Arşiv

Archive for the ‘gezi yazısı’ Category

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm III: Kaymaklı, Ihlara Vadisi ve Ankara Müzeleri

Kasım 5, 2017 1 yorum

Önceki yazı: Ürgüp, Balon Yolculuğu, Göreme, Avanos

22 Şubat Çarşamba sabahı ilk durağımız Kaymaklı Yer Altı Mağaraları’ydı. Burası Nevşehir-Niğde yolunun üzerinde bulunan Kaymaklı beldesindeki bir müze. Bölgenin elverişli toprak yapısı sayesinde İslamiyet öncesi yerel halk, düşmanlarından korunmak adına yerin altını, yedi katlık koca bir yapı oluşturacak bir biçimde kazmışlar. Ortaya ilginç bir yerleşim yeri çıkmasının yanında dönemin sosyal yapısını gözler önüne sermesi bakımından da ilgiye mazhar. Yedi katın her biri farklı bir sosyal sınıfa ait ve mağaraların yapısı da bunu gösterir biçimde değişiyor. En üstte yönetici sınıfının yaşama ve toplanma alanları yer alırken, bir alt katta zengin ailelerin mağaraları bulunuyor. Onların da altlarında sırasıyla orta sınıfın, fakirlerin ve mültecilerin hayatlarını geçirdiği mağaralar görülebiliyor. Üst katların tuvaletlerini toplama ve dışarı çıkarma gibi ayak işlerini en aşağı sınıfı temsil eden mülteciler görüyor. Müzeyi arşınlarken, yüzyılların geçmesiyle bazı şeylerin değişmediği gerçeğiyle de yüzleşiyorsunuz aynı zamanda.

Kaymaklı Yer Altı Mağaraları’ndan üç kare

Kültür ve Turizm Bakanlığı, mağaraları güzel koruyabilse de maalesef açıklayacı hiçbir tabela, yazı, vb yerleştirmemiş. Bu yüzden kapıda bekleyen rehberlerden birini tutmanız gerekiyor, diğer türlü içeride kaybolma ihtimaliniz bile mevcut. Biz Mehmet adında 50 yaşlarında yerli bir rehberi 60 TL’ye tuttuk, gayet de açıklayıcı bir gezi yaptırdı. Mağaraların havalanmasını sağlayan, aynı zamanda haberleşmeye de yarayan hava kanalları ve düşmanın içeri girme ihtimaline karşı hazırlanmış özel tuzak yerleri gibi ilginç detayları görmemizi ve işlevlerini anlamamızı sağladı. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Gökçeada ve Bozcaada Üzerine Notlar

Eylül 4, 2017 Yorum bırakın

Gökçeada ve Bozcaada’yı genelde, okul sıralarında okutulan tarih ve coğrafya kitapları sayesinde Ege Denizi’nde Türkiye’nin sahip olduğu yegâne adalar olarak biliriz. Çanakkale Boğazı’nın hemen çıkışında karşılıklı olarak konumlanan bu iki şirin ada hakkında izlenimlerime geçmeden önce, biraz ‘adada olmak’ deneyiminden bahsetmek istiyorum.

Ada, yapısı gereği anakaradan ayrıdır. Özgürdür, ayrıksıdır, farklıdır ama aynı zamanda izoledir, yabancıldır, kopuktur. Birey, kendi doğasına paralel olarak çevresini yorumladığından ‘adada olmak’ hissi de her birey için farklı bir mana taşır. Kimisi adanın bağımsızlığına ithafen kendisini özgür hisseder, kimisi de kapana kısılmış. Robinson Crusoe’dan itibaren ada lokasyonlu çoğu yapıt bu ‘adada olmak’ hissini farklı açılardan işler. Mesela Ömer Kavur ustanın son eseri Karşılaşma (2003) bir mekân olarak adayı senaryoda kullanan nadide yerli işlerdendir.

Gayet soyut bir kavram olan bu ‘adasal’ hissiyatı kısmen de olsa açıklamaya çalışmamın sebebi, Gökçeada ve Bozcaada’da tatil yapmanın ana bileşenlerinden biri, belki de en önemlisi olması. Bir kere iki adaya da ulaşmak diğer tatil yörelerine nispeten daha zor. Bodrum’a, Fethiye’ye, Antalya’ya uçakla veya farklı kara yollarıyla ulaşmak mümkünken bu sefer sadece tek seçeneğiniz mevcut. Bu durumun, dezavantajları kadar avantajları da var. Önüne gelenin gidememesi ve bunun getirdiği ferahlık, tenhalık ve korunmuşluk duygusu mesela. Gerçi Bozcaada popüleritesinden ötürü saflığını kaybetme tehlikesine yaklaşmış olsa da üç gün boyunca tek apaçi görmemek bile insanı sevindiriyor.

GÖKÇEADA

Geçen yıl yakın arkadaş grubumla keşfetme duygusuyla gittiğimiz bu dağlık adayı o kadar sevdik ki aynı kadro bir yıl sonra yine tekrarladık bu sevimli tatili. Bu yüzden aşağıdaki notları, iki tatilin karışımından oluşturdum.

  • Gökçeaada’ya sadece (Avrupa tarafındaki) Gelibolu Yarımadası’nın güneybatı köşesindeki Kabatepe İskelesinden kalkan feribotla ulaşabilirsiniz. Bu yıl online rezervasyon gelmiş feribota. Bu yüzden gidiş ve dönüş seferinize önceden karar verip biletinizi almanız tavsiye olunur.
  • Ada gayet dağınık ve birbirine uzak köylerden oluşuyor. Bu uzaklığın sebepleri; adanın dağlık yapısı, yolların virajlı olması ve adanın büyüklüğü. Ada içinde toplu ulaşım çok seyrek ve görülecek/gidilecek lokasyonlar farklı yerlerde olduğundan araba şart.
  • Feribot, adanın kuzeydoğusunda bulunan Kuzu Limanı’na yanaşıyor ama burada birkaç yazlık ev ve bir plaj dışında hiçbir şey yok.
  • Limanın 7 km ilerisinde, adanın hemen hemen merkezinde konumlanan Gökçeada adlı merkez yerleşim bulunuyor. Bankalar ve hastane benzeri idari birimler sadece burada bulunuyor. Buranın diğer önemi, tüm köylere yolunun bulunması. Yani bir köyden diğerine giderken buradan genelde geçiyorsunuz.

Aydıncık Plajı

Daha fazlasını oku…

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm II: Kapadokya

Haziran 18, 2017 3 yorum

Önceki Yazı: Kayseri

Yollar ve Damla

Dikiz aynasında Erciyes

Kayseri-Ürgüp arası bir saati biraz aşan, gayet düzgün bir rota. Kapadokya civarındaki tüm ana yollar zaten çift gidiş-geliş. Yollar oldukça çorak olsa da bence kendine has bir güzelliği mevcut. İç Anadolu’ya sadece gezi amaçlı gitmemden dolayı olabilir ama bozkırlar arasında, ufuk çizgisi dahilinde pek bir şeyin görünmediği araba yolculuklarını seviyorum. Erciyes’i arkanıza alsanız bile tüm bölgeden gözüken bu yüksek dağın sizi izlediği izlemine kapılabilirsiniz. Hafif mistik çağrışımlar yapabilen, güzek manzaralara sahip bir yolculuk geçiriyorsunuz. Tabii görebilenler için…

Biz, Damla ile, Kapadokya’da Ürgüp içindeki Dere Suites’te kaldık. Üç gecelik konaklamamız beklediğimizden de güzel geçti. Kapadokya’nın alamet-i farikası tepelerinin içine oyulmuş mağara-odalardan oluşan bu tesis, tek bir binadan oluşmuyor haliyle. Gayet elden geçirilmiş, modernleştirilmiş mağara odaların kapıları direkt dışarıya çıkıyor. Küçük bir tepenin bir yakasına kurulu tesisin içinde tamamen açık havadaki merdivenlerle dolanıyorsunuz. Bizim odamız otoparkın yanında en alttaydı ama lokanta en tepedeydi. Kahvaltı için bayağı bir basamak çıkıyorduk. Bu yüzden Dere Suites ve benzeri yapıdaki Kapadokya konaklama tesislerinin, engelliler ve yürüme zorluğu çeken yaşlılar için pek uygun olmadığını not geçeyim.

Dere Suites merdivenlerinde…

Ürgüp sokakları

Tesisin en sevdiğimiz yanı mağara-odamızdı. Mağara dedim ama içinde her türlü olanak mevcuttu. Üstelik benzeri otellere göre gayet mantıklı bir fiyatı var, gecelik 220 TL civarı ödedik ama bence değer. Bilhassa çift olarak gideceklere öneririm. Daha fazlasını oku…

İç Anadolu’da Bir Hafta – Bölüm I: Kayseri

Mart 21, 2017 1 yorum

Bazen alıp başını gitmek lazım. Uzaklara… Daha önce gitmediğin diyarlara…

Günümüzde modern insanın gerçekte dert filan sayılamayacak asıl sorunu, gündelik ıvır zıvırlarının çokluğu. Lakin bunlar küçük ve oldukça saçma olsalar da o kadar fazlalar ki kişinin hayat enerjisini tüketiyor. Sanırım yaşamı kolaylaştıkça bu tarz saçma şeyler yüzünden onu daha da zorlaştıran modern insanın laneti bu.

Bir beyaz yakalı olarak maalesef ben de bu lanete sahibim. Bilhassa cumaları zombi gibi eve geliyorum ve bir an evvel yatmak istiyorum. Yaşanacak, tadacak, deneyimlenecek o kadar çok şey varken hele. Bu duruma düştüğüm için kendime fena halde acıyorum.

Tatiller bu rutinden çıkmak, bir rahat nefes almak ve silkinmek için çok önemli bu yüzden. Birey için de, özel hayatı için de, iş yaşamı için de… Kafasını dinlemiş ve rahatlamış bir çalışanın işine daha çok odaklanabildiği gerçeğine kimsenin itirazı yok, değil mi?

O zaman başlıyoruz bu seferki gezimize…

20 Şubat 2017 Pazartesi sabah 7.00 uçağıyla başladı gezimiz. Yanımda kız arkadaşım Damla, uçtuk İç Anadolu’nun ticaretiyle ünlü şehri Kayseri’ye. Normal saatinden önce iniş takımları yere değdi ve Anadolu’nun başka bir kopya havaalanına varmış olduk. Kendine has hiçbir özelliği olmayan bu soğuk ve standart havaalanlarını tasarlayanlar bu kadar düz insanlar mı, yoksa onlara bu tekdüzelik dayatılıyor mu merak ediyorum.

Kahvaltımız

Havaalanından arabamızı kiralayarak iniyoruz merkeze. İlk izlenimimiz gayet geniş caddeler, uzun uzun ama dip dibe olmayan apartmanlar. İlk durağımız ise Lokman Gurme. Burada gayet güzel, bol çeşitli ve lezzetli bir kahvaltı yapıyoruz. Tıka basa doyuyoruz lakin masadakileri bitirmeye ne hacet!

Kahvaltıdan sonra şehrin daha da merkezine iniyoruz. Arabamızı bir caddeye park ettikten sonra sırt çantalarımızı arkaya atarak başlıyoruz sokakları aşındırmaya başlıyoruz. Hava hafif ısırıyor lakin öyle çok soğuk yok. Kenarlardaki karlar geçen haftanın sert olduğunu işaret ederken tepedeki güneş sorun olmadığını kulağımıza fısıldıyor.

Kayseri sokakları

Tarihi Kayseri Lisesi Daha fazlasını oku…

Batı Karadeniz Gezisi

Kasım 8, 2016 1 yorum

Tatil kavramı ülkemizde nedense sabittir. Alacaksın mayonu, terliğini; güneyde bir sahil kasabasına gidip malak gibi yatacaksın. Son yıllarda buna Avrupa tatili eklendi. Lakin onu da kentin merkezinde bir cafeden diğerine geçip Facebook’tan fotoğraf paylaşarak bol dedikodu yapmak sananlar çoğunlukta. Bu kulaklar Paris’te yaşlı bir bayanın “Kızım, acaba Uzan’ın evi bu sokakta mı?” dediğini duydu. Onlarca müze dururken tüm ülkeyi kazıklayan adamın evini aramak, gerçekten şaşılası bir hareket.

Hâlbuki tatil, en basitiyle dinlenmektir. Bedenini dinlendirirsin, ruhunu, bilincini… Orası kişiye kalmış. Kimisi müze gezerek, öbürü Dubai’de akıllara zarar pozlar vererek, bir başkası balık peşinde koşarak dinlenir. Biz ise bu sefer ormanda kaybolma korkusu yaşayalım istedik. İstanbul cangılındaki vahşi hayvanları o kadar kanıksamışız ki gerçek hayvanlar bize bir şey yapamaz diyerek ormana dalmak istedik. Teoride oldukça mantıklı dursa da pratik pek öyle değilmiş. Sonuçta hepimizden üstün olan doğadan bahsediyoruz.

doga

19 Mayıs Perşembe sabahı sekiz kişilik bir kafile olarak bindik arabalara ve rotamızı kuzeydoğuya çevirdik. Batı Karadeniz’in yemyeşil coğrafyası Kocaeli’nde başlıyor neredeyse. Her kilometrede artan yeşilin tonlarıyla, oldukça iç açıcı bir yolculuk sonunda Batı Karadeniz’in şirin sahil kasabası İnkumu’na vardık. Bartın’ın sahil mahallesi olarak da niteleyebileceğimiz bu küçük yerleşim, içeriye doğru mesafesi oldukça sınırlı olan 2-3 kilometrelik bir koydan ibaret. Lakin kumlu sahili gayet geniş ve yazın denize girmenin oldukça keyifli olacağını düşünüyorum. Koyun bir ucunda yer alan otel/cafe’ye oturup manzara karşısında öğle yemeği yerken kıştan sonra ilk defa denk gelen güneşli hava içimizi ve derimizi ısıtırken bize neşe de verdi.

