Arşiv

Archive for the ‘yemek’ Category

Otantik Bir Kaçış: Mardin – 1

Mart 23, 2015 1 yorum

Bu gezi 22-23 Kasım 2014’te gerçekleşse de notlarımı ancak yazıya aktarabiliyorum. Bahaneler sınırsız ama geç olsun, güç olmasın. Umarım kısa sürede yazıyı bitiririm, daha da önemlisi benim o 2 günden aldığım keyifin birazını bu yazıya da aktarabilirim. Bir Eylül günüydü, şirkette Deniz ile konuşurken konu “Nereye gitsek?”e geldi ve Mardin’de karar kıldık. O akşam gezi grubuna ilk öneriyi attım ve daha 1 gün geçmeden 16 kişiye ulaştık! Hemen uçak, otel ve hatta servis rezervasyonları yapıldı. Urfa’ya 10 kişi gitmiştik ve 2 arabaya zor sığmıştık. Bu yüzden servis ayarlamak hem maddi hem de konfor yönünden daha mantıklı geldi. Biz bu planları kabaca hazırladığımızda daha geziye 3 ay vardı. 🙂

Gel zaman, git zaman, IŞİD sağ olsun, Güneydoğu bölgemiz yine karışmaya başladı. Sadece anne-babalar değil, biz bile şüpheye düşmeye başladık. “Bir şey olur mu acaba? Yerli olmadığımız gün gibi belli olacak, dikkat çekmez miyiz?” Velhasıl, kısa bir bocalamadan sonra geziye gitmeye karar verdik ama içimizden cayanlar oldu, birkaç da yeni kişi katıldı.

Böylece 13 kişi, 22 Kasım Cumartesi sabahı, saat 7 olmadan Sabiha Gökçen’de buluştuk. Uçağa binmemle tanıdık yüzler görmem bir oldu. İlk önce uykudan hayal gördüğümü zannettim ama onlar da bana selam verince gerçek olduğu açığa çıktı. İTÜ Makine’deki güzide kulübüm EPGİK’ten 4-5 kişi ve arkadaşları uçakta 2-3 sırayı kapatmışlardı. Mardin’de konuşmak üzere selamlaşıp arkaya ilerledim. Biraz uyku, biraz kitap derken 2 saat sonra Mardin Havaalanı’na indik.

mardinMardin içi

Artık aşina olduğum üzere, diğer Anadolu kentlerinin başka bir kopyası olan havaalanına ayak  bastığımızda hava gayet iyiydi. Havaalanı mimarisi hakkındaki yakınmalarımı önceki gezi yazılarımdan okuyabilirsiniz. 🙂 Yerde grubu toplarken ben EPGİK’li arkadaşlarla konuştum. Harıl harıl Anadolu’yu gezdiğimi bildiklerinden rotamızı sordular. Bu sefer şahsi takılmayacağımızı söyledikten sonra ayrıldık, nasılsa 2 gün içinde bolca karşılaşacaktık. Havaalanı çıkış kapısında şoförümüz Ömer bizi karşıladı. 16 kişilik Mercedes Splinter’e 13 kişi bir güzel yayılarak yolculuğa başladık. Önce ayaküstü kahvaltı etmek için Mardin içinde bir yerde durduk. Bir kahveye girip isteyenlere tost yaptırdık. Bir simitçi çocuk da elindekilerinin hepsini bize satarak günü sabahtan kapadı 🙂 Güneye doğru yol alırken biraz tırsmadım değil. Annemin haftada bir “Napıcan Mardin’de oğlum?” sezlenişlerine verdiğim tek vaat, Nusaybin’e asla gitmeyeceğimizin sözüydü ve şimdi Nusaybin yolundaydık.

dora-2Dara Antik Kenti’nden bir görünüm Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Rusya Macerası – 7: Irkutsk (2) ve Geri Dönüş

Şubat 17, 2015 3 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

Sabah kalktığımda Ozan mutfakta sucuklu yumurta yapıyordu. Erkenden uyanıp marketten yumurta almış taze taze. Odadan mutfağa doğru girdiğimde yumurtaları kırmak üzereydi. Nasıl güzel bir kahvaltıydı anlatamam, evden binlerce kilometre uzakta mutfak masasında yaptığımız. Sanki İstanbul’da birimizin evinde kahvaltı yapıyorduk, o kadar sıcak bir ortam vardı.

yumurtaOzan’ın harika omleti

Hava daha güzel olsa da, bulutlar her an yağmur indirecekmiş gibi duruyordu. Bu günkü ilk durağımız şehrin biraz dışındaki Angara Gemisi’ydi. Şehrin kuzeyinde bir kıyıya demirlenmiş olan gemi bir asrı geçkin bir yaşa sahip ve dünyanın ilk buz kırıcılarından. İlk Trans-Sibirya trenlerini kışın buz tutan Baykal Gölü’nden geçirerek görev yapmış. Tren hattı gölün çevresinden dolaşmaya başlayınca da görev süresi dolmuş. Şimdi bir müze olarak faaliyet gösteriyor. Biz içeri girmedik, dışarıdan görmemiz bize yetti.

IMG_7137Angara Buzkıranı

IMG_7150Uzaktan bakış

Ardından şehrin diğer ucundaki Alexander Kolchak Anıtı’nı görmeye gittik. Kolchak gayet ilginç bir kişilik. Atalarının Türk olduğu, soyadının da buradan geldiği rivayet edilmekte, bu yüzden bayağı “Harun Kolçak’ın dedesini gördük.” geyiği yaptık kendi aramızda. Başarılı bir asker olarak Rus-Japon Savaşı ve 1. Dünya Savaşı’nda savaşmış; Kuzey Kutbu’na yapılan iki bilimsel seferde yer almış ünlü bir mareşal. Ama asıl ününü, Kızıl Devrim sonrası Çarlık yanlısı Beyaz Ordu’nun lideri olmasıyla kazanmış. Rusya İç Savaşı’nın sonlarında ise Irkutsk’ta kurşuna dizilmiş. SSCB döneminde vatan haini sayılan Kolchak’ın, itibarını Putin döneminde tekrar kazanması başka bir ilginç konu. Tarihi, ne yazık ki kazananlar yazıyor, gördüğünüz üzere. Ya da tarihteki bir olayın akıbetinin döneme göre değişmesi, diyebiliriz bu olay için.

IMG_7170Alexander Kolchak Anıtı Daha fazlasını oku…

Sivas İzlenimleri – 1: Merkez

Haziran 1, 2014 1 yorum

Annem soğuk olduğu İzmir’e gitmeye karar vermese, doğum yerimde Sivas yazacaktı. Ailem, ben doğduğum sırada Sivas’ta yaşıyormuş. Babamın tayini çıkınca 79’ta taşındıkları ilden, ben 7 aylıkken taşınıp Bursa’ya göçmüşler. Yani benim ilk adresim Sivas’taki Askeri Lojmanlar. Doğal olarak hiçbir şey hatırlamıyorum (hatta Bursa’daki ilk evimizi de hatırlamam). Ama ömrüm boyunca annemlerden Sivas hikayelerini dinlemişimdir. Soğuğunu, arkadaşlıklarını, uzaklığını. Bu yüzden Sivas’a gitmek istedim, Engin ile de karar verip aldık biletleri mart sonuna.

22 Mart Cumartesi sabahı, Atatürk Havalimanı’ndan THY ile uçtuk Sivas’a. Karşımıza başka bir kompakt Anadolu havaalanı geldi. Nuri Demirağ Havaalanı’nın Hatay, Antep ve Urfa’dan hiçbir farkı yok. Bir sivrizeka, kopyala-yapıştır halinde her ile aynı mimaride havaalanı yapıyor sanırım. Hiçbir yaratıcılığı olmayan bu sığ mantığa sadece hayret etmekle yetineceğim bu yazıda. Hemen Avis’e giderek araba kiralayıp koyulduk yola.

Havaalanı kentten 20 dakika uzakta bir tepede. Yol sadece havaalanına ait olduğundan oldukça boş. Daha önceden burasının askeri havaalanı olduğunu öğrendim, o yüzden bu kadar ücra bir yere yapmışlar. Biz direkt merkeze gidip otelimizi bulmaya karar verdik önce. Lakin şehir içinde oldukça trafik vardı. Çünkü hem kent meydanında BBP’nin mitingi vardı hem de cumartesi Sivas’ın en kalabalık olduğu günüymüş. Bizim otel de tam merkezde olduğundan, miting nedeniyle kapalı yolların arasından şehri bilmeden yol almak bayağı zamanımızı aldı. Ama sonunda Buruciye Otel’i bulduk.

Otelimiz 4 yıldızlı, güzel bir oteldi. Şehrin tam kalbinde yer alması bir artı ama gayet ara sokakta bulunduğundan bulması sıkıntı. Otelin hizmeti gayet iyiydi. Ertesi sabahki kahvaltısı da oldukça iyiydi. Lakin o kadar niyetlenmişken havuzuna girmek kısmet olmadı. Haftasonları sadece kadınlara aitmiş, Anadolu’dur deyip çok garipsemedik. Fiyatı odabaşı 170 TL. Tek gece için başarılı bir tercih.

Odaya çantalarımızı, hatta paltolarımızı da bırakarak hemen dışarı çıktık. Annemlerden o kadar soğuk hikayeleri dinledim (hatta babam mayısta kar yağdığını anlatırdı) ki gayet hazırlıklı gelmiştim, atkılar, boğazlılar filan. Ama hava çok güzeldi. Sadece akşamları giydim paltoyu, o kadar sıcaktı. Her neyse dışarı çıkıp babamların Sivas’taki en yakın arkadaşı olan Hüseyin Amca’yı bulduk. Hüseyin Amca doğma büyüme Sivas’lı, eczacı, hala merkezdeki eczanesi açık. Biz yürürken, çevredekilerden bolca selam aldı, Sivas küçük yer tabii, herkes birbirini tanıyor.

Hüseyin Amca, önce bizi öğle yemeğine götürdü Mis Kebap’a. Sivas’ın en ünlü lokantasıymış, Devlet Hastanesi’nin hemen karşısında. Lokanta esasında dönerci, yaprak usülü et döner yapıyor, “Sivas’a gidip de döner mi yenir!” demeyin, oldukça değişik ve güzel bir eti var. Üstelik gördüğüm en büyük döner oradaydı, takarken forklift kullanıyorlarmış. Ayrıca biz oradayken başka bir güzellik daha yaşandı, o sırada Show TV’de yayınlanan bir gezi programında Mis Kebap çıktı. Sahibiyle röportaj yaptılar, meğerse çekim 2 hafta önce yapılmış. O anda yayınlanıyomuş, sahibi de yanımızda izliyordu, bir anda telefonları çalmaya başladı. 🙂 Millet tebrik için arıyordu.

KESİK-KÖPRÜ-SivasKesik Köprü

Oradan çıkınca Hüseyin Amcalar’ın evine gittik, eşi Hamiyet Teyze’yi almaya. Kentin hemen dışındaki eve giderken Kızılırmak üzerinde harika bir taş köprüden geçtik. Köprünün adı Kesik Köprü’ymüş ve kesin tarihi bilinmemesine rağmen Selçuklulardan kaldığı söyleniyor. Hala aktif olarak kullanılan köprü, gerçekten çok hoş. Üzerinde tek yönlü trafik aktığından (327 m uzunluğa, 5 m genişliğe sahip) yeni köprü yapılması gündemdeymiş. Umarım bu harika köprüyü mahvetmezler. Daha fazlasını oku…

Urfa Notları – 1 : Balıklı Göl, Halfeti, Birecik

Mart 17, 2014 5 yorum

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde en çok dikkat ettiğim noktalar, kişilerin birbirlerini dinlememesi ve olayları kendi bakış açılarından yorumlamakta ısrar etmeleri. Sanki herkes, muhatap olduğu kişiyle aynı sosyal statüde olmak, aynı eğitimi almak ve aynı şeylerden hoşlanmak zorundaymış gibi. Aksi bir duruma tahammül edemiyorlar, düşünmek bile istemiyorlar ve karşı tarafı yok etmek veya kendi tarafına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela İstanbul’daki çoğu kişi için Türkiye İstanbul’dan, hatta Boğaz hattından ibaret. Tüm konuları bu bakış açısıyla yorumluyorlar. Onlar için Van’da yaşayan bir köylü teyze, Kars’taki bir öğrenci veya Hakkari’deki bir esnaf Kaf Dağı’nın arkasındaki bir masal diyarında yaşıyorlar.

İşte bu dar bakış açısından kurtulmak için elimden geldiğince ülkemi gezmeye çalışıyorum. Tabii yemek yemeyi bir hobi olarak gördüğümden lezzetleri yerinde denemek ve turistik bir gezi yapmak da yurt içi gezilerimin bir sebebi. Fakat gittiğiniz yerdeki evler, insanlar, kültür de Türkiye’yi anlayabilmek için önemli. Benim kadar onlar da bu ülkenin vatandaşıysa, onları anlamam gerekir ve bunun için de onların hayatlarını az da olsa gözlemleyebilmem gerekir. Diğer türlü yaptığım her yorum eksik ve tek taraflı olur.

havaalanıUrfa’ya indiğinizde size hoşgeldin diyen yazı

Bu kez de arkadaşlarımla yolumuz Şanlıurfa’ya düştü. Burayı seçmemizin amacı genelin tercih ettiği üzere Balıklıgöl veya Urfa’nın yemekleri değildi, Göbeklitepe’ydi. İlk defa 2 yıl önce duyduğum bu ören yerinin, dünyada bilinen en eski tapınak olduğu tescillendi. Yazı içinde daha detaylı anlatacağım ama benim gibi inançlara, inançların doğuşuna ve tarihine meraklı biri için böyle bir yerin ülkemde olması harika bir şeydi ve kesinlikle gidip görmem lazımdı. Böylece Göbeklitepe’yi ilk duyduğumuzdan beri gitmek için plan yaptığım Engin ile beraber tarihi belirledik sonunda. 21-23 Şubat haftasonu için güzel bir grup kurarak ülkemin ‘Peygamberler Şehri’ denilen bu kentine bir gezi düzenledik. Daha fazlasını oku…

Annemlerle Yunanistan Turu – 2 (Atina)

Aralık 11, 2013 1 yorum

Sabah erkenden kahvaltımızı edip otobüse bindik ve Atina’ya doğru yolculuğumuz başladı. Benim için de daha önce görmediğim kısım resmen başladı. Hem hava aydınlık olduğundan yolu da izleyebilecektim. Zaten yol izlemeyi hem düşüncelere dalmak hem de etrafı gözlemlemek adına hep severim. Yurt dışında daha da dikkat ederim çünkü bir ülke sadece şehirlerden oluşmaz, kırsal da bir o kadar önemlidir. Nitekim daha yolun başında rehberimiz Andreas uyardı: “Buradaki otobanlar çok güzeldir ama devamlı soyulursunuz.” Gerçekten Yunan Hükümeti işini bulmuş! Tamamen AB’nin yapıp hediye ettiği harika otobanı ihaleye çıkarıp satmış! Alan kişiye de istediği kadar gişe kurma ve para alma hakkı vermiş (Her birinden vergisini ayrıca alıyor tabii)! Öyle ki Selanik-Atina arasındaki yaklaşık 550 km yolda (yanlış hatırlamıyorsam) 16 gişe var! Her gişe de ortalama 5 € alıyor. Soygunun âlâsı yani!

20131017_190538

Lycabettus Tepesi’nde annemle

DSC00865

Tepeden Atina’da günbatımı

Yaklaşık 7 saatlik yolculuktan sonra Yunanistan’ın başkenti ve en kozmopolit şehri olan Atina’ya girdik. Direkt otelimize girdik bu sefer. Hotel Zafolia gayet merkezi bir konumdaydı, 4 yıldızlı olmasına rağmen de bence Selanik’teki Porto Palace’dan daha iyidi. Biraz otelde kaldıktan sonra dışarı çıktık. İlk hedefimiz olan Lycabettus Tepesi’ni bulmak ve çıkmakta zorluk yaşasak da başardık.

