Şarkılarla Son 3 Yıl

Ağustos 2016

Nükhet Duru – Papatya Falı

Papatya falı gibi,
Bakıp durdum günlere.
Bugün sevmiyor,
Yarın sevecek diye.

Hep seni sayıkladım,
Kanımı kırbaçladım.
Bilmiyorum, bilmiyorum diye!

Bir parça aklım vardı,
Onu da aşkın aldı.
Benden bana geriye,
Bir sana sevgim kaldı.

 

Eylül 2016

Yavuz Çetin & Göksel – Onun Şarkısı

Seni ilk gördüğümde,
Senin olmayı istedim bir an önce.
Seni ilk öptüğümde,
Eskiler silindi dudaklarımdan.

Hayatıma girdin sıcaklığınla,
Aşkını verdin bana
Hiç korkmadan, düşünmeden.

Rüyalarımdaydın, derin uykularda.
Kalbini verdin bana
Hiç korkmadan, düşünmeden.

Seni ilk sevdiğimde,
Senin kalmayı istedim tüm ömrümce.
Beni ilk üzdüğünde,
Kaçıp gitmeyi istemedim bir an bile….

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:aşk, şarkı

Birtakım Düşünceler

Bu yazı, benzeri siyasi denemeler gibi net birtakım saptamalar, yargılar ve çözüm önerilerinden oluşmuyor. Ben sadece okuyorum, çevremi izliyorum ve bunlar hakkında düşünüyorum. Bu yazı da -uzun yıllardır yapmadığım bir şekilde- bu düşüncelerin yazıya dökülmüş hali. Kimse okusun da feyz alsın diye bir amacım yok, sadece kişisel tarihime bir not düşmek istiyorum.

AKP ilk iktidara geldiğinde liseyi bitirmek üzereydim ve çevremdeki çoğu insan gibi şeriatın geleceğini zannediyordum. Tüm türbanlılar öcü, tüm derviş sakallılar yobaz, tüm AKP’liler vatan hainiydi. Tabii bunları düşünürken ne tarih biliyordum, ne Türkiye’yi tanıyordum, ne de kendi bakış açıma sahiptim. Hatta iki yıl içinde farkına varacağım üzere Atatürk ilkelerini bile eksik ve kısmen yanlış biliyordum.

Aradan geçen 17 yılda yukarıda yazdığım iddialar ya tamamen ya da kısmen fos çıktı. Türkiye’ye şeriat gelmedi lakin muhafazakâr oligarşi geldi. Türbanlıların da insan olduğunu, kendi hayatlarına saygı göstermek gerektiğini öğrendim. Fakat inancın her yerde olduğu gibi burada da bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığını ve bu durumdan da en çok kadınların muzdarip olduğunu gördüm. Yobazlığın sakallığa mahsus olmadığını çok çabuk kavradım. Vatan hainliğinin ise çok subjektif ve ağır bir kavram olduğunu, bunun yanında ülkeden çok kişisel çıkarını düşünen insanların tek bir partiye mensup olmadığını anladım.

Daha fazlasını oku…

Kaş İzlenimleri

10/06/2019 1 yorum

Kaş, uzun zamandır görmek istediğim bir tatil beldesiydi. Datça ve Marmaris’in enfes koylarını beğendiğimi duyanlar, ne zamandır bana Kaş’ı öneriyordu. Bu yüzden bu yılki ilk tatilimizi buraya yapmayı planladık eşimle. Kalabalığı sevmediğimizden, sessiz ve huzurlu bir tatil amaçladığımızdan da mayısın son haftasını seçtik.

26 Mayıs 2019 Pazar sabahı Antalya Havalimanı’na indik. Daha fazla uçuş olduğundan Antalya üzerinden ulaşımı tercih etmiştik ki son derece hatalı davranmışız. Kaş, Dalaman Havalimanı’na 2.5 saat uzakta olsa da bu süre Antalya Havalimanı’na mesafenin yarısına denk geliyor. Üstelik Kaş Otogar’dan Dalaman Havalimanı’na (kişi başı 80 TL’ye) direkt ulaşım imkânı var. Antalya Havalimanı için doğrudan ulaşım tabii bulunuyor ama internetteki fiyatları 500 TL civarındaydı.

Neyse ki gayet kompakt olan havalimanında tramvay bulunuyordu. Darısı Sabiha Gökçen ve İstanbul’a (hani şu Karadeniz kıyısındaki) umarım… Tramvay ücreti 2.5 TL civarıydı yanılmıyorsam ve direkt otogara gidebiliyorsunuz. Fakat aradaki 18 km’yi 1 saatte alan Antray, sanırım bindiğim en yavaş raylı ulaşım aracı.

Antalya-Kaş yolundan bir kare

 

Seralara boğulmuş Demre

Antalya İlçe Otogarı’ndan Kaş’a sadece, Batı Antalya şirketinin saatte bir kalkan midibüsleri gidiyor. Fiyatı 30 TL fakat bir köy minibüsü mantığıyla her dakika durabiliyor. Böylece 190 km’lik gayet virajlı Antalya-Kaş yolunu 4.5 saatte alıyor. Allah’tan yol gayet güzel, Teke Yarımadası’nın enfes ormanları ile Akdeniz’in gözalıcı suları müthiş manzaralar barındırıyor. Yine de midibüs rahatsızlığında 3 saati aşan bir yolculuk can sıkabiliyor. Dalaman önerimi bu yüzden bir kez daha yineliyorum.

O kadar yoldan sonra direkt taksiyle otele geçtik. Yaklaşık 4 km’lik yolda taksimetre 42 TL yazmasına karşı şoför 35 TL aldı, neden anlamadık. Ama dönüşte de aynısı olduğuna göre bir mantığı mutlaka vardır. Bu arada yapılmakta olan yeni otogar Kaş’tan çok uzak, oradan taksiye binmek çok canlar yakar. 2020’den sonra bu yazıyı okuyanlar dikkat etsin.

Balkondan panoramik görünüm

Daha fazlasını oku…

Yılın Filmlerine Dair – 2018

Gelenekleşen en iyi filmler listesinden biraz olsun sapmak istiyorum bu sefer. Yıl içinde izleyip aklımda kalan filmlerin beni neden etkilediklerini kısaca yazacağım esas olarak. Çünkü yaş aldıkça bir filme iyi veya kötü demek, birbirlerine göre kıyaslamak bana daha manasız gelmeye başladı.

İki tür filmini veya aynı yönetmenin filmlerini karşılaştırmak olabilir belki ama The Rider ile Paddington 2‘yi yan yana koymak bile saçma geliyor bana ki ikisini de severek izledim.

Yine de en sonda bir sıralama olacak lakin tamamen öylesine yapılmıştır ve sonradan sorarsanız filmlerin yanındaki sayılar ve filmler değişebilir.

Las Heraderas / The Heiresses / Mirasçılar (Marcelo Martinessi) :

#metoo hareketiyle daha da artan kadın haklarına yönelik bilince rağmen dünya sinema sektörünün ısrarla düzgün kadın filmleri çekememesi çok garibime gidiyor. Ataerkil yapımcıların sabotajından bile şüpheleniyorum. Ocean’s 8‘in o kadroya inat ibretlik kötülüğü aklıma bu tarz şüpheleri düşürdü. Daha fazlasını oku…

Engelli Olmak Üzerine Düşünceler

Baştan anlaşalım, bu bir acındırma yazısı değil. Anılarımı içeren bir yazı da değil. Çünkü amacım yaşadıklarımdan ziyade, bir engellinin toplumdaki yeri ve toplumun bakış açısını irdelemek. Bir sosyolog ya da psikolog olmasam da bir engelli olarak kendi bakış açımı sizlere aktarabilmek, dilim döndüğünce.

Önce kelimeden başlayalım. Engelli sözcüğü nispeten yeni bir sözcük. Genelde kullanılan özürlü ve sakat kelimelerine kıyasla pozitif bir anlam barındırarak bireyin azimle mevcut durumunu aşabileceğini veya en azından etkisini azaltabileceğini vurguluyor. Umudu her zaman yaşatmak mühim olduğundan engelli kelimesini kullanmak ve kullandırtmaya çalışmak önemli. Lakin keşke engellilerin tek sorunu kelimeler olsaydı. Kısa süre öncesine kadar çok takıldığım bu konuyu umursamamaya başladım artık. Çünkü zihniyet aynı kaldıktan sonra birey daha umutlu kelimeyi kullansa bile ne değişir ki?

De Roille et D’os / Rust and Bone – 2012

Engellilerin en önemli sorunu, toplumun zihniyeti olmuştur ve bu, maalesef her zaman aynı kalacaktır. Fakat bu durumu salt engellilere yarım insan, hatta insan olamamış mahluk gözüyle bakan insanları eleştirerek değerlendirmemeliyiz. Konunun içeriği aslında çok daha geniş ve derin. Çünkü engellilere yapılan, ayrımcılığın sadece bir türü ve dünyada daha bir sürüsü var. Hepsini yazmayacağım ama bir engelliye yapılan insan dışı muamelenin bir kadına, bir Yezidi’ye, bir siyah tenliye, bir eşcinsele, bir mülteciye yapılan ayrımcılıktan farkı yok.

Daha fazlasını oku…

Sevdiğim Yerli Ayrılık Şarkıları

Bu listeyi ve yazıyı hazırlama fikri yaklaşık bir yıl önceye tarihleniyor. Düğünde çalmak için Spotify listeleri hazırlarken sevdiğim aşk şarkıların çoğunun ayrılık üzerine olduğunu fark ettim. Lakin eşim, “Böyle bir günde ayrılık üzerine şarkılar çalamazsın.” gibi mantıklı bir sebep öne sürünce koyamadım hiçbirini. İçimde de kaldı hani. Sonraları bunun üzerine arada kafa yormaya başladım, belli bir amacı olmadan.

Ayrılık durumunun ‘âşık olma’ sürecindeki önemine aslında Louie (2010-2015) dizisinin 4. sezon 10. bölümündeki bir sahne ile ayırdına varmıştım. Kısaca deniliyordu ki aşk ilişki süresince değil, bittikten sonra başlar. Çünkü ancak o zaman birey durum hakkında düşünmeye başlar ve kafasının içinde aşkın dolambaçlı yollarında kaybolur. Nitekim dünya üzerinde sevilen, bilinen aşk hikâyelerinin hemen hepsinin ayrılık içermesi bir tesadüf olamaz. Leyla ile Mecnun‘dan Romeo ve Juliet‘e, Casablanca‘dan (1942) Paris, Texas‘a (1984)…

Böylece bu listedeki şarkıları kendi kendime dinlerken ayrılık süreci ve böyle bir eserin yaratılış sebeplerine kafa yormaya başladım giderek. Mart gibi de bu fikirlerden bir yazı hazırlama düşüncesi kafama düştü. O günden beri de bu yazıyı zihnimin derinliklerinde hazırlıyorum aslında. Liste, oluşurken bayağı da değişti. Süreç içinde şarkıları bu gözle dinlemeye başladığımdan yenileri eklenirken, ilk koyduklarımdan bazılarını çıkardım.

Doğal olarak bu liste çok kişisel. Tamamen kişisel zevklerimden peydahlandı, onlar üzerine düşüncelerim de bu yazıya dönüştü. Artık lafı fazla uzatmadan şarkılara geçelim:

Not: Sıralamayı rastgele yaptım, bir neden içermemektedir.

Not #2: Listeyi Spotify’den dinleyebilirsiniz. Alttaki listeye tıklamanız kâfi. Ayrıca Youtube videoları da koydum ki bazı şarkılar ayrı dinlenebilsin.

Hareket Vakti – Umay Umay (1994)

90’lardaki rock örneklerinin ilklerinden olan bu parçanın söz ve müziği, sonradan Teoman’ın da çıkışına yardım edecek Barlas’a ait. Umay Umay’ın en iyi iki şarkısından biri (diğeri “Düşmedim Daha”) olan eser, değişemeyeceği anlaşılan sevgiliye yazılmış bir veda mektubu olarak düşünülebilir. Birçok ayrılığın ana sebeplerinden biri üzerine olan yapıtın arka vokalinde ise birkaç sene sonra yıldızı parlayacak ünlü bir isim var.

Daha fazlasını oku…

Evdeki Huzur – İkinci Yıl Özel Yazısı

04/08/2018 1 yorum

“Evdeki huzur… Zenginlik budur…” Yıllar önce yayınlanan bir hayat sigortası reklamındaki bu replik bence çok önemli bir gerçeği özetliyor.

Kazanılan tüm paralar, savaşlar, kavgalar, başarılar; hepsi tek bir amaca hizmet ediyor. Ait olduğunu hissettiğin yere geldiğinde huzur içinde soluklanıp rahatlamak. En azından benim için böyle. Lakin aksini düşünenleri gözlemlediğimde, okuduğumda, izlediğimde giderek kendilerini tükettiklerini ve kazandıklarına inandıkları tüm o şeylerin kolayca gidebildiğini görüyorum. Belki de ben kendimi kandırıyorum ama zenginliğin maddiyatla alakası olmadığını, maddi şeylerin bir ilüzyondan ibaret olduğunu düşünüyorum.

Tabii bunları yazmak basit gibi dursa da kanıksamak, özümsemek, anlamlandırmak yıllarımı aldı. Bu gerçek, maalesef okuyarak veya dinleyerek öğrenilemeyen şeylerden. Tıpkı aşk gibi… İstediğiniz kadar romantik komedi izleyin, tüm aşk romanlarını hatmedin aşkı öğrenemezsiniz. Yaşamanız, hissetmeniz, kemiklerinizin içindeki iliklerde duyumsamanız gerek.

Engelli bir birey olduğumdan kendimi benimseyebilmem uzun yıllarımı aldı. Bir insanın kendisini sevmeden başkasından bunu beklemesi de bana saçma geldiğinden tüm gençliğim herkese, her fırsatta evlenmeyeceğimi söyleyerek geçti. Hayat planımı da ömür boyu yalnız kalacak şekilde planladım, adımlarım hep bu yönde oldu. Lise yıllığımda sayfama bakanlar bu sebeple MFÖ’nün “Yalnızlık Ömür Boyu” dizeleriyle karşılaşırlar.

Tabii içimde hep “Ya biri çıkarsa…” hissi olduğunu da eklemem gerek. İnsanoğlu bu, hayallere kapılıveriyor bazen. Lafı fazla da uzatmayayım, İstanbul’da kaba bir düzene girdikten sonra birkaç ilişki de yaşadım. Lakin hepsinde şu gerçek bâkiydi: “Bir eve gidip yalnız kalsam, dizimi/filmimi izlesem rahatça…” Hiçbirinde gerçek huzuru bulamadım ki zaten birkaç ay bile sürmediler.

Tam iki yıl önce, Koşuyolu’nda bir restaurantta Damla ile tanışana kadar da hayatım böyle geçti. Damla ile daha en başından, ilk buluşmamızdan itibaren her şey farklıydı. Bir kere konuştuk, birbirimizi dinledik ve anlamaya çalıştık. Sanırım herhangi bir ilişkideki –sadece romantik olanlar değil— en önemli faktör dinlemek ve anlamaya çalışmak. Temeli sağlam olan bir ilişki, kolayca yıkılamıyor.

Diğer önemli faktörse samimiyet. Günümüz şartlarında az bulunur bir özellik olduğunun çok iyi farkındayım. Murathan Mungan’ın yazıp Yeni Türkü’nün seslendirdiği gibi “Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri…” İnsanların gizli veya açık amaçları uğruna maskelerle birbirlerini kandırdıkları ya da kandırmaya yeltendikleri bu dünyada, biz samimi olmayı seçtik. Zaten kaybedecek neyimiz vardı ki…

Böylece anılar biriktirmeye başladık. İlk buluşmamızda Moda Parkı’nda piknik yapmıştık. Ardından Fenerbahçe Parkı geldi. Cafeler, barlar, arkadaş buluşmaları, sinemalar, tiyatrolar, konserler… 2016’nın ikimiz için de en iyi filmi olan Toni Erdmann’ı beraber izledik, Sema Şener’in acayip sesini beraber keşfettik. Herkes donacaksınız derken Kapadokya’da harika günler yaşadık. İtalyan bir aşçıdan makarna yapımını yan yana öğrendik. Gökçeada’da Samanyolu’nun güzelliğine beraber tanık olduk. Ekimde Assos’ta denize girdik. Bu arada nişanlandık, eve çıktık, evlendik.

Lakin ben en çok, günüm nasıl geçerse geçsin –ister evimizde isterse telefonun diğer ucunda- eve geldiğimde beni dinleyeceğini, sakinleştireceğini ve her zaman seveceğini bilmeyi seviyorum. Bu, farklı bir hissiyat. Ofiste saçma sapan işlerle uğraşırken, normalde selam bile vermeyeceğiniz insanlarla hoşbeş etmeye çabalarken (en büyük maskeli balo, kesinlikle iş hayatı), trafik derdi, hava muhalefeti filan liste uzayıp giderken insan hiç olmazsa evinde rahat etmek, huzur bulmak istiyor. Son iki yıldır en büyük huzurum, o. Hiçbir şey yapmasa bile varlığı yetiyor. Eve girdiğim anda dış dünya geride kalıyor. Sadece o ve ben…

Evdeki huzur, gerçek mutluluk budur.

Kategoriler:ilişki