Arşiv

Archive for the ‘dizi’ Category

Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.
Reklamlar

Hayattan Notlar

27/03/2012 1 yorum
  • Bu aralar yeni yeni mekanlar keşfettik. Önce onlardan başlayalım: Geçtiğimiz haftalarda bir iş arkadaşım bana Taksim’de bir Ermeni meyhanesi övdü. Adı Cambaz’mış. Ama ben internetten yanlış Cambaz’ı buldum (aslında rezervasyon yapacak arkadaşımı yönlendirdim). Cezayir Sokağı’nda gittik böylece. Ama hem aşırı derece de tenhalığı hem de pahalılığı sebebiyle bir daha gidilmez.
  • Kastedilen asıl Cambaz Fitaş’ın arkasındaymış. Uygun bir zamanda orayı da deneyeceğiz.
  • Bu haftasonu hava güzel olunca, Beşiktaş’tan Rumelihisarı’na kadar yürüdük arkadaşlarla. İki yerde durakladık. İlki Arnavutköy’deki Bodrum Mantıcısı’sıydı. Mantısı gayet güzeldi. Fiyatı hafif pahalı, porsiyonu 14 TL. Kağıt helva arası dondurma ikram ettiler, şık bir hareketti ama küver almaları kötü.
  • Yürüyüşün sonunda Rumelihisarı’ndaki Nar Cafe’ye oturduk. Fiyatlar biraz tuzlu olunca yemekten caydım. Mini burger tabağı aldım. Patatesi gayet güzel kızarmıştı. Ama karşılaştığımız iki sorun yüzünden bir daha oturmamaya karar verdik: İlki, içkileri beyaz porselen kaplarda vermeleri. Zaten görüntü kötüyken, bilerek içkiden de kısmaları haksızca. Arkadaşlarım birkaç defa dile getirmelerine rağmen sonuç alamadı. “Yanda cami var!” bahanesi daha komikti. Caminin yanında içki satacaksan utanmana ne gerek var ki? O zaman satma! İkinci mevzu da garsonlar fazla laubali.
  • Pazar günü de bir arkadaşımın fikriyle Cihangir’e gittim. Çok sapa geldiğinden ne zamandır gitmiyordum. Merdivenlerin aşağısındaki parkta çimenlere oturduk. Harika bir manzara eşliğinde sohbet ettik.
  • ‘Merdivenler’ bence İstanbul’un en güzel ve pek bilinmeyen köşelerinden. Bildiğiniz belediye merdeveni kastettiğim ama şehrin en iyi manzaralarından birine sahip: Çamlıca tepelerinden Süleymaniye’ye kadar geniş bir görüş alanı var. Bilhassa gece tavsiye ederim. Bakkaldan içkisini kapıp merdivenlerde seyre dalan bir sürü insan olur. Ama ilginçtir, kimse kimseye karışmaz ve herkes kendi dünyasında takılır.
  • Biraz geç de olsa Bored to Death’i bitirdim. Sonbaharda yayınlanan 3. sezonun son olduğu yılbaşından önce açıklanmıştı. Biraz da bunun verdiği hüzünle çok geç ve bir o kadar yavaş izledim. Absürd komedinin başarılı bir örneği olan dizi, gerek acayip maceralarıyla gerek sevimli kadrosuyla (Jason Schwartzman, Zach Galfaniakis ve Ted Danson) gönüllerde taht kurmuştu. Son sezon da final bölümü hariç çok başarılıydı. Gerçeklikten biraz kurtulup gülmek isteyenlere tavsiyemdir. Zaten dizinin topu topu 24 bölümü var!
  • Geçtiğimiz hafta gaza gelip, bu yıl En İyi Drama Dizisi ödülünü alan Homeland’i bitirdim. Dizi, 8 yıllık Irak’taki El-Kaide’nin esaretinden kurtulup evine dönen bir denizci ile, onun karşı tarafa geçtiği ve ülkeye saldırı düzenleyeceğini düşünen genç bir CIA ajanının hikayesini anlatıyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin korkularına değinmesi, kimi yönlerde eleştirel davranabilmesi ve aile kurumunu didiklemeye çalışması olumlu yönleri. Zaten çok yerinde bir tempo ile gerilim sevenleri hemen kendisine bağlıyor. Ama sorun 1 sezonluk malzemeyi gelecek sezonlara genişletmeye çalışmasında. Böylece zaten var olan senaryo gediklerini iyice çoğaltıyor. Böylece yüzeysel bakıldığında çok şık gözüken (zaten ödül toplaması da bu yüzden), derinine inildiğindeyse defolarını hemen belli eden bir TV şovuna dönüşüyor.
  • Homeland, bana klasik cazı hatırlattı sağ olsun. Miles Davis albümünü açıp dinlemeye başladım. Çok ferahlatıcı.
  • Geçen hafta vizyona girecek Ayaz filmi, son anda gösterimden çekildi! Sebebi yeteri kadar salon bulamaması. Sinemayı, bilhassa sektörü yakından takip edenler bu sorunu yıllardır biliyor. Bir anda oluşmuş bir sorun değil! Filmin yapımcısı bunu en başından biliyordur gayet. Ama reklam ayağına yatıyor, kendini akıllı sanıyor. Bana da hala billboardlarda gördüğüm reklamlara gülmek kalıyor. Siz böyle şartlarla pazarlanan bir filme gider misiniz?
  • Şimdi aklıma Kevin Smith ve son filmi The Red State‘i pazarlama stratejisi geldi. Amerika’da aynı şartlardan şikayetçi yönetmen, filminin dağıtım hakkını yapımcısından 2 dolara aldıktan sonra, kent kent gezerek özel gösterimlerle filmini göstermiş. Sonuçta gayet de başarılı olmuş. Film, bayağı kâra geçti yanılmıyorsam.  Demek ki önemli olan istemek.
Kategoriler:dizi, fikir, günlük, İstanbul

Hayattan Notlar

  • Boardwalk Empire sezon finalini aralıkta yapsa da ben geç başladığımdan yeni bitirdim. Bu sezon, ilkinden daha iyiydi. Lakin hala dizide bir olmamışlık var ve bu, dizinin bir üst seviyeye çıkmasını engelliyor. Eğlenceli bir izle ve unut dizisine dönüşüyor.
  • Boardwalk Empire her ne kadar Amerika’nın alkol yasağı döneminde geçse de, her bölümde bolca içki içilir. Sezon finalini izlerken ben de kendime bir kadeh viski koymaktan alamadım. Diziye yeni başlayacaklara uyarı, kötü alışkanlıklara vesile olabilir.
  • Bu yıl kar, bitmek bilmedi. Hala yağıyor, sanki hiç sona ermeyecekmiş gibi. Küçükken herkes gibi, ben de karın bir güzellik olduğuna inanırdım. Bembeyaz şekilde yağıyor ve her şeyin üstünü örtüyor. Tüm çarpıklıklar, görmek istemeyeceğimiz her şeyi örtüyor. Her yer beyaza bürünüyor, her şey aynı görünüyor. Sanki farklılıkları da eşitliyor gibi gelirdi.
  • Artık daha farklı düşünüyorum. Evet kar beyaz ama fiziksel özellik olarak siyah! Yani bizi kandıran bir yapıda, göründüğü gibi değil. Kar yağıyor bir güzel, üstü açık olan her şeyi örtüyor, güzellikleri de çirkinlikleri de ve dünyaya masalsı bir hava veriyor. Ama dünya bir masal ülkesi değil. Nitekim kar sadece gözümüzü boyuyor, var olanı bir süreliğine gördürmüyor. Sonra kalktığında, her şey yine çıkıyor. Üstelik buzu, cıvıklığı ve çamuruyla beraber daha da hayatı zorlaştırarak.
  • 10 gün önce kar yine deli gibi yağdığında, Engin akşam bana geldi. Pizza söyleyelim dedik, Little Ceaser’s’da da kampanya varmış, siparişi verdik. 20 dakika filan geçti, telefon geçti. Kar yüzünden getiremeyeceklerini söylediler. Ben de o gece yemeksepeti’nde bir güzel yorum döşedim, sırf herkes görsün diye. Madem getirmeyeceksin, neden sipariş alıyorsun. Hadi aldın,  20 dakika neden bekletiyorsun. Neyse, ertesi gün telefonum çaldı, arayan Little Ceaser’s! Özür dilediler, önce ‘neden şikayet ettiniz’e getirmeye çalıştılar. Ben de bir güzel açıkladım. Tabii bir şey diyemediler ve bedava pizza gönderdiler. Kıssaden hisse: Hakkınızı her zaman savunun.
  • Takipçileri biliyordur, bu ülkenin en iyi dergilerinden Bant geçen yaz yayından kalktı. Bunun yerine kasımdan itibaren e-dergi formatında çıkmaya başladı. Ben birkaç ay bu değişikliğe alışamadım çünkü ben dergilerimi gece yatakta okurum. Geçen hafta yine aklıma geldi ve karıştırmaya başladım e-dergiyi. Oldukça dolu bir içerikle, üstelik elektronik olmanın avatajlarını kullanarak başarılı sayılar çıkartıyorlar. Takip edin bence: http://www.bantmag.com/dergi/
  • Pazartesi pasaport çıkartmaya Gebze Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Bu sefer çipli olan yeni pasaporta geçeceğim. Neyse, tüm istenenleri edinip oturdum polisin karşısına. Polis, ilginç bir şekilde fotoğraflarımı incelemeye başladı. Sanki başkasının fotoğrafı dicektim ki bombayı patlattı: Nüfüs cüzdanımdaki resim bana benzemiyormuş. Ya Ankara’ya sorulması gerekiyormuş ya da cüzdanı yeniletmek. Düşündüm, hemen cüzdan yenilenirse bir daha uğraşmam. Sordum, verirler dedi polis. Arkadaşımla Gebze’de nüfus müdürlüğünü bulduk. Allah’tan hemen verdiler cüzdanı. Emniyete geri dönüp işlemleri tekrardan başlattım. Siz siz olun, nüfus cizdanınıza bir daha bakın, olmadık yerde gıcıklık çıkarabilirler.
  • Gebze kadar leş bir ilçe görmedim hayatımda. Karman çorman, keşmekeş, kalabalık ve olabildiğince çarpık. Gereksiz yere büyük olması da başka bir sorun.
Kategoriler:dizi, günlük Etiketler:, ,

2010-2011 Sezonu Dizileri

09/06/2011 2 yorum

Bu sezon, yalnız yaşamaya başlamamın da etkisiyle izlediğim dizi sayısı hızla arttı. Kısa süreli, sağlam dizilerin sayısında artmış olması, bunun yanında film sektöründe hissedilir derece azalan kalite bunun başlıca sebebidir. Ama şunu da fark ettim, Türklükten midir, yoksa Akdenizlilikten mi bizim kanımızda ciddi biçimde dizi izleme alışkanlığı var. İster Türk yapımı olsun ister yabancı, herkes bir şekilde dizi izliyor.

Ben de bu sezonun dizilerine şöyle bir göz atıyorum:
Bored to Death

Yılda sadece 2 ay yayınlanan bu dizinin 2. sezonu geçtiğimiz ekimde final yaptı. 3. sezonuna da sadece 3 ay kaldı. Absürd komedi sevenlerin şaheseri olan dizi 2. sezonunda da kalitesini düşürmedi. Jason Schwartzman, Zack Galfianikis ve Ted Denson’dan oluşan kemik kadrosu yine maceradan maceraya atıldı. Yeni sezonu da zevkle bekliyoruz.
Boardwalk Empire

2010’un en çok konuşulan dizilerinden olan tarihsel drama, Mad Men kadar olmasa da ayakları yere basan senaryosu, harika kadrosu ve başarılı teknik özellikleri ile beni tatmin etti. Yalnız 2. sezonda bunun üzerine çıkması gerek, yoksa zaten yavaş ilerleyen (slow burning) bir dizi olarak sıkmaya ve bıktırmaya başlar. Daha çok Al Capone istiyorum. Duy sesimi Terence Winter.
Dexter

Bu yıl izlemeye başlayıp 1 ayda 4 sezonunu izlediğim dizi, kimilerine göre yayınlanmakta olan en iyi dizi. Bence akılcı ve zeki senaryosu ve kurgusunun yanında Michael C. Hall’un başarılı performansına borçlu her şeyi. Ama bunlar kaliteyi arttırsa da, sizi ekrana bağlamaktan öteye gitmiyor. Nitekim gelecek sezonunda sağlam bir hikaye bulamazsa hızla çökebilecek bir yapıda. 5. sezonu yine de çok merak ediyoruz.
How I Met Your Mother

Artık anneden umudu tamamen kestiğimiz, anlık esprilerin dizisi oldu. Böylece bittiği anda tarihe gömülecek bir dizi haline geldi. Ama hala zaman zaman size kahkaha attırmayı başarıyor ve çok az da olsa sizi hüzünlendirebiliyor. Mesela ‘Oh Honey’ bölümü kesinlikle yılın en iyi bölümüydü. Biraz da alışkanlıktan kimse bırakamıyor. Bu arada Barney, Robin ile evlenecek bence. Bu da ta ilk sezondan beri kurgulanan ana yapıyı biraz oturtuyor. Bitirin şu diziyi artık!
House, M.D.

Kaç sezon oldu ben sayamadım. İyice pembe dizi kıvamına döndü. Ama yine de çok eğlenceli. Bazı bölümler baysa da artık, heyecanla diğer bölümü bekliyorsunuz hala. House Cuddy’nin evine nasıl girdi ama?!? :DDD Bence son sezon başka bir hastanede geçecek, tamamen tahmin!
The Big Bang Theory

Bazı bölümleri ciddi biçimde bayık olsa da (ta ilk sezondan beri böyleler) kalanları da çok komik oluyor. Sezon finali hafif zorlama olsa da çok eğlenceliydi. Daha 3 sezon izleyeceğiz zaten en az.
Glee

Bu dizi kesinlikle tek sezon olmalıymış. O zaman işte kült olurdu, yıllar boyu konuşulurdu. Freaks and Geeks misali. Ama bunu sonuna kadar sömürecekler ta ki herkes bıkana dek. 2. sezon, zorlama bölümlerin hayli fazla oluşuyla dikkat çekiciydi. Hani güzelim şarkıları olmasa izlenecek tarafı kalmayacak. Bunun da sebebi, söyleyecek sözünün ilk sezon finali itibariyle tükenmiş olması. Yani Sue Slyvester, daha kaç kere bir iyi bir kötü olabilir ki???? Ya da kaç kere Kurt’ün “Ben gay’im ve özgürüm!” geyikleriyle bahtiyar olabilirsiniz ki?
3. sezonu izlememeyi düşünüyordum ki Javier Bardem’in diziye konuk olacağını okudum. Belki izlemem yine de.
ve diğerleri…
Mad Men, 2012 Mart’ına kadar tatilde!
Breaking Bad, sezonunu 4 ay erteledi. Temmuz sonunu bekliyoruz. Bakalım 4. sezon da bir öncekinden iyi olabilecek mi?
Game of Thrones‘u sezon finalinden sonra yazarım. Sadece 2 bölümü kaldı, gayet de güzel gidiyor. Ama sonraki sezona çok şey bırakacak olması üzüyor.
Son olarak, son sezonunu izleyeceğimiz Entourage da Temmuz sonunda başlayacak. Duyurulur.

The Wire: Gerçekçilikte Sınır Tanımayan Dizi

Hayat hakkında iyimser olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta bazı arkadaşlarıma göre sinir bozacak kadar kötümserimdir. Hayatta, iyiler pek kazanmaz, ya da kısa vadede kazanmaz. Ama görünürde genelde kötüler kazanır. Çünkü fiziksel olarak gücü elinde bulunduran genelde kötülerdir. (Aslında saf ‘kötü’ diye de bir şey yoktur, sadece diğer insanlardan daha fazla kötülük yapan insanlar vardır ve onların da bir şekilde bir nedenleri vardır, haklı olmasalar da.)

Sinema ve onun kardeşi televizyon, hayattan kesitler gösterirler bize. Ama bu kesitler, gerçeğe yakın da olsa bir yerlerde mantıksızlık barındırırlar ve bu mantıksızlık da iyilerin kazanmasıyla olur. Bir şekilde kötü son barındıran iyi çekilmiş bir film, her zaman baş tacı edilmiştir. Casablanca ve Donnie Darko aklıma gelen ilk örnekler. Ama çok azdırlar. Hele televizyonda seyircinin ilgisini her hafta çekebilmek adına, mutlaka bir sevgi pıtırcığı barındırır diziler.
The Wire, bu alandaki en ayrıksı dizi. Çünkü olabildiğince gerçekçi. Hayatta var olan tüm açıları, iyisiyle kötüsüyle gösteren bir dizi. Üstelik en ufak bir özendirme özelliği taşımadan, her seferinde iyiyi de kötüyü de ters köşeye yatıran bir dizi.
2002-2008 yılları arasında 5 sezon yayınlanmış. Kalburüstü dizilerin kablolu kanalı HBO tarafından çektirilmesi diziyi izleyebilmemizde ana etken. Ama en arkada 2 adam var, bu dizinin fikir babası olan.
David Shore 20 yıl boyunca Baltimore Sun’da polis muhabiri olarak çalışmış bir gazeteci. 90’larda anılarından bir kitap yayınlıyor ve bu kitabın dizisi çekiliyor. Ama esas malzemesini The Wire‘a saklamış. Ed Burns ise 30 yıl polislik yapmış biri, hem de efsane denilenlerden.
İşte bu iki kişi, The Wire‘ı yazıyor. Baltimore polis departmanındaki olayları anlatıyorlar. Uyuşturucu, gümrük kaçakçılığı, cinayet, dolandırıcılık, siyasi komplo, yalan gazetecilik ve hatta içi boşaltılmış okul sistemi gibi kallavi konulara giriyorlar. Bu konuları da en azından 1 sezon dizide tutuyorlar ki iyice sözlerini söyleyebilsinler.
Dolayısıyla çok karakterli bir dizi. 20’ye yakın, belki de daha fazla ana karakter barındırdığı söylenebilir. Belki olaylar etrafında daha çok yoğunlaştığından karakterlere fazla inemiyor ama yeterli kadar da üzerlerine titriyor. Öyle ki diziden bir karakter atamazsınız, gereksiz diye. Yardımcılar dahil 50-60 karakterin hepsinin bir işlevi var ve bu işlevinin bir sebebi var.
Oldukça sıkı yazılmış bir senaryo var yani. Bazen bir bölümde o kadar olay oluyor ki ekrana kilitleniyorsunuz, mecburen. Her sezonun ana merhamını anlatan ilk 2 bölüm hariç oldukça akıcı bir kurgusu da var. Bu da seyirciyi kendisine bağlatıyor.
Normal dizilerden tek farkı, fazlasıyla gerçekçi olması. Benim için artı olan bu özellik, kimi seyirciyi soğutabilir. Bağlandığınız bir karakter tak diye ölür, kimse dönüp ağlamaz bile, kalıverirsiniz. Yada sezon finalinde tam kötü adamlar yakalanırken, bir bakarsanız işleyiş aynen devam ediyor, sadece değişen adlar.
Bu açıdan efsanevi anlar barındırıyor, seyir zevkinizi bozmamak adına örnek vermiyorum. Ama şahsi beğenilerim şunlardır: Sezon olarak en iyisi 1.’dir, arkasından sırayla 5, 3, 4 ve 2 gelir. Karakter bazında tabii ki Omar Little, en babasıdır. McNulty, Bunk, Dee ve Avon da arkasından gelir. Daha çok değişik karakterler var, bazıları gerçekten çok sıra dışı ve o kadar da gerçekçidir: Ziggy, Bodie, Snoop (bu kızı izlemeniz gerek, hele 4. bölüm açılış sahnesinde), Namond, Bunny, Jay gibi.
Kısacası The Wire, kendini aşmış ve her zaman hatırlanacak bir dizidir. Defalarca izlenebilecek kalitededir. Six Feet Under, Mad Men ve Battlestar Galactica ile beraber en iyi 4 dizimden biri olmuştur.
Kategoriler:dizi, polisiye, TV Etiketler:

Glee!

Geçen ay Glee Altın Küreler’de En İyi Komedi Dizisi ödülünü alınca izlemek geldi içimden. Çünkü hem ne zamandır yeni bir komedi dizisine başlamamıştım hem de dizinin türü olan müzikal-lise komedisi beni cezbediyordu. Malumunuz, hem müzikalleri severim hem de lise filmlerine hastayımdır (80’ler………………!).

Glee, bize çok yabancı bir kelime. Wikipedia’dan araştırdım, 17. yüzyılda ortaya çıkmış bir şarkı türü. Kiliselerde biraz dramaturji katılarak söylenen şarkı diye özetlenebilir ama tabii, daha derin anlam ve metaforları da var. Bu dizide kullanılan manası ise, liselerde kurulan sahne ile müziği birleştiren bir kareografi ile şov yapan bir koro grubu. ABD’deki çoğu lisede bu kulüpten varmış ve turnuvaları düzenlenirmiş.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:dizi, Emmy Ödülleri, şarkı Etiketler:

Diziler…

Uzun zamandır bir dizi yazmaya niyetim var, hep unutulup yalan oluyor. Bari tatildeyken şöyle kallavi bir yazı patlatayım dedim içimden. İçimden çok uzun olacak diye bir his geçiyor.

  • Lost, mayısta bitti gitti, hatırlayanı bile pek kalmadı. Çoğu insan gibi ben de finalden memnun kalmadım. Tüm adanın sırrının dönüp dolaşıp bir ab-ı hayat kaynağı ve onu düzenleyen bir tıpaya bağlanması pek akıl karı gelmedi bana. Finale kadar ne güzel de toparlıyor, maşallah derken, finalde çoğu şeyi ortada bırakıp, kalanını da oldukça basit olarak açıklamaya kalkması beni sinirlendirdi. Son 3 yıldır, bazılarının belirttiği demek ki doğruymuş: Gerçekten yaratıcılar baştan pek bir şey planlamamış, sadece Jacob ve kara dumanın olayı baştan belliymiş.

    Bir arkadaşım, finalde herkes sevdiğini bulduğunu ve bunun dinler üstü olduğunu belirttildiği için benim bazı fikirlerime çok yakın durduğunu, bundan ötürü de sevmem gerektiğini söyledi. Evet, finalin arafta geçen kısmında bu tarz bir şey söylemek istiyor ama ne yazık ki bu, tüm diziye yayılan bir fikir değil. Son sahnedeki ibadethanenin sadece kilise olmayıp 6 dini kapsadığı ima edilse de (camdaki gravürde 6 ayrı din sembolü bulunuyor) bunun finale özel yapılmış bir popülizm (seyirciye oynama) taktiği olduğunu düşünüyorum. Çünkü genelde alt metinde bariz bir şekilde Katolik terminolojisine atıflar yapılıyordu. 2. olaraksa Mısır mitolojisine göndermeler vardı ama bu mitolojinin de genelde Hrıstiyanlaştırma etkisi altında olduğunu düşünmekteyim. Tabii bunlar kişisel fikirlerimdir.

  • Bu sezon bence en iyi finali House, M.D. yaptı. Çok duygusal bir sahneyle duygu sömürüsüne yakın dursa da 1 sezon daha izlenmeye layık bir final yaptı.
  • Ondan sonra Big Bang Theory sürprizli bir finalle gelecek sezonki seyircilerini garanti altına aldı.
  • How I Met Your Mother artık baysa da hala bazen çok güldürmesi ve anneyi iyice merak etmem sebebiyle yeni sezonda devam edeceğim dizilerden.
  • Mayısta 1 hafta içinde Bored to Death’in ilk sezonunu izledim. 2.’si eylülde başlayacak. Zaten 8 bölüm olduğundan kolay izleniyor ama bağımlılık yapıcı. Türü noir-comedy. Hem kara filmlere öykünüyor hem de dehşet komik. Çok sağlam oyuncular barındırıyor. 3 ana karakterde John Schwartzman, Zach Gafiliakis ve Ted Denson var, arada Oliver Platt, Jim Jarmursch filan görünüyor. Farklı bir tat gerçekten. Müzikler de çok iyi. Konuyu bilmeyenlere şöyle özet geçiyim: 2. kitabına bir türlü başlayamayan bir yazar, aniden özel dedektiflik yapmaya karar veriyor. Yeni terk edilmişlik duygusu, spermlerini webde satan bir kanka ve devamlı esas oğlanımızdan uyuşturucu alıp kafa kıyak gezen zengin dergi patronu da yanında hediye.
  • Ardından Breaking Bad’e başladım. 3. sezon haziranda bitti ABD’de. Dizi, kanser olduğunu öğrenen normal bir aile babası olan kimya öğretmeni Walter White’ın, uyuşturucu yapımına girmesini konu alıyor. Zaten bombalara gebe olan hikaye incelikli bir senaryo ile çok iyi yerlere gidiyor. Başlarda olaylar yavaş seyretse de giderek kendi kıvamını buluyor. Bence 3. sezon enfes olmuş. Sadece hikaye uğruna izlenilecek bir dizi. 4. sezon mart 2011’de!
  • Mad Men’in 4. sezonu yeni başladı. Yine ağzımı açık bırakmayı başarıyor. Çünkü hem beni husursuz etmeyi başarıyor hem de kusursuz.