Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

İnsanlığın Utancı: Shame

Mart 30, 2017 Yorum bırakın

Kaybedilen kişi size ne kadar yakınsa o kadar hayatınızı etkilediğini hiç fark ettiniz mi? Bir arkadaşınızın dedesi ölse yine üzülürsünüz ama bu üzüntü birkaç dakikayı geçmez. Ya kendi dedeniz ölse? Bir hafta mı, yoksa daha uzun mu? Ya babanız, anneniz, kardeşiniz, can arkadaşınız, eşiniz, çocuğunuz?

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikler -bence- kompleks bir canlı oluşu ve -sistemin tüm karşı dayatmalarına karşın- bireyselliğidir. Bir bireyin, herhangi bir uyarana vereceği tepki çok çeşitli, farklı ve öznel olabilir. Bu tepki; bireyin o uyaran hakkında bilgi sahibi olup olmamasına, uyaranın şiddetine ve uyaranın çıktısına (sebep olduğu şeye) göre farklılık gösterir.

Bu yazıda uyaranımız savaş olacak. İnsanlık, tarih boyunca hep savaşla iç içe yaşamıştır. Bazı kaynaklarda dünyanın bir yerinde sürekli bir savaşın ya da çatışmanın vukû bulduğu yazar. Neredeyse savaşsız bir yıl yoktur; tek değişenler yeri, boyutu ve süresidir. Fakat birey/topluluk/halk savaşa olan uzaklığıyla kendisini uzun süreli barış içinde hisseder genel olarak. Her ne kadar bu, bir yanılsama olsa da hepimizin hissettiği bir olgudur. Savaş ülkemize, hatta şehrimize ne kadar uzaksa kendimizi o kadar huzurlu hissederiz.

İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın ayrıksı filmi Shame (Skammen/Utanç – 1968) bireyin savaşa verdiği tepkileri ele alır. Genelde filmlerinde bireyi; diğer bireylere, zamana, ölüme ve geçmişe karşı tutumu üzerinden inceleyen Bergman, bu sefer katalizör (ya da sinemasal tabirle McGuffin) olarak savaşı da işin içine katar. Çünkü savaş yapısı gereği bireyi ölümle burun buruna getirerek onun takındığı maskelerden arınmasını ve kendi olarak davranmasını sağlar.

Film, uzun yıllardır süregiden bir savaş atmosferinde geçmektedir. Lakin bu durumu, ilk 20 dakikada -verilen birkaç ipucu dışında- pek anlamayız. Çünkü aslında filarmoni orkestrasına mensup iki müzisyen olan Eva ve Jan, kırsal kesimde sade bir hayat yaşamayı seçerek savaştan -mümkün olduğunca- uzak durmayı seçmişlerdir. Şehir dışında ufak bir kulübede yaşayıp tarımla uğraşan çift, hayatlarını sanki sadece ikisi varmışçasına kurmuşlardır.

Tabii değdiği her şeyi kurutan savaş, sonunda Eva ile Jan’a da dokunduğunda bireysel ve bir çift olarak ikilinin verdiği tepkileri izlemeye başlarız. Jan’ın zaman zaman tetiklenen sanrıları, geçmişte yaşadığı birtakım -büyük ihtimalle de savaşla alakalı- travmalara işaret eder. Eva bunlardan artık sıkılsa da Jan’ın sakinleşmesindeki en büyük etkendir. Diğer yandan yaşamaya çalıştıkları -olabildiğince- normal hayata paralel Eva anne olmayı arzulamaktadır, lakin savaşın onlara dokunmasıyla bunun olanaksızlığının farkına varır. Bu sefer teselli etme sırası Jan’a geçer ve savaş bitince (ki yüzünden buna artık inanmadığı anlaşılır) aile olabileceklerini belirtir.

Filmin başında birbirlerine hâlâ âşık olduğunu sandığımız çift, aslında mutualist bir ilişki yaşamaktadırlar. Savaşın onlara çoktan dokunduğu ve öncelikle aralarındaki aşkı yok ettiği açıktır. Zaten böyle vahşi ve acımasız bir ortamda aşk gibi duygusallık içeren ilişkilere yer yoktur. Tüm ilişkiler çıkarlara dayanmaktadır. Jan ve Eva da birbirlerine muhtaç olduklarından hâlâ birliktedirler.

Film ilerledikçe muhtaçlık durumu başka şekillerde de karşımıza çıkar. Bir iftira sonucu karakolda işkenceye maruz kalan çifti, bölgenin kaymakamı kurtarır. Tabii kaymakam da masum değildir. Erkini kullanarak çifti kendisine muhtaç bırakmak istemektedir. Nitekim böylece Eva ile birlikte olur. Lakin Eva’nın bu ikinci mutualist ilişkiye nasıl baktığı muğlak olarak kalır. Eva’nın kaymakama duyduğu şükranla mı, yoksa içinde bulunduğu şartlardan ötürü mü rıza gösterdiği açıklanmaz.

Tıpkı sonraki sahnede radikal güçlerin evi basmasına paralel Jan’a kaymakamı öldürtmelerinde Jan’ın motivasyonunun muğlak kalması gibi. Daha önce bir tavuğu bile öldüremeyen Jan, kaymakamı nasıl vurabilmiştir? Onunla eşi arasındaki ilişkiyi anladığı ve öç almak istediğinden mi, yoksa zorunda bırakıldığı için mi?

Bergman bilinçli bir tercihle seyirciye tam bir cevap vermez. Sonuçta insanlık hâllerinin ve verilen kararların tek bir açıklaması olamayacağı gibi, net bir sebebi de olmayabilir. Bilhassa savaş atmosferinde bireyin davranışlarındaki ve ifa ettiği eylemlerin sebeplerindeki muğlaklık daha aşikârdır.

Shame, bu aşamadan sonra bambaşka bir boyuta, günümüz seyircisi için -ne yazık ki- oldukça tanıdık bir yere evriliyor. Evleri yok edilen Jan-Eva çifti, oldukça ilkel koşullarda yaşamaya başlar. Aralarındaki iletişimsizlik had safhaya varsa da mutualist ilişkileri devam etmektedir. Jan bir çift yeni bot için bir genci öldürebilecek raddeye gelmiştir. Eva bu durumu onaylamasa da sesini çıkaramamaktadır çünkü Jan’a daha da muhtaçtır. İkili en sonunda bir kayığa binip mülteci olarak denize açılır. Lakin savaş orada da peşlerini bırakmayacaktır.

Shame; The Seventh Seal (1957), Persona (1966), Wild Strawberries (1957) gibi Bergman başyapıtlarının yanında sönük kaldığı için daha az incelenmiştir. Bilhassa zamanında yapılan birkaç eleştiriyi* incelediğimde, filmin Bergman’ın o yıllarda devam eden Vietnam Savaşı üzerine düşünceleri olarak yorumlandığını, hatta Bergman’ın taraf seçmemesinin eleştirildiğini gördüm. Tabii filmi 2016’da izlediğinizde ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Artık 60’lardaki gibi savaş sadece Afrika ve Uzak Doğu’da cereyan etmiyor. O zamanlarda entelektüeller Vietnam hakkındaki doğru/yanlış yorumlarını sessiz, sıcak ve huzurlu evlerinden yapıyorlardı. Ama artık savaş Batı medeniyetinin sınırına dayanmıştır. Suriye’deki savaş; gerek Avrupa’ya yakınlığıyla, gerek bir türlü bitmemesiyle, gerekse giderek artan mülteci sorunuyla tüm dünya adına ciddi bir soruna dönüşmüştür ve bu sorun, artık sadece televizyon ve gazetelerden değil; sokaktan da takip edilebilmektedir. Bir gün Ankara’da patlayan bomba, diğer gün Brüksel’de infilak etmektedir. Diğer deyişle savaş, artık evlere her zamankinden daha yakındır.

Dünyanın bu durumu, Shame‘in artık bambaşka bir açıdan okunabilmesine olanak vermiştir. Her ne kadar filmlerin de, tarihi olaylar gibi yapıldığı zaman ve şartlar göz önüne alınarak değerlendirilmesi daha doğru olsa da Shame‘in hiç olmadığı kadar güncel olduğu aşikârdır. Buna Bergman’ın ileri görüşlülüğü, insanlığın özünü görebilme yeteneği veya sadece şans denilebilir. Bilhassa final sahnesinin umutsuzluğunu, dünyanın genel gündemi karşısındaki umutsuzluğumuz ile kıyaslamamak ve Jan’ın gözlerindeki tükenmişliği kalpten hissetmemek elde değil.

Savaş her geçen saniye evlerimize daha da yaklaşıyor. Bunun bir oyun, televizyonda izlediğimiz bir aksiyon filmi ya da uzaklarda yaşanan bir patırtı olmadığını artık kanıksamak zorundayız. Vakit geldi de geçiyor. Dünya üzerinde savaşla yüzleşen insanlarla aramızda fark bulunmadığını, onların kaybettiği masumiyetle bizim de insanlığımızdan bir şeyler eksildiğini artık anlamamız ve bu utançtan kurtulmamız lazım. Kemanına, imâl eden ustanın hayatını ezbere bilecek kadar bağlıyken sonlara doğru kemanı parçalandığında ona boş gözlerle bakacak kadar insanlıktan çıkan Jan gibi olmadan hem de. Shame, savaşın yıkıcılığını gösteren onlarca eserden sadece biri. Bergman’dan geleceğe yazılmış ve savaşın tarafının olamayacağını anlatan bir mektup sanki.

Not: Bu yazı kaleme alınırken ABD, Orlando’da bir LGBTİ kulübüne saldırı düzenlendi ve en az 50 insan hayatını kaybetti. Sanırım (ve ne yazık ki) Shame‘in güncelliği artık hiç bitmeyecek. Bu yazı da o saldırıda ölenlere adanmıştır.

*: Roger Ebert – 2008   –   Renata Adler – 1968

Reklamlar

Bir Sahnenin İçinde: Yataktaki Eşitlik

Ocak 30, 2017 Yorum bırakın

“Seks satar!” Bu cümle her ne kadar saf sinemaseverlere çiğ gelse de bir o kadar gerçektir. Woody Allen gençliğinde çıplak kadın görmek için gittiği bir film, Sommaren med Monika (1953), sayesinde Ingmar Bergman’ı keşfetmiştir. Bu örnekte olduğu üzere bazen hayırlara vesile olsa da genelde niyet tamamen maddidir. Seyirci beyazperdede gördüğüyle tatmin olur, yapımcı da para kazanır. Tabii sahnenin içinde bulunduğu yapım da sanatsallıktan hızla uzaklaşır. Bunu, ‘sanat filmi’ sıfatını almak isteyen kimi yapımlar bile hiç gocunmadan yapar.

carol

Lakin nasıl sevişme ile seks arasında fark varsa, kimi cinsellik içeren sahneler de maddi amaçlı seks sahnelerinden farklıdır. Karakterlerin duygu yoğunluklarını, tutkularını, arzularını en samimi şekilde seyirciye yansıtan, insani eylemlerden biridir sonuç olarak. Bir kere oldukça doğaldır. Karakterler soyunarak maskelerinden arınır. Kusurları örtebilecek kostüm, makyaj, aksesuar, vs kadraj dışında kalır. Manen de çıplak kalan karakter, içindeki tüm sevgiyi partnerine sunar. ‘Sevişme’ kelimesi zaten bunu ifade eder, iki insanın birbirini severek yaptığı eylemi. Daha fazlasını oku…

Hatalar Üzerine Bir Melodram: The Light Between Oceans

Kasım 22, 2016 Yorum bırakın

Hayatımız hata yapmakla geçiyor. Kimi zaman bilmeden yapıyoruz, kimi zaman sehven, kimi zaman da bilerek ve isteyerek. Bu son durum da kendi içinde durumlara ayrılıyor. Bazen öyle durumlar oluyor ki birey, hatanın yanlışlığını ve getireceği zararları bile bile başka unsurlardan ötürü o hatayı içi kan ağlayarak yapıyor. Yılın dikkat çekici melodramlarından The Light Between Oceans (2016) işte böyle bir hatayı ana eksenine yerleştiriyor.

the-light-between-oceans-4

Birinci Dünya Savaşı’nda görev almış ve savaşın tüm yıkıcılığını yaşamış olan Tom, bu zorlu anılarını arkasında bırakabilmek için izole bir yer olan deniz fenerinde çalışmak için başvurur. Gittiği fenerin yakınındaki kasabada yaşayan Isabel’e âşık olan Tom nikahtan sonra onu da fenere getirir. Mutlu yaşamları Isabel’in yaptığı iki düşükle sekteye uğrayan çiftin hayatını, bir gün denizden gelen bir tekne tamamen değiştirir. Teknenin içinde ölü bir adam ve ağlayan bir bebekle karşılaşırlar. Görevi gereği fenerde yaşanan tüm gelişmeleri bildirmekle mesul olan Tom, Isabel’in yoğun ısrarlarına dayanamayarak adamı ücra bir yere gömüp bebeğin kendilerine ait olduğunu herkese bildirir. Bir süre sonra bebeğin öz annesini bulmasıyla Tom’un çektiği vicdan azabı dayanılmaz boyutlara ulaşır.

Yönetmen Derek Cianfrance’ı daha önce çektiği Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond the Pines (2012) sayesinde tanıyoruz. İlk filmde bitmiş bir aşkın külleri arasında dolanırken ikincisinde ise ikircikli bir aile portresi izlemiştik. İki filmin de bariz hataları vardı. Lakin Cianfrance, belli bir duyguyu tüm filme yaymasıyla ve bu duygunun tavan yaptığı birkaç sahneyle gelecek için umut vaat ediyordu. Mesela Blue Valentine‘de Ryan Gosling’in ukulele çalıp Michelle Williams’ın tüm şirinliğiyle dans ettiği sahne, 2000’lerin en romantik sahnelerinden biridir.

the-light-between-oceans-2

The Light Between Oceans‘ın da bariz hataları bulunmakta. Bunlardan ilki, filmin çok geç kırılması. Bir filmde, esas konunun başladığı an olarak kabaca nitelendirebileceğimiz ‘kırılma ânı’ genelde ilk 15 dakika içinde olur ki konuyu anlatacak zaman kalsın (ve izleyici filmle çabuk bağ kursun). Ama Cianfrance filmi yarısında kırıyor. O zamana dek seyirci Tom’u ve Isabel ile olan aşkını izliyor. Böylece film, aşk filminden bir anda melodrama evriliyor. Gerçi Cianfrance -birazdan sözünü edeceğim- teknik unsurlardaki başarılarından dolayı bu âni dönüşümün negatif etkilerini gayet güzel hafifletiyor. Fakat bir kere konuyu anlatmaya yeterli zaman bırakmadığından finali aceleye getirmek zorunda kalıyor. Finale kadar oldukça yavaş akan filmin (hapishane sahnelerinde de boşuna zaman kaybediliyor), finalde çok ciddi bir zaman atlaması yapması ve bu atlamanın duygusal altyapısının hiç hazırlanmaması yapımın en büyük handikapı.

the-light-between-oceans-3

Gelelim filmin artılarına. Adam Arkapaw imzalı görüntüler gerçekten nefis kesici. Deniz feneri ve çevresinin pastoral manzaralarına hayran kalıyorsunuz. Alexandre Desplat yine formunda. Bilhassa yaylıları kullanarak karakterlerin ruhsal durumlarını çok iyi yansıtıyor. Sanat tasarımı, kostüm ve makyaj gibi teknik unsurlar da göz dolduracak kadar başarılı. Oyunculuklar çok iyi. Fassbander ile Vikander uyumlu olmalarının yanında rollerine yakışıyorlar ve üst düzey performans sergiliyorlar. Weisz hikâye gereği arka planda kalsa da hiç ezilmiyor fakat bariz şekilde harcanıyor.

Cianfrance finalde sağlam tökezlemesine rağmen diğer meziyetleri sayesinde umut vaat etmeyi sürdürüyor. Önceki iki filminin de üstünde bir esere imza atıyor ve bir sonraki filmi için beklentiyi yükseltiyor. The Light Between Oceans teknik açıdan oldukça başarılı, genel olarak da vasatın gayet üstünde bir melodram. Bu bile onu senenin dikkate değer yapımlarından biri yapmaya yetiyor.

the-light-between-oceans

Caz Kokan Dört Film

Kasım 4, 2016 Yorum bırakın

Caz; her ne kadar “Caz yapma bana!” gibi deyimlerle ülkemizde hafif aşağılansa da, çoğu müzik türünün karışımından oluşan ve doğaçlamanın her zaman ön planda olduğu bir müzik türü. Temel taşı olan doğaçlamanın da etkisiyle devamlı gelişen, değişen ve tekrarlanamayan bir yapıya sahip. Öyle ki aynı caz parçasını arka arkaya, tamamen aynı şekilde dinleme şansını pek bulamazsınız. Ayrıca şarkıya eşlik eden tüm enstürmanları tek tek ayırt edebileceğiniz yapısıyla da icracılarını, diğer türlerden daha fazla ihya edebiliyor. Nitekim bu yazıda anacağımız caz ikonları, kendi enstürmanlarının ustaları!

miles-ahead-1

Bu yazıyı kaleme alma fikri, üç efsane caz ikonunu anlatan biyografik filmlerin arka arkaya görücüye çıkmasıyla aklıma geldi. Bunlara bir de Clint Eastwood’in ilk dikkate değer yönetmenlik denemesi olan Bird‘ü (1988) ekledim. Böylece ortaya şu anda okumakta olduğunuz, buram buram caz kokan ilginç bir deneme çıktı. Filmleri kendi izleme sıramla yorumlarken ilgili caz ikonlarına değinmeden geçemeyeceğim.

Trompet denilince akla gelen birkaç isimden biridir, Miles Davis (1926-1991). Cazı tek başına etkileyen, ona ruhunu veren nadide isimlerdendir. Çünkü Davis kendisini hiçbir zaman tekrar etmemiş ve neredeyse her 10 yılda bir, yeni bir caz alt türünün doğmasına ön ayak olmuştur. Tüm zamanların en çok satan caz albümü olan Kind of Blue’dan (1959) popa yaklaştığı Tutu’ya (1986) efsanevi bir kariyere sahiptir.

miles-ahead-2

2015 yapımı Miles Ahead‘de ise onu, Hollywood’un sevilen karakter oyuncularından Don Cheadle canlandırıyor. Bu filmle aynı zamanda ilk defa yönetmenlik sandalyesine de oturan Cheadle filmini tamamen cazla yoğurmuş. Film boyunca kulağımıza bolca çalınan efsane parçaların yanında, hikâyenin ana iskeletini -olabildiğince- Davis’in hayal dünyasına ve düşüncelerine uygun tasarlanması filme esas gücünü veren unsur. Davis’in halktan kopuk geçirdiği yılların sonuna denk gelen üç günü izlerken -bilhassa filmin sonlarına doğru- onun psikolojisini ve bu zihinden çıkan saf caz müziğiyi ufacık da olsa kavrama şansına erişiyoruz.

born-to-be-blue-1

Davis’in çömezi diyebileceğimiz ama caz tarihinde kendisine has bir yere sahip olan Chet Baker’ı (1929-1988) Born to Be Blue‘da (2015) Ethan Hawke canlandırıyor. Genelde siyahi sanatçıların hakim olduğu (çünkü caz, 20. yüzyılın başlarında New Orleans’taki siyahilerin gündelik müziğinden doğmuştur) türde bu kadar başarılı olan nadide beyazlardan olan Baker’ın kariyerindeki düşüş ve toparlanma sürecini izliyoruz. Yönetmen Robert Budreau bu klasik biyografi şablonuna Baker’ı ve müziğini anlamamızı sağlayacak pek bir şey eklemediğinden vasat bir film seyretmek zorunda kalıyoruz. Oysaki -neredeyse- tek amacı müziğini layığıyla icra edip Davis gibi mesleğin erbaplarından onay almak olan Baker’ın hayatı çok daha zengin malzemeye sahip. Film bitince geriye sadece Hawke’ın başarılı performasıyla enfes trompet sololar kalıyor.

Üç film arasında en kötüsü ise, açık ara Nina (2016). Ünlü caz piyanisti ve solisti Nina Simone’un (1933-2003) hayatını anlatmaya çalışan Cynthia Mont yönetmenliğindeki film, hayatımda izlediğim en kötü kurguya sahip olabilir. Simone’un çok renkli hayatını oldukça kopuk kopuk ve mesnetsiz öykülerle anlatmasının yanında Nina, uzun zamandır Hollywood’da gördüğüm en bayağı makyaj çalışmasına da sahip. Zoe Saldana’nın bir türlü Simone’un yıldız ışıltısını yansıtamaması ise filmin başka bir eksisi. Oysaki üstün yeteneği sayesinde Juliard’da klasik müzik eğitimini dereceyle bitiren, siyahi olmasından ötürü prestijli klasik müzik orkestralarına kabul edilmeyen, bu yüzden aktif bir siyasi aktivist olan ve mecburen caz yapan -ama eğitimi sayesinde klasik müzikle cazı harika harmanlayan- bir caz ikonundan bahsediyoruz. Dedikodulara göre yönetmenine son kurgu hakkı verilmemiş ve filmi stüdyo sırf ticari amaçlarla paketlemiş. Doğru olsa da olmasa da ortada kaçırılmış bir fırsat var. Nina yerine bu yıl Oscar’a da aday olan belgesel What Happened, Miss Simone? (2015) seyredilebilir.

nina-1

Bu üç filmi seyrederken aklıma başka bir caz efsanesi olan Charlie Parker (1920-1955) geldi. 40’lı ve 50’li yıllarda saksafonuyla caz piyasasının tozunu attıran Bird lakaplı Parker, cazda doğaçlamayı başlatan isimlerden biri. New York’ün hâlâ açık olan dünyaca ünlü caz kulübü Birdland’ın adı da Parker’a ithafen verilmiş ve açılış gecesinde ise Parker sahneye çıkmış. Bu kulübün caz müziği için ne kadar önemli olduğunu, Born to Be Blue‘da Chet Baker’ın Birdland’te tekrar sahne alabilmek yanıp tutuşmasından anlıyoruz ki film de finalini Birdland’de yapıyor.

Büyük bir caz tutkunu olan Clint Eastwood Bird ile yönetmenlik kariyerinde çıtayı oldukça yükseltmiş ve ilk kez Altın Palmiye’ye aday olmuş. Bird gerçekten dört dörtlük bir biyografik film. 2016’dan bakıldığında tekniği ve anlatımı hafif demode kaçsa da Parker’ın hayatına girebilmemiz için elinden geleni yapıyor. 161 dakikalık filmde kurgunun hiç sarkmaması ve görüntülerin güzelliği de cabası. Ayrıca -bence hayatının rolünü oynayan- Forest Whitaker’ın performansı da filmi izlemek için başlı başına bir neden. Whitaker’ın bu rolüyle Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldığını da not edelim.

bird-2

Miles Ahead‘in bir sahnesinde Miles Davis, yaptığı müziğin caz olmadığını, hayatın müziği olduğunu iddia ediyor. Sonra da ekliyor: “Ama illa da bir şey diyecekseniz ‘sosyal müzik’ deyin!” Caz, çoğu kişinin gözünde bir burjuva müzik türü olarak algılansa da kökeni, yapısı, hayatın ta içinden gelen ritimleri ve her bir icrasını sahne önüne taşıyan özelliğiyle halk müziği aslında. Halkın farklı kesimlerinden gelen ve -yolları kesişse de- bambaşka hayatlar geçiren bu dört caz ikonunu beyazperdede/ekranda izlerken cazın özünü daha iyi kavrıyorsunuz.

Auf Einmal: İnsanlığa Dair

Ekim 14, 2016 Yorum bırakın

Kimsenin tanımadığı bir misafir -Anna- tanımadığı bir evdeki partiye katılır. Gecenin sonunda ev sahibi Karsten ile yalnız kalan Anna, düşüp ölür. Kasabanın köklü bir ailesine mensup olan Karsten, önce yakındaki klinikten ilkyardım için yardım istemeye niyetlenir fakat gidince kliniğin kapalı olduğunu anlar. En sonunda ambulansı aradığında polisler de gelir. Bu garip olay, kasabada duyuldukça Karsten’in üzerindeki manevi baskı günbegün artmaya başlar.

auf-einmal-2

Ülkemizde Köprüdekiler (2009) ve Hayatboyu (2013) filmleriyle tanınan Aslı Özge’nin, tamamıyla Almanca çektiği ilk filmi olan Auf Einmal‘da (Ansızın – 2016) insanoğlunun kötücül tarafları, gıybet ve sözlü linç olgusu üzerinden anlatılmaya çalışılıyor. Filmden sonra yapılan soru-cevap bölümünde filmi neden Almanya’da çektiği sorulduğunda çok ilginç bir cevap verdi Özge. Münevver Karabulut cinayetine isim vermeden atıfta bulunarak olayın ardından yazılan ve söylenenlerden bir kadın olarak çok rahatsız olduğunu aktardıktan sonra, bu süreçte hissettiklerini tarafsız bir ortamda anlatmak istediğini, çünkü Türkiye’de konunun çok farklı yerlere çekilebileceğini söyledi. Ardından gelen bir sorunun cevabı olarak ise, filminde olayın ahlâki tarafını irdelemediğini, sadece insanların olaya yaklaşım açılarını göstermek istediğini belirtti.

Filmi izlerken aklıma birkaç yıl öncesinin popüler Danimarka yapımı Jagten (The Hunt – 2012) geldi. Orada da toplumun saygın bir üyesi, işlemediği bir suç yüzünden arkadaşları dâhil toplum tarafından ağır bir tahakküm altında bırakılıyordu ve izleyici olarak ‘mahalle baskısı’ kavramının küresel bir gerçek olduğunu kavrıyorduk. Auf Einmal‘da durum biraz daha hafif. Karsten’in Anna’yı öldürmediği belli olsa da (aslında Özge, şüpheyi tamamen ortadan kaldırmayarak gerilimi besliyor) neden ambulansı geç aradığı ve Anna’nın neden orada olduğu soruları üzerinde duruluyor. Filmin ana ilgisi zaten Karsten’in ailesi, arkadaşları, sevgilisi ve iş çevresinin olaya verdikleri tepkiler. Onu tam olarak suçlayamıyorlar (çünkü Karsten çok net ve açık), ancak dışlamakta da hiçbir sakınca görmüyorlar. Böylece Karsten giderek yalnızlaşıyor ve ister istemez kendisini sorgulamaya başlıyor. Özge olayın çözümünü gösterdikten sonra daha da ileri giderek Karsten’in bu süreçteki dönüşümü ile bunun getirilerini de perdeye yansıtarak filmi kapatıyor.

auf-einmal

Bu açıdan, oldukça bütünlüklü bir film var karşımızda. Özge ne istediğini çok iyi bildiğinden farklı yönlere sapmadan (ki sapılması filmi dağıtırdı) hikâyesini kurmuş. Filmin atmosferi de, temposu da ve tamamlayıcı diğer teknik unsurlar da bu amaca hizmet edecek şekilde akıllıca kurgulanmış. Filme getirilebilecek en önemli ve bence tek negatif eleştiri, öyküyü kuran ana olayın (Anna’nın ölümü) filmi taşımak için zayıf kalması olabilir. Lakin Özge’nin öyküden ziyade onun sonuçlarıyla ilgilenmesi bu eleştiriye cevap vermeye yetiyor.

Auf Einmal, insanlık hâllerini inceleyen derinlikli yapısıyla keyifle izlenen bir film. Aynı zamanda seyirciyi düşündürmesi ve sorduğu soruları izleyiciye de yöneltmesi seyri daha cazip kılıyor. Salondan çıkarken şu soru aklı kurcalıyor: Peki ya siz ne yapardınız aynı durumda, kendinize ve sıfatlarınıza zarar gelmesin diye Karsten’i yalnız mı bırakırdınız?

Filmekimi 2016 İzlenimleri

Paterson [Jim Jarmusch]

paterson

Bir otobüs şoförünün hayatı ne kadar değişik olabilir ki? Ya şiir yazan bir şoför? Amerikan Bağımsız Sineması’nın has yönetmenlerinden Jim Jarmusch, başkasının elinde çöpe benzeyecek bir konudan çok farklı bir sanat eseri çıkarmayı başarıyor.

Kendi hâlinde karısı ve köpeğiyle yaşayan bir şoför olan Paterson, şiire ilgi duymaktadır. Tüm boş zamanlarında çevresindeki nesneler hakkında serbest vezinde şiirler kaleme almaktadır.

Bu iki cümleyle kabaca özetlenebilecek filmin güzellikleri detaylarda yatıyor. Eşinin evdeki hâlleri, otobüse binen yolcular ile onların kendi içlerindeki konuşmaları, müdavimi olduğu bardaki kişiler, kendisiyle aynı adı taşıyan şehrin ara sokakları, o sokaklarda karşısına çıkan insanlar… Paterson, giderek önemini yitirmekte olan şiir hakkında şiirsel bir film. Tıpkı Paterson’un yazdığı şiirler gibi, ilk bakışta basit ve önemsiz gözükse de derin anlamlara sahip detaylarıyla güzelleşen bir eser. Jarmusch’un özgünlüğüne şapka çıkarmamak elde değil. Kesinlikle yılın en önemli yapımlarından.

The Age of Shadows [Jee-woon Kim]

the-age-of-shadows

6 yıl önce Jee-woon Kim’in I Saw the Devil (Ang-ma-reul Bo-at-da) filmini izlediğimde şoke olmuştum. İnanılmaz derecede şiddet içeren film, aynı zamanda çok gerçekçi ve detaylara önem veren bir senaryoya ve mekik gibi işleyen bir kurguya sahipti. Yönetmenin Amerika (Warner Bros) finansmanlı yeni filmi The Age of Shadows, yüzeyi oldukça parıltılıyken değersiz bir eşyayı andırıyor.

Kore’nin Japon işgali altında olduğu yıllarda Koreli milliyetçilerin planlarına ve onların peşindeki Japonlara odaklanılıyor. Tarihi bir polisiye için oldukça zengin bir malzeme barındırıyor lakin çok müsait olmasına karşın bu konuyu irdelemiyor ve günümüzle de ilişkilendirmiyor. Son derece heyecanlı bir hikâye kurmak kâfi geliyor Kim’e ve bunu cilalamak için de elinden geleni yapıyor. Dekorlar, sanat yönetimi, kostümler ve bunların tarihsel gerçekçiliği göz alıcı. Bunların yeterince kullanılmaması ise hayal kırıklığı.

Voyage of Time: Life’s Journey [Terrence Malick]

voyage-of-time

Yönetmeni mastürbasyon yapmakla itham edenleri hiç anlamam. Sonuçta film, yönetmeninin düşüncelerinden oluşan bir eserdir ve bunu beğenmediği için yönetmeni böyle bir şeyle suçlamak abesle iştigaldir. Lakin ünlü yönetmen Terrence Malick’in son eseri Voyage of Time: Life’s Journey‘i izlerken ne yalan söyleyeyim, bu itham aklımdan defalarca geçti. Çünkü yeryüzünde zamanın izlerini sürmek iddiasında olan belgesel, resmen anlaşılmamak için her şeyi yapıyor. Anlamsız şekilde defalarca tekrarlanan imajlar, bir derdi olmayan kurgu, Hrıstiyanlıkla alakası olmamasına rağmen bu dinle ilişkilendirilmeye çalışılan unsurlar, gereksiz efektler… Sanki Malick, Ron Flicke’nin muazzam başyapıtları Baraka (1992) ve Samsara‘nın (2011) berbat bir kopyasını çekmiş.

Câini/Dogs [Bogdan Mirica]

caini

Balkan coğrafyasında western izlemek, ilk bakışta saçma gelse de aslında çok mantıklı bir iş. Dağların arasına sıkışmış, uzun bozkırlarda erkeklik taslama sevdasındaki bireylerin çıkışsızlığı tam da western öğelerine sahip. Üstelik bu teknoloji çağında kırsalı anlatmak için birebir bir tür. Bogdan Mirica’nın eseri, kendisine dedesinden miras kalan toprakları satmak için kırsala glen bir adamın, bu arazide kendi hükümdarlıklarını kurmuş olan dedesinin çetesine toslamasını anlatıyor.

Yapımın; kendisini bilmesi, tempoyu ve atmosferi buna uygun kurması ile başarılı performansları en büyük artıları. Lakin westernin modasının neden çoktandır geçmiş olduğunu da hatırlatıyor.

Ah-ga-ssi/The Handmaiden [Chan-wook Park]

the-handmaiden

Chan-wook Park’ın yeni işi Ah-ga-ssi (The Handmaiden), ustanın mahirliğini kanıtlayan bir yapım. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından incelikle uyarlanan senaryo üç bölümden olşuyor ve her birinin finalinde bir sürpriz var. Park, ustalıkla yerleştirdiği bu dönüşlerle filmden alınan keyfi üstlere çekiyor.

Kusursuz sanat tasarımı, kostüm, makyaj ve oyunculuklarla desteklenen bu intikam hikâyesi, sadece keyifli bir erotik gerilimden daha fazlasını ihtiva ediyor. Park, filmin zamanını Viktorya İngilteresi’nden Japon işgali altındaki Kore’ye alarak güzel bir hamle yapmış zaten. Bunun getirdiği politik alt-metni; sınıf, cinsiyet ve cinsel tercih ayrımı katmanları takip ediyor. Bir Oldboy‘un (2003) özgünlüğü ve sarsıcılığına sahip olmasa da kalite ve seyir keyfi açısından ondan aşağı kalmıyor.

Toni Erdmann [Maren Ade]

toni-erdmann

160 dakika boyunca kusursuz işleyen bir kurguya sahip bir film çekmek, hele de bunun bir komedi olması her babayiğidin harcı değil. Alman yönetmen Maren Ade, daha üçüncü filminde böyle bir başarı gösteriyor. Yalnız uyarmak gerek, ana akım komedilere alışmış seyirci için zorlayıcı ve sıkıcı olabilir. Çünkü Ade birer skeç gibi ardı ardına esprileri dizip bir kahkaha bombardımanı yapmak yerine sakince bir maraton koşuyor. Menzilin farkında olarak kendini hiç yormadan usul usul başlıyor.

Önce karakterlerini tanıtıyor. Girişten sonra ufak ufak espriler gelmeye başlıyor. Lakin Ade bunları yaparken hikâye de gelişip derinleşiyor. Modern çağın kopardığı aile ilişkilerinin yanında; kurumsal hayatın acımasızlığı ve soğukluğu, insanların kariyerleri için yaptıkları ikiyüzlülükler, sınıfsal ayrımın zamanla azalacağına çoğalması gibi önemli konulara değiniliyor ve Ade tüm bunları sakince ele alırken komedinin dozunu da yavaş yavaş arttırıyor. Finale doğru gelen doğumgünü partisi; nicedir izlediğim en nüktedan, zeki ve komik sekans! Kahkahaları ardı ardına patlatan Ade, aynı zamanda insanlığın ikiyüzlü doğasına ‘çıplak’ bir bakış atıyor. Filmin tek negatif yanı, müthiş bir performans sergileyen başroldeki Sandra Hüller’in çirkin memeleri.

War on Everyone [John Michael McDonagh]

war-on-everyone

2014’ün en sevdiğim filmlerinden Calvary‘nin yönetmeni McDonagh, ilk filmi The Guard‘ın (2011) sularına War on Everyone ile geri dönüyor. Oldukça bencil, şiddet yanlısı ve kriminal iki polis olan Terry ve Bob’un sert bir kayaya çarptıklarında yaşadıklarını izlediğimiz film; çok keyifli bir buddy cop komedisi. McDonagh ne yaptığını çok iyi bildiği için serbest, gelişigüzel bir seyirliğe imza atıyor. Hataları, eksikleri bol olsa da güldüren ve amacına ulaşan şık bir tür filmi.

Bacalaureat/Graduation [Cristian Mungiu]

Romen sineması bana soğuk geliyor. 9 yıl önce o güzelim Emek Sineması’nda Mungiu’nun Altın Palmiyeli filmi 4 Luni, 3 Saptamâni si 2 Zile‘sini (4 Months, 3 Weeks & 2 Days – 2007) derdini fazla yavaş ve uzun planlarla anlattığından sıkıcı bulmuştum. Lakin herkesin/her şeyin bir ikinci şansa hakkı vardır. Mungiu’ya bu yıl Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren Bacalaureat‘ı ise oldukça beğendim.

bacalaureat

Hâli vakti oldukça yerinde olan Doktor Romeo’nun birkaç gününü izlediğimiz filmin en belirgin özelliği tavizsiz objektifliği. Romeo’nun kızına yapılan ufak bir taciz vakası, filmdeki tüm karakterleri peyderpey etkilemeye başlıyor. Herkes olayın, ‘üzerinde durulmayacak kadar küçük ama sinir bozucu’ olması konusunda hemfikir olsa da akabinde gelişen diğer olaylara kayıtsız kalamıyor. Böylece her birinin sadece kendisini düşündüğü ama toplum içinde sakil durmamak için ve menfaati olduğu/olacağı kişiyi üzmemek adına diğerlerini oyaladığı burjuvazinin gizleri yavaş yavaş ifşa oluyor. Hepsinin tek amacı var aslında, rahat ve keyifli bir şekilde hayatını idame ettirmek. Her biri de buna layık olduğunu düşünürken diğerlerinin de bunu arzulayabileceğini ve hatta onun kadar hakkı olduğunu aklına getirmiyor.

Filmi benim gözümde çekici kılan, Mungiu’nun bu anlattıklarının sadece Romanya için değil, tüm dünya için geçerli olması. Bacalaureat eski bir Sovyet sömürgesi olan Romanya’da burjuvazicilik oynamaya çalışan bir doktoru ve çevresindekileri anlatsa da derdi oldukça evrensel. Bu yüzden seyrederken akla, hepsi farklı ülkelerde çekilmiş Kış Uykusu (2014), Caché (2005) ve A Seperation (2010) geliyor. Yılın en önemli filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Frantz [François Ozon]

Farklı şeyler denemeyi seven nadir yıldız yönetmenlerden olan Ozon, bu sefer aşk ile savaş dramını karıştırıp kolayca benzerine rastlanmayacak bir filme imza atmış. Birinci Dünya Savaşı sonrası, yenilginin utancı ile sevdiklerini yitirmenin hüznünü bir arada yaşayan bir Alman kasabasında geçiyor film. Kasabanın doktoru, eşi ve şehit olan oğlunun (Frantz) nişanlısıyla sessizce yas tutmaktadır. Bu üçlünün yaşamı, savaş öncesinde Frantz’ın arkadaşı olduğunu iddia eden bir Fransız’ın gelmesiyle değişir.

frantz

Sürprizlerle ilerleyen film; bir yandan savaşan iki tarafın da birer insan olduğunu ve aynı duyguları yaşadığını -biraz fazla kalın olsa da- altını çizerken diğer yandan imkânsız bir aşk hikâyesini konu ediniyor. Karakterlerin derin hüznünü siyah-beyaz bir görüntü çalışmasıyla görünür kılan Ozon, sadece karakterlerin az da olsa neşelendiği sahnelerde renkleri kullanıyor. Kimi sinemaseverlere fazla gelebilecek ama benim kıvamında bulduğum melankoli, filmin her sahnesinde kendini hissettiriyor. Başarılı teknik özellikleri ve oyunculukları ile Ozon filmografisinde başlarda yer almayacak olsa bile, ayrıksı yapısıyla adından söz ettirecek bir eser, Frantz.

Albüm [Mehmet Can Mertoğlu]

Yılın öne çıkan Türk filmlerini her zaman büyük bir heyecanla beklerim. Festivaldeki ilk cumartesi günümde en merak ettiğim film Albüm‘dü (Bacalaureat ve Frantz ile aynı gün izledim). Ama ilk iki filmin tüm öznel güzelliklerine karşın, Albüm‘ün neredeyse tamamına bir olmamışlık hissi hakimdi. Filmi izlerken kendimi bile sorguladım, ben mi bir şey kaçırdım diye. Ama sanırım film bana hiç uygun değildi.

album

Aslında çok mühim bir meramı var filmin: Günümüzde çekirdek ailenin ve onun oluşum ile yaşama süreçlerinin ne kadar yapmacık olduğunu ve böylece insanlığın içinin nasıl boşaldığını anlatıyor. Lakin bunu -tabii bilinçli bir tercihle- oldukça soğuk uzun planlarla anlatıyor. Aslında yönetmen Mertoğlu’nun amacı filme değil, filmin yansıttığı hayata gülmemiz ve onun üzerine kafa yormamız. Bu açıdan bakınca ve yazınca film gerçekten başarılı duruyor ama izlerken hiç keyif almadım.

Julieta [Pedro Almodovar]

julieta

Ünlü İspanyol melodram ustası Almodovar’ın son işinde aslında çok tanıdık sularda yüzüyoruz. Kırmızının hakim renk olduğu, pastel görsellerle bezeli Juileta’da; sevgilisiyle şehir dışına taşınmayı planlayan 40’lı yaşlarını süren bir kadının âniden bu plandan vazgeçmesiyle sırlarla dolu geçmişine adımımızı atıyoruz. Günümüz ile geçmiş arasında mekik dokurken merak duygumuzu her daim ayakta tutan unsur, Julieta’nın bu büyük sırrını öğrenme isteği oluyor. Lakin film ilerledikçe ve ortada öyle büyük de bir sır olmadığı ortaya çıkınca tüm hikâye kurgusu da çöküyor.

Kısacası senaryodaki motivasyon eksikliği filmin belki tek ama en mühim eksiği olunca Almodovar’ı Almodovar yapan tüm diğer unsurlar da gereksiz bir makyaja dönüşüyor. Maalesef  İspanyol usta bu sefer sınıfta kalıyor ve izleyicisini fena hâlde sıkıyor.

Swiss Army Man [Dan Kwan & Daniel Scheinart]

İntihar etmek üzere olan bir genç, kıyıya vuran bir cesedin osurmasıyla hayata döner. Oldukça absürd olan böyle bir konuyu, filmin neredeyse tamamında sadece iki oyuncuyla anlatabilmek gerçekten hüner işi. Bir ilk filmde böyle bir işe kalkışmak büyük bir cesaret iken yönetmen ikilisi Dan Kwan ve Daniel Scheinert, Paul Dano ve Daniel Radcliffe’i yanlarına alarak iddialarını daha ileri taşıyorlar.

swiss-army-man

Ortaya çıkan işe bakarsak ise yapımın kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Dano ve Radcliffe ellerinden geleni yapsalar da, filmin konsepti gereği hikâye bir süre sonra sıkıyor. Çok daha hızlı ve toplu anlatabilcekken gereksiz kurgu oyunları ve birbirini tekrar eden numaralar yüzünden filmin yarısından finale olan kısmı bariz aksıyor. Finalin şaşırtıcı olduğu kadar, hikâyenin önemli gediklerini bir anda doldurduğu aşikâr. Ama filmi kurtarma adına yapılan bu hamle, diğer yandan aksayan kısımları daha da eğreti bir duruma sokuyor. Böylece harika yazılmış ve yönetilmiş bir başlangıç ile final sahnesine sahip ama bu ikisinin arası öylesine çekilmiş bir film izliyoruz sanki.

Bu teknik yetersizlikten ötürü filmden tatmin olmasam da anlatmak istediği meramı çok değerli bulduğumu söylemeliyim. Modern hayatın insanlara dayattığı köşeli kalıpların bireyi ne kadar sınırladığını ve mutsuzlaştırdığını göstermek isteren film, bunu oldukça sıra dışı ve mizahi bir yolla anlatarak da takdiri hak ediyor. Swiss Army Man belki dört dörtlük bir film değil ama kısa zamanda kültleşip kendi seyircisini bulacağına inanıyorum.

Engellinin Birey Olma İhtimali

Eylül 26, 2016 Yorum bırakın

Bireyin kendisiyle barışık olması, ilk görümüşte kolay gözüken ama ifa etmenin hiç de basit olmadığı bir eylem. Ya kendinizi ve hayatı hiç sorgulamadan yaşamalısınız ya da kendinizi iyi tanıyıp, iyi analiz edip hayatınızı ona göre kuracaksınız. Bir sürü fiziksel ve sanal uyaranla kuşatıldığımız 21. yüzyılda bunu yapabilmek fiziken sağlıklı bir insan için bile zorken, bir engelli için çok daha meşakkatli. Sistem tarafından devamlı ideal kişiye yönelik tektipleştirilmeye çalışılan birey, hayal ettiği insan olamayınca çelişkiye düşüyor. Tıpkı Adam Cohen’in ‘Cry Ophelia’ şarkısında bahsettiği gibi, kafasında yarattığı ile olduğu kişi arasına çizgi çekmekte zorlanıyor.

the-fundamentals-of-caring

Arka arkaya bir engelli ile onun bakıcısı arasındaki kâh mizahi, kâh duygusal, kâh gelgitli ilişkiyi farklı açılardan değerlendirmeye çalışan iki film izledim. İlki olan The Fundamentals of Caring (2016), kendi sebep olduğu bir kaza sonucu oğlunu kaybedip bunalıma giren Ben ile bir kas hastalığı sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olan Trevor’un kendilerini bulma hikâyesini anlatıyor. İkili birbirlerine alışma faslını atlattıktan sonra beraber yollara düşüyorlar. Tabii her yol hikâyesi gibi bu öyküde de yol, karakterleri dönüştüren bir katalizör aslında. Yaşadıkları olaylar, tanıştıkları insanlar ve gördükleri yerler sayesinde Ben ve Trevor; geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, yeni deneyimler kazanıyorlar ve böylece nelere kâdir olduklarını keşfedip kendilerini tanıyorlar.

Film maalesef potansiyelini kullanamadığından vasatın biraz üstünde bir dram olmakla yetiniyor. Biri psikolojik, biri fiziksel engelli iki karakterine eşit davranmaktansa, engellileri birer birey olarak görmekten kaçınan diğer filmler gibi (mesela Çağan Irmak’ın Tamam mıyız? (2013) filmi), Trevor’u bir katalizör olarak kullanarak çoğu meziyetini de kaybediyor. Trevor yolculuk boyunca gerçek hayatı teninde hissederek, bir kıza çıkma teklifi edecek cesareti kazanarak ve biyolojik babasının karşısına çıkıp hesap sorarak bir birey olma yolunda sağlam adımlar atıyor. Lakin finalde yine evinde bakıcısıyla sıkışıp kaldığını duyarken Ben’in normalleştiğini (!) ve bakıcılığı bırakıp esas mesleğine geri döndüğünü görüyoruz.

ME BEFORE YOU

İkinci filmimiz ise vizyonun mendil ıslatma garantili melodramlarından Me Before You (2016). Londra’nın gelecek vaat eden, yakışıklı genç işadamlarından Will’in boynunun alt kısmı bir trafik kazası sonucu felç olur. Taşradaki zengin ailesinin yanında, eski doludizgin hayatının çok uzağında süren yaşamı, işsiz kaldığından bu işe ihtiyacı olan kasabanın deli dolu kızı Lou’nun ona bakıcı olmasıyla değişir. İkili birbirine alıştıktan biraz sonra Lou, Will’in ötanaziye hazırlandığını öğrenir ve tek amacı bunu değiştirmek hâline gelir.

Filmin beklediğimden çok daha fazla ayaklarının yere basması beni çok şaşırttı. Bir yerden sonra tür klişelerine teslim olsa da Will’in temsili oldukça gerçekçi. Will’in girdiği ‘engelli olma psikolojisi’ değil tam. O kadar paranın içinde fiziksel olmasa da her şeyi yapabileceğinin, zekasıyla Lou’yu tavlayabileceğinin  farkında. Will umutsuz olsa da salak değil. Lou ona tüm hayatını adasa da bu, onun için yetersiz kalıyor! Will eski hayatını özlüyor; motorsikletini, yüksek enerjili yaşamını, dalmayı, gezmeyi, kızların onu kesmesini. Onun sorunu, yeni durumuyla eski hayatına hiçbir zaman sahip olamayacak olsa da mutlu bir hayat sürebileceği gerçeğini ıskalaması. Will tam manasıyla nostaljiye saplanıp kalmış ve farklı bir bakış açısını ısrarla reddediyor. Bu bakımdan filmdeki DVD sahnesi incelenmeyi hak ediyor. Bir gün Will Franssızca (dolayısıyla altyazılı) bir film izlemek istiyor. Lou ise altyazılar yüzünden odadan ayrılmak üzereyken Will’in ısrarıyla filmi izliyor. Böylece Will Lou’ya yeni bir bakış açısı (altyazılı filmlerin de güzel olabileceği gerçeği) kazandırırken Lou’nun kendisine farklı bir bakış açısı kazandırmasına izin vermiyor.me-before-you

Aslında iki film de az çok engellilere duyulan sempatiden yararlanıp durumu eşelemekten kaçınıyorlar. Me Before You zaten türü gereği buna uzak. Güzel bir romans yaratabilecek iki karakter onun için kâfi zaten. Zaten biraz dikkatli bakıldığında filmin Lou üzerine inşa edildiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Will, sadece Lou’nun hayatını değiştiren katalizör rolünde. Böylece Will’in gerçekçi temsili de filmin bir dekoru olmakla yetiniyor. Tıpkı Lou’nun rengârenk kıyafetlerinin karakteri tanımlamak için göz önüne çıkarılması gibi.

The Fundamentals of Caring ise elindeki potansiyeli harcadığından filmin hakkını bile veremiyor. Hatta Trevor’u yetişkin bir insan değil de, ara sıra pohpohlanması veya eğlendirilmesi gereken bir çocuk olarak resmederek pozitif yönlerini de götürüyor. Bu durum Trevor’un Dot ile çıktığı gece daha âşikar hâle geliyor. Çünkü yönetmen sahneyi Trevor açısından değil, onu uzaktan gözetleyen Ben açısından kuruyor. Böylece seyirci de -tıpkı Ben gibi- onun tek gece olsun mutlu olmasıyla tatmin oluyor. Yoksa Trevor’un o gece hayatının en önemli deneyimlerinden birini yaşaması ve bu tecrübenin gelecekteki hayatına katkısının ne olacağı; ne yönetmen/senaristin, ne Ben’in, ne de çoğu seyircinin umurunda değil.

Selena Gomez - The Fundamentals Of Caring - GOMEZ-PICTURES.COM

Çünkü Trevor, sistem için bireylere sunulabilecek bir seçenek değil. O evde oturup televizyon izlemeli. Olsa olsa arada böyle bir filmin katalizörü olup ana karaktere yaşama sevincini tekrar aşılayıp geldiği yere geri dönmeli. Tıpkı geçmiş enerjik hayatına bir daha kavuşamayacağından hayatta mutlu olabileceğine inanmayan Will’in ötanazi olması gibi. İkisi de kendileriyle barışık ol(a)madığından ve sistem de buna pek izin vermediğinden kendilerini birey olarak görmüyorlar. Oysaki onlar da hepimiz gibi birer insan, sadece bu farkındalığa sahip değiller.