İnsanlığın Utancı: Shame

Mart 30, 2017 Yorum bırakın

Kaybedilen kişi size ne kadar yakınsa o kadar hayatınızı etkilediğini hiç fark ettiniz mi? Bir arkadaşınızın dedesi ölse yine üzülürsünüz ama bu üzüntü birkaç dakikayı geçmez. Ya kendi dedeniz ölse? Bir hafta mı, yoksa daha uzun mu? Ya babanız, anneniz, kardeşiniz, can arkadaşınız, eşiniz, çocuğunuz?

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikler -bence- kompleks bir canlı oluşu ve -sistemin tüm karşı dayatmalarına karşın- bireyselliğidir. Bir bireyin, herhangi bir uyarana vereceği tepki çok çeşitli, farklı ve öznel olabilir. Bu tepki; bireyin o uyaran hakkında bilgi sahibi olup olmamasına, uyaranın şiddetine ve uyaranın çıktısına (sebep olduğu şeye) göre farklılık gösterir.

Bu yazıda uyaranımız savaş olacak. İnsanlık, tarih boyunca hep savaşla iç içe yaşamıştır. Bazı kaynaklarda dünyanın bir yerinde sürekli bir savaşın ya da çatışmanın vukû bulduğu yazar. Neredeyse savaşsız bir yıl yoktur; tek değişenler yeri, boyutu ve süresidir. Fakat birey/topluluk/halk savaşa olan uzaklığıyla kendisini uzun süreli barış içinde hisseder genel olarak. Her ne kadar bu, bir yanılsama olsa da hepimizin hissettiği bir olgudur. Savaş ülkemize, hatta şehrimize ne kadar uzaksa kendimizi o kadar huzurlu hissederiz.

İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın ayrıksı filmi Shame (Skammen/Utanç – 1968) bireyin savaşa verdiği tepkileri ele alır. Genelde filmlerinde bireyi; diğer bireylere, zamana, ölüme ve geçmişe karşı tutumu üzerinden inceleyen Bergman, bu sefer katalizör (ya da sinemasal tabirle McGuffin) olarak savaşı da işin içine katar. Çünkü savaş yapısı gereği bireyi ölümle burun buruna getirerek onun takındığı maskelerden arınmasını ve kendi olarak davranmasını sağlar.

Film, uzun yıllardır süregiden bir savaş atmosferinde geçmektedir. Lakin bu durumu, ilk 20 dakikada -verilen birkaç ipucu dışında- pek anlamayız. Çünkü aslında filarmoni orkestrasına mensup iki müzisyen olan Eva ve Jan, kırsal kesimde sade bir hayat yaşamayı seçerek savaştan -mümkün olduğunca- uzak durmayı seçmişlerdir. Şehir dışında ufak bir kulübede yaşayıp tarımla uğraşan çift, hayatlarını sanki sadece ikisi varmışçasına kurmuşlardır.

Tabii değdiği her şeyi kurutan savaş, sonunda Eva ile Jan’a da dokunduğunda bireysel ve bir çift olarak ikilinin verdiği tepkileri izlemeye başlarız. Jan’ın zaman zaman tetiklenen sanrıları, geçmişte yaşadığı birtakım -büyük ihtimalle de savaşla alakalı- travmalara işaret eder. Eva bunlardan artık sıkılsa da Jan’ın sakinleşmesindeki en büyük etkendir. Diğer yandan yaşamaya çalıştıkları -olabildiğince- normal hayata paralel Eva anne olmayı arzulamaktadır, lakin savaşın onlara dokunmasıyla bunun olanaksızlığının farkına varır. Bu sefer teselli etme sırası Jan’a geçer ve savaş bitince (ki yüzünden buna artık inanmadığı anlaşılır) aile olabileceklerini belirtir.

Filmin başında birbirlerine hâlâ âşık olduğunu sandığımız çift, aslında mutualist bir ilişki yaşamaktadırlar. Savaşın onlara çoktan dokunduğu ve öncelikle aralarındaki aşkı yok ettiği açıktır. Zaten böyle vahşi ve acımasız bir ortamda aşk gibi duygusallık içeren ilişkilere yer yoktur. Tüm ilişkiler çıkarlara dayanmaktadır. Jan ve Eva da birbirlerine muhtaç olduklarından hâlâ birliktedirler.

