Arşiv

Yazar Arşivi

Salgın Günlüğü – 1

05/04/2020 1 yorum

Salgının bir şehir, birkaç ülke tarafından değil de; tüm insanlık tarafından ciddiye alındığı veya alınmak zorunda kaldığı şu günlerde çoğu kişi, başkalarının salgını başta nasıl hafife aldığını kanıtlamakla meşgul. Ama işin ilginci de yine insanlığın neredeyse tamamının ilk duyduğunda bu virüsü hafife aldığı gerçeği. Hastalığın ilk ortaya çıktığı yer olarak düşünülen Çin’in Wuhan kentinde bile bu virüsün salgına yol açabileceğini düşünen ilk hekim yoğun bir tepkiyle karşılandı.

Bu yüzden yazının adından da anlaşılabileceği gibi bu yazıda sadece kişisel düşüncelerimi ve gündelik yaşamımı yazacağım. Benim bu virüsü ciddiye almam şubat ortasına rastlıyor. Ofiste son birkaç aydır iki ayrı uluslar arası projede görev alıyorum ve ikisinin de müşterisi bir Çin şirketi. Şubat başına denk gelen Çin yılbaşı tatili önce 1-2 hafta ertelendi, dolayısıyla proje toplantıları da genelde iptal edildi ya da ertelendi. Ardından gelen toplantılara Çin’den katılanların genelinin evden bağlandığı görüldü. Çünkü bağlantı kopmaları başladı; aralara garip ekolar, çocuk sesleri, ev gürültüleri girmeye başladı. Toplantı başlarında da salgınla ilgili konuşulan birkaç cümlede şirketlerin genelinin ofise gelemediğini duymaya başladık. İşte o zaman bu salgının dünya ekonomisini ciddi etkileyeceğini anlamaya başladım. Çünkü dünyanın en büyük endüstrisine sahip olan Çin’de şirketlerin bir ay kapanmalarının bile dünya piyasasını orta vadede negatif etkileyeceği aşikârdı.

Nitekim şubat ortasında konuştuğum tanıdık bir tekstil şirketi sahibi çok mutluydu. Çin’deki üretimin durmasıyla kendisine duyulan ihtiyacın bir anda arttığını ifade ediyordu. Sadece bu durumun ne kadar devam edeceğini kestiremediğinden iş büyütme konusunda kararsızdı. Halbuki bir ay sonra kendisi de fabrikayı kapayacaktı. Tahmininin tersine şu anda ne kadar küçülmesi konusunda karar vermeye çalışıyor.

Evdeki ofis masam

Şirketim FEV Türkiye, 16 Mart itibariyle tamamen evden çalışmaya geçti. Ertesi gün ofisten çıkarken dizüstümün yanında bir monitörümü (şirkette iki monitör ve dizüstünün ekranıyla çalışıyorum), klavyemi, faremi ve hatta ethernet kablomu da yanıma aldım. Evdeki çalışma masama hepsini hanımla muntazam kurduk. Çalışma düzenim neredeyse değişmedi. Zaten ocak ortasından beri iş yoğunluğum nedeniyle fazla mesaiye geçmiştim. Evden çalışma, fazla mesaiye daha fazla kapı aralamış oldu. Ofistekinden bariz daha fazla çalışıyorum.

Sadece iki bariz negatif durum var. İlki, internet bağlantısı. Data indirme olayını bir şekilde çözebilsem de data yükleme olayı çok sıkıntılı. Türkiye ofisteki server’a bile çok zor data yüklüyorum. Şirketteki çoğu arkadaşım da aynı sorundan muzdarip. Bu yüzden bazı iş arkadaşlarım gece yarısı çalışmaya başladı. Bu duruma geçmeyi sakıncalı buluyorum çünkü zaten evden çıkmıyoruz, bir de mesai saatlerini karıştırmak bedenin rutinini iyice bozabilir.

İkincisi ise fazlasıyla artan çevrimiçi aramalar. Günün neredeyse 2.5-3 saatini Skype görüşmelerinde harcıyorum. Bunun birincil nedeni, yüz yüze beş dakikada çözülebilecek konuların çevrimiçinde daha fazla zaman alması. İkincil nedeni ise insanların konuşma ihtiyacı. Bilhassa tek başına yaşayan mesai arkadaşlarım doğal olarak tecrit psikolojisine yavaştan girmeye başladı.

Bir çevrimiçi toplantıdayken

Sağlığıma gelince iki haftadır hafif geçen bir boğaz enfeksiyonum mevcut. Tek şikayetim boğazımda zaman zaman olan yanma hissi. Geçen hafta bu his, göğsüme inince biraz çekinerek bir özel hastanede kontrolden geçtim. Tomografi sonucum temiz çıkınca eşim de ben de çok rahatladık. Aile hekimi uzmanı olan eşim, bu durumun Covid-19 kaynaklı olabileceğini ama bunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğimizi belirtti. Bu durum sebebiyle de yaklaşık 10 gündür hiç dışarı çıkmadım. Evin ihtiyaçlarını hafta içi her gün zaten çalıştığı aile sağlığı merkezine giden eşim karşılıyor.

İş yoğunluğum dolayısıyla sıkılmaya hiç fırsat bulamadım daha. Bu yoğunluk nisanda da süreceğinden bir süre daha devam edecek bu süreç. Bu yazı, eve kapandığımdan beri yazabildiğim ilk şey. Keza dizi ve film de eskisiyle aynı oranda izleyebiliyorum. Bazı akşamlar kafam çok dolu olduğundan kaldırabildiğim tek şey, hafif bir dizi bölümü olabiliyor. Bu yüzden evden çıkmayan çoğu kişi gibi kendime yatırım yapmaya fırsat bulamadım.

Zaman bulup yazabilirsem sonraki yazımda bu salgın krizinin, insanlık için neden bir alıştırma olduğunu düşündüğümü yazmaya çalışacağım.

Fotoğraflar: Damla Kotiloğlu Bötke

Yılın Filmlerine Dair – 2019

29/02/2020 1 yorum

2010’lar film yazısına geçmeden önce 2019’u uğurlayalım istedim ve geçen yılki gibi yılın bana göre kayda değer filmlerine kısa kısa değineceğim. Sonda da âdet yerini bulsun diye ilk 10 paylaşacağım. Başlayalım:

Uncut Gems (Safdie Kardeşler)

Safdie’lerin bir önceki filmleri Good Time (2017) doludizgin bir filmdi ve izlerken sanki siz de koşuyordunuz. Bu sefer olayı daha da ileriye taşımışlar. Filmin ana karakteri Howard, zamanla daha fazla kapana kısıldıkça seyirci de kısılıyor. Hem senaryo, hem de kurgu saat gibi kusursuz işliyor. Günümüz tüketim toplumuna, aile yapısına, emek sömürüsüne yaptığı yerinde eleştiriler ise hiç sırıtmadan hedefi vuruyor. Yıllar sonra 2019 civarı nasıldı diye soranlara muhtemelen bu filmi izlemesini önereceğiz.

Marriage Story (Noah Baumbach)

Filmin ana ekseni basit, tek çocuklu bir çiftin boşanma süreci. Kramer vs Kramer (1979) başta olmak üzere sürüyle filmin ele aldığı bir konu. Senaryo zımba, oyuncular başarılı da bu filmi geleceğe taşayacak bir mahareti var mı ki? Bence var. 21. yüzyılda insanlığın yaşadığı benmerkezciliğin insan ilişkilerine etkilerini bu kadar net ve gerçekçi şekilde anlatan başka bir film daha hatırlamıyorum. 2010’lardaki insan ilişkilerinin özetini izliyoruz ve dikkat edin, filmdeki tüm karakterler kaybediyor!

Kız Kardeşler (Emin Alper)

Yılın en iyi yerli filmi, ücra bir dağ köyüne sıkışmış üç kız kardeşin trajik, mizahi ve ibretlik masalını anlatıyor. Taşra hikâyelerinin artık kabak tadı vermeye başladığı sinemamızda, demek ki farklı bir taşra anlatımı da olabiliyormuş. Oyunculuklar ile Emre Yeksan’ın görüntüleri ise çok çarpıcı! Daha fazlasını oku…

Anneanneme Dair

Anneannem, Havva Artun 24 Ocak 2020 itibariyle 92 yılı aşkın ömrünü tamamlayarak bu dünyadan ayrıldı. Aydın’ın Germencik kazasında bir tüccarla bir ev hanımının kızı olarak geldiği bu dünyadan İzmir’deki evinin arka odasında ayrıldı. Son nefesini verirken eza çekmemek olan dileği, ne mutlu ki kabul oldu.

Bir hafta öncesine kadar sapasağlamdı ve evini tek başına çevirebiliyordu. Olduğu nezle, onu güçsüzleştirdi. Nezle belki de bir bahaneydi, ebedi uykusuna çekilmek istemişti. Artık cansız bedeni İzmir Hacılarkırı Mezarlığı’nda olsa da ruhu, bilinci nerede, kim bilir?

