İstatiksel Enerji Analizi (SEA) Nedir? (Ben Ne İş Yapıyorum – 5)

Eylül 21, 2017 Yorum bırakın

Daha çok havacılık, uzay ve denizcilik sektörlerinde yaygın olarak kullanılan bir yöntem olan İstatiksel Enerji Analizi (Statistical Energy Analysis – SEA); gelişen teknoloji, regülasyonlar ve konfor ihtiyacı karşısında son 10-15 yıldır otomotiv sektöründe de kullanılmaktadır. Bu yöntemle, ben ve şirketim 2013’te başladığımız ve benim yürüttüğüm TÜBİTAK destekli bir projeyle tanıştık. Bu projenin çıktısını Euronoise’15’te de yayınlama şansına eriştik [1]. Okuduğunuz bu yazı, şirket içi bilgi kütüphanesi için yazdığım bir prosedürün başında yer alan açıklama bölümüdür. Konu hakkında Türkçe kaynak olması açısından, gizlilik içermeyen ve İngilizce’sini bir sürü kaynakta bulabileceğiniz bilgileri özet halinde paylaşıyorum.

Sanal analiz metotlarından en yaygın kullanılanı Sonlu Elemanlar Analizidir (Finite Element Analysis – FEA). Fakat FEA, modal tabanlı analizlerde çözücü yapısı gereği –ortalama eleman boyutuna bağlı olarak- yaklaşık 400 Hz’den sonra güvenilir sonuçlar verememektedir. Ayrıca FEA, modal tabanlı analizleri lineer çözdüğünden akustik paket malzemeleri için önemli olan nonlineer malzeme değerleri girilememektedir.

Bu yüzden dünyada 400 Hz üstü için yapılacak sanal analizlerde FEA harici sanal metotlar kullanılmaktadır. Bu metotlar arasında da en yaygın kullanılanı İstatiksel Enerji Analizidir (Statistical Energy Analysis – SEA). SEA, lineer enerji denklemlerini kullanarak bir sanal modelde ses iletim hesaplarını yapmaktadır.

Bir aracın SEA modeli

FEA’daki elemanın karşılığı SEA’da altsistemdir (subsystem). Altsistem, FEA’daki gibi düğüm noktalarının (node) birleştirilmesiyle oluşturulur. Lakin FEA’nın tam tersine, SEA’da bir altsistem ne kadar büyükse analiz için o kadar iyidir. Analiz çözümünde enerji denklemleri kullanıldığından bir altsistem ne kadar enerji sahibiyse o kadar doğru/güvenilir sonuç vermektedir. Altsistem büyük olursa da taşıdığı enerji miktarı artacaktır. Bu yüzden elemanın kendi mod sayısının (modal yoğunluk) olabildiğince yüksek olması arzulanır. Lakin farklı sebeplerden dolayı her zaman bu büyüklük sağlanamaz. SEA’nın orta ve yüksek frekans bantlarında daha etkili olmasının sebebi de budur. Altsistemlerin modal yoğunluğu daha yüksek frekans bantlarında daha fazla olduğundan sonuçlar da daha güvenilir çıkmaktadır.

Bu sebeplerle SEA, 300-400 Hz altında çözüm üretse de pek gerçekçi değildir. SEA’nın esas etkin olduğu aralık, 1000-10000 Hz’dir. 300-1000 Hz aralığında ise gerçekçi sonuçlar elde etmek için dünyada hibrit metotlar (SEA-FE, SEA-BEM gibi) kullanılmaktadır. Otomotiv projeleri için orta frekans bantlarında (300-1000 Hz) da SEA yeterli güvenilirlikte sonuçlar vermektedir.

İki SEA kavitesi (saydam olanlar) ve onları çevreleyen yapısal altsistemler

SEA’nin üzerinde durulması gereken başka bir özelliği, sistemler arası ses iletimi üzerinden çözüm yaptığından havanın geometrik gerçekliğinin, yapısal parçaların (aracın) geometrisinden daha öncelikli olmasıdır. Modelleme metodolojisi de bunun üzerine kurulmalıdır. Yapısal parçalarda –altsistemleri olabildiğince büyük tutmak da gerekliliğinden- detaylar en aza indirilmeye çalışılır. Öncelik, havaya ses geçişini etkileyen malzeme farklılıkları ve havanın modal durumunu etkileyecek geometrik farklılıklardadır. Diğer detaylar önemsizdir, sonuçları neredeyse hiç etkilemez.

Bir aracın yan yana FEA ve SEA modelleri

Yukarıda değinildiği gibi, malzeme SEA için çok önemlidir. Çünkü malzemenin ses yutum/geçirme katsayısı iki altsistem arası sesin iletiminde doğrudan etkilidir. Bu yüzden araçta kullanılan tüm malzemelerin, bilhassa akustik izolasyona yönelik olan trim malzemelerin özelliklerinin doğru olarak programa girilmesi önem arz etmektedir. Keza fitil gibi parçaların iletim kaybı (transmission loss) değerleri, kesişim yerlerindeki sızıntı alanları (leakage) da modele tanımlanmalıdır. Zaten SEA, otomotiv projelerinde genelde akustik malzemelerin alan, özellik ve kalınlık seçimleri için yapılmaktadır.

Bir SEA yazılımı olan ve benim de SEA analizi için kullandığım VA One’da ara yüz

Son olarak SEA’nın adında geçen istatistik kısmına vurgu yapılmalıdır. SEA, belli bir hata payıyla çözümleme yapan istatiksel bir metottur. Literatürde ±3 dB hata payı olabileceği belirtilmektedir ve 3 dB akustik ölçümler için kayda değer bir niceliktir.

[1] A. Botke, E. Erensoy and C. Sevginer, Modeling and Validation Processes of an Electric Vehicle with Statistical Energy Analysis, Euronoise 2015, pp. 1417-1422, Maastricht, Netherlands, 2015.

Not: Fotoğrafların hepsi jeneriktir ve çalıştığım projelerle ilgisi yoktur.

Reklamlar

Gökçeada ve Bozcaada Üzerine Notlar

Eylül 4, 2017 Yorum bırakın

Gökçeada ve Bozcaada’yı genelde, okul sıralarında okutulan tarih ve coğrafya kitapları sayesinde Ege Denizi’nde Türkiye’nin sahip olduğu yegâne adalar olarak biliriz. Çanakkale Boğazı’nın hemen çıkışında karşılıklı olarak konumlanan bu iki şirin ada hakkında izlenimlerime geçmeden önce, biraz ‘adada olmak’ deneyiminden bahsetmek istiyorum.

Ada, yapısı gereği anakaradan ayrıdır. Özgürdür, ayrıksıdır, farklıdır ama aynı zamanda izoledir, yabancıldır, kopuktur. Birey, kendi doğasına paralel olarak çevresini yorumladığından ‘adada olmak’ hissi de her birey için farklı bir mana taşır. Kimisi adanın bağımsızlığına ithafen kendisini özgür hisseder, kimisi de kapana kısılmış. Robinson Crusoe’dan itibaren ada lokasyonlu çoğu yapıt bu ‘adada olmak’ hissini farklı açılardan işler. Mesela Ömer Kavur ustanın son eseri Karşılaşma (2003) bir mekân olarak adayı senaryoda kullanan nadide yerli işlerdendir.

Gayet soyut bir kavram olan bu ‘adasal’ hissiyatı kısmen de olsa açıklamaya çalışmamın sebebi, Gökçeada ve Bozcaada’da tatil yapmanın ana bileşenlerinden biri, belki de en önemlisi olması. Bir kere iki adaya da ulaşmak diğer tatil yörelerine nispeten daha zor. Bodrum’a, Fethiye’ye, Antalya’ya uçakla veya farklı kara yollarıyla ulaşmak mümkünken bu sefer sadece tek seçeneğiniz mevcut. Bu durumun, dezavantajları kadar avantajları da var. Önüne gelenin gidememesi ve bunun getirdiği ferahlık, tenhalık ve korunmuşluk duygusu mesela. Gerçi Bozcaada popüleritesinden ötürü saflığını kaybetme tehlikesine yaklaşmış olsa da üç gün boyunca tek apaçi görmemek bile insanı sevindiriyor.

GÖKÇEADA

Geçen yıl yakın arkadaş grubumla keşfetme duygusuyla gittiğimiz bu dağlık adayı o kadar sevdik ki aynı kadro bir yıl sonra yine tekrarladık bu sevimli tatili. Bu yüzden aşağıdaki notları, iki tatilin karışımından oluşturdum.

  • Gökçeaada’ya sadece (Avrupa tarafındaki) Gelibolu Yarımadası’nın güneybatı köşesindeki Kabatepe İskelesinden kalkan feribotla ulaşabilirsiniz. Bu yıl online rezervasyon gelmiş feribota. Bu yüzden gidiş ve dönüş seferinize önceden karar verip biletinizi almanız tavsiye olunur.
  • Ada gayet dağınık ve birbirine uzak köylerden oluşuyor. Bu uzaklığın sebepleri; adanın dağlık yapısı, yolların virajlı olması ve adanın büyüklüğü. Ada içinde toplu ulaşım çok seyrek ve görülecek/gidilecek lokasyonlar farklı yerlerde olduğundan araba şart.
  • Feribot, adanın kuzeydoğusunda bulunan Kuzu Limanı’na yanaşıyor ama burada birkaç yazlık ev ve bir plaj dışında hiçbir şey yok.
  • Limanın 7 km ilerisinde, adanın hemen hemen merkezinde konumlanan Gökçeada adlı merkez yerleşim bulunuyor. Bankalar ve hastane benzeri idari birimler sadece burada bulunuyor. Buranın diğer önemi, tüm köylere yolunun bulunması. Yani bir köyden diğerine giderken buradan genelde geçiyorsunuz.

Aydıncık Plajı

Daha fazlasını oku…

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm II: Kapadokya

Haziran 18, 2017 2 yorum

Önceki Yazı: Kayseri

Yollar ve Damla

Dikiz aynasında Erciyes

Kayseri-Ürgüp arası bir saati biraz aşan, gayet düzgün bir rota. Kapadokya civarındaki tüm ana yollar zaten çift gidiş-geliş. Yollar oldukça çorak olsa da bence kendine has bir güzelliği mevcut. İç Anadolu’ya sadece gezi amaçlı gitmemden dolayı olabilir ama bozkırlar arasında, ufuk çizgisi dahilinde pek bir şeyin görünmediği araba yolculuklarını seviyorum. Erciyes’i arkanıza alsanız bile tüm bölgeden gözüken bu yüksek dağın sizi izlediği izlemine kapılabilirsiniz. Hafif mistik çağrışımlar yapabilen, güzek manzaralara sahip bir yolculuk geçiriyorsunuz. Tabii görebilenler için…

Biz, Damla ile, Kapadokya’da Ürgüp içindeki Dere Suites’te kaldık. Üç gecelik konaklamamız beklediğimizden de güzel geçti. Kapadokya’nın alamet-i farikası tepelerinin içine oyulmuş mağara-odalardan oluşan bu tesis, tek bir binadan oluşmuyor haliyle. Gayet elden geçirilmiş, modernleştirilmiş mağara odaların kapıları direkt dışarıya çıkıyor. Küçük bir tepenin bir yakasına kurulu tesisin içinde tamamen açık havadaki merdivenlerle dolanıyorsunuz. Bizim odamız otoparkın yanında en alttaydı ama lokanta en tepedeydi. Kahvaltı için bayağı bir basamak çıkıyorduk. Bu yüzden Dere Suites ve benzeri yapıdaki Kapadokya konaklama tesislerinin, engelliler ve yürüme zorluğu çeken yaşlılar için pek uygun olmadığını not geçeyim.

Dere Suites merdivenlerinde…

Ürgüp sokakları

Tesisin en sevdiğimiz yanı mağara-odamızdı. Mağara dedim ama içinde her türlü olanak mevcuttu. Üstelik benzeri otellere göre gayet mantıklı bir fiyatı var, gecelik 220 TL civarı ödedik ama bence değer. Bilhassa çift olarak gideceklere öneririm. Daha fazlasını oku…

İnsanlığın Utancı: Shame

Mart 30, 2017 Yorum bırakın

Kaybedilen kişi size ne kadar yakınsa o kadar hayatınızı etkilediğini hiç fark ettiniz mi? Bir arkadaşınızın dedesi ölse yine üzülürsünüz ama bu üzüntü birkaç dakikayı geçmez. Ya kendi dedeniz ölse? Bir hafta mı, yoksa daha uzun mu? Ya babanız, anneniz, kardeşiniz, can arkadaşınız, eşiniz, çocuğunuz?

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikler -bence- kompleks bir canlı oluşu ve -sistemin tüm karşı dayatmalarına karşın- bireyselliğidir. Bir bireyin, herhangi bir uyarana vereceği tepki çok çeşitli, farklı ve öznel olabilir. Bu tepki; bireyin o uyaran hakkında bilgi sahibi olup olmamasına, uyaranın şiddetine ve uyaranın çıktısına (sebep olduğu şeye) göre farklılık gösterir.

Bu yazıda uyaranımız savaş olacak. İnsanlık, tarih boyunca hep savaşla iç içe yaşamıştır. Bazı kaynaklarda dünyanın bir yerinde sürekli bir savaşın ya da çatışmanın vukû bulduğu yazar. Neredeyse savaşsız bir yıl yoktur; tek değişenler yeri, boyutu ve süresidir. Fakat birey/topluluk/halk savaşa olan uzaklığıyla kendisini uzun süreli barış içinde hisseder genel olarak. Her ne kadar bu, bir yanılsama olsa da hepimizin hissettiği bir olgudur. Savaş ülkemize, hatta şehrimize ne kadar uzaksa kendimizi o kadar huzurlu hissederiz.

İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın ayrıksı filmi Shame (Skammen/Utanç – 1968) bireyin savaşa verdiği tepkileri ele alır. Genelde filmlerinde bireyi; diğer bireylere, zamana, ölüme ve geçmişe karşı tutumu üzerinden inceleyen Bergman, bu sefer katalizör (ya da sinemasal tabirle McGuffin) olarak savaşı da işin içine katar. Çünkü savaş yapısı gereği bireyi ölümle burun buruna getirerek onun takındığı maskelerden arınmasını ve kendi olarak davranmasını sağlar.

Film, uzun yıllardır süregiden bir savaş atmosferinde geçmektedir. Lakin bu durumu, ilk 20 dakikada -verilen birkaç ipucu dışında- pek anlamayız. Çünkü aslında filarmoni orkestrasına mensup iki müzisyen olan Eva ve Jan, kırsal kesimde sade bir hayat yaşamayı seçerek savaştan -mümkün olduğunca- uzak durmayı seçmişlerdir. Şehir dışında ufak bir kulübede yaşayıp tarımla uğraşan çift, hayatlarını sanki sadece ikisi varmışçasına kurmuşlardır.

Tabii değdiği her şeyi kurutan savaş, sonunda Eva ile Jan’a da dokunduğunda bireysel ve bir çift olarak ikilinin verdiği tepkileri izlemeye başlarız. Jan’ın zaman zaman tetiklenen sanrıları, geçmişte yaşadığı birtakım -büyük ihtimalle de savaşla alakalı- travmalara işaret eder. Eva bunlardan artık sıkılsa da Jan’ın sakinleşmesindeki en büyük etkendir. Diğer yandan yaşamaya çalıştıkları -olabildiğince- normal hayata paralel Eva anne olmayı arzulamaktadır, lakin savaşın onlara dokunmasıyla bunun olanaksızlığının farkına varır. Bu sefer teselli etme sırası Jan’a geçer ve savaş bitince (ki yüzünden buna artık inanmadığı anlaşılır) aile olabileceklerini belirtir.

Filmin başında birbirlerine hâlâ âşık olduğunu sandığımız çift, aslında mutualist bir ilişki yaşamaktadırlar. Savaşın onlara çoktan dokunduğu ve öncelikle aralarındaki aşkı yok ettiği açıktır. Zaten böyle vahşi ve acımasız bir ortamda aşk gibi duygusallık içeren ilişkilere yer yoktur. Tüm ilişkiler çıkarlara dayanmaktadır. Jan ve Eva da birbirlerine muhtaç olduklarından hâlâ birliktedirler.

Film ilerledikçe muhtaçlık durumu başka şekillerde de karşımıza çıkar. Bir iftira sonucu karakolda işkenceye maruz kalan çifti, bölgenin kaymakamı kurtarır. Tabii kaymakam da masum değildir. Erkini kullanarak çifti kendisine muhtaç bırakmak istemektedir. Nitekim böylece Eva ile birlikte olur. Lakin Eva’nın bu ikinci mutualist ilişkiye nasıl baktığı muğlak olarak kalır. Eva’nın kaymakama duyduğu şükranla mı, yoksa içinde bulunduğu şartlardan ötürü mü rıza gösterdiği açıklanmaz.

Tıpkı sonraki sahnede radikal güçlerin evi basmasına paralel Jan’a kaymakamı öldürtmelerinde Jan’ın motivasyonunun muğlak kalması gibi. Daha önce bir tavuğu bile öldüremeyen Jan, kaymakamı nasıl vurabilmiştir? Onunla eşi arasındaki ilişkiyi anladığı ve öç almak istediğinden mi, yoksa zorunda bırakıldığı için mi?

Bergman bilinçli bir tercihle seyirciye tam bir cevap vermez. Sonuçta insanlık hâllerinin ve verilen kararların tek bir açıklaması olamayacağı gibi, net bir sebebi de olmayabilir. Bilhassa savaş atmosferinde bireyin davranışlarındaki ve ifa ettiği eylemlerin sebeplerindeki muğlaklık daha aşikârdır.

Shame, bu aşamadan sonra bambaşka bir boyuta, günümüz seyircisi için -ne yazık ki- oldukça tanıdık bir yere evriliyor. Evleri yok edilen Jan-Eva çifti, oldukça ilkel koşullarda yaşamaya başlar. Aralarındaki iletişimsizlik had safhaya varsa da mutualist ilişkileri devam etmektedir. Jan bir çift yeni bot için bir genci öldürebilecek raddeye gelmiştir. Eva bu durumu onaylamasa da sesini çıkaramamaktadır çünkü Jan’a daha da muhtaçtır. İkili en sonunda bir kayığa binip mülteci olarak denize açılır. Lakin savaş orada da peşlerini bırakmayacaktır.

Shame; The Seventh Seal (1957), Persona (1966), Wild Strawberries (1957) gibi Bergman başyapıtlarının yanında sönük kaldığı için daha az incelenmiştir. Bilhassa zamanında yapılan birkaç eleştiriyi* incelediğimde, filmin Bergman’ın o yıllarda devam eden Vietnam Savaşı üzerine düşünceleri olarak yorumlandığını, hatta Bergman’ın taraf seçmemesinin eleştirildiğini gördüm. Tabii filmi 2016’da izlediğinizde ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Artık 60’lardaki gibi savaş sadece Afrika ve Uzak Doğu’da cereyan etmiyor. O zamanlarda entelektüeller Vietnam hakkındaki doğru/yanlış yorumlarını sessiz, sıcak ve huzurlu evlerinden yapıyorlardı. Ama artık savaş Batı medeniyetinin sınırına dayanmıştır. Suriye’deki savaş; gerek Avrupa’ya yakınlığıyla, gerek bir türlü bitmemesiyle, gerekse giderek artan mülteci sorunuyla tüm dünya adına ciddi bir soruna dönüşmüştür ve bu sorun, artık sadece televizyon ve gazetelerden değil; sokaktan da takip edilebilmektedir. Bir gün Ankara’da patlayan bomba, diğer gün Brüksel’de infilak etmektedir. Diğer deyişle savaş, artık evlere her zamankinden daha yakındır.

Dünyanın bu durumu, Shame‘in artık bambaşka bir açıdan okunabilmesine olanak vermiştir. Her ne kadar filmlerin de, tarihi olaylar gibi yapıldığı zaman ve şartlar göz önüne alınarak değerlendirilmesi daha doğru olsa da Shame‘in hiç olmadığı kadar güncel olduğu aşikârdır. Buna Bergman’ın ileri görüşlülüğü, insanlığın özünü görebilme yeteneği veya sadece şans denilebilir. Bilhassa final sahnesinin umutsuzluğunu, dünyanın genel gündemi karşısındaki umutsuzluğumuz ile kıyaslamamak ve Jan’ın gözlerindeki tükenmişliği kalpten hissetmemek elde değil.

Savaş her geçen saniye evlerimize daha da yaklaşıyor. Bunun bir oyun, televizyonda izlediğimiz bir aksiyon filmi ya da uzaklarda yaşanan bir patırtı olmadığını artık kanıksamak zorundayız. Vakit geldi de geçiyor. Dünya üzerinde savaşla yüzleşen insanlarla aramızda fark bulunmadığını, onların kaybettiği masumiyetle bizim de insanlığımızdan bir şeyler eksildiğini artık anlamamız ve bu utançtan kurtulmamız lazım. Kemanına, imâl eden ustanın hayatını ezbere bilecek kadar bağlıyken sonlara doğru kemanı parçalandığında ona boş gözlerle bakacak kadar insanlıktan çıkan Jan gibi olmadan hem de. Shame, savaşın yıkıcılığını gösteren onlarca eserden sadece biri. Bergman’dan geleceğe yazılmış ve savaşın tarafının olamayacağını anlatan bir mektup sanki.

Not: Bu yazı kaleme alınırken ABD, Orlando’da bir LGBTİ kulübüne saldırı düzenlendi ve en az 50 insan hayatını kaybetti. Sanırım (ve ne yazık ki) Shame‘in güncelliği artık hiç bitmeyecek. Bu yazı da o saldırıda ölenlere adanmıştır.

*: Roger Ebert – 2008   –   Renata Adler – 1968

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm I: Kayseri

Mart 21, 2017 1 yorum

Bazen alıp başını gitmek lazım. Uzaklara… Daha önce gitmediğin diyarlara…

Günümüzde modern insanın gerçekte dert filan sayılamayacak asıl sorunu, gündelik ıvır zıvırlarının çokluğu. Lakin bunlar küçük ve oldukça saçma olsalar da o kadar fazlalar ki kişinin hayat enerjisini tüketiyor. Sanırım yaşamı kolaylaştıkça bu tarz saçma şeyler yüzünden onu daha da zorlaştıran modern insanın laneti bu.

Bir beyaz yakalı olarak maalesef ben de bu lanete sahibim. Bilhassa cumaları zombi gibi eve geliyorum ve bir an evvel yatmak istiyorum. Yaşanacak, tadacak, deneyimlenecek o kadar çok şey varken hele. Bu duruma düştüğüm için kendime fena halde acıyorum.

Tatiller bu rutinden çıkmak, bir rahat nefes almak ve silkinmek için çok önemli bu yüzden. Birey için de, özel hayatı için de, iş yaşamı için de… Kafasını dinlemiş ve rahatlamış bir çalışanın işine daha çok odaklanabildiği gerçeğine kimsenin itirazı yok, değil mi?

O zaman başlıyoruz bu seferki gezimize…

20 Şubat 2017 Pazartesi sabah 7.00 uçağıyla başladı gezimiz. Yanımda kız arkadaşım Damla, uçtuk İç Anadolu’nun ticaretiyle ünlü şehri Kayseri’ye. Normal saatinden önce iniş takımları yere değdi ve Anadolu’nun başka bir kopya havaalanına varmış olduk. Kendine has hiçbir özelliği olmayan bu soğuk ve standart havaalanlarını tasarlayanlar bu kadar düz insanlar mı, yoksa onlara bu tekdüzelik dayatılıyor mu merak ediyorum.

Kahvaltımız

Havaalanından arabamızı kiralayarak iniyoruz merkeze. İlk izlenimimiz gayet geniş caddeler, uzun uzun ama dip dibe olmayan apartmanlar. İlk durağımız ise Lokman Gurme. Burada gayet güzel, bol çeşitli ve lezzetli bir kahvaltı yapıyoruz. Tıka basa doyuyoruz lakin masadakileri bitirmeye ne hacet!

Kahvaltıdan sonra şehrin daha da merkezine iniyoruz. Arabamızı bir caddeye park ettikten sonra sırt çantalarımızı arkaya atarak başlıyoruz sokakları aşındırmaya başlıyoruz. Hava hafif ısırıyor lakin öyle çok soğuk yok. Kenarlardaki karlar geçen haftanın sert olduğunu işaret ederken tepedeki güneş sorun olmadığını kulağımıza fısıldıyor.

Kayseri sokakları

Tarihi Kayseri Lisesi Daha fazlasını oku…

Bir Sahnenin İçinde: Yataktaki Eşitlik

Ocak 30, 2017 Yorum bırakın

“Seks satar!” Bu cümle her ne kadar saf sinemaseverlere çiğ gelse de bir o kadar gerçektir. Woody Allen gençliğinde çıplak kadın görmek için gittiği bir film, Sommaren med Monika (1953), sayesinde Ingmar Bergman’ı keşfetmiştir. Bu örnekte olduğu üzere bazen hayırlara vesile olsa da genelde niyet tamamen maddidir. Seyirci beyazperdede gördüğüyle tatmin olur, yapımcı da para kazanır. Tabii sahnenin içinde bulunduğu yapım da sanatsallıktan hızla uzaklaşır. Bunu, ‘sanat filmi’ sıfatını almak isteyen kimi yapımlar bile hiç gocunmadan yapar.

carol

Lakin nasıl sevişme ile seks arasında fark varsa, kimi cinsellik içeren sahneler de maddi amaçlı seks sahnelerinden farklıdır. Karakterlerin duygu yoğunluklarını, tutkularını, arzularını en samimi şekilde seyirciye yansıtan, insani eylemlerden biridir sonuç olarak. Bir kere oldukça doğaldır. Karakterler soyunarak maskelerinden arınır. Kusurları örtebilecek kostüm, makyaj, aksesuar, vs kadraj dışında kalır. Manen de çıplak kalan karakter, içindeki tüm sevgiyi partnerine sunar. ‘Sevişme’ kelimesi zaten bunu ifade eder, iki insanın birbirini severek yaptığı eylemi. Daha fazlasını oku…

Üniversite Öğrencilerine ve Yeni Mezunlara Tavsiyeler

Ocak 29, 2017 Yorum bırakın

Bu yazıyı uzun zamandır yazacağım ama hep erteliyordum. Artık yazmam gerek çünkü artık neredeyse ayda bir, bu konuda soru geliyor. Hem cevapları tek bir yerde toplamak iyi olur, hem sormaya çekinenlere yardımcı olmuş olurum, hem de akla gelmeyen hususlara değinirim.

Öncelikle şunu söylemeliyim: Ben sadece tavsiye veriyorum. Mezuniyetten beri 8.5 yıl geçmiş biri olarak gördüklerimi ve deneyimlediklerimi yazıyorum.  Herkesin hayatı kendisine özel ve farklı. O yüzden hayatınızla ilgili karar alırken, tavsiyeleri sadece dinleyin. Seçimler, sorumlulukları ve getirileri tamamen size aittir.

Şimdi maddeler hâlinde tavsiyelere geçelim:

  • İngilizce: Hangi mesleği yaparsanız yapın İngilizce şart. Kabul edin veya etmeyin, 21. yüzyılda global bir çağda yaşıyoruz. Her yerde ve zamanda İngilizce geçerli. Mezun olana kadar İngilizce’nizi bitirmeye çalışın.english Daha fazlasını oku…