Başlangıç > fikir, hayat, iş hayatı, politika, tarih > Salgın Günlüğü – 3

Salgın Günlüğü – 3

Bu yazıda iki kişisel gelişmeden kısaca bahsettikten sonra ünlü Demirkırat (1991) belgeseli üzerine birkaç düşüncemi yazacağım.

Geçen yazıda söz ettiğim üzere 26 Nisan itibariyle vardiyalı olarak ofis hayatına döndüm. Pandemi sırasında toplu hayata intikal etmek ilginç. Başta kişinin kendisi de karşısındaki de huzursuz oluyor. Sanki her konuştuğu kişi COVID-19 hastası, her tamas ettiği yüzeyde mikrop var gibi geliyor insana. Hareketlerinizi ona göre atıyorsunuz. Zaman içinde yeni rutinler geliştirmeye başlıyorsunuz.

Kişisel rutinlerim şöyle: Kapıdan çıkmadan önce maskemi takıyorum ve ofise girene kadar etrafla en az şekilde temas etmeye çabalıyorum. Şirkette masama oturduğumda (normalde Skype görüşmelerinde kullandığım) kulaklığımı takarak maskenin iplerini kulaklığa aktarıyorum. Böylece kulak arkasının yara olma durumunun önüne geçebildim. Bu durumda yemek hariç her yere kulaklıkla (kablosu boynuma dolanmış şekilde) gitmek zorunda kalsam da konforumu sağlayabildim.

Yemeğimi mutlaka evden götürüyorum. Öğlen mikro dalgada ısıtıp kapalı kantinin boş masalarında tek başıma yiyorum. Maskemi su ve kahve içmek arada indirsem de hep ağzımı ve burnumu kapatacak şekilde tutmaya özen gösteriyorum.

Eve giriş ise apayrı bir ritüel. Etrafa pek temas etmeden elimi yıkıyorum, telefonumu ıslak mendille temizliyorum ve hemen ardından duşa giriyorum. Normalden farklı olarak da gözlüğümü ve kulak arkaları dahil tüm yüzümü uzun süre sabunluyorum. 15 yılı aşkın süredir dışarı çıktığı her gece yatmadan önce -ne kadar yorgun olsam da- yıkanma rutinim böylece kökünden değişti.

Bu arada bir de taşındık. Taşınma süreci zaten aşırı yorucu bir süreç ama bu salgın ortamında taşınmak daha da düşündürücü ve yorucu. Herkes evde olduğundan 10 dakikalık bir matkap sesi bile olaylara sebep oluyor. Çoğu yer kapalı ve haftasonları sokağa çıkma yasağı olduğundan her istediğinizi her an yap(tır)amıyorsunuz. Ama en büyük risk, taşınma günü nakliye şirketinin her şeye temas edeceği ve yeni evde dokunulmayan nokta kalmayacak olmasıydı. Neyse ki başarıyla ama büyük bir yorgunlukla bu süreci atlattık. Eşim benden 10 kat daha fazla kafa yordu ve emek harcadı. Onsuz hayatta olamayacak bir süreçti.

Salgın sürecinde çoğu insan gibi Youtube’da geçirdiğim süreyi arttırdım. Bir sürü saçma içerik olduğu gibi bir dolu kaliteli video da barındırıyor site, tabii görmek isteyene. Mesela İKSV Leyla Gencer: La Diva Turca (2019) gibi kendi yaptırdığı önemli belgeselleri erişime açtı son üç ayda. Nice zamandır sitede bulunup da izlemediğim 32. Gün Arşivi de başka bir diğer mühim içerik. İlk olarak 10 bölümlük Demirkırat ile başladım. İzlerken bilgilendim, şaşırdım, güldüm, hüzünlendim ve tabii bolca düşündüm.

Türkiye Cumhuriyeti’nde seçilerek meclise girebilen CHP dışındaki ilk parti olan Demokrat Parti’nin (DP) kuruluşunu, iktidara gelişini ve çöküşünü anlatmaya çalışan belgesel; eleştirilebilecek taraflarına karşı çok önemli bir yapım. Bir kere geçmişi sürekli unutan ve hatırlamak istemeyen bir toplumda tüm taraflara söz vererek bir dönemin profilini çıkarmayı başarıyor.

Menderes bir mitingte

DP, Türkiye’nin gerçek demokrasiye geçişi için hayati bir adım. Partinin, kurmaylarının ve -CHP gibi- diğer öğelerin bu süreci nasıl kullandığının ötesinde bu süreci başlatan ve böylece ülkeye başka bir itibar kazandıran İsmet İnönü ile Celal Bayar’ı saygıyla anmak ve takdir etmek lazım. DP kuruluşunda vaat ettiği çizgide ilerleyebilseydi ve 1960 darbesi yaşanmasaydı ulusal ve uluslar arası alanda bugün bambaşka bir Türkiye olacaktı. Tabii tarihte ‘keşke’lerle bir yere varılamaz. Sonuçta DP de, o dönemki Halk Partisi de, ordu da bu ülkenin içinden çıkmış yapılardır. Bu kurumları sorgularken bu ülkenin içinde yer aldığımızdan kendimizi de sorgulamamız gerektiğini es geçmemeliyiz.

DP (ve özelde Adnan Menderes), kendisine gösterilen itibarı kişisel algılayınca sapma başlıyor. 2020’den bakınca veya sadece belgeseli nesnel bir şekilde izleyince bu üzerine alınmanın DP’ye veya onun kurmaylarına has bir durum olmadığını görebiliriz. Nitekim 1950 öncesi CHP’de de, 27 Mayıs (1960) sonrası orduda da ve hatta aradan geçen bunca yıldır siyaset yapan tüm oluşumlarda da benzer eğilimleri gözlemleyebiliyoruz.

Ben gençken bir aile buluşmasında CHP’de gayet aktif olan bir akrabam şu minvalde bir anısını anlatmıştı: Partide beraber çalıştığı bir arkadaşı beklenmediği hâlde milletvekili seçilip Ankara’ya gittikten bir süre sonra döndüğünde kendisine “Bana devamlı ‘Milletvekilim hoşgeldiniz!’, ‘Milletvekilim buyurun!’, ‘Siz en iyisini bilirsiniz milletvekilim!’ gibi cümleler ediliyor. Bir anda herkes beni öyle ya da böyle pohpohlamaya başladı. İnsan duya duya kendini bir şey zannetmeye başlıyor.” dediğini aktarmıştı ki bu milletvekili iktidar partisine mensup bile değildi.

Türkiye’nin esas sorunlarından biri demokrasinin ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlayamaması. Bunu halka anlatmak istenmemesi de diğer sorunlardan biri. (Sanırım İsmet İnönü’den beri bu doğrultuda icraat yapabilen bir siyasi olmadı.) Bu yüzden de tüm oluşumlar işine geldiği kadar demokratlar. İktidar ister seçimle, ister zorla bir kere ele geçirildiğinde demokrasiden sapmalar başlıyor.

DP kurmaylarıyla beraber bir dönem de tek taraflı şekilde Yassıada’da yargılandı.

Yine belgeselden çarpıcı bir örnek verelim. 1960 darbesi orduda 6 yıldır dillendirilse ve çeşitli hazırlıklar yapılsa da darbeyi yapanlar, darbe sonrasında ne yapılması gerektiğini hiç düşünmemişler (en azından liderleri Cemal Madanoğlu bunu açıkça söylüyor, doğruluğunu veya hangi oranda doğru olduğunu bilemeyiz). Diğer bir deyişle, halkımızın en sorunlu davranışlarından biri olan ‘günlük (hatta anlık) düşünme ve hareket etme’nin en çarpıcı örneğiyle burada da karşılaşıyoruz. Öyle ki darbeci askerlerden oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK), darbe sonrasında kime neden ve nasıl davranacaklarını da bilmiyorlar. En şoke edici bulduğum bilgilerden biri de DP kurmaylarının yargılanması gerektiğini profesörler kurulunun önermesi ve MBK’nin bu fikre bayılması.

Kısacası DP dönemi ve 1960 ihtilalinden alınacak sürüyle ders var. Ama bunların çoğunun görmezden gelindiğini çok aşikâr. Diğer türlü DP benzeri sayısız parti kurulup kapanabilir miydi? Ya da onar yıl arayla iki darbe daha yapılarak ülke demokrasisine daha büyük zararlar verilebilir miydi? Misal şimdilerde Deva Partisi ile AKP arasındaki sürtüşmeler DP’nin kuruluş dönemini anımsatmıyor mu size de?

Tarih tekerrür eder belki ama Türkiye’deki kadar tekrar etmemeli. Daha çok okumalıyız, daha çok araştırmalıyız ve de bunları içselleştirip hayatımızda tatbik etmeliyiz.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: