Arşiv

Archive for the ‘yorum’ Category

Volkswagen Skandalı, Teknik Açıklaması ve Ötesi

Eylül 23, 2015 43 yorum

ÖNEMLİ NOT: Bu yazı, bir blog yazısıdır ve hiçbir şekilde akademik bir nitelik veya haber mantığı taşımamaktadır. Sadece benim bilgi birikimlerimi ve düşüncelerimi içermektedir. Bunlar da gayet yanlış olabilir. Yanlışsa da en  alttaki ‘GÜNCELLEME’ bölümünde konu ile açıklama girmeye çalışacağım. Yazı ile ilgili hakaret içermeyen (ki içerenleri de koydum biraz) olumsuz yorumları da en alttaki yorumlardan okuyabilirsiniz.

Dünya yeni bir skandalla çalkalanıyor ve şahsi fikrim bunun salt bir şirket krizi olmadığı yönünde. Lâkin bu teorimden önce olayı basit bir şekilde açıklamak gerekiyor: Nedir bu Volkswagen skandalı?

İlk bilinmesi gereken teknik detay, Amerika ve Avrupa’da bir aracın farklı şekilde satış tescili alması. Avrupa’da bir aracın tescil alabilmesi için, devlet kontrolünde tüm gerekli testlerden geçmesi gerekiyor. Türkiye’de de bu sistem geçerli. Amerika’da ise işler biraz çetrefilli: Bir araca ait tüm teknik detaylar bir forma yazılarak devlete teslim ediliyor ve onaylanırsa tescil alınıyor. Fakat (!) araç satışa çıktıktan sonra devletin test şirketi, araç üreticisinin haberi olmadan piyasadan bir aracı satın alıyor ve tüm testlerini yapıp dokümanda beyan ettikleriyle uyup uymadığını kontrol ediyor. Uyuyorsa, test ücretini şirkete fatura ediyor sadece. Ama uymuyorsa gelsin milyar dolarlık cezalar!

vw

Volkswagen’e olan da budur! Aracın emisyon oranlarının beyan ettiği orandan 40 kat fazla olduğu tespit edilmiş. Skandal da kopmuş! İkinci sorumuz gelsin: Volkswagen gibi bir şirket bunu nasıl yapar? Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Hayattan Notlar

Nisan 16, 2015 Yorum bırakın
    • Hayattan Notlar yazmayalı 1 yılı geçti galiba. Zaten yazmayı sevsem de çok üşengecim. Fil’m Hafızası’na girdikten sonra iyice boşladım blogu. Ama son 1 aydır, bu bölüme tekrar başlamayı düşünüyordum çünkü yazılacak sürüyle şey var ama bunlar için ayrı yazılar kaleme alacak vakit yok.
    • Ayağımın alçıya girmesinin tek yararı daha çok yazabilecek olmam herhâlde.
    • “Ayağına ne oldu?”: Sanırım önümüzdeki 1 ay, en çok cevaplayacağım soru bu 🙂 Apartmanımın olduğu sokak gayet dar ve kaldırımsız. Metro ile Doğuş Üniversitesi arasındaki bağlantı olduğu için de gayet kalabalık olabiliyor. Öğle vakti dışarı çıktığımda sokakta hem insan hem de araç yoğunluğu (ayrıca tek şerit) vardı. Sokağa inip yürümeye başlamamla, yeni hareket eden bir sedanın geri geri giderken sol ayağımı ezmesi bir oldu. Bu aracın şoförü karşıdan gelen ve ondan yol isteyen diğer aracın telaşına kapılıp dikiz aynasına bakmayı unutunca (!) beni görmemiş. Ben de arkam dönük, diğer tarafa yürüdüğümden aracın geldiğini görmeyince (ki insanlarda dikiz aynası yoktur) bu kaza oldu.
    • Bu kaza sebebiyle bugün (16 Nisan Perşembe) biletim olan 4 festival filmine, cuma gecesi Fil’m Hafızası Geceyarısı Çılgınlığı partisine, cumartesi Phantom of the Opera müzikaline (ki bileti ocak başında almıştım), 22’sinde Fil’m Hafızası Star Wars Belong Partisi’ne, 24’ünde yakın bir arkadaşımın Bursa’daki düğününe ve 26’sında 101 Lezzet Yemek Festivali’ne (ki bunu da uzun zamandır bekliyordum) gidemeyeceğim. Evet, bu yüzden moralim bozuk.
    • Festivalden devam edeyim. Bugün gidemeyeceğim 4 film (ve sansürlenen biri) hariç diğer filmlerime muntazam gittim. Kendi programımı gayet güzel oluşturmuşum, gittiklerim beni gayet tatmin etti. Fil’m Hafızası için dördünü ayrıntılı yazdım (bunu yazarken ikisi yayında sadece), diğerlerine de final dosyamızda değinmeye çalışacağım.
    • Genelde en beğendiğim yapım, bir kısa film olan Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! (2015) oldu. En beğenmediğim ise Hint yapımı Court (2014) oldu.
      court
    • Aslında Court kötü film değil. Hint Hukuk Sistemi’ndeki çürümüşlüğü ve hantallığı anlatıyor. Devletin istediği kişiyi keyfi olarak tutuklayabildiğini ve ceza verebildiğini, bu sürece dahil olanların da (sanık, sanık avukatı, savcı, hakim, vd.) aslında normal birer insan olduğunu anlatıyor. Bizim hiç yabancı olmadığımız konular yani. Ama sorunu bu meramını yan hikâyelerle destekleyemediği (veya derinleştiremediği) için filmin çok sarkması. Aynı şeyleri defalarca izliyoruz ve sıkıyor.
    • Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! ise Türk Sineması’nın ilk filmi olduğu iddia edilen ama kimsenin izlemediği Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı‘nın (1914) akıbetini araştıran bir belgesel. Ama durum o kadar trajikomik ki bir süre sonra kahkaha atmaktan nefes alamıyorsunuz. Bergmanya’ya Yolculuk (2013) ve Gözümün Nuru (2013) filmlerinden aşina olduğumuz Melek Saraçoğlu ile Hakkı Kurtuluş ikilisinin kotardıkları film, aslında resmi tarihin saçmalıklarına atılan koca bir şamar.
      mujde
    • Resmi tarihimiz saçmalıklarla dolup taşıyor. Geçen ay #tarih dergisinin Haziran 2014 sayısını okurken yeni bir tanesiyle karşılaştım. Hani birkaç ay önce IŞİD bombalayacak diye gece operasyonuyla taşınan Süleyman Şah Türbesi var ya, türbede yatanın kim olduğu bilinmiyormuş bile. Çünkü bu türbeyi, Osmanlılar kökenlerini Oğuzlar’a bağlayabilmek için (ki bu da meçhulmüş) uydurmuş. Sonra da zaten türbe defalarca yer değiştirmiş.
    • 24 Nisan yaklaştıkça alevlenen Ermeni Soykırımı tartışmaları ile festivalde Bakur‘un (2015) sansürlenmesinin altında ortak iki sebep yatıyor. Bizim kültürümüzde olan yapılan negatif hareketi inkar etme ve yüzleşmekten kaçınma eğilimi ile tüm karşıt sesleri susturma/bastırma isteği. İnsanlarımız bu iki hareketi işine geldiği her yerde kullanmakta sakınca görmez ve genelde de güçlü olan devamlı haklı olur. Yüzyıllar boyunca bu, böyle gelmiştir. Resmi tarihte de, devlette de, sıradan insanda da bunun sürüyle örneği mevcuttur.
    • Türk insanının esas sorunu da budur zaten. Hatalarından hiçbir zaman ders çıkaramayan, en küçük negatif eleştiriyi dinlemekten köşe bucak kaçınan ve bu yüzden de aynı hataları yüzlerce yıldır tekrar etmekten bıkmayan bir halkız.
    • Tabii bir de karşısındaki insanı, kendi dengi, bir insan olarak görmeme; en küçük karşıt eylemde onu şeytanlaştırma eylemi de cabası.
    • Biraz da hafif konulardan devam edelim. Sonbahardan beri arka arkaya takip ettiğin şarkıcıların albümleri çıktı: Jehan Barbur, Ceylan Ertem, Peyk, Mabel Matiz ve Yasemin Mori. İçlerinde en iyisi Ceylan tabii, dinledikçe daha alışkanlık yapan bir çalışma. Peyk’inki hayalkırıklığı oldu. Yasemin Mori bu sefer fazla uçmuş ama zamanla alışılabilir. Mabel’in Vals’i muhteşem. Jehan’da da Naz Barı’nı çok seviyorum.

    • Kayahan’ın vefatına üzüldüm. Kaliteli müzisyenlerdendi, modern popun demirbaşlardandı. 90’ların sonlarına doğru tek şarkı üzerine albüm yapmaya başlayınca soğumuştum. Oysaki önceki döneminde albüm başı 5-6 popüler şarkısı vardır. Bunu geçtiğimiz aralıkta çıkan tribute albümünde de gözlemleyebilirsiniz. 80-95 arası bir sürü enfes şarkıya imza atmıştı. Bunlar içinde benim en fazla aklımda kalan Seni Seviyorum’dur.

  • İzlediğim dizilere baktığımda hepsinin bir derdi olduğunu ve hayatı sorgulayan karakterlere sahip olduğunu görüyorum. Bu kış önce Black Mirror‘a başladım. Yakın gelecekte gerçekleşebilecek teknolojik olayların negatif tarafları üzerinden insanlık hâllerini sorgulayan aşırı depresif bir İngiliz yapımı. Günlük hayatta karşılaştığımız birtakım sorunların ne kadar evrensel, basit ama çözmesi de bir o kadar karmaşık olduğunu gözlemliyoruz.
    black mirror
  • Günümüzde dönen politik oyunlarla evlilik hayatının gelgitlerini keşiştiren House of Cards, insanlığın önemli durumlarından ikisini irdeliyor. Konuya olan dürüst yaklaşımı ve Kevin Spacey ile Robin Wright’ın büyüleyici performansları ile öne çıkan yapımda, seyirciyi düşündüren bir sürü sahne var.
  • Daha bir sezonu yayınlanan ve Altın Küre’lerden zaferle çıkan The Affair, yazar olmaya çalışan evli ve dört çocuk babası bir öğretmenin yaşamını sorgulamaya başlamasından sonrasını anlatıyor. Karşısına da birkaç yıl önce ölen çocuğunun acısını hâlâ unutamayan egzantrik bir kadın çıkıyor. İkili arasında başlayan yasak aşkla beraber sadece ikisinin değil çevrelerindeki insanların hayatlarına da şahit oluyoruz. Klişe gözüken bu öyküyü farklılaştıran unsur, her bölümde iki tarafın bakış açısını ayrı ayrı izlememiz. Böylece aynı olay karşısında kadın ve erkek arasındaki görüş farklılıklarını daha iyi gözlemleyebiliyoruz.
    Episode 101
  • Daha yeni Louie‘ye başladım. Çok önemli konulara değinen, ayrıksı bir komedi. Biraz sivri arkadaşlarla öneririm.

Babama

Haziran 15, 2014 1 yorum

Her çocuk gibi ben de babama bir sürü soru sorardım. Çoğunluğu oldukça saçmaydı, bunlara nasıl dayandığını bilemiyorum. 😀 Ama içlerinden bazıları kaliteliymiş, yıllar sonra düşününce bile nasıl aklıma geldiğini sorgularım. Bunlardan ilki “İlk insan ne zaman ve nasıl ortaya çıkmıştır?” sorusu ki babamın buna cevabı ve sonrasındaki düşüncelerim apayrı bir yazı konusudur, belki bir gün yazarım.

En çok aklımda olan ikincisi ise şuydu: “Baba, çocuklar canları acıdığında, mesela düştüklerinde, neden ‘Baba!!!!!!!!’ diye değil de ‘Anne!!!!!!!!’ diye bağırırlar?” Babam, bu oldukça garip soruya, çocukların anneleriyle bebekliklerinde ve anne karnında daha fazla zaman geçirdiklerinden onlara hem fiziken hem de bilinçaltlarında daha fazla bağlı olduklarını söyleyerek cevap vermişti. Gayet şık bir cevap!

DSC00858

Evet, annelerimiz hepimiz için daha yakındır. Bunun da  altında biyolojik ve psikolojik etmenler yatması mantıklıdır. Lakin bir oğlan çocuğunun gözünde babasının, ilk kahramanı olması da bir diğer tartışılmaz gerçektir. “Benim babam her şeyi yapar!” önermesi yaş arttıkça etkisini kaybetse de onun size verdiklerinin kıymeti ve önemi yadsınamaz. Bazılarımız kimi zaman ona kızmış, nefret etmiş hatta ilişkisini kesmiş de olsa (benim hayatımda böyle bir dönem olmaması böyle baba-çocuk ilişkilerin de hayatın gerçeklerinden biri olmadığını göstermez) bilinçaltında da olsa onun yeri her zaman en üsttedir. Daha fazlasını oku…

Kategoriler:yorum

Biat Kültürü ve Türk Eğitim Sistemi Üzerine

Ekim 28, 2013 2 yorum

1.5 ay önce, yakın bir arkadaşımla oturmuş, gündem üzerine konuşuyorduk. Oldukça beğendiğim ve sonrasında da üzerine çok düşündüğüm bir cümle kurdu: “Bize okullarda insan olmayı değil, vatandaş olmayı öğrettiler.” Bu cümle o kadar çok şeyi açıklıyor ki şaşarsınız. Zaten bu yazıyı kaleme almamın sebebi de bu cümle.

Pak alakadar gözükmeyen bir örnekle başlayacağım. Bu yazın başında bizzat ilgilendiğim bir stajyerim vardı. Bir mühendislik öğrencisi olarak, gelecekteki kariyeri için önemli bir örnek olacağına inandığım stajı için mümkün olduğunca teori kısmını minimize edip pratiği ve iş yaşamını öne çıkarmaya çalıştım. Bu yüzden de verdiğim işleri öylesine yapmamasını, önemli olanın işin/görevin altında yatan mantık olduğunun üzerine basa basa vurguladım. Hakkını yememek lazım, zeki olduğundan kolay kapsa da soruları hep aynı yere çıkıyordu: “Ben bunları staj defterine nasıl yazmalıyım?” Çünkü okulda kendisini öyle bir korkutmuşlar ki sanki stajın tek amacı, staj defterini düzgün doldurmak!

egitim

Okullarda gördüğümüz, bu ülkede okula gitmiş hemen her bireyin yaşadığı bir korku bu: Tek bir hedefe yönelip o hedefin asıl mantığını ıskalamak. Ne yazık ki tüm eğitim sistemimiz aynı kural üzerine kurulu: Çeşitli hedefleri geçmekten ibaret olan bir eğitim hayatı. Sınavlardan yüksel not al, ortalamanı yüksek tut, hocanı dinle ve uyumlu ol. Bunları yaptığınızda ‘iyi öğrenci’ oluyorsunuz. Halbuki bilmiyorsunuz ki size asıl öğretilen ‘devletine saygılı vatandaş’ olma bilinci. Vicdan, erdem, düşünme, araştırma, yorumlayabilme, kendini ifade etme gibi en temel kişilik unsurları eğitim sistemimizde yer bulmuyor. Abartmayalım, bunlardan bazılarının ismi zikrediliyor ama hep dayatılan ana (ve çoğunlukla saptırılmış) hedef uğruna ıskalanıyor. Tamamına yakını ezbere dayalı ve kitabi olan bir sistemde ister istemez bazı insani özellikler ıskalanıyor.

Öğrenci hayatı, tamamen (devlet tarafından kontrol edilmiş) kitaplardan öğreniyor ve doğal olarak kendi kişiliğini oluşturabileceği temel bazı malzemelerden yoksun kalıyor. Hele aileden ve/veya arkadaş çevresinden benzeri bir eğilim gelirse (ki bizim toplumsal hayatımız zaten buna yatkındır, aşağıda açıklayacağım), birey başkalarının koyduğu hedeflere göre yaşayan bir insan haline geliyor. Bilhassa asker ve polis gibi daha orta okulda (yani kendi kişiliği oluşmadan) devlet yatılı okullarına alınıp ağır eğitime tabi tutulan meslek gruplarında bunu daha şiddetli hallerde görebilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Gezi Olayları Üzerine Notlar

Temmuz 2, 2013 2 yorum
  • Son 1 ayda ülke gündemi ve durumu bayağı değişti. Bu blogta okuduğunuz bazı cümleleri dillendirmekte bile zorlananlar, sokağa çıkıp haklarını aramaya başladı. Son derece güzel gelişmeler yaşanıyor yani. Lakin ortamın karmaşasından dolayı ortada sürüyle fikir, sürüyle de fikir çatışması var. Herkes suçu başka birine/bir şeye bağlayıp yakayı sıyrılmayı düşünüyor. Fakat mevcut durumu, o kadar basit çözemezsiniz.
  • Hükümet tarafı, tipik Türk egosuyla “Ben baştaysam benim dediğim olur.” mantığıyla direnişçileri küçümseyip/görmezden gelip dinlemek istemiyor. Olayı, basit bir yürüyüş/miting çerçevesinde tutmak istiyor. Oysa ki daha 1 Haziran’da durum, bu eşiği aşmıştı.
  • Direnişçilerin hepsi olmasa da ve sayıları günler geçtikçe azalsa da bir bölümü de, tek çözümü hükümetin istifasında buluyor ve ne hikmetse bunun hemen gerçekleşeceğini varsayıyor. Evet, direniş daha önce bu ülkenin görmediği kadar önemli ve demokratikti. Lakin bu nokta, bizim ülkemizde hemen sonuç veremez, hele böyle başsız bir harekette. Nitekim hükümet, Hülya Avşar ve Polat Alemdar (orada bulunan karakterdi, oyuncunun kendisi değil) ile görüşerek hareketi nasıl gördüğünü göstermiştir.
  • Sonucun kısa vadede alınamacağı aslında baştan belliydi. Ama nedense iki tarafın çoğunluğu bunu anlamamakta ısrar etti. Hatta hala anlamayanlar (anlamak istemeyenleri ayrı tutuyorum) da mevcut. Türkiye’nin yeni bir döneme girdiğini, bazı şeylerin eskisi gibi olmayacağını artık kanıksamalıyız. Ayrıca, “Eski halde ekonomimiz pek bir güzeldi. Gezi direnişçileri mahvetti!” geyiğine hala inanan varsa cidden fena halde çağ dışı kalmıştır. Üstelik onlara daha kötü bir haberim var: Gezi Olayları ile başlayan dönemde okumayan, araştırmayan, alternatif kaynaklarla bilgisini doğrulamayan (kastettiğim sadece politikada değil, hayatın her alanında geçerli olacak) kişi gündemin gerisinde ve atıl kalmaya devam edecek ve bu gerçek gitgide onları sistem dışına itmeye başlayacaktır. Daha fazlasını oku…

Gezi Parkı Olayları: Öncesi ve Sonrası

Haziran 1, 2013 Yorum bırakın

Ülke tarihi sayılı zamanlarından birini yaşıyor. Son 5-6 günde yaşananlar gerçekten kimsenin tahmin edebileceği gibi değildi. Hala daha kimse işin sonucunda ne olabileceğini çıkartamıyor. Ama ciddi ve güzel gelişmeler yaşandığı kesin. Diğer yandan oldukça insanlık dışı durumlar da vuku buluyor. Tüm bunların ekseninde gaza gelmiş/sokulmuş halk, meydanlara çıkarak sesini duyurmaya çalışıyor.

Herkesin hem fikir olduğu durum şu ki ‘Gezi Parkı’nın yıkılması’ önemli bir sembole dönüşerek AKP hükümetinin son 10 yılda yaptığı tüm negatif icraatların sesi oldu. Tabii bu ‘negatif’lik oldukça subjektif de olabilir lakin genel olarak demokrasi karşıtı icraatlar desek sanırım çoğunluk için uygun olur. AKP, tipik bir sağ partisi olarak 10 yılda parti programına uygun bir sürü icraat yaptı ve sağcılığın (burada ‘sağ’ı ‘kapitalizm’ yerine kullanıyorum) getirisi olarak da bir kısmı (niceliği kişiden kişiye değişir) demokrasi karşıtıydı. Bu da gayet normaldi çünkü sağın/kapitalizmin özünde demokrasi yoktur, sermaye sahibine (biraz da eşek gibi çalışana)  daha çok sermaye getirmeye yöneliktir.

gezi_parki

Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

Mart 16, 2013 Yorum bırakın
    • Geçen ay !f Film Festivali’nde beni çok etkileyen bir reklam yayınlandı. Hatta sırf o reklam için filmlere erken girmeye çalıştım ki reklamları hiç sevmem (mantalite olarak da). Reklam Mini Cooper’a aitti, açıkçası markası önemsiz çünkü ilettiği mesaj önemli. Diyor ki : “Ben normal olmak istemiyorum.” Reklam gündelik olay planlarıyla başlıyor. Dış ses konuşuyor: “Normal sıradandır, ortalamadır. Normal güvenlidir, tanıdıktır, konforludur. Normal bildiğin şeydir, neyse odur. Ama normal harika değildir. Normal süper değildir. Normal hiçbir zaman inanılmaz olamayacaktır.” Burada görüntüler değişip müzik hızlanıyor ve insanların sıra dışı hareketleri gösterilmeye başlanıyor: Asansörde herkesin içinde öpüşmek veya arabaya tutanarak asfaltta kaymak gibi. Ve esas yazı geliyor: “KİM NORMAL OLMAK İSTER Kİ?
  • Ben normal olmak istemiyorum. Gayet ciddiyim. Hayatta hep farklılaşmaya çalıştım. Bunlardan bazıları yanlıştı çünkü kopyaydı. Ama önemli olan denemek. Kendin olmak. Kendi tarzını yaratmak. Her anlamda. Kendi kararlarını verebilmek, özgürleşebilmek (bu dünyada ne kadar olabilirse). Hiçbir zaman sıradan bir insan olamayacağım. İçimden gelmiyor. Birkaç kere denedim. Hatta bunu istediğimi sandığım zamanlar oldu. İşte işten eve geleyim, TV izleyim, evleneyim, çocuklar olsun, vs. Bir süre sonra içimden bir şey beni dürttü, “Yanlış yoldasın.” dedi. Sıradan şeyler bana batıyor, sıkıyor. Kendimi çok üstün gördüğümü sanmayın. Asla. Belki de ben yanlışım. Zaten anormal olan benim! 😀 Fark ettim ki hayatım boyunca bu, bir şekilde devam edecek. Belki biraz durulacağım, mesela evlensem bile normal bir evlilik yaşayacağımı zannetmiyorum. Öyle geliyor nedense. İçimde öyle garip düşünceler var son zamanlarda.
  • Normal olmamak demişken, 2 aydır Yasemin Mori’yi dinliyorum. Kesinlikle normal biri değil! Şarkıları çok farklı bir boyutta sanki. Transa giriyor sanki, söylerken. 15 gün önce de Kadıköy Sahne’deki konserine gittim. Bayağı eğlendim. Tüm şarkılarını aralıksız söyledi, arada teyatral şovlar da yaptı. Tavsiye ederim, farklı bir şey dinlemek için.
  • Bu arada bahaneyle yeni açılan Kadıköy Sahne’yi de görmüş oldum. Bodrum katı olduğundan önce basık geliyor ama havalandırması çok iyi. Sahnesi küçük. Fiyatlar olağan. Gece konserleri için tercih edilebilir.
  • Yaklaşık 1 ay önce bir arkadaşıma selam vermek için Tünel’deki Lale Plak’a uğradım. Önümde bir kadın vardı. Arkadaşım da bir yandan onunla ilgileniyor, bana da “Birsen Tezer burada.” dedi. Önce anlamadım çünkü çok sakin ve olağan söyledi. Tekrarladı, yanlış anladım zannettim. Ama bir baktım, önümdeki kadın gerçekten Birsen Tezer! Hemen döndüm, “İmza verir mi acaba?” dedim. “İmzalatırsın yeni albümü işte.” dedi. Hemen bir tane kaptım oradan, imzalattık. Konuşamadım da kadının karşısında, iyi mi? 😀 Sadece “Biz sizin lansmana da geldik.” diyebildim. “Hangisi?” diye sordu. “Ghetto’da olan geçenlerde.” dedim. “Ooooooo! Babalar vardı orada!” diye cevapladı. Pek bir sevindirik oldum!
  • İşte böyle küçük şeylerden mutlu olabilirim. Diğer türlü, bu yalan dünyada somurtmaktan duramayız, maazallah. Gerçekten, bizi mutlu eden bu küçük şeyler olmasa halimiz nice olurdu! Bazen düşünüp ürperiyorum.
  • Yukarıda normal olmamanın (!) iyi taraflarından bahsettim. Negatif tarafları da var tabii. En önemlisi de yalnızlık. Bazen öyle yalnız hissedersiniz ki koca dünyada sanki bir tek siz kalmışsınızdır. Kıyamet kopmuş da bir tek siz kurtulmuşsunuz. Öylesi bir yalnızlık. Hiç güzel bir duygu değil. O anlarda kafamda neler döndüğünü hayal bile edemezsiniz.
  • Yazıyı güzel bir şarkıyla kapatalım. Fazlasıyla kişisel bir yazı oldu. Sonsuza kadar devam edebilirim lakin pek iyi sonuçlar doğurmaz kendi adıma :D. En sevdiğim şarkılardan biridir, Bulutsuzluk Özlemi’nin Normal‘i. Bu topraklarının en iyi tribute albümü olan, Bülent Ortaçgil İçin Söylenmiş Şarkılar‘ın en iyi 2. şarkısıdır.