Film ilerledikçe muhtaçlık durumu başka şekillerde de karşımıza çıkar. Bir iftira sonucu karakolda işkenceye maruz kalan çifti, bölgenin kaymakamı kurtarır. Tabii kaymakam da masum değildir. Erkini kullanarak çifti kendisine muhtaç bırakmak istemektedir. Nitekim böylece Eva ile birlikte olur. Lakin Eva’nın bu ikinci mutualist ilişkiye nasıl baktığı muğlak olarak kalır. Eva’nın kaymakama duyduğu şükranla mı, yoksa içinde bulunduğu şartlardan ötürü mü rıza gösterdiği açıklanmaz.

Tıpkı sonraki sahnede radikal güçlerin evi basmasına paralel Jan’a kaymakamı öldürtmelerinde Jan’ın motivasyonunun muğlak kalması gibi. Daha önce bir tavuğu bile öldüremeyen Jan, kaymakamı nasıl vurabilmiştir? Onunla eşi arasındaki ilişkiyi anladığı ve öç almak istediğinden mi, yoksa zorunda bırakıldığı için mi?

Bergman bilinçli bir tercihle seyirciye tam bir cevap vermez. Sonuçta insanlık hâllerinin ve verilen kararların tek bir açıklaması olamayacağı gibi, net bir sebebi de olmayabilir. Bilhassa savaş atmosferinde bireyin davranışlarındaki ve ifa ettiği eylemlerin sebeplerindeki muğlaklık daha aşikârdır.

Shame, bu aşamadan sonra bambaşka bir boyuta, günümüz seyircisi için -ne yazık ki- oldukça tanıdık bir yere evriliyor. Evleri yok edilen Jan-Eva çifti, oldukça ilkel koşullarda yaşamaya başlar. Aralarındaki iletişimsizlik had safhaya varsa da mutualist ilişkileri devam etmektedir. Jan bir çift yeni bot için bir genci öldürebilecek raddeye gelmiştir. Eva bu durumu onaylamasa da sesini çıkaramamaktadır çünkü Jan’a daha da muhtaçtır. İkili en sonunda bir kayığa binip mülteci olarak denize açılır. Lakin savaş orada da peşlerini bırakmayacaktır.

Shame; The Seventh Seal (1957), Persona (1966), Wild Strawberries (1957) gibi Bergman başyapıtlarının yanında sönük kaldığı için daha az incelenmiştir. Bilhassa zamanında yapılan birkaç eleştiriyi* incelediğimde, filmin Bergman’ın o yıllarda devam eden Vietnam Savaşı üzerine düşünceleri olarak yorumlandığını, hatta Bergman’ın taraf seçmemesinin eleştirildiğini gördüm. Tabii filmi 2016’da izlediğinizde ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Artık 60’lardaki gibi savaş sadece Afrika ve Uzak Doğu’da cereyan etmiyor. O zamanlarda entelektüeller Vietnam hakkındaki doğru/yanlış yorumlarını sessiz, sıcak ve huzurlu evlerinden yapıyorlardı. Ama artık savaş Batı medeniyetinin sınırına dayanmıştır. Suriye’deki savaş; gerek Avrupa’ya yakınlığıyla, gerek bir türlü bitmemesiyle, gerekse giderek artan mülteci sorunuyla tüm dünya adına ciddi bir soruna dönüşmüştür ve bu sorun, artık sadece televizyon ve gazetelerden değil; sokaktan da takip edilebilmektedir. Bir gün Ankara’da patlayan bomba, diğer gün Brüksel’de infilak etmektedir. Diğer deyişle savaş, artık evlere her zamankinden daha yakındır.

Dünyanın bu durumu, Shame‘in artık bambaşka bir açıdan okunabilmesine olanak vermiştir. Her ne kadar filmlerin de, tarihi olaylar gibi yapıldığı zaman ve şartlar göz önüne alınarak değerlendirilmesi daha doğru olsa da Shame‘in hiç olmadığı kadar güncel olduğu aşikârdır. Buna Bergman’ın ileri görüşlülüğü, insanlığın özünü görebilme yeteneği veya sadece şans denilebilir. Bilhassa final sahnesinin umutsuzluğunu, dünyanın genel gündemi karşısındaki umutsuzluğumuz ile kıyaslamamak ve Jan’ın gözlerindeki tükenmişliği kalpten hissetmemek elde değil.

Savaş her geçen saniye evlerimize daha da yaklaşıyor. Bunun bir oyun, televizyonda izlediğimiz bir aksiyon filmi ya da uzaklarda yaşanan bir patırtı olmadığını artık kanıksamak zorundayız. Vakit geldi de geçiyor. Dünya üzerinde savaşla yüzleşen insanlarla aramızda fark bulunmadığını, onların kaybettiği masumiyetle bizim de insanlığımızdan bir şeyler eksildiğini artık anlamamız ve bu utançtan kurtulmamız lazım. Kemanına, imâl eden ustanın hayatını ezbere bilecek kadar bağlıyken sonlara doğru kemanı parçalandığında ona boş gözlerle bakacak kadar insanlıktan çıkan Jan gibi olmadan hem de. Shame, savaşın yıkıcılığını gösteren onlarca eserden sadece biri. Bergman’dan geleceğe yazılmış ve savaşın tarafının olamayacağını anlatan bir mektup sanki.

Not: Bu yazı kaleme alınırken ABD, Orlando’da bir LGBTİ kulübüne saldırı düzenlendi ve en az 50 insan hayatını kaybetti. Sanırım (ve ne yazık ki) Shame‘in güncelliği artık hiç bitmeyecek. Bu yazı da o saldırıda ölenlere adanmıştır.

*: Roger Ebert – 2008   –   Renata Adler – 1968

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm I: Kayseri

Mart 21, 2017 Yorum bırakın

Bazen alıp başını gitmek lazım. Uzaklara… Daha önce gitmediğin diyarlara…

Günümüzde modern insanın gerçekte dert filan sayılamayacak asıl sorunu, gündelik ıvır zıvırlarının çokluğu. Lakin bunlar küçük ve oldukça saçma olsalar da o kadar fazlalar ki kişinin hayat enerjisini tüketiyor. Sanırım yaşamı kolaylaştıkça bu tarz saçma şeyler yüzünden onu daha da zorlaştıran modern insanın laneti bu.

Bir beyaz yakalı olarak maalesef ben de bu lanete sahibim. Bilhassa cumaları zombi gibi eve geliyorum ve bir an evvel yatmak istiyorum. Yaşanacak, tadacak, deneyimlenecek o kadar çok şey varken hele. Bu duruma düştüğüm için kendime fena halde acıyorum.

Tatiller bu rutinden çıkmak, bir rahat nefes almak ve silkinmek için çok önemli bu yüzden. Birey için de, özel hayatı için de, iş yaşamı için de… Kafasını dinlemiş ve rahatlamış bir çalışanın işine daha çok odaklanabildiği gerçeğine kimsenin itirazı yok, değil mi?

O zaman başlıyoruz bu seferki gezimize…

20 Şubat 2017 Pazartesi sabah 7.00 uçağıyla başladı gezimiz. Yanımda kız arkadaşım Damla, uçtuk İç Anadolu’nun ticaretiyle ünlü şehri Kayseri’ye. Normal saatinden önce iniş takımları yere değdi ve Anadolu’nun başka bir kopya havaalanına varmış olduk. Kendine has hiçbir özelliği olmayan bu soğuk ve standart havaalanlarını tasarlayanlar bu kadar düz insanlar mı, yoksa onlara bu tekdüzelik dayatılıyor mu merak ediyorum.

Kahvaltımız

Havaalanından arabamızı kiralayarak iniyoruz merkeze. İlk izlenimimiz gayet geniş caddeler, uzun uzun ama dip dibe olmayan apartmanlar. İlk durağımız ise Lokman Gurme. Burada gayet güzel, bol çeşitli ve lezzetli bir kahvaltı yapıyoruz. Tıka basa doyuyoruz lakin masadakileri bitirmeye ne hacet!

Kahvaltıdan sonra şehrin daha da merkezine iniyoruz. Arabamızı bir caddeye park ettikten sonra sırt çantalarımızı arkaya atarak başlıyoruz sokakları aşındırmaya başlıyoruz. Hava hafif ısırıyor lakin öyle çok soğuk yok. Kenarlardaki karlar geçen haftanın sert olduğunu işaret ederken tepedeki güneş sorun olmadığını kulağımıza fısıldıyor.

Kayseri sokakları

Tarihi Kayseri Lisesi Daha fazlasını oku…

Bir Sahnenin İçinde: Yataktaki Eşitlik

Ocak 30, 2017 Yorum bırakın

“Seks satar!” Bu cümle her ne kadar saf sinemaseverlere çiğ gelse de bir o kadar gerçektir. Woody Allen gençliğinde çıplak kadın görmek için gittiği bir film, Sommaren med Monika (1953), sayesinde Ingmar Bergman’ı keşfetmiştir. Bu örnekte olduğu üzere bazen hayırlara vesile olsa da genelde niyet tamamen maddidir. Seyirci beyazperdede gördüğüyle tatmin olur, yapımcı da para kazanır. Tabii sahnenin içinde bulunduğu yapım da sanatsallıktan hızla uzaklaşır. Bunu, ‘sanat filmi’ sıfatını almak isteyen kimi yapımlar bile hiç gocunmadan yapar.

carol

Lakin nasıl sevişme ile seks arasında fark varsa, kimi cinsellik içeren sahneler de maddi amaçlı seks sahnelerinden farklıdır. Karakterlerin duygu yoğunluklarını, tutkularını, arzularını en samimi şekilde seyirciye yansıtan, insani eylemlerden biridir sonuç olarak. Bir kere oldukça doğaldır. Karakterler soyunarak maskelerinden arınır. Kusurları örtebilecek kostüm, makyaj, aksesuar, vs kadraj dışında kalır. Manen de çıplak kalan karakter, içindeki tüm sevgiyi partnerine sunar. ‘Sevişme’ kelimesi zaten bunu ifade eder, iki insanın birbirini severek yaptığı eylemi. Daha fazlasını oku…

Üniversite Öğrencilerine ve Yeni Mezunlara Tavsiyeler

Ocak 29, 2017 Yorum bırakın

Bu yazıyı uzun zamandır yazacağım ama hep erteliyordum. Artık yazmam gerek çünkü artık neredeyse ayda bir, bu konuda soru geliyor. Hem cevapları tek bir yerde toplamak iyi olur, hem sormaya çekinenlere yardımcı olmuş olurum, hem de akla gelmeyen hususlara değinirim.

Öncelikle şunu söylemeliyim: Ben sadece tavsiye veriyorum. Mezuniyetten beri 8.5 yıl geçmiş biri olarak gördüklerimi ve deneyimlediklerimi yazıyorum.  Herkesin hayatı kendisine özel ve farklı. O yüzden hayatınızla ilgili karar alırken, tavsiyeleri sadece dinleyin. Seçimler, sorumlulukları ve getirileri tamamen size aittir.

Şimdi maddeler hâlinde tavsiyelere geçelim:

  • İngilizce: Hangi mesleği yaparsanız yapın İngilizce şart. Kabul edin veya etmeyin, 21. yüzyılda global bir çağda yaşıyoruz. Her yerde ve zamanda İngilizce geçerli. Mezun olana kadar İngilizce’nizi bitirmeye çalışın.english Daha fazlasını oku…

2016 Yılı Değerlendirmesi

Ocak 1, 2017 2 yorum

2016 hakkında yazmak çok zor. Her bakımdan çok garip bir yıl oldu. Yeni yıla girdikten sadece birkaç saat sonra yoğun tipi altında eve döndüğümü hatırlıyorum. Yılın zorlu geçeceğinin ama bir şekilde işlerin yolunda gireceğinin işareti miydi, acaba o kısa ama fantastik yolculuk.

Yılın ilk birkaç ayını hiçbir kanala satılamayan bir dizi projesinin senaryo grubunda geçirdim. Bu süreç beni, sinemanın arka planı hakkında düşünmemi sağladı. Meşekkatli ama eğitici bir dönemdi. Kişisel olarak amacıma ulaştığımı düşünüyoum. Bu proje için yazdığım bir bölüm hikâyesini başka bir hikâyemle eklemleyerek beni heyecanlandıran bir proje özeti yazdım geçen ay. 2017’de ara ara da olsa bunun üzerine çalışmak istiyorum.

Martın başında ufak bir operasyon geçirdim. Ameliyat çok kısaydı ama iyileşme süreci çok uzundu. Beni bıktıran ama hayatın farklı yönleri hakkında da düşündüren bir üç aydı. İnsan, başına gelen her şeyden bir kazanç sağlamayı bilmeli. Hayatta çoğu olayın/unsurun sanıldığı kadar tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Fakat insan ırkı o kadar bencil, umursamaz ve sabit fikirli ki bu fırsatları kazanca dönüştüremiyor. Çevrenizde bunun sürüyle örneğini dikkatli bakarsanız görebilirsiniz.

otekon

Mesleki anlamda da beni zorlayan ama geliştiren bir yıldı. Mayısta Bursa’da gerçekleşen OTEKON’da arka arkaya iki makale sunumu yaptım. 1.5 ay sonra da Atina’da gerçekleşen Uluslararası Ses ve Titreşim Konferansı’nda (ICSV) ilk İngilizce sunumumu yaptım. Konuşması hep sorun olmuş bir engelli olarak bu deneyimler bana farklı ve olumlu hissiyatlar yaşattı. Daha fazlasını oku…

Benden Şarkılar – Kill the Lights

Aralık 8, 2016 Yorum bırakın

Aralık ayıyla beraber yıl sonu yazıları/anketleri/listeleri yapılmaya başlandı. Benim klasik yıl sonu değerlendirme yazıma daha çok olsa da (ne de olsa yılın sonuna daha 23 gün var, bu ülkede bu zaman zarfında neler olur, neler!) yavaştan yılın akılda kalanlarını sıralamaya başlayabilirim. Öncelik bir soundtrack çalışmasında…

vinyl

Yılın başında en çok beklenen dizilerden biri Vinyl‘di. İki efsane, Martin Scorsese ile Mick Jagger dizinin yaratıcı kadrosundaydı. Üstelik iki saatlik ilk bölümü Scorsese çekmişti. Yayın yaklaştıkça yükselen heyecan, daha ilk bölümle sönmeye başladı. 70’lerin müzik dünyasının arka planını anlatma derdindeki dizi, saçma senaryo tercihleriyle savruluyordu. 10 bölüm sonunda dizi vasat da olsa sezon finali yaptı. Ardından önce dizinin -benim Boardwalk Empire‘da da hiç sevmediğim- baş senaristi Terrence Winter kovuldu, hemen arkasından da dizi ikinci sezon onayını alamayarak ekranlara veda etti.

Vinyl görsel ve metinsel başarıya hiç ulaşamasa da Mick Jagger’ın desteği sağ olsun, müzikleri her bölümünde çok takip edildi. Seçilen eski ve yeni şarkılar hem çok iyiydi hem de diziye çok yakışıyordu. Bölümlerin ana şarkıları, yayından hemen sonra Spotify’a yükleniyordu. Sezon bitince de bir best of albümü yayınlandı ki kaç defa dinlediğimi bilmiyorum. Nitekim albüm, bu hafta başında Grammy adaylığı kazandı.

Gelelim albümde en sevdiğim şarkıya… Üç ayrı kişinin imzasına sahip şarkı, disko-pop türünde ama bu türün yaygın trendinin aksine sözleri de çok iyi. Sevgiliyi aşka ve dansa davet eden şarkı, bu yıl en beğendiğim şarkılardan biriydi.

Kill the Lights – Alex Newell ft. DJ Cassidy & Nile Rodgers

You set me free every time your hands on me, / Bana ellerini her sürdüğünde beni özgürleştiriyorsun.
I wanna be your way to shine / Seni ışıldatan patikan olmak istiyorum.
I can’t deny the feeling that you’re giving me / Bana hissettirdiğin duyguyu inkar edemem,
You lit the spark that set a fire / Ateşe dönüşen bu kıvılcımı sen yaktın.

Oh, no, don’t run away from your love / Hayır, aşktan kaçma sakın!
Oh, no, don’t turn away from the heart of the groove / Hayır, beraber sürüklendiğimiz
From the way that we move, / bu akıntıdan dönmeye çalışma!
Kill the lights, we can’t lose! / Işıkları söndürürsen kaybetmeyiz!

Kill the lights and look right at me / Işıkları söndür ve iyice bak bana!
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Kill the lights, and touch my body / Işıkları södür ve bedenime dokun.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Come and spin me around, let’s get lost in the sound / Gel ve dön etrafımda, müziğin içinde kaybol.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Touch my body, kill the lights tonight / Dokun bana, ışıkları söndür bu gece.

Let’s live our life, tomorrow doesn’t always come / Hadi hayatımızı yaşayalım, her zaman yarın olmaz ki!
Don’t try to hide, let’s have some fun / Saklanmaya çalışma, eğlenmene bak!
You can’t rely on anything or anyone who fights the love you have inside / İçindeki sevgiyle kavgaya tutuşan biri ya da bir şeye güvenemezsin

Hatalar Üzerine Bir Melodram: The Light Between Oceans

Kasım 22, 2016 Yorum bırakın

Hayatımız hata yapmakla geçiyor. Kimi zaman bilmeden yapıyoruz, kimi zaman sehven, kimi zaman da bilerek ve isteyerek. Bu son durum da kendi içinde durumlara ayrılıyor. Bazen öyle durumlar oluyor ki birey, hatanın yanlışlığını ve getireceği zararları bile bile başka unsurlardan ötürü o hatayı içi kan ağlayarak yapıyor. Yılın dikkat çekici melodramlarından The Light Between Oceans (2016) işte böyle bir hatayı ana eksenine yerleştiriyor.

the-light-between-oceans-4

Birinci Dünya Savaşı’nda görev almış ve savaşın tüm yıkıcılığını yaşamış olan Tom, bu zorlu anılarını arkasında bırakabilmek için izole bir yer olan deniz fenerinde çalışmak için başvurur. Gittiği fenerin yakınındaki kasabada yaşayan Isabel’e âşık olan Tom nikahtan sonra onu da fenere getirir. Mutlu yaşamları Isabel’in yaptığı iki düşükle sekteye uğrayan çiftin hayatını, bir gün denizden gelen bir tekne tamamen değiştirir. Teknenin içinde ölü bir adam ve ağlayan bir bebekle karşılaşırlar. Görevi gereği fenerde yaşanan tüm gelişmeleri bildirmekle mesul olan Tom, Isabel’in yoğun ısrarlarına dayanamayarak adamı ücra bir yere gömüp bebeğin kendilerine ait olduğunu herkese bildirir. Bir süre sonra bebeğin öz annesini bulmasıyla Tom’un çektiği vicdan azabı dayanılmaz boyutlara ulaşır.

Yönetmen Derek Cianfrance’ı daha önce çektiği Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond the Pines (2012) sayesinde tanıyoruz. İlk filmde bitmiş bir aşkın külleri arasında dolanırken ikincisinde ise ikircikli bir aile portresi izlemiştik. İki filmin de bariz hataları vardı. Lakin Cianfrance, belli bir duyguyu tüm filme yaymasıyla ve bu duygunun tavan yaptığı birkaç sahneyle gelecek için umut vaat ediyordu. Mesela Blue Valentine‘de Ryan Gosling’in ukulele çalıp Michelle Williams’ın tüm şirinliğiyle dans ettiği sahne, 2000’lerin en romantik sahnelerinden biridir.

the-light-between-oceans-2

The Light Between Oceans‘ın da bariz hataları bulunmakta. Bunlardan ilki, filmin çok geç kırılması. Bir filmde, esas konunun başladığı an olarak kabaca nitelendirebileceğimiz ‘kırılma ânı’ genelde ilk 15 dakika içinde olur ki konuyu anlatacak zaman kalsın (ve izleyici filmle çabuk bağ kursun). Ama Cianfrance filmi yarısında kırıyor. O zamana dek seyirci Tom’u ve Isabel ile olan aşkını izliyor. Böylece film, aşk filminden bir anda melodrama evriliyor. Gerçi Cianfrance -birazdan sözünü edeceğim- teknik unsurlardaki başarılarından dolayı bu âni dönüşümün negatif etkilerini gayet güzel hafifletiyor. Fakat bir kere konuyu anlatmaya yeterli zaman bırakmadığından finali aceleye getirmek zorunda kalıyor. Finale kadar oldukça yavaş akan filmin (hapishane sahnelerinde de boşuna zaman kaybediliyor), finalde çok ciddi bir zaman atlaması yapması ve bu atlamanın duygusal altyapısının hiç hazırlanmaması yapımın en büyük handikapı.

the-light-between-oceans-3

Gelelim filmin artılarına. Adam Arkapaw imzalı görüntüler gerçekten nefis kesici. Deniz feneri ve çevresinin pastoral manzaralarına hayran kalıyorsunuz. Alexandre Desplat yine formunda. Bilhassa yaylıları kullanarak karakterlerin ruhsal durumlarını çok iyi yansıtıyor. Sanat tasarımı, kostüm ve makyaj gibi teknik unsurlar da göz dolduracak kadar başarılı. Oyunculuklar çok iyi. Fassbander ile Vikander uyumlu olmalarının yanında rollerine yakışıyorlar ve üst düzey performans sergiliyorlar. Weisz hikâye gereği arka planda kalsa da hiç ezilmiyor fakat bariz şekilde harcanıyor.

Cianfrance finalde sağlam tökezlemesine rağmen diğer meziyetleri sayesinde umut vaat etmeyi sürdürüyor. Önceki iki filminin de üstünde bir esere imza atıyor ve bir sonraki filmi için beklentiyi yükseltiyor. The Light Between Oceans teknik açıdan oldukça başarılı, genel olarak da vasatın gayet üstünde bir melodram. Bu bile onu senenin dikkate değer yapımlarından biri yapmaya yetiyor.

the-light-between-oceans