inkumu-1

inkumu-5

Bu tatlı başlangıçtan sonra o gece kalacağımız Amasra’ya geçtik. Küçük bir yarımada üzerinde kurulu olan Karadeniz’in bu şirin kasabasında yapılabilecek çok bir şey yok. Denize karşı güzel bir akşam sofrasında bulunmak ve güneşinin batışını tam merkezdeki parktan izlemekten başka. Güneş resmen gözünüzün önünde şov yapıyor ve çok güzel karelere davetiye çıkarıyor. Ardından Canlı Balık Mustafa Amca’nın Yeri’nde gazet güzel bir yemek yedik. İçinde sayısız malzeme barındıran Amasra Salatası da, neredeyse ikişer porsiyon yediğimiz balıklar da pek lezizdi. Hesabın gayet uygun gelmesinin yanında garsonların da çok cana yakın olduğunu not edelim. Geceyi de kutu gibi odalara sahip olan Asyam Otel’de geçirdik ama zaten çok da seçeneğiniz yok. Kahvaltısı fena değildi, fiyatı da oda başı 120 TL (iki kişi).

amasra-8

amasra-6

amasra

Cuma sabahı kahvaltı sonrasında yine yollara düştük. Bartın üzerinden Pınarbaşı istikametine doğru, oldukça virajlı ama nefes kesen manzaralar eşliğinde muazzam bir seyahat gerçekleştirdik. Ağaçların sıklığı, bakirliği ile geçit vermeyen duruşları oldukça etkileyici. Sanki başka bir gezegene gelmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Doğanın basitliğinin verdiği saf güzelliğe hayran kalmamak elde değil. Yolun zorluğu mecburen hızınızı düşürse de bir süre sonra bu duruma alışıyorsunuz, hatta bazı yerlerde arabayı durdurup uzun uzun etrafı seyre dalıyorsunuz. Her şeyin büyük bir hızla yapıldığı İstanbul cangılından sonra, hayatın olabildiğince yavaş aktığı gerçek cangıla alışmak biraz zor gelse de doğanın büyüleyiciliği size yardım eli uzatıyor. Her şey çok uzakta sanki. Ofis, kübikler, bitmeyen toplantılar, acımasız şirket dedikoduları, azarlar, gelmeyen terfiler, saçma sapan çalışanlar… Hepsi binlerce ışık yılı ötede. Burada sadece ağaçlar, çalılar, hayvanlar ve Güneş var. Saf doğa… Oksijeni yavaşça içinize çekin, biraz bekleyip yavaşça verin. İşte bu kadar!

araba

doga-3

Yaklaşık 2.5 saatlik yolculuktan sonra Kastamonu’nun küçücük ilçesi Pınarbaşı’na vardık. İlk önce iki gece kalacağımız Sarımeşe Oteli’ne yerleştik. Eski belediye başkanı Halil Bey ve ailesi tarafından işletilen otel, köy yaşamına uygun olarak tasarlanmış. Otel içinde ayakkabı yasak, ya galoş takacaksınız ya da terlik giyeceksiniz. İkincisi daha rahat oluyor tabii. Merdivenlerden çıkarken modern hayatta unutulan eski eşyalara rastlamak da başka bir hoşluk. Odalar gayet ferah ama banyo konusu hafif sıkıntılı. Suyun tazyiği, sıcaklığı ve banyonun konumu duş almayı biraz çetrefilli hâle getirse de köy yaşamının bu zorluklarına katlanacaksınız artık. İlçede yemek yenecek pek yer olmadığından biz akşam yemeğini de otelde yedik. Yörenin otantik yemeklerini gayet leziz bir şekilde tadabiliyorsunuz böylece. Lakin yemekle beraber gecelik ücret 110 TL kişi başı.

horma-3

horma-2

Odalara yerleştikten sonra hemen orman için hazırlandık ve Halil Bey’in rehber kokartlı oğlu Ahmet ile beraber Küre Dağları Milli Parkı’nı arşınlamaya başladık. İlk durağımız Horma Kanyonu’ydu. Arabayla kanyonun girişine gittikten sonra çantalarımızı sırtımıza takarak kanyona girdik. Gayet düzgün bir patika bizi bekliyordu. Valilik güzel bir hamleyle yolu oldukça düzenlemiş. Neredeyse 2006’da Dresden’in güneyinde tırmandığım dağ patikaları kadar güvenli ve temizdi. Lakin daha yeni yapılsa bile aksaklıklar hemen göze çarpıyordu. Patikada bir 10 dakika ilerleyince sağlam olması için kullanılan ama oldukça çirkin gözüken alüminyum aksamda yer yer çöküntüler oluşmuş mesela. Benim gibi hafif yükseklik korkusu olanlar için bile biraz korkutucu çünkü alt taraf tamamen uçurum. Zaten doğa da bu durumdan hoşnut değil ki bir köprüyü tamamen yıkmış. Patika da mecburen orada son buluyor. Hâlbuki valiliğin esas amacı, bu patika ile trekkingçileri Ilıca Şelalesi’ne çıkarmakmış. Oldukça hoş bir fikir ama doğaya estetik ve sağlamlık bakımından daha uygun bir tasarım yapılmalı.

Buna rağmen kanyonun içinde yarım saat olsun yürümek çok ferahlatıcı. Doludizgin akan suyun biraz üstünde olmak, iç gıdıklayıcı fotoğraflar çekmek, doğanın acımasız ama güzel şiddetinin izlerini görmek…

horma-6

valla-4

Horma’dan sonra başka bir kanyona, üstelik dünyanın en büyük kanyonu olduğu iddia edilen (neye göre, kime göre?) Valla Kanyonu’na yollandık. Gidiş yolu inanılmaz kötü, arazi arabası kullanmanız itinayla tavsiye edilir. Gidene kadar bayağı sarsıldık. Hele araba alçaksa taşıt ve yolcular adına biraz kötü bir seyir oluyor. Kanyona tam girerken yerel bir işletmeci gözleme-ayran satıyor. İşletmecinin tavırlarını hiç beğenmesem de gözlemesi çok leziz, ayranı da içtiğim en doğal ayrandı. Gözlemecinin evinden ormana girilip 30 dakikalık yürüyüş sonunda kanyonun en tepesine varılıyor. Bu patikanın çoğu oldukça düzgün, gayet elden geçirilmiş. Lakin kalanı biraz atlamalı-zıplamalı, neyse ki 5 dakika sonra seyir tepesine varıyorsunuz.

Kanyon oldukça derin ve dik. İçine girmek için valilikten özel izin ve ekipmanlar gerekiyormuş, en az da dört gün alıyormuş çıkmak. Keşfediliş hikâyesi de hoş: 90’ların başında dört İTÜ öğrencisi kanyona giriyor ve çıkmıyor. Millet panik oluyor tabii, aramalar başlıyor. Öğrenciler 15 gün sonunda tüm neşeleriyle çıkıyor kanyondan. Gazeteler haber yapıyor, gençler de kanyonun bir cennet olduğunu belirtiyorlar. Tabii ilgi tavan yapıyor birden.

horma-11

valla-2

ilica-selalesi

Seyir tepesinde manzara izlemek ve fotoğraf çekmek çok keyifli. Doğanın güzelliğine bir daha, bir daha âşık oluyorsunuz. Çoluk çocukla da gelinebilecek güzel bir parkur. Tıpkı sonrasında gittiğimiz Ilıca Şelalesi parkuru gibi. Burasının patikası çok daha kolay, şelale de çok hoş. Ilıca’dan sonra da yerel bir işletmede sussuzluğumuzu kestik. Burasının da ayranı efsane!

ilica-6

ilica-8

8’e doğru otele ancak varabildik. Yemekten sonra biraz ilçede yürüdük ama pek gidilecek yer yok zaten. Erkenden dönüyoruz ki ertesi güne enerji toplayalım. Oksijeni bol havada az uyumak bile yetiyor. Ertesi sabah 7’ye doğru kendi kendime uyandım ki pek görülmemiş bir olaydır. Balkona çıktığımda nutkum tutuldu resmen. Enfes bir kırsal manzara tam karşımda duruyordu. Kusursuz bir tablo sanki. Şehir insanı olan benim bile ağzım açık kaldı, bu manzaranın keyfini uzun uzun çıkardım, ânı yaşadım.

img_0479

Kahvaltıdan sonra 7 buçukta arabalarla hareket ettik. Bu sefer rehberimiz Bayram Bey (Baki). Bugün sadace iki durağımız var. İlki güneydeki Azdavay ilçesine yakın olan Çatak Kanyonu. Araba yolu, yine dar ve alabildiğine kötü. Arabadan indikten sonra küçük bir güzellikle karşılayoruz, kanyonun yürüme yolu engellilere göre düzenlenmiş. Yerden biraz yüksek bir platform yapılmış ama daha tamamlanmamış. 20 dakika sonra platform sona eriyor, biz de orman içinden devam ediyoruz. 15 dakikalık daha yürüyüşle kanyonun seyir yerine vardık. Ama burada yapılan platformun ne kadar yanlış tasarlandığını da gördük. Daha iskeleti yapılan platform, neredeyse seyirlik açıklığın tamamını kaplıyor. Bayağı adım atacak yer bırakmamış. Tasarlayanlar kaş yapayım derken bayağı göz çıkarmış anlayacağınız. Lakin Çatak Kanyonu parkuru da yürümesi zorlu olmayan ve gayet keyifli bir rotaya sahip. Dönüşte bazı iki ayaklı hayvanların (pardon, hayvanları tenzih ediyorum) attığı çöpleri toplaya toplaya yürüdük.

catak-kanyonu

horma-12

İkinci rotamıza doğru harekete geçmeden Pınarbaşı’na uğradık, nevale almak için. Bol içecek, peynir, ekmek, domates, salatalık, bisküvi… Gereksinimler tamamlanıp çantalara üleştirilince arabalara tekrar bindik. 1 saatlik bol virajlı ve inişli çıkışlı bir yoldan sonra parkur girişine vardık. Arabadan indiğimde öğle ezanının okunduğunu çok net hatırlıyorum, 1’e geliyordu saat. Hedefte üç farklı mağara vardı: Mantarini, Ejder Çukuru ve Ilgarini Mağarası.

