Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.
Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: