka bir hava katıyor. Sokaklar, insanlar, bol baharatlı yiyecekler, sıkışık trenler, Ganj Nehri’nin tüm pisliğinin yanında büyüleyiciliği…

un-une-3

Un + Une, çok az filmin becerebildiği şekilde erkekle kadın arasında gelgitli ilişkiyi incelemeye çalışıyor. Belki Un Homme et Une Femme kadar sinematografik ve sıra dışı değil ya da Before Sunrise (1995) kadar doğal değil ama kendi havasına sahip, eğlenceli ve dokunaklı bir romantik-komedi. Bunu içtenlikle yapabilen kaç film var ki?

Benden Şarkılar – Ateşle Oynama (Erol Evgin & Sıla)

Haziran 20, 2016 Yorum bırakın

Bazı eserleri anlamlandırabilmek için, bir şeyleri deneyimlemiş olmak gerekir. Bunu büyüdükçe, bilhassa olgunlaşmaya başlayınca izlediğim filmlerde daha iyi anlar oldum. Bir Truffaut’u, bir Bergman’ı lise zamanı istediğiniz kadar izleyin. Sıkıcı ve boş gelir. Çünkü onları anlamdırabilmek için öncelikle bazı şeyleri okumanız, bilmeniz, izlemeniz gerekir. İtiraf edeyim, şimdiye kadar hiç Fassbinder ve Tarkovski izlememiş olmamış nedeni de budur. Bu iki ustayı çok seveceğime eminim ama onların eserlerine layık olmak istiyorum. Yavaştan zamanı geliyor onların.

Bazı şarkılar da deneyim ister. Mesela hiç sevişmemiş (seksten bahsetmiyorum) birinin ‘Show Me Heaven‘ı layığıyla dinleyebilmesi mümkün müdür? Geçen hafta sırf meraktan Erol Evgin’in Altın Düetler albümünü dinlerken böyle bir parça beni vurdu. Evgin’in Sıla’yla yorumladığı ‘Ateşle Oynama’ beni çok gafil avladı.

Şarkı ayrılıktan bir süre sonra geri gelen sevgiliye yakarışı içeriyor. Şarkıdaki kişi, ikisi arasındaki farklılıkların bilincinde; bu ilişkinin hiçbir zaman mutlu sonla bitmeyeceğini biliyor. Ama hâlâ da seviyor ve bu aşkın onun zaafı olduğunun farkında. O yüzden yalvarıyor; gelmemesini, yaklaşmamasını istiyor. Çünkü gelirse teslim olacağını, ama bir süre sonra iki tarafın da bundan zarar göreceğini biliyor. Yakarışı ise bencilliğinden değil, kendisine vereceği zarar zerre umurunda değil! Onunla birlikte olmanın dünyanın en güzel, en önemli, en keyifli şeyi olduğunu biliyor; sınırlı süre olsa da. Sonunda ayrıldığında, nasılsa bir yere saklanıp iyileştirir kendisini! Ama ya ona vereceği zarar? Bunun vereceği suçluluk duygusu? İşte bu yara hiç iyileşmiyor! En olmadık yerde yine kanıyor ve uzun süre de kabuk tutmuyor. Yıllar sonra olmadık bir anda, bir filmde, bir lokantada ya da bir şarkıda karşısına çıkıveriyor. Bu şarkı ‘Ateşle Oynama’ da olabilir, ‘Aşk Bitti‘ de…

Doğal olarak şarkıyı kimin yazdığını merak ettim. Ummadığım ama böyle bir şarkıyı yazabilecek tek kişi çıktı: Sezen Aksu! Kendisi beni yaralayan başka bir ayrılık şarkısının da yazarıdır ki -neyse ki- onu bilen çok bulunmaz: Sertab’ın ilk albümündeki ‘Oyun Bitti‘, ‘Ateşle Oynama’nın kardeşidir resmen!

Bu arada şarkının ilk (orijinal) hâli de çok güzel ama düetin tadı bir başka! Sıla’nın içli yorumu parçayı bambaşka bir yere taşıyor. İskender Paydaş’ın düzenlemesi de çok yerinde, parçaya saksafon eklemesi isabet olmuş.

Sıla & Erol Evgin – Ateşle Oynama

Sevgilim senle ben, sevgiden
Çok ayrı şeyler anlıyoruz.
Sen güce, bense aşka âşığız;
Bu yüzden anlaşamıyoruz.

İçimde koskocaman bir yer,
Sana da başkalarına da yeter.
Bu yürek aşkla ölür bin defa,
Bin defa doğar aşkla yeniden.

Gelir geçer ne sevdalar,
Değişir her şey, değişir insan.
Seneler sonra utanır herkes;
Bu boş, anlamsız küçük oyunlardan.

Ateşle oynama! Ateşle oynama!
Sonunda ellerin, dillerin yanacak!
Dilersen gel beni bir kere daha vur!
Vurduğun yerlerde güller açacak.

Sevgilim, anlamsız bu savaş.
Savaşlardan daha güçlüdür, aşk.
Bitecek kavgalar, bitecek bu hayat.
Sevgilim bizi aşk kurtaracak.

Kategoriler:şarkı Etiketler:, , ,

Belgica: Yerinde Duramayan Bir Mekân Anlatısı

Haziran 13, 2016 Yorum bırakın

Filmler genelde insanları ve onların başından geçenleri anlatırken mekân, zaman gibi öğeler birer araç olarak ele alınır. Az da olsa, bazen tersi olur. Bazen bir zaman dilimini anlatmak için insan hikâyeleri kullanılırken, bazen de Ahmet Boyacıoğlu’nun Ankara’daki entelektüellerin toplandığı ünlü bir barı anlattığı Siyah Beyaz‘da (2010) olduğu gibi bir mekân ana eksene yerleştirilir ve başrolün yerini alır.

belgica-2

Son iki filmi The Misfortunates (2009) ve The Broken Circle Brakedown (2012) ile sinemaseverlerin radarında yerini sağlamlaştıran Felix von Groeningen, Belgica adındaki bir barı anlatıyor son filmi Belgica‘da (2016). Birer insan gibi mekânların da doğuşu, büyümesi, karşılaştığı engeller, güçten düşmesi ve ölümü mevcut. Belgica için de bu süreç aynen işliyor. Filmin başında onunla, tuvaletleri devamlı bozulan yeniyetme bir barken tanışıyoruz. Sahibi Jo, müdavimleri daha yeni yeni oluşmaya başlayan mekânı birkaç DJ numarasıyla kolaylıkla idare edebiliyor. Derken artık taşrada karısı ve bebeği ile sakin bir hayat kurmuş olan ağabey Frank geliyor. İkilinin ortak olup barı büyütmeye karar vermesiyle filmin hızı da, Belgica’nın popüleritesi de artışa geçiyor. Artık en farklı grupların sahne aldığı, müziğin sesinin bir an için alçalmadığı, insanların girebilmek için uzun kuyruklar oluşturduğu bir mekâna evriliyor. Daha fazlasını oku…

Meg Ryan’ın Meşhur Orgazm Taklidi Sahnesi

Haziran 4, 2016 Yorum bırakın

Romantik komedi türü, her zaman popüler oldu lâkin insanlık ve zamanla beraber tür de evrim geçirdi. Popülerliği, geçiş dönemlerinde azalsa da türe yeni bir soluk getiren filmlerle tekrar yükselişe geçti. Nora Ephron’un yazıp Rob Reiner’ın yönettiği When Harry Met Sally… (1989), bizim çocukluğumuza denk gelen o ünlü romantik-komedi furyasını başlatan filmdir. Her filmde Meg Ryan veya Julia Roberts’ı görmekten bıkmamıza yol açacak kadar hem de.

When-Harry-Met-Sally-Katz-Deli

Filmin kendisinden önceki türdeşlerinden farklılığı, zamana uygun olan liberalliğiydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle insanlar, hayatı doyasıya yaşamaya başlamıştı. Ekonomik kriz gibi kısıtlayıcı bir olayın da uzun zamandır yaşanmaması gündelik hayatta özgürlüğün daha çok hissedilmesini sağlamıştı. Böyle bir ortamda kadın-erkek ilişkileri de özgürleşmişti, insanların cinselliği gündelik hayatta yaşamaları da artık olağan hâle gelmişti. Bir önceki nesil için tabu olan kimi eylemler, 80’lerin gençleri için sıradandı. Zaten Fast Times at Ridgemont High (1982) ve The Breakfast Club (1985) gibi yapıtlar, bu yeni vaziyeti gençlik filmlerinde işlemeye başlamıştı.

Amerika’nın hâlihazırda popüler yazarlarından olan Nora Ephron’un yaptığı yenilik ise günlük hayattaki bu değişimi klasik romantik-komedi kalıplarına uyarlamaktı. Ana cümlesi “Kadın ile erkek, aralarında cinsellik olmadan arkadaş olabilir mi?” olan bir senaryo yazdı ve 80’lerin yeni yüzlerinden Rob Reiner bunu rahat bir rejiyle peliküle aktardı. Böylece ortaya nükteli, ima etmektense söylemekten kaçınmayan, rahat ve keyifli bir romantik-komedi çıktı. Bu yazının konusu ise filmin en ikonik, popüler ve eğlenceli sahnesi olan meşhur orgazm taklidi sahnesi. Aşağıda da izleyebileceğiniz sahne, komik olduğu kadar düşündürücü de. Filmle ilgili kimi önemli ipuçları da içeriyor. Daha fazlasını oku…

Kulaktan Kulağa Korku Paranoyası: Abluka

Mayıs 31, 2016 Yorum bırakın

Çocukken oynadığımız ‘kulaktan kulağa’ oyununu bilirsiniz. Hani her oyuncu, sıranın başından sonuna doğru sırayla yanındakinin kulağına aynı cümleyi fısıldar ve ilk oyuncunun söylediği ile sonuncunun duyduğu daima farklı çıkar. Ben bunun, Türkiye’de hayatın bir gerçeği olduğunu ilk iş deneyimimde keşfetmiştim. Çünkü bireyler çevrelerinden ya korktuklarından, ya çekindiklerinden ya da kasten söylemek istemediklerinden bir bilgi, konu ya da olay kulaklar vasıtasıyla yayılır. Bu süreçte başlangıçtaki öz başkalaşıp bambaşka bir şeye dönüşüverir. Hele aktarılan bilgi politik iseişler hem garipleşir hem de büyür. Bazen bilgi, tam zıt anlamında duyulabileceği gibi bazen de söylentiyi çıkaran kendi yalanını başkasından duyarak inanmaya başlar. Bilhassa bizimki gibi herkesin devamlı tetikte hayatını geçirdiği ülkelerin ortamı, bu süreç için daha elverişlidir.

abluka-2

Emin Alper ilk filmi Tepenin Ardı‘nda (2012) sekiz karakter arasında geçen başarılı bir Türkiye panaroması çizmişti. Film kırsalda geçse de aslında tüm ülkeyi anlatıyordu. Alper bu sefer kamerasını şehrin bir gettosuna çeviriyor. Fikirtepe, Gazi Mahallesi, Gültepe gibi düşük gelirli insanların gecekondudan bozma evlerde yaşadığı bir mahalleye. Devamlı bombaların patladığı, o yüzden bu tarz mahallelerde polis kontrolünün arttığı bir İstanbul’da geçiyor Abluka (2015).

Filmin odağında iki kardeş var. Biri, Kadir (Mehmet Özgür), emniyete muhbirlik yapma şartıyla cezasının bitmesinden 2 yıl önce serbest bırakılıyor. Memlekete kaçan eşi ile çocuklarının yalnız bıraktığı diğer kardeş, Ahmet (Berkay Ateş) ise belediye için başıboş köpekleri öldürüyor. Yıllar sonra birbirini gören iki kardeşin, birbirlerine de hayata da yaklaşımları farklıoluyor.

Kadir yıllar sonra gelen özgürlüğün sevinciyle hayata dört elle sarılıyor. Muhbirlik işini pür dikkatle yapmaya çalışırken, bir ev tutup kardeşiyle bir aile olmak için çabalıyor. Hatta 10 yıldır kayıp olan ikinci kardeşini ve kaçak yengesini bulup geri getirme derdine düşüyor. Bu sırada ev sahibinin karısını (Tülin Özen) arzulamanın mahcubiyeti içinde kıvranıyor. Ahmet ise hayatına boşvermiş. Evinde kuramadığı belli olan iktidarını, zavallı köpekler üzerinde kurmaya çalışıyor. Fakat bunu da beceremiyor. Çünkü biri onu ısırırken diğeri evine sığınarak ona kendisini sevdiriyor. Daha fazlasını oku…

İskandinavya Macerası – IV: Oslo

Mart 2, 2016 1 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

4 Eylül 2015 Cuma gecesi saat yarımı geçerken Oslo Merkez Garı’ndan şehre adımımızı attık. Tatilimizin son durağına tam iki gün bırakmıştık. Norveç’in başkenti olmasının yanında, en büyük şehri de olan Oslo; ilk başta gayet dağınık planlaması, ilginç tasarımlara sahip binaları ve denizle yeşilin uyumlu birlikteliği ile dikkat çekiyor. Aslında tipik bir Avrupa kenti de denilebilir. Sadece İskandinavya’da yer almasından ötürü soğukluğun getirdiği bir düzene ve zamanının öncüsü mimari düzeniyle fark yaratıyor. Mesela birkaç ay önce okuduğum bir habere göre, 2018’den itibaren şehir içinde sadece elektrikli araçlar kullanabilecekmiş. Zaten İskandinav ülkeleri, elektrikli araç kullanımı konusunda dünyada ilk sıralarda yer alıyorlar. Geçen yıl Maastricht’te katıldığım Euronoise’2015 kongresinde, İsveç şehirlerinde elektrik araç kullanımının %40’lara dayandığından ve bunun hakkında yeni uygulamalar çıkarılması gerekliğinden bahsedilmişti. Nitekim çok dağlık yapısına rağmen Bergen’de de fark edilir derecede çok eletrikli araç vardı. Oslo’da da bu durum direkt fark ediliyor.

20150905_160435Oslo’da parçalı bulutlu hava

Oldukça geniş gardan çıktığımızda karşımızda boylu boyunca, şehrin merkez caddesi olan Karl Johans Gate (‘gate’ tabii ki cadde demek) uzanıyordu. Çoğu trafiğe kapalı olan bu caddenin bir ucunda gar, diğer ucunda ise Norveç Kralı’nın sarayı bulunuyor. Otelimiz diğer uca daha yakın olduğundan caddeyi tamamen yürüdük. Günün tüm yorgunluğu her yerimizde hissedilirken çevreye dikkatli bakamadık. Lakin cuma gecesi olması sebebiyle gayet canlı bir ortam vardı. Barlardan yükselen müzik sesleri, kadınlı-erkekli grupların seslli konuşmaları, alkölün etkisiyle giderek artan kahkahalar, yolcu avındaki taksiler, devriye gezen polisler…

Gayet merkezi bir yere konumlanmış otelimizi, Smarthotel Oslo, bulmakta hiç sıkıntı yaşamadık. Hızlıca check-in yaptıktan sonra, 8. kattaki odamıza çıktık. Odamıza girdiğimizde otele neden ‘akıllı’ dendiğini de anlamış olduk. Çünkü hayatımda iki kişilik bir otel odasının hiç bu kadar küçük olabileceğini ama bu kadar da zeki biçimde tasarlanabileceğini düşünmemiştim. İç mimar, gerçekten yer kazanma-kullanım alanı dengesi konusunda ulaşılması güç bir başarıya imza atmış. Odada iki kişinin yan yana ayakta durması bile gayet güçtü. Hele duvardan çıkan mini masayı açınca iyice imkânsızlaşıyordu. Yatağın sadece bir kenarı boştu, neyse ki iki gün de çok yorgun olduğumuzdan çok sıkıntı çekmedik. Lakin oda başı gecelik fiyatının 1295 NOK olması ve merkezi konumu yine de oteli mantıklı bir seçim yapıyor. Önceki üç yazıda da belirttiğim üzere İskandinavya el yakıyor, hem de cayır cayır.

20150905_154806Oslo sokaklarından bir tasarım

Ertesi sabaha yağmur ve soğukla başladık. Maalesef yapacak pek bir şey yoktu, zaman kaybetmeden gezmemiz gerekiyordu. Önce kahvaltı yapmak için bir yer bulduk yakınlarda. Bizdeki Komşufırın kıvamında olan Stockflash’a girdik. Kahveyle beraber bir sandviç ve turtayla karnımı doyurdum (123 NOK). Ardından şehrin ünlü müzelerinden Munch Museum’a gitmeye karar verdik. Yağmur ve şehrin dağınık yapısı bizi gayet zorladı. Sağanak altında 30 dakika yürüdükten sonra müze önünde gayet uzun bir kuyrukla karşılaşmak, moralimizi bozdu. Neyse ki yağmur biraz olsun hafiflemişti ve müzedeki serginin konusu ilgi çekiciydi.

Yaklaşık 1.5 saatlik bekleyişin (bunun çoğu soğuk altındaydı) ardından içeri girebildik. Bu kadar ilginin sebebi Van Gogh-Munch karşılaştırmalı sergisinin sondan ikinci günü olmasıydı. İkisi de ülkelerinin nadir yetiştirdiği sanatçılardan sayılan bu iki dehanın resimlerini yan yana görebilmek gerçekten çok farklı ve eğitici bir deneyimdi. Sergi, ressamların benzer ve birbirini (tabii daha çok Van Gogh’un Munch’u) etkilediği düşünülen temalar üzerinden oluşturulmuştu. Yaklaşık 1.5 saat içinde tamamladığımız sergide Munch’un Çığlık tablosu gibi ünlü eserleri de görme şansı bulduk. Daha fazlasını oku…

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 356 takipçiye katılın