Parkurun başında yaklaşık 500 metre, buldozerle açılmış orman yolundan gittik. Sonrasında Bayram Bey bizi bir patikaya soktu. Bir 40-50 dakika daha sorun olmadı. Ardından tırmanmaya başladık ki kötü de olsa yine bir patika vardı. Mantarini’ne kadar çok sıkıntı yaşamadık ama bu parkurun öncekilere göre açık ara zorlu olduğu gayet belliydi. Bir kere patika çok zor seçiliyordu, ayrıca yer yer dikti ve kolaylaştırma adına hiçbir şey yapılmamıştı. Hatta yer yer ağaç devrildiğinden (ki o gün sayısını hatırlamadığım kadar çok gördüm) patika kapanmıştı ve çevresinden oldukça güç bir şekilde geçilebiliyordu.

ejder-cukuru-3

doga-2

Mantarini, çok derin olmayan bir mağara. Girişin yanında bir ayı ini hemen göze çarpıyor ki kışın buraya gelinmemesi için mantıklı bir neden oluşturuyor. Mağaranın girişine kötü de olsa bir merdiven yapılmış ama nem ve ıslaklıktan gayet kaygandı. Mağara içinde biraz ilerledikten sonra mağaraya adını veren büyük kayaya denk geldik. Kaya gerçekten çok büyük bir mantar şeklinde. Mağara içinde yeler oldukça dik ve kaygan olduğundan (mağara içi daha nemli ama soğuk) dikkatli yürümek önem arz ediyor.

Tabii buraya gelmemiz yaklaşık 1.5 saati bulmuştu. Hemen hemen hiç dinlenmeden devam ettik yola. Parkur, aşırı zor olmasa da bol inişli çıkışlı bir hâl aldı. Hemen ardından öğle yemeği molası verdik. Zaten sabah 7’den beri bir şey yemiyorduk ve 3’e yaklaşıyordu. Oturacak pek yer olmayan bir açıklıkta ekmek arası domates-peynir-ton balığı yedik. Herhalde 15 dakika içinde yeniden yola koyulduk çünkü Bayram Bey’in en büyük korkusu, ormandan çıkmadan havanın kararmasıydı. Daha o vakitte bunun ne kadar olası olabileceğini kestiremiyorduk.

Bir 20 dakika içinde Ejder Çukuru’na vardık. Burası çok derin ve dik bir mağara, ağzı da çok geniş. Karanlık ve derinliğinden dibi görünmüyor ki adı da buradan geliyor. Mağaraya girmek zaten çok zor, özel ekipman kesin şart. O yüzden ağızdan bakıp yola devam ettik.

alone

İşte esas zorlu kısım burada başladı. Patika yani toprak bitip kayalıklar başladı. Bunların üzerinden kimi zaman atlayıp kimi zaman tırmanıp kimi zaman da dar bir kalas üzerinden geçmek zorunda kalıyorduk. Parkur gerçekten normal değildi, mesela bir yerde tek seferde yarım metrelik bir kayaya tırmandım. Normal şartlarda hayatta yapamazdım lakin geri dönmeye kalksam zaten o yolu tek başıma inemezdim, ayrıca direkt kaybolurdum. Orman çok sık olduğundan yolu bilmeden adım atamazsınız! O yüzden bir şekilde devam ettim.

Son hedefimiz olan Ilgarini Mağarası içinde antik birkaç yerleşim de olan çok büyük ve derin bir mağara. En dibindeki yerleşim kalıntıları MÖ 2000’e kadar tarihleniyormuş. Kısacası tarih boyunca önem arz eden, doğa harikası bir mağara ama ulaşımı, okuduğunuz üzere biraz zahmetli.

Dönüş yolculuğumuz ise 2 saatten fazla sürdü. Sonunda en baştaki buldozerle açılmış orman yoluna çıktık ki gerçekten ağlayacaktım yorgunluktan. O yoldan daha 500-600 metre daha yürüdük ama ormandan çıkmaktı önemli olan. Araçlara vardığımızda akşam ezanı okunuyordu, 8’e birkaç dakika kalmıştı sadece. Yani yarım saat daha kalsak hava kararacaktı, işte o zaman bomba olabilirdi o orman!

zafer

Sonradan baktık ki o parkur 14 kilometreymiş ama o iniş çıkışlarla iki kat etkisi yarattı. Bu arada bu parkuru yapan sadece iki rehber var, birini almanız mutlaka elzem ve kesinlikle Bayram Bey’i öneririm. Diğerini de gördüm dönüş yolunda çünkü ve Bayram Bey kadar hakim değildi.

1 saatlik araba yolculuğu sonunda otele vardık ki kimseden çıt çıkmıyordu yorgunluktan. Zaten o ağrılar yaklaşık 4-5 gün daha sürdü. Bilhassa sol dizime nasıl yüklenmişsem o gece en ufak harekette bile çığlık atıyordu resmen. Akşam yemeğine zoraki indim, yemeği bile zevkle yiyemedim.

Ertesi sabah kahvaltı sonrası dönüş yolculuğuna geçtik. Genel olarak çok farklı ve oksijen depomuzu fullediğimiz bir tatil geçirdik. Normal bir tatilden daha fazla hatırlayacağımı rahatlıkla söyleyebilirim. Şehir hayatının tam zıttı bir atmosferde, gerçek doğayla karşılaşmak düşündürücü olmasının yanında, eğlenceliydi de. Doğa tutkunlarının kaçırmaması gereken bir rota bana göre.

İskandinavya Macerası – IV: Oslo

Mart 2, 2016 1 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

4 Eylül 2015 Cuma gecesi saat yarımı geçerken Oslo Merkez Garı’ndan şehre adımımızı attık. Tatilimizin son durağına tam iki gün bırakmıştık. Norveç’in başkenti olmasının yanında, en büyük şehri de olan Oslo; ilk başta gayet dağınık planlaması, ilginç tasarımlara sahip binaları ve denizle yeşilin uyumlu birlikteliği ile dikkat çekiyor. Aslında tipik bir Avrupa kenti de denilebilir. Sadece İskandinavya’da yer almasından ötürü soğukluğun getirdiği bir düzene ve zamanının öncüsü mimari düzeniyle fark yaratıyor. Mesela birkaç ay önce okuduğum bir habere göre, 2018’den itibaren şehir içinde sadece elektrikli araçlar kullanabilecekmiş. Zaten İskandinav ülkeleri, elektrikli araç kullanımı konusunda dünyada ilk sıralarda yer alıyorlar. Geçen yıl Maastricht’te katıldığım Euronoise’2015 kongresinde, İsveç şehirlerinde elektrik araç kullanımının %40’lara dayandığından ve bunun hakkında yeni uygulamalar çıkarılması gerekliğinden bahsedilmişti. Nitekim çok dağlık yapısına rağmen Bergen’de de fark edilir derecede çok eletrikli araç vardı. Oslo’da da bu durum direkt fark ediliyor.

20150905_160435Oslo’da parçalı bulutlu hava

Oldukça geniş gardan çıktığımızda karşımızda boylu boyunca, şehrin merkez caddesi olan Karl Johans Gate (‘gate’ tabii ki cadde demek) uzanıyordu. Çoğu trafiğe kapalı olan bu caddenin bir ucunda gar, diğer ucunda ise Norveç Kralı’nın sarayı bulunuyor. Otelimiz diğer uca daha yakın olduğundan caddeyi tamamen yürüdük. Günün tüm yorgunluğu her yerimizde hissedilirken çevreye dikkatli bakamadık. Lakin cuma gecesi olması sebebiyle gayet canlı bir ortam vardı. Barlardan yükselen müzik sesleri, kadınlı-erkekli grupların seslli konuşmaları, alkölün etkisiyle giderek artan kahkahalar, yolcu avındaki taksiler, devriye gezen polisler…

Gayet merkezi bir yere konumlanmış otelimizi, Smarthotel Oslo, bulmakta hiç sıkıntı yaşamadık. Hızlıca check-in yaptıktan sonra, 8. kattaki odamıza çıktık. Odamıza girdiğimizde otele neden ‘akıllı’ dendiğini de anlamış olduk. Çünkü hayatımda iki kişilik bir otel odasının hiç bu kadar küçük olabileceğini ama bu kadar da zeki biçimde tasarlanabileceğini düşünmemiştim. İç mimar, gerçekten yer kazanma-kullanım alanı dengesi konusunda ulaşılması güç bir başarıya imza atmış. Odada iki kişinin yan yana ayakta durması bile gayet güçtü. Hele duvardan çıkan mini masayı açınca iyice imkânsızlaşıyordu. Yatağın sadece bir kenarı boştu, neyse ki iki gün de çok yorgun olduğumuzdan çok sıkıntı çekmedik. Lakin oda başı gecelik fiyatının 1295 NOK olması ve merkezi konumu yine de oteli mantıklı bir seçim yapıyor. Önceki üç yazıda da belirttiğim üzere İskandinavya el yakıyor, hem de cayır cayır.

20150905_154806Oslo sokaklarından bir tasarım

Ertesi sabaha yağmur ve soğukla başladık. Maalesef yapacak pek bir şey yoktu, zaman kaybetmeden gezmemiz gerekiyordu. Önce kahvaltı yapmak için bir yer bulduk yakınlarda. Bizdeki Komşufırın kıvamında olan Stockflash’a girdik. Kahveyle beraber bir sandviç ve turtayla karnımı doyurdum (123 NOK). Ardından şehrin ünlü müzelerinden Munch Museum’a gitmeye karar verdik. Yağmur ve şehrin dağınık yapısı bizi gayet zorladı. Sağanak altında 30 dakika yürüdükten sonra müze önünde gayet uzun bir kuyrukla karşılaşmak, moralimizi bozdu. Neyse ki yağmur biraz olsun hafiflemişti ve müzedeki serginin konusu ilgi çekiciydi.

Yaklaşık 1.5 saatlik bekleyişin (bunun çoğu soğuk altındaydı) ardından içeri girebildik. Bu kadar ilginin sebebi Van Gogh-Munch karşılaştırmalı sergisinin sondan ikinci günü olmasıydı. İkisi de ülkelerinin nadir yetiştirdiği sanatçılardan sayılan bu iki dehanın resimlerini yan yana görebilmek gerçekten çok farklı ve eğitici bir deneyimdi. Sergi, ressamların benzer ve birbirini (tabii daha çok Van Gogh’un Munch’u) etkilediği düşünülen temalar üzerinden oluşturulmuştu. Yaklaşık 1.5 saat içinde tamamladığımız sergide Munch’un Çığlık tablosu gibi ünlü eserleri de görme şansı bulduk. Daha fazlasını oku…

İskandinavya Macerası – III: Fiyort ve Tren Yolculukları

Ocak 17, 2016 1 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

20150904_085551Fiyorda girmeden önce – 1

20150904_085524Fiyorda girmeden önce – 2

4 Eylül Cuma sabahı, hava dişlerini cildimize geçirmeye çalışırken Bergen’deki otelimizden ayrılıp iskelenin yolu tuttuk. Çok bulutlu bir hava vardı, sanki her an yağmur yağacakmış hissi yoğundu. 8’de kalkacak tekne için daha 7.30’da kuyruk oluşmaya başlamıştı. Herkes en güzel koltuğu kapmak için serin havaya rağmen dışarıda bekliyordu. Kalkışa 10 dakika kala kapılar açıldı, biletini gösteren hızlı adamlar atarak gözden kayboldu. Neyse ki fazla beklemeden biz de içeri geçtik ve ikinci katta cam kenarına konumlandık.

Tekne diyorum lâkin bu deniz aracı, İstanbul’daki deniz otobüslerinin benzeri. İki katlı, yolcuların rahatlığı ön plana çıkarılmış bir taşıt. Arkasında seyir için büyükçe bir alan var, biz vaktimizin çoğunu burada geçirsek de havanın soğukluğu size pek fırsat tanımıyor. Ön tarafta ise çok ufak bir açıklık var, ayakta durmak bile zor çünkü üstü açık. Bu arada cayır cayır beleş wi-fi mevcut. Hoş, o kadar para bayıldıktan sonra o kadar da olsun. Yiyecek-içecek satışı mevcut, üstelik ucuzluğu bizi şaşırttı. Hele kahvenin ülkemiz için bile ucuz olması bana iyice garip geldi. Belki de insanları bu soğukta biraz olsun ısıtmaya heves etmişlerdir, kim bilir. Nitekim çoğu yolcunun elinden kahve bardağı hiç eksik olmadı!

20150904_085055Oturduğumuz nadide zamanlardan biri

20150904_092801Fiyorttan önceki son durak

Bu harika yolculuğu yazmaya devam etmeden önce kısa bir bilgilendirme geçelim. Çünkü eminim çoğunuz ‘fiyort’ kelimesini duymuşsunuzdur lâkin tam anlamını bilmiyorsunuzdur. Ne yalan söyleyeyim, ben de çok detaylı bilmiyordum. Efendim fiyort, buzulların vadilerdeki toprağı zamanla aşındırması ve bu aşınan yerleri denizin/okyanusun doldurmasıyla oluşmuş bir coğrafi şekil. Çoğunluğu bize Buzul Çağı’ndan yadigâr. Bu çağda bilindiği üzere buzullar, belli enlemlere kadar inmiş. İşte çeşitli vadilerde konumlanan buzullar, buralardaki yumuşak toprağı yavaş yavaş erozyona uğratmış. Sonra da çağ sona erip buzullar eriyince bu boşlukları deniz/okyanus doldurmuş. Bu yüzden, fiyort sadece belli enlemlerin üzerinde (veya Güney Yarımküre için altında) bulunuyor. Türkiye’de olmamasının ve Norveç’te her kıyıda olmasının sebebi de bu.

Aslında mantıken ‘buzullar tarafından oluşturulmuş haliç’ diye kısa bir tanım da yapılabilir lâkin iki coğrafi şeklin de jeomorfolojik oluşumları gayet farklı. Yine de Norveçlilerin -‘fiyort’ kelimesinin kökeni Norveçce- haliçe de fiyort demeleri garip. İskandinavya harici ülkelerde bu ayrım daha kesin.

20150904_095513Fiyort manzarası – 1 Daha fazlasını oku…