Atina genel olarak düz bir kent. En arkasındaki dağlarla deniz arasında yayılan oldukça geniş bir yerleşim yeri. Şehrin ortasında 3-4 tane de tepe var. Bunların en ünlüsü şehrin ilk kurulduğu ve etrafında genişlediği Acropolis. Ondan daha yüksek olan tek tepe de Lycabettus Tepesi. Burası biraz dik ve sarp bir yer, zaten üzerinde yerleşim yok. Sadece en tepesinde bir manastır ve turistik bir cafe var. Yürüyerek çıkabileceğiniz gibi, teleferik veya taksiyle de çıkabilirsiniz. Lakin taksi bir yere kadar çıkabiliyor, oradan yine 200 m kadar yaya çıkmanız gerek. Biz taksiyle çıktık, sonra da merdivenle devam ettik. Yalnız inerken etraf ıssız olduğundan taksiciye 15 dakika sonra bizi aynı yerden almasını söyledik (ama meğerse diyebildiğimizi sanmışız). Bu kısıtlı zaman nedeniyle koşturarak çıktık. Ama tepedeki manzara gerçekten çok güzeldi. Bir de tam biz çıktığımızda güneş batıyordu. Böylece hem aydınlık hem de karanlıkta Atina’ya tepeden bakabildik. İkisi de ayrı güzel, tavsiye ederim. Daha fazlasını oku…

Annemlerle Yunanistan Turu – 1

Aralık 8, 2013 Yorum bırakın

Kurban Bayramı tatili için bir ilki gerçekleştirdim. Hayatta ilk defa hem ailemle hem de turla yurtdışına çıktım. Tabii turu kullanmamızın ana amacı, annemler için kolay bir seçenek oluşturmasıydı. Böylece ETS Tur ile 5 gecelik Yunanistan turuna çıktık. Anne babamın yanında eski komşularımız Ragıp Amca ile Malike Teyze de bize katıldı.

Böylece bayramın ilk gecesi (15 Ekim) Kadıköy Evlendirme Dairesi’nin önünden otobüsümüze binerek tura başlamış olduk. Turdaki ilk 10 saatimizi doğal olarak yolda geçirdik. Sabah 7.30’da gözümü açtıktan sadece 1 dakika sonra rehberimiz Andreas Mert’in neşeli sesini duyduk: “Günaydın herkese! Selanik’e hoşgeldiniz.”

DSC00830Tepeden Selanik

Peşinen söyleyeyim, bu yazı dizisinde bahsedeceğim konuların çoğu Andreas’ın anlatıklarından araktır. Ayrıca gezdiğim yerlerin yanında bolca da Yunan kültürü ve günlük yaşamına da değinmeye çalışacağım.

Selanik gezisi hakkında da ek bir parantez açmam gerek: Bu blogta zaten 3 ay önce gittiğim Selanik gezisinin yazısı iki bölüm halinde yayınlanmıştı ve ilk önce bunları okumanızı öneririm. Bu yazılara şuradan ve de şuradan ulaşabilirsiniz. Selanik açısından bu yazılar daha doyurucudur.

Selanik turumuz şehrin en önemli kilisesi olan Hagios Demetrios Kilisesi ile başladı. Çatısının düz tahta olmasının dışında pek önemli bir özelliği yoktu. Ardından Osmanlı zamanında yapılan dış surların Zincirli Kale kısmına çıktık. Burası da pek aham şaham bir yer değil, şehri tepeden görmesi dışında.

20131016_084913Zincirli Kale

Sonrasında Atatürk Evi’ne gittik. 3 ay önce gittiğimde resterasyon sebebiyle kapalıydı ve hayıflanmıştım göremediğim içim. Meğerse çok gereksizmiş bu hayıflanma çünkü Kültür Bakanlığı evin içini tamamen boşaltmış, yerine de hiçbir şey koymamış. (Dalga geçmiyorum!) Zaten daha otobüsteyken Andreas, durumun vahamiyetini çıtlatmıştı. 14 ay süren bu resterasyon sözde binayı güçlendirmek (ki gerçekten ihtiyacı varmış) ve içerdeki sunumu daha modernleştirmek adına yapılmış! Aldığımız duyuma göre zaten güçlendirme yapılmamış. Üstüne eskiden olan ev eşyaları tamamen çıkarılmış, yerlerine Selanik, Manastır, İstanbul ve Ankara’nın zamanındaki ile günümüzdeki durumlarını anlatan videolu anlatım konmuş. Açıkçası bunların gereksizliği o kadar barizdi ki izlemedim bile. Yalnız 2. kata her nasılsa Atatürk’ün balmumu heykelini koymuşlar ama bunu da bodruma THY uçak maketi koyarak mahvetmişler. Açıkçası ben mevcut durumun altında bariz bir kasıt arıyorum. Çünkü mantık sınırları dahilinde o evde böyle saçma bir modernleştirme yapılamaz. Bayağı sinirli şekilde oradan ayrıldık.

DSC00846Atatürk Heykeli ile Annem

20131016_103553

Atatürk Evi’ndeki Maket THY Uçağı

Ardından ise sahilde 1.5 saatlik serbest zaman verildi. Bu zaman zarfında, kordonda yürüdük, Aristo Meydanı’nda bir kafede oturarak dinlendik ve Beyaz Kule’ye geri döndük. Sonra zaten otelimize götürüldük ve ertesi sabaha kadar serbest bırakıldık.

Otelimiz yeni limanın dışında yer alan Porto Palace’tı. 5 yıldızlı olsa da pek o derece bir konfora sahip değildi. Daha önce kaldığım Hotel Olympia 4 yıldızlı ama daha iyiydi bence, bir kere çok merkeziydi ve Porto’dan aşağı kalır bir özelliği yoktu. (Eminim fiyatı da daha uygundur)

1.5 saat dinlendikten sonra taksiyle şehir merkezine indik. Bu arada tüm Yunanistan’da taksiyi telefonla çağırırsanız taksimetre ücretine 2 euro eklendiğini öğrenmiş oldum. Biraz etrafı dolaştıktan sonra, bir önceki gezimin favorisi olan Full to Meze’ye oturduk. Bayram olması dolayısıyla inaılmaz doluydu (bizden sonra ayakta bekleyenler oldu) ve mekandakilerin çoğu Türk’tü!

Sofraya feta perniri, ahtapot ızgara, şarapta ahtapot (yanlış anladılar lakin bu da enfesti), kalamar, midye buğulama (ne yazık ki midye dolma bitmiş, çok üzüldüm), kızarmış hellim, mezgit kızartma ve bolca uzo geldi. Hepimiz fena halde doyduk ve hesap sadece 95 avro geldi. Full to Meze meyhanecilikte sınırları zorluyor gerçekten, çok iyiler.

20131016_084902Tepeden Selanik’e Başka Bir Bakış

Yediklerimizi eritmek için biraz daha dolandıktan sonra Eski Liman’daki deniz kıyısında oturduk. Sonrasında da taksiyle yine geri dönüp, dinlenmeye çekildik.

Bir Selanik Kaçamağı – 2. Gün

Eylül 2, 2013 1 yorum

Saati zaten 10’a kurmuştum, otelin kahvaltısına yetişebilmek için. Hala uykumuz olsa da kalktık, giyinip aşağıya indik. Gayet muntazam bir açık büfe bizi karşıladı. Gerçekten, bir kahvaltıdan isteyebileceğiniz her şey mevcuttu. Üstelik 10.30’da bitmesi gereken büfe 11.00’e kadar da uzatıldı. Herkes rahat ve huzurlu.

Kahvaltıdan sonra duşumuzu aldık, toparlandık ve resepsiyona çantaları bıraktık. O kavurucu sıcakta sırt çantası bile fena oluyor. Ana caddeye inerek Selanik Arkeoloji Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Şehrin merkezi olduğundan 100 metrede bir karşımıza çıkan tarihi eserler bizi duraklattı. Önce Selanik’in Aya Sofya Kilisesi’ne girdik. Gayet barok bir tarza sahip. Onun ertesinde içine giremediğimiz (benim de adını unuttuğum) eski bir kiliseye girdik. Hemen ona yakın Rotunda’ya girebildik ama. Burası tamamen silindirel olarak inşa edilmiş 3. yüzyıldan kalma bir tapınak. Yunan Tanrıları için yapılsa da sonrasında kilise ve camiye de dönüştürülmüş. Şimdi ise bedava bir müze. Selanik’in önemli yapılarından biri.

Rotunda_iç

Rotunda’nın içinden görünüm

Rotunda_sışRotunda’nın dışarıdan görünüşü

Sonrasında o sıcakta biraz yolu karıştırsam da müzeyi bulabildik. Selanik Arkeoloji Müzesi, tipik bir müze. Selanik ve çevresinin antik zamanlardan Osmanlı Dönemi’ne kadar olan tarihini, kültürünü ve yaşantısını öne çıkarıyor. Önemli sayılabilecek bir özelliği olmasa da Selanik’in tarihini öğrenmek için mutlaka uğranılması lazım. Burayı gezerken o kadar acıktık ve susadık ki müzenin cafesine oturduk. Bir büyük sandviçi nasıl bitirmişim, hatırlamıyorum valla. Sommersby olmasa da damağımızı nemlendirmek de oldukça güzeldi. 🙂

müze1Selanik Arkeoloji Müzesi’nden bir parça

Arkeoloji Müzesi’nin hemen yanında Bizans Müzesi bulunuyor. Burası da, adı üstünde, Selanik’in Bizans dönemindeki yaşantısı üzerine. Yalnız buranın güzelliği, çok zeki mimarisi. Binada, çıkış hariç hiç merdiven yok! Bir salonu ziyaret ettikten sonra ufak bir rampa tırmanarak diğerine geçiyorsunuz. Böylece 360º döndüğünüzde müzeyi de tamamlamış oluyorsunuz.

müze2Bizans Müzesi’nde bir kabartma taşı

Müze çıkışı, mümkün olduğunca gölgeleri takip ederek ana merkeze geri yürüdük. Full tho Meze’nin oradaki bir lokantada Sommersby bulabildik en sonunda. İkişer şişe o kadar güzel geldi ki anlatamam. Biraz dinlendikten sonra, yemekten önce otele dönüp çantalarımızı almaya karar verdik. Çantaları alıp aynı civara döndük. Trip Advisor’un 1. numarısında bulunan El Correo Cocina Argentina’ya girdik.  İç tasarımı oldukça şık. Zaten Bristol Hotel’in içinde yer alıyor. Oturduğumuzda geyet kapsamlı bir menü geldi. Webde bifteklerinin çok güzel olduğunu okuduğumuzdan birer Angus bifteği aldık. Arkadaşlar çok pişmiş istese de ben hafif kanlı tercih ettiğimden orta istedim. Gayet lezizdi. Öncesinde gelen aperitifler de oldukça başarılıydı. Bir şişe de şarap açtırdık yanında, içimi gayet güzeldi. Adam başı 30 avro değildi hesap, yanlış hatırlamıyorsam. İkram olarak ben bir limonchello (soğuk limonlu bir içki, gayet severim) aldım, başarılıydı o da.

IMG_5913

El Correo Cocina Argentina’daki soframız

IMG_5915Selanik’teki son yemeğimiz

Ardındansa dönüş yolculuğuna geçtik. Belediye otobüsüyle otogara, oradan da kısa bir yürüyüşle Metro’nun yerine vardık. Tabii Metro, yine ününü konuşturdu. Otobüsü 1.5 saat geç kaldırdı, oldukça kötü bir otobüs verdi (ki 11 saatlik bir yolculukta insan azıcık kalite arıyor), üstüne sivrisineklerle ve efsane bir muavinle beraber her köyde durarak oldukça fantastik bir yolculuk yaşattı bizlere.

Velhasıl, otobüs yolculukları hariç harika bir geziydi. Geldiğimden beri hekese dediğim üzere, Selanik oldukça uygun ve keyifli bir gezi noktası. Bilhassa midesine düşkün olanların mutlaka uğraması gereken, nispeten Türkiye’ye de oldukça yakın bir şehir. Tabii yalnız gezmenin sıkıcı olacağını da hatırlatmam gerek. O güzelim meyhanelerde muhabetin dibine vurmadıkça hiçbir şeyden keyif alamayabilirsiniz. Siz en iyisi, birkaç dostunuzu toparlayıp bir haftasonunuzu bu şirin Balkan kentine ayırın. Pişman olmayacaksınız.

Canım dostlarım, Onur ve Filiz’e ayrıca teşekkürler. Beraber geçirdiğimiz bu harika 2 gün için…

Selanik’te mutlaka yapılması gerekenler:

  • Atatürk’ün evi görülmeli;
  • Alkol kullanmasanız bile, bir meyhaneye oturup bol peynir ve meze yemeli;
  • Kordon’da yürümeli;
  • Gece eski limanda yere çömelip Selanik’i gece seyre dalmalı;
  • Aristo Bulvarı’nda bu cafeye oturup aylaklık yapmalısınız.

Fotoğraflar: Filiz DÜMBEK