Arşiv

Yazar Arşivi

Yılın Filmlerine Dair – 2018

Gelenekleşen en iyi filmler listesinden biraz olsun sapmak istiyorum bu sefer. Yıl içinde izleyip aklımda kalan filmlerin beni neden etkilediklerini kısaca yazacağım esas olarak. Çünkü yaş aldıkça bir filme iyi veya kötü demek, birbirlerine göre kıyaslamak bana daha manasız gelmeye başladı.

İki tür filmini veya aynı yönetmenin filmlerini karşılaştırmak olabilir belki ama The Rider ile Paddington 2‘yi yan yana koymak bile saçma geliyor bana ki ikisini de severek izledim.

Yine de en sonda bir sıralama olacak lakin tamamen öylesine yapılmıştır ve sonradan sorarsanız filmlerin yanındaki sayılar ve filmler değişebilir.

Las Heraderas / The Heiresses / Mirasçılar (Marcelo Martinessi) :

#metoo hareketiyle daha da artan kadın haklarına yönelik bilince rağmen dünya sinema sektörünün ısrarla düzgün kadın filmleri çekememesi çok garibime gidiyor. Ataerkil yapımcıların sabotajından bile şüpheleniyorum. Ocean’s 8‘in o kadroya inat ibretlik kötülüğü aklıma bu tarz şüpheleri düşürdü. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Engelli Olmak Üzerine Düşünceler

Baştan anlaşalım, bu bir acındırma yazısı değil. Anılarımı içeren bir yazı da değil. Çünkü amacım yaşadıklarımdan ziyade, bir engellinin toplumdaki yeri ve toplumun bakış açısını irdelemek. Bir sosyolog ya da psikolog olmasam da bir engelli olarak kendi bakış açımı sizlere aktarabilmek, dilim döndüğünce.

Önce kelimeden başlayalım. Engelli sözcüğü nispeten yeni bir sözcük. Genelde kullanılan özürlü ve sakat kelimelerine kıyasla pozitif bir anlam barındırarak bireyin azimle mevcut durumunu aşabileceğini veya en azından etkisini azaltabileceğini vurguluyor. Umudu her zaman yaşatmak mühim olduğundan engelli kelimesini kullanmak ve kullandırtmaya çalışmak önemli. Lakin keşke engellilerin tek sorunu kelimeler olsaydı. Kısa süre öncesine kadar çok takıldığım bu konuyu umursamamaya başladım artık. Çünkü zihniyet aynı kaldıktan sonra birey daha umutlu kelimeyi kullansa bile ne değişir ki?

De Roille et D’os / Rust and Bone – 2012

Engellilerin en önemli sorunu, toplumun zihniyeti olmuştur ve bu, maalesef her zaman aynı kalacaktır. Fakat bu durumu salt engellilere yarım insan, hatta insan olamamış mahluk gözüyle bakan insanları eleştirerek değerlendirmemeliyiz. Konunun içeriği aslında çok daha geniş ve derin. Çünkü engellilere yapılan, ayrımcılığın sadece bir türü ve dünyada daha bir sürüsü var. Hepsini yazmayacağım ama bir engelliye yapılan insan dışı muamelenin bir kadına, bir Yezidi’ye, bir siyah tenliye, bir eşcinsele, bir mülteciye yapılan ayrımcılıktan farkı yok.

Daha fazlasını oku…

Sevdiğim Yerli Ayrılık Şarkıları

Bu listeyi ve yazıyı hazırlama fikri yaklaşık bir yıl önceye tarihleniyor. Düğünde çalmak için Spotify listeleri hazırlarken sevdiğim aşk şarkıların çoğunun ayrılık üzerine olduğunu fark ettim. Lakin eşim, “Böyle bir günde ayrılık üzerine şarkılar çalamazsın.” gibi mantıklı bir sebep öne sürünce koyamadım hiçbirini. İçimde de kaldı hani. Sonraları bunun üzerine arada kafa yormaya başladım, belli bir amacı olmadan.

Ayrılık durumunun ‘âşık olma’ sürecindeki önemine aslında Louie (2010-2015) dizisinin 4. sezon 10. bölümündeki bir sahne ile ayırdına varmıştım. Kısaca deniliyordu ki aşk ilişki süresince değil, bittikten sonra başlar. Çünkü ancak o zaman birey durum hakkında düşünmeye başlar ve kafasının içinde aşkın dolambaçlı yollarında kaybolur. Nitekim dünya üzerinde sevilen, bilinen aşk hikâyelerinin hemen hepsinin ayrılık içermesi bir tesadüf olamaz. Leyla ile Mecnun‘dan Romeo ve Juliet‘e, Casablanca‘dan (1942) Paris, Texas‘a (1984)…

Böylece bu listedeki şarkıları kendi kendime dinlerken ayrılık süreci ve böyle bir eserin yaratılış sebeplerine kafa yormaya başladım giderek. Mart gibi de bu fikirlerden bir yazı hazırlama düşüncesi kafama düştü. O günden beri de bu yazıyı zihnimin derinliklerinde hazırlıyorum aslında. Liste, oluşurken bayağı da değişti. Süreç içinde şarkıları bu gözle dinlemeye başladığımdan yenileri eklenirken, ilk koyduklarımdan bazılarını çıkardım.

Doğal olarak bu liste çok kişisel. Tamamen kişisel zevklerimden peydahlandı, onlar üzerine düşüncelerim de bu yazıya dönüştü. Artık lafı fazla uzatmadan şarkılara geçelim:

Not: Sıralamayı rastgele yaptım, bir neden içermemektedir.

Not #2: Listeyi Spotify’den dinleyebilirsiniz. Alttaki listeye tıklamanız kâfi. Ayrıca Youtube videoları da koydum ki bazı şarkılar ayrı dinlenebilsin.

Hareket Vakti – Umay Umay (1994)

90’lardaki rock örneklerinin ilklerinden olan bu parçanın söz ve müziği, sonradan Teoman’ın da çıkışına yardım edecek Barlas’a ait. Umay Umay’ın en iyi iki şarkısından biri (diğeri “Düşmedim Daha”) olan eser, değişemeyeceği anlaşılan sevgiliye yazılmış bir veda mektubu olarak düşünülebilir. Birçok ayrılığın ana sebeplerinden biri üzerine olan yapıtın arka vokalinde ise birkaç sene sonra yıldızı parlayacak ünlü bir isim var.

Daha fazlasını oku…

Evdeki Huzur – İkinci Yıl Özel Yazısı

04/08/2018 1 yorum

“Evdeki huzur… Zenginlik budur…” Yıllar önce yayınlanan bir hayat sigortası reklamındaki bu replik bence çok önemli bir gerçeği özetliyor.

Kazanılan tüm paralar, savaşlar, kavgalar, başarılar; hepsi tek bir amaca hizmet ediyor. Ait olduğunu hissettiğin yere geldiğinde huzur içinde soluklanıp rahatlamak. En azından benim için böyle. Lakin aksini düşünenleri gözlemlediğimde, okuduğumda, izlediğimde giderek kendilerini tükettiklerini ve kazandıklarına inandıkları tüm o şeylerin kolayca gidebildiğini görüyorum. Belki de ben kendimi kandırıyorum ama zenginliğin maddiyatla alakası olmadığını, maddi şeylerin bir ilüzyondan ibaret olduğunu düşünüyorum.

Tabii bunları yazmak basit gibi dursa da kanıksamak, özümsemek, anlamlandırmak yıllarımı aldı. Bu gerçek, maalesef okuyarak veya dinleyerek öğrenilemeyen şeylerden. Tıpkı aşk gibi… İstediğiniz kadar romantik komedi izleyin, tüm aşk romanlarını hatmedin aşkı öğrenemezsiniz. Yaşamanız, hissetmeniz, kemiklerinizin içindeki iliklerde duyumsamanız gerek.

Engelli bir birey olduğumdan kendimi benimseyebilmem uzun yıllarımı aldı. Bir insanın kendisini sevmeden başkasından bunu beklemesi de bana saçma geldiğinden tüm gençliğim herkese, her fırsatta evlenmeyeceğimi söyleyerek geçti. Hayat planımı da ömür boyu yalnız kalacak şekilde planladım, adımlarım hep bu yönde oldu. Lise yıllığımda sayfama bakanlar bu sebeple MFÖ’nün “Yalnızlık Ömür Boyu” dizeleriyle karşılaşırlar.

Tabii içimde hep “Ya biri çıkarsa…” hissi olduğunu da eklemem gerek. İnsanoğlu bu, hayallere kapılıveriyor bazen. Lafı fazla da uzatmayayım, İstanbul’da kaba bir düzene girdikten sonra birkaç ilişki de yaşadım. Lakin hepsinde şu gerçek bâkiydi: “Bir eve gidip yalnız kalsam, dizimi/filmimi izlesem rahatça…” Hiçbirinde gerçek huzuru bulamadım ki zaten birkaç ay bile sürmediler.

Tam iki yıl önce, Koşuyolu’nda bir restaurantta Damla ile tanışana kadar da hayatım böyle geçti. Damla ile daha en başından, ilk buluşmamızdan itibaren her şey farklıydı. Bir kere konuştuk, birbirimizi dinledik ve anlamaya çalıştık. Sanırım herhangi bir ilişkideki –sadece romantik olanlar değil— en önemli faktör dinlemek ve anlamaya çalışmak. Temeli sağlam olan bir ilişki, kolayca yıkılamıyor.

Diğer önemli faktörse samimiyet. Günümüz şartlarında az bulunur bir özellik olduğunun çok iyi farkındayım. Murathan Mungan’ın yazıp Yeni Türkü’nün seslendirdiği gibi “Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri…” İnsanların gizli veya açık amaçları uğruna maskelerle birbirlerini kandırdıkları ya da kandırmaya yeltendikleri bu dünyada, biz samimi olmayı seçtik. Zaten kaybedecek neyimiz vardı ki…

Böylece anılar biriktirmeye başladık. İlk buluşmamızda Moda Parkı’nda piknik yapmıştık. Ardından Fenerbahçe Parkı geldi. Cafeler, barlar, arkadaş buluşmaları, sinemalar, tiyatrolar, konserler… 2016’nın ikimiz için de en iyi filmi olan Toni Erdmann’ı beraber izledik, Sema Şener’in acayip sesini beraber keşfettik. Herkes donacaksınız derken Kapadokya’da harika günler yaşadık. İtalyan bir aşçıdan makarna yapımını yan yana öğrendik. Gökçeada’da Samanyolu’nun güzelliğine beraber tanık olduk. Ekimde Assos’ta denize girdik. Bu arada nişanlandık, eve çıktık, evlendik.

Lakin ben en çok, günüm nasıl geçerse geçsin –ister evimizde isterse telefonun diğer ucunda- eve geldiğimde beni dinleyeceğini, sakinleştireceğini ve her zaman seveceğini bilmeyi seviyorum. Bu, farklı bir hissiyat. Ofiste saçma sapan işlerle uğraşırken, normalde selam bile vermeyeceğiniz insanlarla hoşbeş etmeye çabalarken (en büyük maskeli balo, kesinlikle iş hayatı), trafik derdi, hava muhalefeti filan liste uzayıp giderken insan hiç olmazsa evinde rahat etmek, huzur bulmak istiyor. Son iki yıldır en büyük huzurum, o. Hiçbir şey yapmasa bile varlığı yetiyor. Eve girdiğim anda dış dünya geride kalıyor. Sadece o ve ben…

Evdeki huzur, gerçek mutluluk budur.

Kategoriler:ilişki

Benden Şarkılar – Like a Rolling Stone (Bob Dylan)

Neden? Merak ettiğimiz bir şeyi sorgulamak istediğimizde ağzımızdan çıkan kelime, ‘neden’dir. İnsan bu, bilemez, aklına takılır ve sorar. Bazen başkalarına, bazen de kendisine.

Hiçbir zaman bir Bob Dylan hayranı olmadım. Büyük bir müzisyen olduğu aşikârdı lakin bana göre değildi. İçten içe de aklımı kemiriyordu, sesi pek de iyi olmayan birine nasıl bu kadar önem verildiği. Geçen yıl Nobel aldığında bu merağım daha da arttı. Onca harika müzisyen varken neden Bob Dylan Nobel Edebiyat Ödülü alıyordu?

İki ay önce spotify’de ‘Rolling Stone’s 500 Greatest Songs of All Time’ listesini buldum. Rolling Stones, ABD’nin ünlü bir müzik dergisi ve 2004’te müzik otoritelerine sorarak böyle bir liste yapıyor. Listenin ilk sırasında da Bod Dylan’ın ‘Like a Rolling Stone’u var! Arka arkaya dinledim birkaç kere ama şarkıyı yine anlamadım. Dedim kendi kendime “Bu şarkı ilk sıradaysa kesin bir olayı var! Ben atlıyorum.” Bu sefer üşenmeyip araştırmaya başladım hem Bob Dylan’ı, hem de bu başyapıtını. Daha fazlasını oku…

2017 Biterken

Biz Türkiye’de Fatih Terim’in kişisel hezeyanlarıyla, Rıza Sarraf beyefendinin kime ne kadar bayıldığıyla, hangi mankenin hangi şarkıcıya yan gözle baktığıyla, sayın Cumhurbaşkanı’nın bundan sonra kimi görevden alacağıyla günlük tartışmalarımızı bitirip huzurluca yatağımızda uyuyalım. Nasılsa bizim için yılların geçmesi sadece yeni cep telefonu modellerinin çıkmasından, futbol ve yerel sabun köpüğü dizilerimizin sezonlarının geçmesinden ibaret. Teknoloji gelişiyormuş, bilim yeni bir eşiğe gelmek üzereymiş, uzay madenciliği için son hazırlıklar yapılıyormuş, global ekonomik düzen kabuk değiştiriyormuş… Ne önemi var ki? İlber Hoca’m her konuyu biliyor nasıl olsa!

Çoğu zaman ben, kendime de çok sinirleniyorum. O kadar ufak, önemsiz ve bize hiçbir katkısı olmayan şeyler üzerine kafa yoruyoruz, düşünüyoruz, endişeleniyoruz ve hatta kendimizi hırpalıyoruz ki! Değiştiremeyeceğim, beni hiçbir şekilde yükseltmeyen konuları duymaktan, izlemekten, haklarında konuşmaktan çok sıkıldım, yoruldum ve usandım. Bu yüzden de uzun yıllardır televizyon izlemiyorum, birbirinin kopyası gazeteleri okumuyorum. Çünkü bilmediğim, tanımadığım, üstelik benden üstün olmayan kişiler tarafından manipüle edilmek istemiyorum. Bu manipülasyonlar bize o kadar zaman kaybettiriyor ki üstelik.

Daha fazlasını oku…

Hexagon’un Ardından

28/12/2017 1 yorum

Hayatın, sınırları kimi zaman belirsiz, kimi zaman da gayet net olan dönemleri vardır. Mesela profesyonel yaşamın sınırları; ergenlik, çocukluk, yaşlılık gibi ana dönemlere göre daha keskindir. Hele şirketlere göre kendi içinde de bölerseniz, işe giriş-çıkış tarihi kadar netleştirebilirsiniz. Peki o dönemde kazandıklarınızı, kaybettiklerinizi, öğrendiklerinizi bu kadar kesin belirtebilir misiniz?

Hexagon Studio’da istifamın ardından geçirdiğim son iki ayda bu soruya biraz cevap aradım. 7 yıl, 4 aylık bu sürenin 33 yıllık hayatımın yaklaşık beşte birini kapladığı düşünüldüğünde; hele bebeklik, çocukluk gibi bilinçsiz dönemler atıldığında ister istemez bu kadar uzun bir dönemin kişi üzerindeki etkisi artıyor.

Hexagon Studio 2010 İftar Etkinliği (Ağustos 2010)

İlk şirketim olan Figes’te 1.5 yıl geçirdim. İş hayatının dinamiklerini, işimin (CAE analizleri) temel mantığını, ofis hayatının kendine has özelliklerini orada öğrenmiştim. Hexagon için bana çok verimli bir hazırlık ortamı sağladığını, burada çalışırken anlamaya başladım. Bilhassa daha küçük ve daha az kurumsal olması bakımından Hexagon’da yaşadığım kimi olaylarda bana farklı bir bakış açısı kattığını düşünüyorum. Daha fazlasını oku…

Kategoriler:hayat, iş hayatı, Mühendislik Etiketler: