Arşiv

Archive for the ‘kitap’ Category

Hayattan Notlar

  • The Jinx: Life and Deaths of Robert Durst ilginç bir belgesel. 6 bölüm hâlinde HBO’da yayınlandığında bu kadar ses getireceğini yaratıcıları biliyorlar mıydı, emin değilim. Çünkü ortada bir sürü açıdan ilginç bir vaka var: Hukuksal, psikolojik, sosyal, kriminal… Multi-milyarder bir aileye mensup olan Robert Durst’ün çeşitli cinayetlerde birinci şüpheli olması ama bir şekilde hiç hapse girmemesini şaşkınlıkla izliyorsunuz. Ortada çok ciddi bir dram var. Kafasına estiği gibi davranan bir psikopat, sırf zengin olduğundan sistemin açıklarını kullanıp hukuk sistemiyle alay ediyor. Her yerde aranırken 6 dolarlık bir sandviç çalarken yakalanması veya kendisini araştıran bir belgeselciyle röportaj yapmayı kendisinin teklif etmesi cabası… İbretle izlerken sistemin durumu hakkında da bolca düşünüyorsunuz…
    jinx
  • Belgesel yayınlandıktan sonra Durst hakkında yeni davalar açıldığını ve yönetmen Jarecki’nin süreci takip ettiğini not edelim. Yani ‘The Jinx 2’ 2-3 yıl içinde gelebilir.
  • Xavier Dolan’ın ilk iki filmini seyretmiştim ve bence çok abartılıyor. Genelde kadınların olumlu yaklaşması da bu düşüncemi doğruluyor bence. Ama yine de son filmi Mommy‘yi (2014) izledim. Gerçekten farklı, sağlam ve izlemesi keyifli bir film. Dolan üslubunu daha oturtmuş ama yine de sonraki projeleri konusunda şüphelerim bâki.
    entourage
  • The Avengers 2 (2015) ve Entourage (2015) sinemada yaşadığım hayalkırıklıkları oldular. İlki, kendisinden beklenmeyeni (pozitif olarak) yapan bir ilk film ardından gelen vasat bir eğlencelikti. İkincisi ise oldukça eğlenceli ve zeki bir dizinin (iki kere izleyecek kadar bayılırım) vasat bir kopyasıydı.
  • Jurassic World (2015) kendisini bilen vasat bir eğlencelikti mesela, sadece görevini yapıyordu. Kerem Sanatel’in Altyazı’daki (Temmuz-Ağustos 2015) eleştirisine tamamen katılıyorum, okumanızı öneririm.
    inside out
  • Inside Out (2015) artık Pixar’dan beklentilerimizi düşürdüğümüz için oldukça iyi geldi. Ergenliğe adım atmaya hazırlanan bir kızı konu alsa da, sonuçta bir insanın iç dünyasıyla dış çevresi arasındaki etkileşimi ile karakter oluşumunu anlatıyordu ve oldukça da başarılıydı. Tabii ana izleyici kitlesi çocuklar olduğundan bir yerde duruyor ve film, sadece ‘vasat üstü’ olmakla yetiniyordu. Oysa ciddi potansiyeli vardı, mesela bu filmi Miyazaki çekse ortaya çıkacak eser bambaşka olurdu.
  • Bu yıl bilim-kurguya doyuyoruz. Ex-Machina (2015) daha çok görselliğe önem verse de gerçekten başarılı bir film, yılın filmlerinden. Dr. Frankenstein hikâyesi ile yapay zeka konusunu çok başarılı bir şekilde birleştiriyor. Bu film hakkında Fil’m Hafızası için Mustafa Koca sağlam bir eleştiri yazdı, öneririm.
    mad max
  • Keza Mad Max: Fury Road (2015) hem başarılı bir post apokaliptik bilim-kurguydu (steam estetiği korunmuş yine) hem de dur durak bilmeyen bir adrenalin deposuydu. Neredeyse soluksuz izledim. Yapım tasarımı, kostümler, makyaj ve ses tasarımı efsane olmuş. Şimdiden yılın en iyileri arasında.
  • Tek sevmediğim film türü olan korkuda da iyi bir yapım izledim: It Follows (2014) izleyiciyi şaşırtabilen ve haddini de bilen nadir korkulardan. Ama n’olur devamı gelmesin!!!
  • Edebiyatla aram hiç iyi olmadı, kitap okumaktan sıkılan biriyim ne yazık ki. Zaten istediğim edebiyat birikimini yapabilseydim yazarlıkta çok daha iyi yerlerde olurdum herhâlde. Yine de arada kendimi şaşırtabiliyorum. 2 ay içinde 3 klasik okudum, bana göre bir rekor bu!!! 😀
  • Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna‘sı gerçek bir başyapıt! Söyleyecek sözüm olamaz…
  • Ardından Yaşar Kemal’in İnce Memed‘ini okudum ki o da çok başka bir şaheser. Tabii biraz efsaneleştirme var ki bence doğal da… Şimdi ikincisini okuyorum.
    tatar çölü
  • Selimiye’de tatildeyken pansiyon sahibemiz Elâ Hanım, biraz metazori olarak arkadaşımla bana Dino Buzzatti’nin Tatar Çölü‘nü (Il Desserto del Tartari) okuttu, iyi de yaptı. İnsanın kafasındakiyle gerçeğin ne kadar farklı olduğu hakkında hafif sürrealist bir yapıt. Pek aksiyon yok kitapta çünkü esas amaç okuyucuyu düşündürtmek, tatilde olmasam okuyamazdım. Çünkü bir arkadaşımın Facebook’ta yazdığı gibi: “Tatar Çölü bitmeeeeeeeeeez… Bekle bekle bitmeeeeeeeez.”
  • Bu arada Elâ Hanım kitabın en iyi çevirisinin Can Yayınları’ndan çıkan Nihâl Önol’unki olduğunu belirtti ısrarla. Zaten bize de yırtık dökük de olsa o çeviriyi okuttu. Diğerleri yavanmış.
    20150613_123842
  • 20150610_102418Haziranın ikinci haftası Marmaris’in Selimiye köyünde tatil yaptım. Tek amacım dinlenmek ve denize girmekti, tam da amacıma ulaştım. Okuldan (yurttan) bir arkadaşımla 8 gün kaldık. Sahil şeridinin dar olması yapılaşmanıın içeriye girmesine izin vermiyor, o yüzden koy boyunca  yayılmış yerleşim. Tabii 20 yıl önce küçük bir balıkçı köyüyken şimdi turistik olmuş ama fazla yer olmaması çok bozulmamasını sağlamış. Yolu çok virajlı ve uzun, o yüzden ana misafirler milyon dolarlık yatlarını bağlayanlar. Bu yüzden yan yana Carrefour, Macro Center ve Migros’u görebileceğiniz tek yer Türkiye’de.
    20150613_200258
    20150610_104506
  • Okullar kapanmadan gitmekle çok isabetli davranmışım. Zaten sessiz ve sakin olan köy iyice kendi hâlindeydi, bazı yerler açılmamıştı bile. Biz Hydas Pansiyon’da kaldık, çok memnun kaldık. Köyde galiba 3 otel var, onlar da ufak ama pansiyonu tercih edin derim.
  • İki güzel ve ünlü rakı-balık lokantası var, Sardunya ve Hidayet’in Yeri. İkincisi bence daha güzel çünkü önü açık ve etrafı boş, fiyatı da biraz daha uygundu. Sardunya daha sosyetik, servise çok önem veriyorlar ama önüne zincirleyen yatlar zevki baltalıyor. İkisinin de fiyatları İstanbul seviyesi, içki de içerseniz adam başı 150’ye kalkarsınız. Ahtapot ve kalamarı güzel yapıyorlar. (ki İstanbul’da ahtapot yapamıyorlar!!!)
    20150613_103808
    20150613_121355
  • Ayrıca köy meydanında ev yemekleri yapan Beyaz Ev Yemekleri, yanında Badem Mantı, biraz içerde de Mavi Pide Salonu karnınızı rahatlıkla doyurabileceğiniz yerler.
  • Tekne turu yapmadan sakın ayrılmayın! Ben 2 gün çıktım, harika koylara götürüyorlar! Kendinizi cennette sanabilirsiniz…
  • Ramazanda da arkadaşlarla Saros Körfezi’ndeki Gökçetepe Tabiat Parkı’nda kampa gittim. Bahaneyle ilk çadırımı aldım. Çekiniyordum, yapamayacağımı düşünürdüm çadırda ama gayet güzeldi. Ormanda bol oksijenle uyumak çok keyifli!! Gökçetepe’nin denizi taşlık olsa da çok güzel.
    gokcetepe
  • Kışın ilk defa bir crowdfunding kampanyasına katılmıştım. İlk albümüne (M.U.S.I.C.) bayıldığım Elif Çağlar, ikinci albümü (Misfit) için düzenledi. Sanırım 15 $ verdim. Mayıs sonunda  önce indirme linki geldi, sonra da imzalı albüm adresime geldi. İyi ki katılmışım kampanyaya, harika bir albüm olmuş, tam saf caz!
  • İki hafta önce de efsane bir albüm keşfettim. 1 yıl önce çıkan Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar (Ankâ). İçinde muhteşem şarkılar var. Fazıl Say, Kardeş Türküler, Umay Umay, Birsen Tezer, Vedat Sakman, Zülfü Livaneli albüme katkı verenlerden sadece birkaçı. Mesela Hilmi Yarayıcı ve Yasemin Göksu’nun ‘Hançerin Sapı’ düeti efsane. Dinleyin, defalarca…
  • Bu arada İlhan Şeşen ayrıldıktan sonra sönen Grup Gündoğarken ikidir harika şarkılarla karşıma çıkıyor farklı toplama albümlerde. Ezginin Günlüğü tribute albümündeki ‘Eksik Bir Şey’ efsane bir şarkıdır. Metin Altıok’ta da ‘Geriye Kalan’ çok farklı ve özel.
  • Politika yazmak istemiyorum artık. Zaten diyeceğimi film analizlerinde çaktırmadan diyorum, anlayana… http://filmhafizasi.com/medeniyet-uzerine-cesitlemeler-les-invasions-barbares/ bayağı politik oldu mesela…

Hayattan Notlar

  • Yine kitapla bir ‘Hayattan Notlar’a daha başlayalım: Geçtiğimiz ay gösterime giren Baz Luhrmann’ın The Great Gatsby‘sini izlemeden kitabını okuyayım, dedim kendi kendime. Kitabı gösterim öncesi bitirmeme karşın, film hakkındaki sürüyle negatif eleştiri sayesinde filme gitmedim. Bir ara izlerim nasılsa. Lakin geçen hafta, 1974 yapımı uyarlamasını izledim. Klasik ve kolaya kaçan bir uyarlama olmuş. Yönetmeni Jack Clayton, adamın neredeyse en ünlü filmi bu. Asıl senarist bomba: Francis Ford Coppola! Coppola adından beklenildiği kadar yaratıcı değil. Zaten okuduğuma göre esas senaryoyu çok cüretkar değişikliklerle Truman Capote (bkz. Breakfast in Tiffany ve In Cold Blood) kaleme almış ama stüdyo beğenmemiş. Oyuncu seçimi fiyasko bence: Robert Redford ve Mia Farrow. İkisi de yakışmamış.

great gatsby

  • Kitaba gelirsek; çok başarılı olduğu kesin. Fitzgerald burjuvazinin kibrini, tekdüzeliğini ve vurdumduymazlığını altmetinlere iyi yedirmiş. Yüzeyden bakınca, tipik bir zengin kız-fakir oğlan hikayesi lakin altı çok iyi beslenmiş. Karakterler gayet canlı ve tökezlemiyor. Hem kaliteli hem de zevkli bir kitap okumak isteyenlere tavsiyemdir.
  • Ondan hemen sonra en sevdiğim film eleştirmeni olması dolayısıyla Uygar Şirin’in Karışık Kaset‘ini okudum. Bir şaheser olmadığı kesin, yer yer klişeler de var lakin ben kitabı çok sevdim. Sebebiyse kendimi bulmam. Ana karakterin bazı özellikleri ve bazı davranışları bana acayip benziyor. Zaten sulugöz bir romantik film hayranı olarak konu da bir süre sonra beni eline aldı. Aralarda da enfes şarkılar var. Sıkılmadan okunacak, sağlam bir roman.

karışık kaset

  • Şu sıralar ise ünlü Game of Thrones dizisine konu olan A Song of Ice and Fire kitap serisine başladım. Daha ilk kitabın 200. sayfasını yeni geçsem de serinin ana görünümü belli oldu. Kitaplar, asıl gücünü olay örgüsünden ve fantastik türü layığıyla kullanmasından alıyor. G.R.R. Martin kolay okunan (İngilizcesi gayet anlaşılır), akıcı ama yüzeysel bir eser yaratmış. Daha bir sürü ayım bu eserle geçecek gibi duruyor, sırf olayların gidişatı için soluksuz okunabilir.

a song of ice and fire

  • Konserlere gelirsek, mayısın başında ilk senfoni konserime gittim. İKSV ve Eczacıbaşı, merhum Şakir Eczacıbaşı anısına New York Filarmoni Orkestrası’nı 2 günlüğüne İstanbul’a getirdi. Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen konserlerin ikinci gününe katıldım. İlk senfonik konserimdi ama hiç sıkılmadım. Önce çevremi gözlemledim. Oldukça şık bir davetli topluluğu vardı. En ucuz biletlerin olduğu balkonda daha çok benim yaşlarımdaki kitle vardı ve ortam daha rahattı. Şortla gelen bile gördüm. Konserin ikinci arasında çaktırmadan ana salona indiğimizde ise profil değişimi çok açıktı. Tamamen abiye kıyafetler için üst sınıftan oluşan bir tabaka. Gayet şık bir kumaş pantolon-gömlek kombinasyonu yapmama rağmen ben bile eğreti kaçıyordum aralarında. Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

  • 2 ay önce Kürşat Başar’ın en popüler romanı olan Başucumda Müzik‘i bitirdim. Oldukça sürekleyici bir eser, bir çoksatanda olması gerektiği gibi. Başlarda kitabı çok beğeniyordum Kürşat Başar’ın bir erkek olarak bir kadının birincil sahış anlatımıyla yazabilmesi ve bunu kıvırabildiğini görebilmek (çünkü yazarken yapamadığım nadide şeylerdendir, kadın bakış açısını yansıtabilmek) bana büyük keyif verdi. Lakin sonlara doğru Başar’ın üslubunun monotonlaşması ve dolayısıyla sıkıcılaşması kitaptan beni soğuttu. Biraz edebiyat yapmak isteği, biraz da yazar kibriyle kahramanın düşüncelerine daha fazla yer verip romanı iyice ağdalaştırması romanın seviyesini düşürmüş. Ayrıca, roman ilerleyince Başar erkek aklının esiri olup yada romanı popülerleştirmek adına kahramanın seçimlerini, bir erkek bilinciyle yapmış (yada 28 yıllık şu kısa ömrümün bana öğrettiği kadın seçimleri yanlış). Ayrıca, bu kadar politik bir altyapıya sahipken ısrarla apolitik bir roman olması, açıkçası bana ters geldi. Lakin “Bir romans romanından bunu bekleyemezsin!” de diyebilirsiniz, siz de haklısınız.

Başucumda-Müzik

  • Kitapta geçen birkaç cümle beni çok düşündürdü. Ne yazık ki, okurken beğendiğim cümlelerin altını çizme gibi bir alışkanlığım yok. Olsa burada sizinle de paylaşırdım. Ama içlerinde en akılda kalıcı olan ve beni hala daha düşündüreni şu: “Eğer birini sevmek için bir neden bulamıyorsanız, onu gerçekten seviyorsunuzdur.”
  • İlk önce saçma geldiğinin farkındayım. Çünkü herkesin, her şey için ufak da olsa bir nedeni vardır. Hele yaşadığımız çağ içinde. Ama sonra düşündüm, gerçek sevgiyi, koşulsuz sevgiyi düşündüm. İşte onun için bir nedene gerçekten gerek yok! Zaten kastettiğim tamamen mucizevi bir şey açıkçası. Çok olmayan bir şey, aşk da denilen şey. Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.

The Godfather the Book

Bursa-Ankara-İstanbul-Bursa yolculukları uzun olacağından yanıma kolaylıkla okuyabileceğim bir kitap almam gerektiğini düşündüm. Kütüphanede de en üste Baba’yı görünce direkt aldım. Kitabı, filmi izlemeden önce orta okuldayken okumuştum. O zamanlar çok beğenmiştim.

Kitaba Ankara’ya gitmek üzere terminalde beklerken başladım. İstanbul otobüsü, Bursa Terminali’ne girdiğinde de bitirdim. Öncelikle kitabın pek bir edebi değerinin olmadığını fark ettim. Çok iyi yazılmış bir aksiyon kitabı. Gözlemleri göz kamaştırıyor. Bunda sanırsam Mario Puzo’nun mafyayı iyi araştırması, hatta tanımasının payı var. Hiçbir falsosu olmayan bir kitap.

Tabii filmden bariz farkları var ama film, kitaptan daha iyi. Yine de okumayanlar için farkların üzerinden geçelim:
· En önemli fark, yan karakterlerin bile geçmişini içermesi. Detaylı şekilde geçmişlerinin kitapta oynadığı rol üzerindeki izdüşümü.
· Bazı karakterlere daha fazla yer ayrılması: Johnny Fontane bölümü oldukça yer tutuyor. Johnny’nin kankası Nino Valenti yine önemli bir karakter oluyor. Sonny’nin metresi Lucy Mancini’ye, bilhassa Sonny’nin ölümünden sonra ciddi yer ayrılmış. Lucy’nin yeni kocası Dr. Jules filmde hiç yok ama kitapta önemli bir yan karakter, ailenin önemli ameliyatlarına giriyor. Yine ailenin tetikçileri hakkında daha fazla bilgi var.
· Hollywood/Las Vegas bölümü daha geniş. Hollywood’daki yozlaşma açıklanıyor.
· Final hafiften farklı. Apollina’yı öldüren çoban da finalde öldürülüyor.
· 3. filmde Don olacak Sonny ve Lucy’nin oğulları yok. Lucy’nin, Sonny öldüğünde hamile olduğu belirtiliyor ama sonra çocuktan hiçbir şekilde bahsedilmiyor. Kürtaj olduğu anlaşılıyor.
· 2. filmde önemli yer tutan Vito Carleone’nin gençliği kitaptan direkt alınmış. Sadece Sicilya’daki babasının katilini öldürüşü yok.
· Michael’ın babasından Don’luğu öğrenmesi daha detaylı açıklanmış.
· Michael ve Kay’in 2. çocukları kitapta erkek. (ilk filmde bahsedilmiyor ama sonraki filmlerde kız olduğu görülüyor)
· Olaylar kitapta tam 10 yılda oluyor, filmde ise yaklaşık 5 yıl.

Kategoriler:kitap Etiketler:

Birbirinden Çok Farklı 2 Kuzen Film

Birkaç sene önce bir arkadaşım anlatmıştı. Yıllar önce, sanırım 70’lerde, Emre Kongar Ankara’da bir sahafa gidiyor. Sahaf sahibi Kongar’a Ortaçağ’dan kalma bazı kitaplara sahip olduğunu söyleyip öneriyor. Kongar kitapları herhalde değersiz buluyor ki almıyor. Sonra aynı sahafa Orhan Pamuk ile Umberto Eco geliyor. Daha ikisi de ünlü değil, sıradan insanlar. Bu ikili bahsi geçen kitapları kapışıyor. Aradan 1-2 yıl geçiyor ve 2 kitap edebiyat dünyasını sarsıyor. Eco Der Name Der Rose/Gülün Adı’nı çıkarıyor, Pamuk ise Kara Kitap’ı yazıyor. Anladınız herhalde, bu iki önemli kitap sahaftan aldıkları kitaplardan derleme. Kongar durumu çakınca hemen sahafa koşuyor, geride kalan birkaç kitabı satın alıyor. Sonra Kongar da bir kitap derliyor onlardan (kitabın adını unuttum, demek ki pek ses getirmemiş.). Kitabının önsözünde de yukarıdaki olayı anlatıyor.

Bu hikayeyi neden yazdığıma gelince, geçen hafta SİYAD’ın 40. Yıl Derlemesi’nde Gizli Yüz’ün eleştirisini okuyordum. Filmin Kara Kitap uyarlaması olduğunu öğrendim. Tabii direkt yukarıdaki hikayeyi hatırladım. Sonra da filmden kareler gözümün önüne geldi. Gizli Yüz Türk Sineması’nda türünün nadide örneklerinden. Filmi Orhan Pamuk’un kendi senaryosundan Ömer Kavur uyarladı. Film tümüyle fantastik bir hikaye anlatıyor ama zamanın Türkiye’sinde (1992) geçen.

Gizli Yüz tamamen mitolojiye sırtını yaslayan, isim içermeyen absürd bir film. Film 1992’de geçse de daha çok bir orta çağ havası hakim. Bu havayı tek bozan videonun filmdeki yeri. Saat kuleli kasaba, saate aşık olan insanlar, babanın ölünce ortaya çıkan hazinesi gibi öğeler bulunduruyor ki bu öğeler bir Türk filminden daha çok Bunuel ve ya Lynch’e yakın. Aynı eskiden anlatılan kocakarı masallarını da andırıyor. Ömer Kavur tıpkı Anayurt Oteli‘nde yaptığı gibi bizim sinemamızda hiç eşelenmemiş bakir bir el atıyor. Üstelik mitolojinin ana vatanı olan toprakların üzerinde bir ilki gerçekleştiriyor. Sonunu hala çözemesem de derin analizlere layık bir film.

Keza Gülün Adı‘na baktığınızda mekan olarak da Orta Çağ’da geçen bir hikaye görüyoruz. Bu sefer hikaye sembolizme gerek duymadan direkt anlatıyor derdini lakin anlatırken de çeşitli alt metinlerden güç alıyor. Film, Orta Çağ’ın bağnazlığı içinde bilimi vurgularken bunu öylesine değil, gayet planlı bir stratejiyle yapıyor. Tabii ki Sean Connery, F. Murray Abraham ve Christian Slater’li kadrosuyla Gizli Yüz‘den katbekat popüler ama öz olarak popülerleşmenin getirdiği eksileri var.

Son kertede, birbirinden çok farklı gözüken bu iki filmin kardeş çocukları olduğunu bilmek çok ilginç geldi bana.

Harry Potter ile Büyümek

Harry Potter serisi 10 yıllık bir dönemi kapsıyor. Son kitap, Harry Potter ve Ölümcül Takdis, ile birlikte bu seri de nihayete erdi. Öyle bir seri ki her kitabın çıkışı yeni bir satış rekoru kırdı. Yazarını alt-orta sınıftan en üst sınıfa çıkardı. Rowling şu anda İngiltere’nin en çok kazanan ve belki de Kraliçe’den sonra en güçlü kadını. Hatta öyle ki çevirenleri bile zengin etti. Sevin Okyay bunca yıl sonra para kazandı. Bir sürü makale ve yazıya konu oldu. Hollywood hala daha filmleri çekmekle meşgul ki o filmler gişe rekorlarını allak bullak etti. Oyuncaklar, temalı ürünler derken kendi ekonomisini yarattı bir nevi. Bu ekonomi de sona ereceğe hiç benzemiyor. Kısacası Harry’ciğimizin daha çok kulağını çınlatacağız.

Seri 97’de başladı. Gazetelerde çıkan haberleri hayal meyal hatırlıyorum. ABD ve İngiltere’nin genç bir büyücünün maceralarını merakla takip ettiği yönünde ilginç haberleri her medyada kendine yer buldu. O zamanlarda da ben fantastik edebiyatla gayet içli dışlıydım. Aradan 3-4 yıl geçti, filmlerin çekileceği duyuruldu, ben de bir okuyayım dedim. Kitabı alış, o alış. Daha yeni bırakabildik işte. İlk kitabı, Harry Potter ve Felsefe Taşı, ne kadar sürede bitirdim, tam hatırlamıyorum ama 5 günü geçmediğine kalıbımı basarım.

Kitap inanılmaz sürükleyiciydi, elinizden bırakamıyordunuz resmen. Bunda da deneyimli edebiyatçımız Ülkü Tamer’in başarısı unutulmamalı. Hemen ardından kitapçıya gidip ikinci kitabı, Harry Potter ve Sırlar Odası, aldım, sadece 2 gün sürdü okumam. Ben okumaya başladığımda yurt dışında 4. kitap yeni çıkmıştı. Dolayısıyla 3. kitap, Harry Potter ve Azkaban Tutsağı, bir ay içinde, dördüncüsüyse, Harry Potter ve Ateş Kadehi, 3 ay içinde çıkmıştı. Vesselam 6 ay içinde Harry Potter fanatiğine dönüşmüştüm. Her kitabın öncekine göre daha iyi ve doyurucu olması harikaydı. Bu arada Ülkü Tamer çevirmen koltuğunu sinema eleştirmeni Sevin Okyay’a bırakmış ama çeviri pek zarara uğramamıştı. 4. kitaptan itibaren Okyay’a, kendi oğlu ve yine sinema eleştirmeni Kutlukhan Kutluk yardım etti.

6 aylık sürede 4 kitabı arka arkaya okumam bir devamlılık yaratmıştı ve galiba bu, kitapları daha çok sevmemi sağlamıştı. En çok sevdiğim kitap 4. kitaptı (ve hala öyle) ve bir daha aynı tadı alamadım. Geri kalan 3 kitap beni heyecanlandırsa da hep bir şeyler eksik kaldı. Bu durumun ana etkeni kitapların çıkması sırasında geçen ara sırasında büyümem (diğer manasıyla olgunlaşmam) olabilir. Ama esas etken zamanla kitabın büyüsünden uzaklaşmış olmam. 4. kitabı lise 2’de sıra altında okuyordum. 7. kitabı ise üniversitenin son yaz tatilinde okudum. Aradaki zamanda geçirdiğim değişim çok büyük. Belki Harry de her kitapla büyüyordu ve dolayısıyla kitap daha karmaşık bir hal alıyordu ama bu büyümeyle, gerçek hayattaki büyüme birbirinden ayrılıyordu. Sonuçta Harry’nin hedef kitlesi belliydi, bir çocuk kitabından bir polisiye kitabındaki karmaşıklığı bekleyemezdiniz. Ayrıca Harry bir Yüzüklerin Efendisi ve ya ardından gelen FRP kitaplarına da benzemiyor. Sonuçta Harry bir masal kahramanı olarak çocuklara hitap ediyor. Evet, alışageldik bir kahraman değil, biraz daha gerçekçi, fantastik edebiyatın ekmeğini yiyen bir kahraman ama bu, onun esas kitlesini hiç değiştirmedi.

Harry hiç cinsellikle uğraşmadı, hiç mastürbasyon yaptığını okumadık, tek düşündüğü Zo Chang’i ya da Ginny’yi öpebilmekti ve öptü zaten ama ileriye gitmedi. Ron’un Hermione’yi sevdiğini herkes biliyordu ama el ele tutuşmadılar bile. Kitaplarda da hiç gri karakter olmadı, ya kötü vardı ya da iyi. Bazı iyi karakterlerin kötü taraflarını öğrendik (Harry’nin babası herkese yukarıdan bakarmış mesela) ama bu yönleri onların iyi olmasına gölge düşürmedi hiçbir zaman. Kötüler de hep kötüydü, ancak son anda tövbe edip iyi olabilenler vardı (Dudley bile son kitapta iyi olabildi). Ayrıca hiçbir kitap edebi kitap mertebesine ulaşamadı, ileride klasik çocuk kitapları arasına girebileceğinden bile şüpheliyim.

Ama tüm bunlar kitabı heyecanla okumamı engellemedi. Son kitapta bile Snape hakkındaki gerçeği okurken çok heyecanlandım. Rowling’in hakkını vermek gerek, harika bir evren yarattı ve bu evrene karakterlerini sağlam yerleştirdi. Tek hayal kırıklığım kitabı çok klasik bitirmesi. Tamam, Voldemort’u öldüreceği belliydi ama bunun ceremesini de çekmesini bekliyordum. Hatta Voldemort’un Ginny yoluyla şantaj yapmasını bekliyordum, tabii fos çıktı. Seri fazla iyi bitti. 3. kitap bile 7’den daha karanlıktı.

Bu arada 5. kitap, Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı, okuduğum son çeviri oldu. Son 2 kitabın çeviri süresine dayanamayarak orijinalini okudum, daha iyi olduğu gerçekti. 6. kitap, Harry Potter ve Melez Prens, daha insani geldi bana ve kesinlikle en karanlık kitaptı. Sonuçta koskoca Dumbledore ölüyordu, çoğu hayran (ben dahil) 7. kitap, Harry Potter ve Ölümcül Takdis, çıkana kadar Dumbledore’un öldüğüne kesin olarak inanmadık. Hatta 7. kitaba ilk başladığımda Fransız arkadaşım Louis ile Dumbledore’un nasıl geri gelebileceğini tartıştık.

Filhakika, 7 kitaplık Harry Potter serisi sona erdi. Çok konuşuldu ve konuşulmaya devam edecek. Belki elle tutulur bir şey bırakmayacak geriye fakat popüler kültüre yaptığı büyük katkı es geçilmemesi gerek. Sonuçta Harry’yi benim babam bile biliyorsa bir şeyler başarmış demek. Beyaz zamanında Hayri Pıtır diye az mı dalga geçti, hem?

Kategoriler:kitap, yorum Etiketler: