Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Yılın Filmlerine Dair – 2018

Gelenekleşen en iyi filmler listesinden biraz olsun sapmak istiyorum bu sefer. Yıl içinde izleyip aklımda kalan filmlerin beni neden etkilediklerini kısaca yazacağım esas olarak. Çünkü yaş aldıkça bir filme iyi veya kötü demek, birbirlerine göre kıyaslamak bana daha manasız gelmeye başladı.

İki tür filmini veya aynı yönetmenin filmlerini karşılaştırmak olabilir belki ama The Rider ile Paddington 2‘yi yan yana koymak bile saçma geliyor bana ki ikisini de severek izledim.

Yine de en sonda bir sıralama olacak lakin tamamen öylesine yapılmıştır ve sonradan sorarsanız filmlerin yanındaki sayılar ve filmler değişebilir.

Las Heraderas / The Heiresses / Mirasçılar (Marcelo Martinessi) :

#metoo hareketiyle daha da artan kadın haklarına yönelik bilince rağmen dünya sinema sektörünün ısrarla düzgün kadın filmleri çekememesi çok garibime gidiyor. Ataerkil yapımcıların sabotajından bile şüpheleniyorum. Ocean’s 8‘in o kadroya inat ibretlik kötülüğü aklıma bu tarz şüpheleri düşürdü. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Engelleri Aşmaya Duyulan Açlık: De Rouille et D’os

“Açım ben!” De Rouille et D’os’un (Pas ve Kemik – 2012) ilk sahnesinde Ali’nin oğlu, Sam babasına böyle söyleniyor. Çocuğun fiziksel açlığı, aslında ana karakterlerimiz Ali ve Stéphanie’nin film boyunca süregiden manevi açlıklarının izdüşümü. Usta yönetmen Jacques Audiard, insanlığın açlığını ve doyma çabasını anlatıyor. Bunu yaparken de engelli ya da değil, her bireyin farklı şekillerde olsa da benzer şartlara tabî olduğunun altını çiziyor.

En basit ifadeyle engel, bir insanın/şeyin bir hedefe varmasını zorlaştıran olgudur. Mesela atletizmde bir branş olan ‘100 metre engelli koşusu’nda atletler, bitiş çizgisine varmak için belli yüksekliğe sahip engelleri aşarlar. Hayat da bunun benzeri çeşitli hedefler ve onlara varmak için aşılan veya aşılamayan engellerden oluşur. Tıpkı atletizmdeki gibi kimi insanlar hedefe varmaya fiziken daha elverişliyken bazıları değildir. Sonuçta bir kişi kazansa da -olimpiyatların vurguladığı üzere- önemli olan yarışmaktır.

Tabii hayatın bir spor yarışından ana farkı, çok daha karmaşık olması ve insanların bir sürü hedeflerinin birleşiminden oluşmasıdır. Her insanın yaşamı boyunca kimi küçük, kimi büyük çeşitli hedefleri ve bunlara erişmek için karşılaştığı engeller vardır. Mesela filmin başında Sam’in yemek ihtiyacı, küçük ama hayati bir hedeftir. Önlerindeki engel ise paralarının olmayışıdır. Ali, bunu çöplerden yiyecek bularak çözer. Daha fazlasını oku…

İnsanlığın Utancı: Shame

Kaybedilen kişi size ne kadar yakınsa o kadar hayatınızı etkilediğini hiç fark ettiniz mi? Bir arkadaşınızın dedesi ölse yine üzülürsünüz ama bu üzüntü birkaç dakikayı geçmez. Ya kendi dedeniz ölse? Bir hafta mı, yoksa daha uzun mu? Ya babanız, anneniz, kardeşiniz, can arkadaşınız, eşiniz, çocuğunuz?

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikler -bence- kompleks bir canlı oluşu ve -sistemin tüm karşı dayatmalarına karşın- bireyselliğidir. Bir bireyin, herhangi bir uyarana vereceği tepki çok çeşitli, farklı ve öznel olabilir. Bu tepki; bireyin o uyaran hakkında bilgi sahibi olup olmamasına, uyaranın şiddetine ve uyaranın çıktısına (sebep olduğu şeye) göre farklılık gösterir.

Bu yazıda uyaranımız savaş olacak. İnsanlık, tarih boyunca hep savaşla iç içe yaşamıştır. Bazı kaynaklarda dünyanın bir yerinde sürekli bir savaşın ya da çatışmanın vukû bulduğu yazar. Neredeyse savaşsız bir yıl yoktur; tek değişenler yeri, boyutu ve süresidir. Fakat birey/topluluk/halk savaşa olan uzaklığıyla kendisini uzun süreli barış içinde hisseder genel olarak. Her ne kadar bu, bir yanılsama olsa da hepimizin hissettiği bir olgudur. Savaş ülkemize, hatta şehrimize ne kadar uzaksa kendimizi o kadar huzurlu hissederiz.

İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın ayrıksı filmi Shame (Skammen/Utanç – 1968) bireyin savaşa verdiği tepkileri ele alır. Genelde filmlerinde bireyi; diğer bireylere, zamana, ölüme ve geçmişe karşı tutumu üzerinden inceleyen Bergman, bu sefer katalizör (ya da sinemasal tabirle McGuffin) olarak savaşı da işin içine katar. Çünkü savaş yapısı gereği bireyi ölümle burun buruna getirerek onun takındığı maskelerden arınmasını ve kendi olarak davranmasını sağlar.

Film, uzun yıllardır süregiden bir savaş atmosferinde geçmektedir. Lakin bu durumu, ilk 20 dakikada -verilen birkaç ipucu dışında- pek anlamayız. Çünkü aslında filarmoni orkestrasına mensup iki müzisyen olan Eva ve Jan, kırsal kesimde sade bir hayat yaşamayı seçerek savaştan -mümkün olduğunca- uzak durmayı seçmişlerdir. Şehir dışında ufak bir kulübede yaşayıp tarımla uğraşan çift, hayatlarını sanki sadece ikisi varmışçasına kurmuşlardır.

Tabii değdiği her şeyi kurutan savaş, sonunda Eva ile Jan’a da dokunduğunda bireysel ve bir çift olarak ikilinin verdiği tepkileri izlemeye başlarız. Jan’ın zaman zaman tetiklenen sanrıları, geçmişte yaşadığı birtakım -büyük ihtimalle de savaşla alakalı- travmalara işaret eder. Eva bunlardan artık sıkılsa da Jan’ın sakinleşmesindeki en büyük etkendir. Diğer yandan yaşamaya çalıştıkları -olabildiğince- normal hayata paralel Eva anne olmayı arzulamaktadır, lakin savaşın onlara dokunmasıyla bunun olanaksızlığının farkına varır. Bu sefer teselli etme sırası Jan’a geçer ve savaş bitince (ki yüzünden buna artık inanmadığı anlaşılır) aile olabileceklerini belirtir.

Filmin başında birbirlerine hâlâ âşık olduğunu sandığımız çift, aslında mutualist bir ilişki yaşamaktadırlar. Savaşın onlara çoktan dokunduğu ve öncelikle aralarındaki aşkı yok ettiği açıktır. Zaten böyle vahşi ve acımasız bir ortamda aşk gibi duygusallık içeren ilişkilere yer yoktur. Tüm ilişkiler çıkarlara dayanmaktadır. Jan ve Eva da birbirlerine muhtaç olduklarından hâlâ birliktedirler.

Film ilerledikçe muhtaçlık durumu başka şekillerde de karşımıza çıkar. Bir iftira sonucu karakolda işkenceye maruz kalan çifti, bölgenin kaymakamı kurtarır. Tabii kaymakam da masum değildir. Erkini kullanarak çifti kendisine muhtaç bırakmak istemektedir. Nitekim böylece Eva ile birlikte olur. Lakin Eva’nın bu ikinci mutualist ilişkiye nasıl baktığı muğlak olarak kalır. Eva’nın kaymakama duyduğu şükranla mı, yoksa içinde bulunduğu şartlardan ötürü mü rıza gösterdiği açıklanmaz.

Tıpkı sonraki sahnede radikal güçlerin evi basmasına paralel Jan’a kaymakamı öldürtmelerinde Jan’ın motivasyonunun muğlak kalması gibi. Daha önce bir tavuğu bile öldüremeyen Jan, kaymakamı nasıl vurabilmiştir? Onunla eşi arasındaki ilişkiyi anladığı ve öç almak istediğinden mi, yoksa zorunda bırakıldığı için mi?

Bergman bilinçli bir tercihle seyirciye tam bir cevap vermez. Sonuçta insanlık hâllerinin ve verilen kararların tek bir açıklaması olamayacağı gibi, net bir sebebi de olmayabilir. Bilhassa savaş atmosferinde bireyin davranışlarındaki ve ifa ettiği eylemlerin sebeplerindeki muğlaklık daha aşikârdır.

Shame, bu aşamadan sonra bambaşka bir boyuta, günümüz seyircisi için -ne yazık ki- oldukça tanıdık bir yere evriliyor. Evleri yok edilen Jan-Eva çifti, oldukça ilkel koşullarda yaşamaya başlar. Aralarındaki iletişimsizlik had safhaya varsa da mutualist ilişkileri devam etmektedir. Jan bir çift yeni bot için bir genci öldürebilecek raddeye gelmiştir. Eva bu durumu onaylamasa da sesini çıkaramamaktadır çünkü Jan’a daha da muhtaçtır. İkili en sonunda bir kayığa binip mülteci olarak denize açılır. Lakin savaş orada da peşlerini bırakmayacaktır.

Shame; The Seventh Seal (1957), Persona (1966), Wild Strawberries (1957) gibi Bergman başyapıtlarının yanında sönük kaldığı için daha az incelenmiştir. Bilhassa zamanında yapılan birkaç eleştiriyi* incelediğimde, filmin Bergman’ın o yıllarda devam eden Vietnam Savaşı üzerine düşünceleri olarak yorumlandığını, hatta Bergman’ın taraf seçmemesinin eleştirildiğini gördüm. Tabii filmi 2016’da izlediğinizde ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Artık 60’lardaki gibi savaş sadece Afrika ve Uzak Doğu’da cereyan etmiyor. O zamanlarda entelektüeller Vietnam hakkındaki doğru/yanlış yorumlarını sessiz, sıcak ve huzurlu evlerinden yapıyorlardı. Ama artık savaş Batı medeniyetinin sınırına dayanmıştır. Suriye’deki savaş; gerek Avrupa’ya yakınlığıyla, gerek bir türlü bitmemesiyle, gerekse giderek artan mülteci sorunuyla tüm dünya adına ciddi bir soruna dönüşmüştür ve bu sorun, artık sadece televizyon ve gazetelerden değil; sokaktan da takip edilebilmektedir. Bir gün Ankara’da patlayan bomba, diğer gün Brüksel’de infilak etmektedir. Diğer deyişle savaş, artık evlere her zamankinden daha yakındır.

Dünyanın bu durumu, Shame‘in artık bambaşka bir açıdan okunabilmesine olanak vermiştir. Her ne kadar filmlerin de, tarihi olaylar gibi yapıldığı zaman ve şartlar göz önüne alınarak değerlendirilmesi daha doğru olsa da Shame‘in hiç olmadığı kadar güncel olduğu aşikârdır. Buna Bergman’ın ileri görüşlülüğü, insanlığın özünü görebilme yeteneği veya sadece şans denilebilir. Bilhassa final sahnesinin umutsuzluğunu, dünyanın genel gündemi karşısındaki umutsuzluğumuz ile kıyaslamamak ve Jan’ın gözlerindeki tükenmişliği kalpten hissetmemek elde değil.

Savaş her geçen saniye evlerimize daha da yaklaşıyor. Bunun bir oyun, televizyonda izlediğimiz bir aksiyon filmi ya da uzaklarda yaşanan bir patırtı olmadığını artık kanıksamak zorundayız. Vakit geldi de geçiyor. Dünya üzerinde savaşla yüzleşen insanlarla aramızda fark bulunmadığını, onların kaybettiği masumiyetle bizim de insanlığımızdan bir şeyler eksildiğini artık anlamamız ve bu utançtan kurtulmamız lazım. Kemanına, imâl eden ustanın hayatını ezbere bilecek kadar bağlıyken sonlara doğru kemanı parçalandığında ona boş gözlerle bakacak kadar insanlıktan çıkan Jan gibi olmadan hem de. Shame, savaşın yıkıcılığını gösteren onlarca eserden sadece biri. Bergman’dan geleceğe yazılmış ve savaşın tarafının olamayacağını anlatan bir mektup sanki.

Not: Bu yazı kaleme alınırken ABD, Orlando’da bir LGBTİ kulübüne saldırı düzenlendi ve en az 50 insan hayatını kaybetti. Sanırım (ve ne yazık ki) Shame‘in güncelliği artık hiç bitmeyecek. Bu yazı da o saldırıda ölenlere adanmıştır.

*: Roger Ebert – 2008   –   Renata Adler – 1968

Bir Sahnenin İçinde: Yataktaki Eşitlik

“Seks satar!” Bu cümle her ne kadar saf sinemaseverlere çiğ gelse de bir o kadar gerçektir. Woody Allen gençliğinde çıplak kadın görmek için gittiği bir film, Sommaren med Monika (1953), sayesinde Ingmar Bergman’ı keşfetmiştir. Bu örnekte olduğu üzere bazen hayırlara vesile olsa da genelde niyet tamamen maddidir. Seyirci beyazperdede gördüğüyle tatmin olur, yapımcı da para kazanır. Tabii sahnenin içinde bulunduğu yapım da sanatsallıktan hızla uzaklaşır. Bunu, ‘sanat filmi’ sıfatını almak isteyen kimi yapımlar bile hiç gocunmadan yapar.

carol

Lakin nasıl sevişme ile seks arasında fark varsa, kimi cinsellik içeren sahneler de maddi amaçlı seks sahnelerinden farklıdır. Karakterlerin duygu yoğunluklarını, tutkularını, arzularını en samimi şekilde seyirciye yansıtan, insani eylemlerden biridir sonuç olarak. Bir kere oldukça doğaldır. Karakterler soyunarak maskelerinden arınır. Kusurları örtebilecek kostüm, makyaj, aksesuar, vs kadraj dışında kalır. Manen de çıplak kalan karakter, içindeki tüm sevgiyi partnerine sunar. ‘Sevişme’ kelimesi zaten bunu ifade eder, iki insanın birbirini severek yaptığı eylemi. Daha fazlasını oku…

Hatalar Üzerine Bir Melodram: The Light Between Oceans

Hayatımız hata yapmakla geçiyor. Kimi zaman bilmeden yapıyoruz, kimi zaman sehven, kimi zaman da bilerek ve isteyerek. Bu son durum da kendi içinde durumlara ayrılıyor. Bazen öyle durumlar oluyor ki birey, hatanın yanlışlığını ve getireceği zararları bile bile başka unsurlardan ötürü o hatayı içi kan ağlayarak yapıyor. Yılın dikkat çekici melodramlarından The Light Between Oceans (2016) işte böyle bir hatayı ana eksenine yerleştiriyor.

the-light-between-oceans-4

Birinci Dünya Savaşı’nda görev almış ve savaşın tüm yıkıcılığını yaşamış olan Tom, bu zorlu anılarını arkasında bırakabilmek için izole bir yer olan deniz fenerinde çalışmak için başvurur. Gittiği fenerin yakınındaki kasabada yaşayan Isabel’e âşık olan Tom nikahtan sonra onu da fenere getirir. Mutlu yaşamları Isabel’in yaptığı iki düşükle sekteye uğrayan çiftin hayatını, bir gün denizden gelen bir tekne tamamen değiştirir. Teknenin içinde ölü bir adam ve ağlayan bir bebekle karşılaşırlar. Görevi gereği fenerde yaşanan tüm gelişmeleri bildirmekle mesul olan Tom, Isabel’in yoğun ısrarlarına dayanamayarak adamı ücra bir yere gömüp bebeğin kendilerine ait olduğunu herkese bildirir. Bir süre sonra bebeğin öz annesini bulmasıyla Tom’un çektiği vicdan azabı dayanılmaz boyutlara ulaşır.

Yönetmen Derek Cianfrance’ı daha önce çektiği Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond the Pines (2012) sayesinde tanıyoruz. İlk filmde bitmiş bir aşkın külleri arasında dolanırken ikincisinde ise ikircikli bir aile portresi izlemiştik. İki filmin de bariz hataları vardı. Lakin Cianfrance, belli bir duyguyu tüm filme yaymasıyla ve bu duygunun tavan yaptığı birkaç sahneyle gelecek için umut vaat ediyordu. Mesela Blue Valentine‘de Ryan Gosling’in ukulele çalıp Michelle Williams’ın tüm şirinliğiyle dans ettiği sahne, 2000’lerin en romantik sahnelerinden biridir.

the-light-between-oceans-2

The Light Between Oceans‘ın da bariz hataları bulunmakta. Bunlardan ilki, filmin çok geç kırılması. Bir filmde, esas konunun başladığı an olarak kabaca nitelendirebileceğimiz ‘kırılma ânı’ genelde ilk 15 dakika içinde olur ki konuyu anlatacak zaman kalsın (ve izleyici filmle çabuk bağ kursun). Ama Cianfrance filmi yarısında kırıyor. O zamana dek seyirci Tom’u ve Isabel ile olan aşkını izliyor. Böylece film, aşk filminden bir anda melodrama evriliyor. Gerçi Cianfrance -birazdan sözünü edeceğim- teknik unsurlardaki başarılarından dolayı bu âni dönüşümün negatif etkilerini gayet güzel hafifletiyor. Fakat bir kere konuyu anlatmaya yeterli zaman bırakmadığından finali aceleye getirmek zorunda kalıyor. Finale kadar oldukça yavaş akan filmin (hapishane sahnelerinde de boşuna zaman kaybediliyor), finalde çok ciddi bir zaman atlaması yapması ve bu atlamanın duygusal altyapısının hiç hazırlanmaması yapımın en büyük handikapı.

the-light-between-oceans-3

Gelelim filmin artılarına. Adam Arkapaw imzalı görüntüler gerçekten nefis kesici. Deniz feneri ve çevresinin pastoral manzaralarına hayran kalıyorsunuz. Alexandre Desplat yine formunda. Bilhassa yaylıları kullanarak karakterlerin ruhsal durumlarını çok iyi yansıtıyor. Sanat tasarımı, kostüm ve makyaj gibi teknik unsurlar da göz dolduracak kadar başarılı. Oyunculuklar çok iyi. Fassbander ile Vikander uyumlu olmalarının yanında rollerine yakışıyorlar ve üst düzey performans sergiliyorlar. Weisz hikâye gereği arka planda kalsa da hiç ezilmiyor fakat bariz şekilde harcanıyor.

Cianfrance finalde sağlam tökezlemesine rağmen diğer meziyetleri sayesinde umut vaat etmeyi sürdürüyor. Önceki iki filminin de üstünde bir esere imza atıyor ve bir sonraki filmi için beklentiyi yükseltiyor. The Light Between Oceans teknik açıdan oldukça başarılı, genel olarak da vasatın gayet üstünde bir melodram. Bu bile onu senenin dikkate değer yapımlarından biri yapmaya yetiyor.

the-light-between-oceans

Caz Kokan Dört Film

Caz; her ne kadar “Caz yapma bana!” gibi deyimlerle ülkemizde hafif aşağılansa da, çoğu müzik türünün karışımından oluşan ve doğaçlamanın her zaman ön planda olduğu bir müzik türü. Temel taşı olan doğaçlamanın da etkisiyle devamlı gelişen, değişen ve tekrarlanamayan bir yapıya sahip. Öyle ki aynı caz parçasını arka arkaya, tamamen aynı şekilde dinleme şansını pek bulamazsınız. Ayrıca şarkıya eşlik eden tüm enstürmanları tek tek ayırt edebileceğiniz yapısıyla da icracılarını, diğer türlerden daha fazla ihya edebiliyor. Nitekim bu yazıda anacağımız caz ikonları, kendi enstürmanlarının ustaları!

miles-ahead-1

Bu yazıyı kaleme alma fikri, üç efsane caz ikonunu anlatan biyografik filmlerin arka arkaya görücüye çıkmasıyla aklıma geldi. Bunlara bir de Clint Eastwood’in ilk dikkate değer yönetmenlik denemesi olan Bird‘ü (1988) ekledim. Böylece ortaya şu anda okumakta olduğunuz, buram buram caz kokan ilginç bir deneme çıktı. Filmleri kendi izleme sıramla yorumlarken ilgili caz ikonlarına değinmeden geçemeyeceğim.

Trompet denilince akla gelen birkaç isimden biridir, Miles Davis (1926-1991). Cazı tek başına etkileyen, ona ruhunu veren nadide isimlerdendir. Çünkü Davis kendisini hiçbir zaman tekrar etmemiş ve neredeyse her 10 yılda bir, yeni bir caz alt türünün doğmasına ön ayak olmuştur. Tüm zamanların en çok satan caz albümü olan Kind of Blue’dan (1959) popa yaklaştığı Tutu’ya (1986) efsanevi bir kariyere sahiptir.

miles-ahead-2

2015 yapımı Miles Ahead‘de ise onu, Hollywood’un sevilen karakter oyuncularından Don Cheadle canlandırıyor. Bu filmle aynı zamanda ilk defa yönetmenlik sandalyesine de oturan Cheadle filmini tamamen cazla yoğurmuş. Film boyunca kulağımıza bolca çalınan efsane parçaların yanında, hikâyenin ana iskeletini -olabildiğince- Davis’in hayal dünyasına ve düşüncelerine uygun tasarlanması filme esas gücünü veren unsur. Davis’in halktan kopuk geçirdiği yılların sonuna denk gelen üç günü izlerken -bilhassa filmin sonlarına doğru- onun psikolojisini ve bu zihinden çıkan saf caz müziğiyi ufacık da olsa kavrama şansına erişiyoruz.

born-to-be-blue-1

Davis’in çömezi diyebileceğimiz ama caz tarihinde kendisine has bir yere sahip olan Chet Baker’ı (1929-1988) Born to Be Blue‘da (2015) Ethan Hawke canlandırıyor. Genelde siyahi sanatçıların hakim olduğu (çünkü caz, 20. yüzyılın başlarında New Orleans’taki siyahilerin gündelik müziğinden doğmuştur) türde bu kadar başarılı olan nadide beyazlardan olan Baker’ın kariyerindeki düşüş ve toparlanma sürecini izliyoruz. Yönetmen Robert Budreau bu klasik biyografi şablonuna Baker’ı ve müziğini anlamamızı sağlayacak pek bir şey eklemediğinden vasat bir film seyretmek zorunda kalıyoruz. Oysaki -neredeyse- tek amacı müziğini layığıyla icra edip Davis gibi mesleğin erbaplarından onay almak olan Baker’ın hayatı çok daha zengin malzemeye sahip. Film bitince geriye sadece Hawke’ın başarılı performasıyla enfes trompet sololar kalıyor.

Üç film arasında en kötüsü ise, açık ara Nina (2016). Ünlü caz piyanisti ve solisti Nina Simone’un (1933-2003) hayatını anlatmaya çalışan Cynthia Mont yönetmenliğindeki film, hayatımda izlediğim en kötü kurguya sahip olabilir. Simone’un çok renkli hayatını oldukça kopuk kopuk ve mesnetsiz öykülerle anlatmasının yanında Nina, uzun zamandır Hollywood’da gördüğüm en bayağı makyaj çalışmasına da sahip. Zoe Saldana’nın bir türlü Simone’un yıldız ışıltısını yansıtamaması ise filmin başka bir eksisi. Oysaki üstün yeteneği sayesinde Juliard’da klasik müzik eğitimini dereceyle bitiren, siyahi olmasından ötürü prestijli klasik müzik orkestralarına kabul edilmeyen, bu yüzden aktif bir siyasi aktivist olan ve mecburen caz yapan -ama eğitimi sayesinde klasik müzikle cazı harika harmanlayan- bir caz ikonundan bahsediyoruz. Dedikodulara göre yönetmenine son kurgu hakkı verilmemiş ve filmi stüdyo sırf ticari amaçlarla paketlemiş. Doğru olsa da olmasa da ortada kaçırılmış bir fırsat var. Nina yerine bu yıl Oscar’a da aday olan belgesel What Happened, Miss Simone? (2015) seyredilebilir.

nina-1

Bu üç filmi seyrederken aklıma başka bir caz efsanesi olan Charlie Parker (1920-1955) geldi. 40’lı ve 50’li yıllarda saksafonuyla caz piyasasının tozunu attıran Bird lakaplı Parker, cazda doğaçlamayı başlatan isimlerden biri. New York’ün hâlâ açık olan dünyaca ünlü caz kulübü Birdland’ın adı da Parker’a ithafen verilmiş ve açılış gecesinde ise Parker sahneye çıkmış. Bu kulübün caz müziği için ne kadar önemli olduğunu, Born to Be Blue‘da Chet Baker’ın Birdland’te tekrar sahne alabilmek yanıp tutuşmasından anlıyoruz ki film de finalini Birdland’de yapıyor.

Büyük bir caz tutkunu olan Clint Eastwood Bird ile yönetmenlik kariyerinde çıtayı oldukça yükseltmiş ve ilk kez Altın Palmiye’ye aday olmuş. Bird gerçekten dört dörtlük bir biyografik film. 2016’dan bakıldığında tekniği ve anlatımı hafif demode kaçsa da Parker’ın hayatına girebilmemiz için elinden geleni yapıyor. 161 dakikalık filmde kurgunun hiç sarkmaması ve görüntülerin güzelliği de cabası. Ayrıca -bence hayatının rolünü oynayan- Forest Whitaker’ın performansı da filmi izlemek için başlı başına bir neden. Whitaker’ın bu rolüyle Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldığını da not edelim.

bird-2

Miles Ahead‘in bir sahnesinde Miles Davis, yaptığı müziğin caz olmadığını, hayatın müziği olduğunu iddia ediyor. Sonra da ekliyor: “Ama illa da bir şey diyecekseniz ‘sosyal müzik’ deyin!” Caz, çoğu kişinin gözünde bir burjuva müzik türü olarak algılansa da kökeni, yapısı, hayatın ta içinden gelen ritimleri ve her bir icrasını sahne önüne taşıyan özelliğiyle halk müziği aslında. Halkın farklı kesimlerinden gelen ve -yolları kesişse de- bambaşka hayatlar geçiren bu dört caz ikonunu beyazperdede/ekranda izlerken cazın özünü daha iyi kavrıyorsunuz.

Auf Einmal: İnsanlığa Dair

Kimsenin tanımadığı bir misafir -Anna- tanımadığı bir evdeki partiye katılır. Gecenin sonunda ev sahibi Karsten ile yalnız kalan Anna, düşüp ölür. Kasabanın köklü bir ailesine mensup olan Karsten, önce yakındaki klinikten ilkyardım için yardım istemeye niyetlenir fakat gidince kliniğin kapalı olduğunu anlar. En sonunda ambulansı aradığında polisler de gelir. Bu garip olay, kasabada duyuldukça Karsten’in üzerindeki manevi baskı günbegün artmaya başlar.

auf-einmal-2

Ülkemizde Köprüdekiler (2009) ve Hayatboyu (2013) filmleriyle tanınan Aslı Özge’nin, tamamıyla Almanca çektiği ilk filmi olan Auf Einmal‘da (Ansızın – 2016) insanoğlunun kötücül tarafları, gıybet ve sözlü linç olgusu üzerinden anlatılmaya çalışılıyor. Filmden sonra yapılan soru-cevap bölümünde filmi neden Almanya’da çektiği sorulduğunda çok ilginç bir cevap verdi Özge. Münevver Karabulut cinayetine isim vermeden atıfta bulunarak olayın ardından yazılan ve söylenenlerden bir kadın olarak çok rahatsız olduğunu aktardıktan sonra, bu süreçte hissettiklerini tarafsız bir ortamda anlatmak istediğini, çünkü Türkiye’de konunun çok farklı yerlere çekilebileceğini söyledi. Ardından gelen bir sorunun cevabı olarak ise, filminde olayın ahlâki tarafını irdelemediğini, sadece insanların olaya yaklaşım açılarını göstermek istediğini belirtti.

Filmi izlerken aklıma birkaç yıl öncesinin popüler Danimarka yapımı Jagten (The Hunt – 2012) geldi. Orada da toplumun saygın bir üyesi, işlemediği bir suç yüzünden arkadaşları dâhil toplum tarafından ağır bir tahakküm altında bırakılıyordu ve izleyici olarak ‘mahalle baskısı’ kavramının küresel bir gerçek olduğunu kavrıyorduk. Auf Einmal‘da durum biraz daha hafif. Karsten’in Anna’yı öldürmediği belli olsa da (aslında Özge, şüpheyi tamamen ortadan kaldırmayarak gerilimi besliyor) neden ambulansı geç aradığı ve Anna’nın neden orada olduğu soruları üzerinde duruluyor. Filmin ana ilgisi zaten Karsten’in ailesi, arkadaşları, sevgilisi ve iş çevresinin olaya verdikleri tepkiler. Onu tam olarak suçlayamıyorlar (çünkü Karsten çok net ve açık), ancak dışlamakta da hiçbir sakınca görmüyorlar. Böylece Karsten giderek yalnızlaşıyor ve ister istemez kendisini sorgulamaya başlıyor. Özge olayın çözümünü gösterdikten sonra daha da ileri giderek Karsten’in bu süreçteki dönüşümü ile bunun getirilerini de perdeye yansıtarak filmi kapatıyor.

auf-einmal

Bu açıdan, oldukça bütünlüklü bir film var karşımızda. Özge ne istediğini çok iyi bildiğinden farklı yönlere sapmadan (ki sapılması filmi dağıtırdı) hikâyesini kurmuş. Filmin atmosferi de, temposu da ve tamamlayıcı diğer teknik unsurlar da bu amaca hizmet edecek şekilde akıllıca kurgulanmış. Filme getirilebilecek en önemli ve bence tek negatif eleştiri, öyküyü kuran ana olayın (Anna’nın ölümü) filmi taşımak için zayıf kalması olabilir. Lakin Özge’nin öyküden ziyade onun sonuçlarıyla ilgilenmesi bu eleştiriye cevap vermeye yetiyor.

Auf Einmal, insanlık hâllerini inceleyen derinlikli yapısıyla keyifle izlenen bir film. Aynı zamanda seyirciyi düşündürmesi ve sorduğu soruları izleyiciye de yöneltmesi seyri daha cazip kılıyor. Salondan çıkarken şu soru aklı kurcalıyor: Peki ya siz ne yapardınız aynı durumda, kendinize ve sıfatlarınıza zarar gelmesin diye Karsten’i yalnız mı bırakırdınız?