Anneannem bildim bileli beyaz saçlıydı, hafif gürbüz olduğundan hep bol elbiseler giyerdi. Ya da bir erkek olarak kıyafet gibi detaylara pek önem vermediğimden hatırlamıyorum. Oldukça temizdi, ev içinde gayet net kuralları vardı. Yazlıkta bile ayakkabının ve terliğin nerede çıkarılacağı belliydi ve komşularımız bile bunu bildiğinden uyarlardı.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:anı Etiketler:

İnsanlığa Dair Birkaç Düşünce veya 2010’lara Siyasi Bir Bakış – 1

Bir önceki yazımı tekrar okurken birkaç yerde kendimi sorguladığımdan bahsettiğimi gördüm. Sorgulama huyum tabii sadece kendime değil, dünyaya da. Dünyayı, hayatı, olayları anlamak için de; çocukluğumdan beri -sinemadan sonra en fazla- ilgilendiğim tarihe başvurmayı tercih ediyorum. Çünkü insanlık, tarih boyunca gelişmiş ve evrilmiş. Bugün bizim yaşadığımız büyük-küçük sorunların neredeyse hepsiyle, tarih içinde bir yerlerde ve bir zamanda karşılaşılmış, üzerinde düşünülmüş ve çoğu zaman da çözülmüş. Maalesef bunların çoğunu (aktarılmadığından) bilemiyoruz, bildiklerimiz de oldukça taraflı ve çarpıtılmış. Lakin bildiklerimizin içinde bulabildiğimiz gerçeklerle bile hayatı daha iyi anlayabilmemiz mümkün.

2010’lar tarih tutkumun alevlendiği yıllar oldu çünkü gerek kişisel gerekse siyasi olayları anlamaya daha çok gereksinim duydum. NTV Tarih dergisinden dönüşen #tarih’i düzenli almaya başladım önce. Sonra da birkaç başucu tarih kitabına niyetlendim. Halil İnalcık’ın Devlet-i Aliyye serisini (İş Bankası Yayınları) tamamen aldım ama ikinci ciltte takıldım. Okuduğum kadarıyla söylemeliyim ki okulda bize anlatılan Osmanlı’ya kurgu bile denilebilir. İşte bunu anlamaya başlayınca tarih yazımı ve bu yalanların nedenleri üzerine de düşünmeye başladım. İşin sonu genelde aynı yere varıyor: Güce duyulan yoğun arzu! Bunun da arkasındaki nedeni ise yeni keşfettim.

Yaklaşık bir yıldır aralıklarla da olsa düzenli şekilde Alâeddin Şenel’in Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi‘ni (4. Baskı, 2018, İmge Kitabevi) okuyorum. Bu hacimli kitap Büyük Patlama’dan içinde bulunduğumuz Yakın Çağ’a kadar insan türünün tarihini aktarmaya çalışıyor. Kitapta en fazla etkilendiğim husus, ‘artı değer’ olgusunun neolitik devirden itibaren dünya tarihini nasıl değiştirdiği. Hâlâ daha da değiştirmeye devam ediyor. Çünkü tüm finans sistemi bu basit olgu üzerine kurulmuş. Zaman ve mekân değişse de en sıradan insan türü canlısının ‘artı değer’e duyduğu arzu hiç dinmeyecek. Sebebi ise çok basit ve hayati: Yaşamak için!

Aynı kitapta Şenel “İnsan, düşünen, araç yapan, simge kullanan bir toplumsal hayvandır.” (s. 11)  tanımını öne sürüyor ve insan türünü diğer türlerden ayıranın bu dört özelliğin birleşimi olduğunu örnekleriyle belirtiyor. İnsan türü, bu özellikleri beraber kullanarak zaman içinde diğer canlılardan farklılaşmıştır (evrimleşmiştir). Tür için ilk ciddi kırılım ise ‘artı değer’in sürekli hâle gelmesiyle yaşanmıştır. Daha fazlasını oku…

Kategoriler:fikir, politika, tarih

2010’lara Kişisel Bir Bakış

13/11/2019 1 yorum

Aslında sadece 2010’ları kapsayan bir film seçkisi yapmayı düşünüyordum en başta. Sonra 2010’lara her açıdan bakmanın, her anlamda daha tatminkâr olacağını düşündüm. Öyle ya, bu kişisel bloğu 2007 civarında kurarken tek amacım, kendi düşüncelerimi yazılı hâle getirmekti. Çok isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim günlük fikrinin dijitalize, yüzeysel ama kalıcı olanıdır bu blog. Lakin 2014’te filmhafızası’na katıldığımdan itibaren gerek daha az yazı koyarak, gerekse sinema harici çok az yazarak bloğun bu esas amacını ihmal ettim. Artık blog yazmak, hele ilk çıkış amacıyla kişisel fikirleri amaçsız yazmak fena halde demode olsa da ben buna dönmek niyetindeyim. “Kimse okuyacak mı?” kaygısı gütmeden, kişisel tarihe bir not düşmek adına…

2010’lara bakış bu açıdan güzel de bir fırsat sunuyor. Not tutma moduna dönüş için son 10 yılı özetlemek manalı bir basamak teşkil edecek.

İlginç bir şekilde 2010’a nasıl girdiğimi çok net hatırlıyorum. Bursa’daki evde tek başıma Cronenberg’ün Crash‘ini (1996) izlemiştim. O zamanlar Bursa’da annemlerle yaşıyordum ve ilk şirketimde asgari ücretten hallice bir maaşa çalışıyordum. Bursa dışında harıl harıl iş arıyordum. O yılın yazında Hexagon ile anlaştım, sonbaharda da 7 yıl yaşayacağım Acıbadem’deki evime taşındım.

Geriye baktığımda çift haneli yılların hayatımda daha önem teşkil ettiğini görüyorum. 2010 bugünden baktığımda çok garip sahneler barındıran bir yıldı. 6 günlüğüne Paris’e gidip hayatımı sorgulamıştım. Bu cümle size kendi beğenmişlik olarak gelebilir ama o zaman hayatımda yolunda giden pek bir şey yoktu. Bir yıllık tüm maaşımla (annemlerle kalmamın avantajı) o tatili karşılamıştım. Kendimi yeni yeni tanımaya başlamıştım. Beni reddeden kaçıncı şirket olan TAI’nin mülâkatında ilk defa samimi bir şekilde kendimi ifade edebilmiştim ve bu, benim adıma oraya girebilmekten çok daha mühimdi.

Daha fazlasını oku…

Şarkılarla Son 3 Yıl

Ağustos 2016

Nükhet Duru – Papatya Falı

Papatya falı gibi,
Bakıp durdum günlere.
Bugün sevmiyor,
Yarın sevecek diye.

Hep seni sayıkladım,
Kanımı kırbaçladım.
Bilmiyorum, bilmiyorum diye!

Bir parça aklım vardı,
Onu da aşkın aldı.
Benden bana geriye,
Bir sana sevgim kaldı.

 

Eylül 2016

Yavuz Çetin & Göksel – Onun Şarkısı

Seni ilk gördüğümde,
Senin olmayı istedim bir an önce.
Seni ilk öptüğümde,
Eskiler silindi dudaklarımdan.

Hayatıma girdin sıcaklığınla,
Aşkını verdin bana
Hiç korkmadan, düşünmeden.

Rüyalarımdaydın, derin uykularda.
Kalbini verdin bana
Hiç korkmadan, düşünmeden.

Seni ilk sevdiğimde,
Senin kalmayı istedim tüm ömrümce.
Beni ilk üzdüğünde,
Kaçıp gitmeyi istemedim bir an bile….

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:aşk, şarkı

Birtakım Düşünceler

Bu yazı, benzeri siyasi denemeler gibi net birtakım saptamalar, yargılar ve çözüm önerilerinden oluşmuyor. Ben sadece okuyorum, çevremi izliyorum ve bunlar hakkında düşünüyorum. Bu yazı da -uzun yıllardır yapmadığım bir şekilde- bu düşüncelerin yazıya dökülmüş hali. Kimse okusun da feyz alsın diye bir amacım yok, sadece kişisel tarihime bir not düşmek istiyorum.

AKP ilk iktidara geldiğinde liseyi bitirmek üzereydim ve çevremdeki çoğu insan gibi şeriatın geleceğini zannediyordum. Tüm türbanlılar öcü, tüm derviş sakallılar yobaz, tüm AKP’liler vatan hainiydi. Tabii bunları düşünürken ne tarih biliyordum, ne Türkiye’yi tanıyordum, ne de kendi bakış açıma sahiptim. Hatta iki yıl içinde farkına varacağım üzere Atatürk ilkelerini bile eksik ve kısmen yanlış biliyordum.

Aradan geçen 17 yılda yukarıda yazdığım iddialar ya tamamen ya da kısmen fos çıktı. Türkiye’ye şeriat gelmedi lakin muhafazakâr oligarşi geldi. Türbanlıların da insan olduğunu, kendi hayatlarına saygı göstermek gerektiğini öğrendim. Fakat inancın her yerde olduğu gibi burada da bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığını ve bu durumdan da en çok kadınların muzdarip olduğunu gördüm. Yobazlığın sakallığa mahsus olmadığını çok çabuk kavradım. Vatan hainliğinin ise çok subjektif ve ağır bir kavram olduğunu, bunun yanında ülkeden çok kişisel çıkarını düşünen insanların tek bir partiye mensup olmadığını anladım.

Daha fazlasını oku…