Arşiv

Posts Tagged ‘Chan-wook Park’

Filmekimi 2016 İzlenimleri

Paterson [Jim Jarmusch]

paterson

Bir otobüs şoförünün hayatı ne kadar değişik olabilir ki? Ya şiir yazan bir şoför? Amerikan Bağımsız Sineması’nın has yönetmenlerinden Jim Jarmusch, başkasının elinde çöpe benzeyecek bir konudan çok farklı bir sanat eseri çıkarmayı başarıyor.

Kendi hâlinde karısı ve köpeğiyle yaşayan bir şoför olan Paterson, şiire ilgi duymaktadır. Tüm boş zamanlarında çevresindeki nesneler hakkında serbest vezinde şiirler kaleme almaktadır.

Bu iki cümleyle kabaca özetlenebilecek filmin güzellikleri detaylarda yatıyor. Eşinin evdeki hâlleri, otobüse binen yolcular ile onların kendi içlerindeki konuşmaları, müdavimi olduğu bardaki kişiler, kendisiyle aynı adı taşıyan şehrin ara sokakları, o sokaklarda karşısına çıkan insanlar… Paterson, giderek önemini yitirmekte olan şiir hakkında şiirsel bir film. Tıpkı Paterson’un yazdığı şiirler gibi, ilk bakışta basit ve önemsiz gözükse de derin anlamlara sahip detaylarıyla güzelleşen bir eser. Jarmusch’un özgünlüğüne şapka çıkarmamak elde değil. Kesinlikle yılın en önemli yapımlarından.

The Age of Shadows [Jee-woon Kim]

the-age-of-shadows

6 yıl önce Jee-woon Kim’in I Saw the Devil (Ang-ma-reul Bo-at-da) filmini izlediğimde şoke olmuştum. İnanılmaz derecede şiddet içeren film, aynı zamanda çok gerçekçi ve detaylara önem veren bir senaryoya ve mekik gibi işleyen bir kurguya sahipti. Yönetmenin Amerika (Warner Bros) finansmanlı yeni filmi The Age of Shadows, yüzeyi oldukça parıltılıyken değersiz bir eşyayı andırıyor.

Kore’nin Japon işgali altında olduğu yıllarda Koreli milliyetçilerin planlarına ve onların peşindeki Japonlara odaklanılıyor. Tarihi bir polisiye için oldukça zengin bir malzeme barındırıyor lakin çok müsait olmasına karşın bu konuyu irdelemiyor ve günümüzle de ilişkilendirmiyor. Son derece heyecanlı bir hikâye kurmak kâfi geliyor Kim’e ve bunu cilalamak için de elinden geleni yapıyor. Dekorlar, sanat yönetimi, kostümler ve bunların tarihsel gerçekçiliği göz alıcı. Bunların yeterince kullanılmaması ise hayal kırıklığı.

Voyage of Time: Life’s Journey [Terrence Malick]

voyage-of-time

Yönetmeni mastürbasyon yapmakla itham edenleri hiç anlamam. Sonuçta film, yönetmeninin düşüncelerinden oluşan bir eserdir ve bunu beğenmediği için yönetmeni böyle bir şeyle suçlamak abesle iştigaldir. Lakin ünlü yönetmen Terrence Malick’in son eseri Voyage of Time: Life’s Journey‘i izlerken ne yalan söyleyeyim, bu itham aklımdan defalarca geçti. Çünkü yeryüzünde zamanın izlerini sürmek iddiasında olan belgesel, resmen anlaşılmamak için her şeyi yapıyor. Anlamsız şekilde defalarca tekrarlanan imajlar, bir derdi olmayan kurgu, Hrıstiyanlıkla alakası olmamasına rağmen bu dinle ilişkilendirilmeye çalışılan unsurlar, gereksiz efektler… Sanki Malick, Ron Flicke’nin muazzam başyapıtları Baraka (1992) ve Samsara‘nın (2011) berbat bir kopyasını çekmiş.

Câini/Dogs [Bogdan Mirica]

caini

Balkan coğrafyasında western izlemek, ilk bakışta saçma gelse de aslında çok mantıklı bir iş. Dağların arasına sıkışmış, uzun bozkırlarda erkeklik taslama sevdasındaki bireylerin çıkışsızlığı tam da western öğelerine sahip. Üstelik bu teknoloji çağında kırsalı anlatmak için birebir bir tür. Bogdan Mirica’nın eseri, kendisine dedesinden miras kalan toprakları satmak için kırsala glen bir adamın, bu arazide kendi hükümdarlıklarını kurmuş olan dedesinin çetesine toslamasını anlatıyor.

Yapımın; kendisini bilmesi, tempoyu ve atmosferi buna uygun kurması ile başarılı performansları en büyük artıları. Lakin westernin modasının neden çoktandır geçmiş olduğunu da hatırlatıyor.

Ah-ga-ssi/The Handmaiden [Chan-wook Park]

the-handmaiden

Chan-wook Park’ın yeni işi Ah-ga-ssi (The Handmaiden), ustanın mahirliğini kanıtlayan bir yapım. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından incelikle uyarlanan senaryo üç bölümden olşuyor ve her birinin finalinde bir sürpriz var. Park, ustalıkla yerleştirdiği bu dönüşlerle filmden alınan keyfi üstlere çekiyor.

Kusursuz sanat tasarımı, kostüm, makyaj ve oyunculuklarla desteklenen bu intikam hikâyesi, sadece keyifli bir erotik gerilimden daha fazlasını ihtiva ediyor. Park, filmin zamanını Viktorya İngilteresi’nden Japon işgali altındaki Kore’ye alarak güzel bir hamle yapmış zaten. Bunun getirdiği politik alt-metni; sınıf, cinsiyet ve cinsel tercih ayrımı katmanları takip ediyor. Bir Oldboy‘un (2003) özgünlüğü ve sarsıcılığına sahip olmasa da kalite ve seyir keyfi açısından ondan aşağı kalmıyor.

Toni Erdmann [Maren Ade]

toni-erdmann

160 dakika boyunca kusursuz işleyen bir kurguya sahip bir film çekmek, hele de bunun bir komedi olması her babayiğidin harcı değil. Alman yönetmen Maren Ade, daha üçüncü filminde böyle bir başarı gösteriyor. Yalnız uyarmak gerek, ana akım komedilere alışmış seyirci için zorlayıcı ve sıkıcı olabilir. Çünkü Ade birer skeç gibi ardı ardına esprileri dizip bir kahkaha bombardımanı yapmak yerine sakince bir maraton koşuyor. Menzilin farkında olarak kendini hiç yormadan usul usul başlıyor.

Önce karakterlerini tanıtıyor. Girişten sonra ufak ufak espriler gelmeye başlıyor. Lakin Ade bunları yaparken hikâye de gelişip derinleşiyor. Modern çağın kopardığı aile ilişkilerinin yanında; kurumsal hayatın acımasızlığı ve soğukluğu, insanların kariyerleri için yaptıkları ikiyüzlülükler, sınıfsal ayrımın zamanla azalacağına çoğalması gibi önemli konulara değiniliyor ve Ade tüm bunları sakince ele alırken komedinin dozunu da yavaş yavaş arttırıyor. Finale doğru gelen doğumgünü partisi; nicedir izlediğim en nüktedan, zeki ve komik sekans! Kahkahaları ardı ardına patlatan Ade, aynı zamanda insanlığın ikiyüzlü doğasına ‘çıplak’ bir bakış atıyor. Filmin tek negatif yanı, müthiş bir performans sergileyen başroldeki Sandra Hüller’in çirkin memeleri.

War on Everyone [John Michael McDonagh]

war-on-everyone

2014’ün en sevdiğim filmlerinden Calvary‘nin yönetmeni McDonagh, ilk filmi The Guard‘ın (2011) sularına War on Everyone ile geri dönüyor. Oldukça bencil, şiddet yanlısı ve kriminal iki polis olan Terry ve Bob’un sert bir kayaya çarptıklarında yaşadıklarını izlediğimiz film; çok keyifli bir buddy cop komedisi. McDonagh ne yaptığını çok iyi bildiği için serbest, gelişigüzel bir seyirliğe imza atıyor. Hataları, eksikleri bol olsa da güldüren ve amacına ulaşan şık bir tür filmi.

Bacalaureat/Graduation [Cristian Mungiu]

Romen sineması bana soğuk geliyor. 9 yıl önce o güzelim Emek Sineması’nda Mungiu’nun Altın Palmiyeli filmi 4 Luni, 3 Saptamâni si 2 Zile‘sini (4 Months, 3 Weeks & 2 Days – 2007) derdini fazla yavaş ve uzun planlarla anlattığından sıkıcı bulmuştum. Lakin herkesin/her şeyin bir ikinci şansa hakkı vardır. Mungiu’ya bu yıl Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren Bacalaureat‘ı ise oldukça beğendim.

bacalaureat

Hâli vakti oldukça yerinde olan Doktor Romeo’nun birkaç gününü izlediğimiz filmin en belirgin özelliği tavizsiz objektifliği. Romeo’nun kızına yapılan ufak bir taciz vakası, filmdeki tüm karakterleri peyderpey etkilemeye başlıyor. Herkes olayın, ‘üzerinde durulmayacak kadar küçük ama sinir bozucu’ olması konusunda hemfikir olsa da akabinde gelişen diğer olaylara kayıtsız kalamıyor. Böylece her birinin sadece kendisini düşündüğü ama toplum içinde sakil durmamak için ve menfaati olduğu/olacağı kişiyi üzmemek adına diğerlerini oyaladığı burjuvazinin gizleri yavaş yavaş ifşa oluyor. Hepsinin tek amacı var aslında, rahat ve keyifli bir şekilde hayatını idame ettirmek. Her biri de buna layık olduğunu düşünürken diğerlerinin de bunu arzulayabileceğini ve hatta onun kadar hakkı olduğunu aklına getirmiyor.

Filmi benim gözümde çekici kılan, Mungiu’nun bu anlattıklarının sadece Romanya için değil, tüm dünya için geçerli olması. Bacalaureat eski bir Sovyet sömürgesi olan Romanya’da burjuvazicilik oynamaya çalışan bir doktoru ve çevresindekileri anlatsa da derdi oldukça evrensel. Bu yüzden seyrederken akla, hepsi farklı ülkelerde çekilmiş Kış Uykusu (2014), Caché (2005) ve A Seperation (2010) geliyor. Yılın en önemli filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Frantz [François Ozon]

Farklı şeyler denemeyi seven nadir yıldız yönetmenlerden olan Ozon, bu sefer aşk ile savaş dramını karıştırıp kolayca benzerine rastlanmayacak bir filme imza atmış. Birinci Dünya Savaşı sonrası, yenilginin utancı ile sevdiklerini yitirmenin hüznünü bir arada yaşayan bir Alman kasabasında geçiyor film. Kasabanın doktoru, eşi ve şehit olan oğlunun (Frantz) nişanlısıyla sessizce yas tutmaktadır. Bu üçlünün yaşamı, savaş öncesinde Frantz’ın arkadaşı olduğunu iddia eden bir Fransız’ın gelmesiyle değişir.

frantz

Sürprizlerle ilerleyen film; bir yandan savaşan iki tarafın da birer insan olduğunu ve aynı duyguları yaşadığını -biraz fazla kalın olsa da- altını çizerken diğer yandan imkânsız bir aşk hikâyesini konu ediniyor. Karakterlerin derin hüznünü siyah-beyaz bir görüntü çalışmasıyla görünür kılan Ozon, sadece karakterlerin az da olsa neşelendiği sahnelerde renkleri kullanıyor. Kimi sinemaseverlere fazla gelebilecek ama benim kıvamında bulduğum melankoli, filmin her sahnesinde kendini hissettiriyor. Başarılı teknik özellikleri ve oyunculukları ile Ozon filmografisinde başlarda yer almayacak olsa bile, ayrıksı yapısıyla adından söz ettirecek bir eser, Frantz.

Albüm [Mehmet Can Mertoğlu]

Yılın öne çıkan Türk filmlerini her zaman büyük bir heyecanla beklerim. Festivaldeki ilk cumartesi günümde en merak ettiğim film Albüm‘dü (Bacalaureat ve Frantz ile aynı gün izledim). Ama ilk iki filmin tüm öznel güzelliklerine karşın, Albüm‘ün neredeyse tamamına bir olmamışlık hissi hakimdi. Filmi izlerken kendimi bile sorguladım, ben mi bir şey kaçırdım diye. Ama sanırım film bana hiç uygun değildi.

album

Aslında çok mühim bir meramı var filmin: Günümüzde çekirdek ailenin ve onun oluşum ile yaşama süreçlerinin ne kadar yapmacık olduğunu ve böylece insanlığın içinin nasıl boşaldığını anlatıyor. Lakin bunu -tabii bilinçli bir tercihle- oldukça soğuk uzun planlarla anlatıyor. Aslında yönetmen Mertoğlu’nun amacı filme değil, filmin yansıttığı hayata gülmemiz ve onun üzerine kafa yormamız. Bu açıdan bakınca ve yazınca film gerçekten başarılı duruyor ama izlerken hiç keyif almadım.

Julieta [Pedro Almodovar]

julieta

Ünlü İspanyol melodram ustası Almodovar’ın son işinde aslında çok tanıdık sularda yüzüyoruz. Kırmızının hakim renk olduğu, pastel görsellerle bezeli Juileta’da; sevgilisiyle şehir dışına taşınmayı planlayan 40’lı yaşlarını süren bir kadının âniden bu plandan vazgeçmesiyle sırlarla dolu geçmişine adımımızı atıyoruz. Günümüz ile geçmiş arasında mekik dokurken merak duygumuzu her daim ayakta tutan unsur, Julieta’nın bu büyük sırrını öğrenme isteği oluyor. Lakin film ilerledikçe ve ortada öyle büyük de bir sır olmadığı ortaya çıkınca tüm hikâye kurgusu da çöküyor.

Kısacası senaryodaki motivasyon eksikliği filmin belki tek ama en mühim eksiği olunca Almodovar’ı Almodovar yapan tüm diğer unsurlar da gereksiz bir makyaja dönüşüyor. Maalesef  İspanyol usta bu sefer sınıfta kalıyor ve izleyicisini fena hâlde sıkıyor.

Swiss Army Man [Dan Kwan & Daniel Scheinart]

İntihar etmek üzere olan bir genç, kıyıya vuran bir cesedin osurmasıyla hayata döner. Oldukça absürd olan böyle bir konuyu, filmin neredeyse tamamında sadece iki oyuncuyla anlatabilmek gerçekten hüner işi. Bir ilk filmde böyle bir işe kalkışmak büyük bir cesaret iken yönetmen ikilisi Dan Kwan ve Daniel Scheinert, Paul Dano ve Daniel Radcliffe’i yanlarına alarak iddialarını daha ileri taşıyorlar.

swiss-army-man

Ortaya çıkan işe bakarsak ise yapımın kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Dano ve Radcliffe ellerinden geleni yapsalar da, filmin konsepti gereği hikâye bir süre sonra sıkıyor. Çok daha hızlı ve toplu anlatabilcekken gereksiz kurgu oyunları ve birbirini tekrar eden numaralar yüzünden filmin yarısından finale olan kısmı bariz aksıyor. Finalin şaşırtıcı olduğu kadar, hikâyenin önemli gediklerini bir anda doldurduğu aşikâr. Ama filmi kurtarma adına yapılan bu hamle, diğer yandan aksayan kısımları daha da eğreti bir duruma sokuyor. Böylece harika yazılmış ve yönetilmiş bir başlangıç ile final sahnesine sahip ama bu ikisinin arası öylesine çekilmiş bir film izliyoruz sanki.

Bu teknik yetersizlikten ötürü filmden tatmin olmasam da anlatmak istediği meramı çok değerli bulduğumu söylemeliyim. Modern hayatın insanlara dayattığı köşeli kalıpların bireyi ne kadar sınırladığını ve mutsuzlaştırdığını göstermek isteren film, bunu oldukça sıra dışı ve mizahi bir yolla anlatarak da takdiri hak ediyor. Swiss Army Man belki dört dörtlük bir film değil ama kısa zamanda kültleşip kendi seyircisini bulacağına inanıyorum.

Reklamlar

Sinema Sinema

09/08/2013 2 yorum

Kokuriko-zaka Kara (From Up on Poppy Hill) [Goro Miyazaki – 2011]

from_up_on_poppy_hillBüyük anime ustası Hayao Miyazaki’nin senaryosunu yazıp oğlunun yönettiği film, yine yürekleri ısıtıyor. Alışık olduğumuz üzere, yine ergenliğe girmek üzere/yeni girmiş bir kızın hikayesini izliyoruz. Babası küçükken ölmüş, annesi de uzaklarda olan Umi, okuldan kalan tüm zamanlarında ev işi yapıyor. Umi’nin Shun’a aşık olmasına paralel olarak okuldaki dernek binasını kurtarma projesini ve Shun ile Umi’nin bilmedikleri ortak geçmişlerinin ortaya yavaş yavaş çıkmasını da izliyoruz. Yer yer klişelere yaslansa da, Studio Ghibli’nin tüm animelerinde olduğu gibi, size çocukluğunuzdaki tertemiz, huzurlu ve sımsıcak sevinci tekrar yaşatıyor.

Iron-Man 3 [Shane Black – 2013]

HTS0080_v001.1052_R.JPGİkinci filmiyle vasatlık sınırına gerileyen Iron Man serisi, şükür ki Shane Black sayesinde eski formuna geri dönmüş. Yine zeki, komik, küstah, kibirli ve çok zengin süper kahramanımızı seyrederken, fena halde keyif alıyoruz. Zaten bir yaz eğlencesinden tüm istediğimiz bu, değil mi? Peki, peki, 😀 ben biraz da mantık arıyorum. Iron-Man 3‘te o mantık da var. Bilhassa ortadaki kıvrak senaryo hamlesi çok hoş, filme ekstradan lezzet katıyor. İyi bir bifteğin yanındaki hafif yağlı jambon misali.

On the Road [Walter Salles – 2012]

on_the_road

Beat kuşağının en popüler romanlarından olan, Jack Kerouac imzalı (yarı!) biyografik romandan uyarlanan film, doğal olarak benim gibi dönemin hayranlarını kendine çekti. (Tabii Kristin Stewart’ın çıplak hali de mutlaka Twilight yeniyetmelerini çekmiştir lakin filmden bir şey anladıklarını zannetmiyorum.) 50’lerde uyuşturucu, alkol, seks, özgür düşünce (ve edebiyat) dolu bir hayat geçirip sonradan başta 68′ kuşağı olmak üzere bir sürü akımı/kuşağı/fikri/eseri etkileyen Beat kuşağı yazarlarının yollarda geçen hikayelerini ve tabii ki olgunlaşmalarını anlatıyor. 2 saati aşan film, yer yer sıksa da dönemi anlamak için bir kılavuz niyetinde. Yalnız benim yaptığım gibi, üzerine Fear and Loathing in Las Vegas‘ı izlemeyin, çok fazla geliyor. Daha fazlasını oku…

Son Zamanlarda İzlediklerimden

06/12/2009 1 yorum

Yine ne zamandır sinema yazmadım. Yazılmayan filmler de giderek dağ olmaya başladı. Onun için her biri için 1-2 paragraf halinde toplu geçide buyurun:

Zombieland, bir korku-komedi filmi. Zombilerle ciddi biçimde dalgasını geçen ama bunu yaparken de zombi kültürüne saygıda kusur etmeye bir film. Üstelik bunu belli bir üslupta ve tempoda yapınca da iyi bir film pozisyonuna giriyor. Zombieland, yılın en matrak filmlerinden bir olmayı başarıyor. Kadrosu da, esprileri de, görsel tarzı da çok yerinde.

Oyuncular: Woody Harrelson, Jesse Eisenberg, Emma Stone, Abigail Breslin, Amber Heard, Bill Murray – Görüntü Yönetmeni: Michael Bonvillain – Müzik: David Sardy – Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick – Yönetmen: Ruben Fleischer – ***1/2

Funny People, benim adıma ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Böyle bir kadrodan böyle sıradan bir film! Apatow, tamam, ölüm hakkında ciddi bir komedi yapmak istedin de fazla ciddiye kaçmışsın be abi. Bu ne yani? Basit bir kavgayla böyle bir filmi sonlandırmak ne kadar mantıklı? Onu bıraktım, karakterlerinde gerçekçilik can çekişiyor ki biz seni komediye gerçekçilik getirdin diye sevdik (bkz. Knocked Up, Freaks & Geeks, Undeclared). Yanlış mıyım?

Oyuncular: Adam Sandler, Seth Rogen, Leslie Mann, Eric Bana, Jonah Hill, Jason Schwartzman, Aubrey Plaza – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Michael Andrews, Jason Schwartzman – Senaryo ve Yönetmen: Judd Apatow – **1/2

The Ugly Truth, klişeler bombardımanı olmasına rağmen eğlenceliydi. Vasatın üzerine çıkması bile yeterli. 2 saat beni eğlendirdi ve gitti.

Oyuncular: Katherine Heigl, Gerard Butler, Bree Turner, Eric Winter, Nick Searcy, Jesse D. Goins, Cheryl Hines – Görüntü Yönetmeni: Russell Carpenter – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Nicole Eastman, Karen McCullah Lutz, Kirsten Smith (Nicole Eastman’ın hikayesinden) – Yönetmen: Rubert Luketic – ***

Paper Heart, romantik komedi mockumentery’si (kurmaca belgesel) yapmaya çalışan bir deney ama olmamış. Baştan itibaren belgesel gibi sunulan film, bir süre sonra bu temposundan kurtuluyor. Ortaya saçma sapan bir şey çıkıyor. Michael Cera’nın kız arkadaşı için düştüğü hallere bakar mısınız? Sayın Charlyne Yi, bu filmi kendiniz izlediğinizde gülebiliyor musunuz? (Michael Cera ile Yi film çekilirken harbi çıkıyorlardı, işin esprisi sözde bu ama sırf bu fikirden film çıkmaz ki kardeşim zaten çıkmıyor da! Cera, film gösterime girdikten sonra Yi’yi bırakmış. Eeee, böyle bir filmden sonra çok normal!)

Oyuncular: Charlyne Yi, Michael Cera, Jake M. Johnson – Görüntü Yönetmeni: Jay Hunter – Müzik: Michael Cera, Charlyne Yi – Senaryo: Nicholas Jasenovec, Charlyne Yi – Yönetmen: Nicholas Jasenovec – *1/2

Beni tanıyanlara biraz garip gelebilir ama ben 2012’yi ciddi manada beğendim. Film tamamen klişelerle örülü. Hatta bir eleştiride okudum, Emmerich’e artık birer tane bile yetmiyor ki üçer tane kullanıyor her klişeden, yazıyor. Çok doğru, her aksiyon filminde gördüğünüz tüm klişeleri üçer defa kullanmış Emmerich. Ama buna rağmen film keyif veriyor. Çünkü adam dünyanın sonunu harika resmetmiş. Efekt kullanımı olağanüstü. Los Angeles’ın çöküşünü görüyorsunuz. Şahane bir sahne ya! O efektler için bu film sinemada seyredilir, para da verilir.

Oyuncular: John Cusack, Amanda Peet, Chiwetel Ejiofor, Thandie Newton, Oliver Platt, Thomas McCarthy, Woody Harrelson, Danny Glover, Liam James, Morgan Lily, Zlatko Buric, Beatrice Rosen, Johann Urb – Görüntü Yönetmeni: Dean Semler – Müzik: Herald Kloser, Thomas Wanker – Senaryo: Roland Emmerich, Herald Kloser – Yönetmen: Roland Emmerich – ***

Julie & Julia, bir blog üzerine çekilmiş dünyadaki ilk film. Julie Powell, 2002 yılında Julia Child’ın (Amerika için) ünlü yemek kitabındaki tüm tarifleri bir yıl içinde yapmaya karar veriyor ve bu deneyimlerini günlük olarak bloguna yazıyor. İşte bu blog, bu filme dönüşüyor. Film, Julie’nin blogu tutarkenki olayları anlatırken hem de Julia’nın 50’lerde Fransa’ya gidişini, orada ünlü bir yemek okuluna katılışını ve sonunda da ünlü kitabını yazışını gösteriyor. Eğlenceli ve karın acıktırıcı bir film. Yapılan yemeklerin haddi hesabı yok ve hepsi çok leziz görünüyor ama hepsi tereyağlı, uyarayım.

Oyuncular: Amy Adams, Meryl Streep, Stanley Tucci, Chris Messina, Linda Emond, Helen Carey, Mary Lynn Rajskub, Jane Lynch – Görüntü Yönetmeni: Stephen Goldblatt – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Nora Ephron (Julie Powell’ın ‘Julie & Julia’; Julia Child ve Alex Prud’homme’un ‘My Life in France’ adlı kitaplarından) – Yönetmen: Nora Ephron – ***

Bu yılı Zooey Deschanel yılı olduğunu farz edersek Gigantic’i izlememek ayıp olurdu. Farklı bir romantik komedi olduğu kesin ama ciddiliği çok ağır kaçmış. Kendini fazla ciddiye almış ki sonuçta romantik bir film çekmeye çalışmışlar. Yatak satıcısı çelimsiz oğlan ile sengin babanın özgür kızı arasındaki aşk da pek inandırıcı değil. Hele oğlanın çocukluktan beri Çinli bir bebek evlat edinmek istemesi hiç inandırıcı değil. (Ya anlamadığım Amerikalıların, milyonlarca Asyalı çocuğu keyifleri uğruna çalıştırırken bir tane çocuk kurtararak nasıl bir vicdan hesabına giriştikleri. Çok salakça geliyor bana.)

Oyuncular: Paul Dano, Zooey Deschanel, Edward Asner, Jane Alexander, John Goodman, Sean Dugan, Brian Avers – Görüntü Yönetmeni: Peter Donahue – Müzik: Roddy Bottum – Senaryo: Matt Aselton, Adam Nagata – Yönetmen: Matt Aselton – **1/2

Sezonun beklediğim birkaç filminden biriydi 7 Kocalı Hürmüz. Şahsen Ayten Gökçer’in o ünlü kompozisyonunu görebilecek kadar yaşlı biri değilim. Ama hikayeyi az çok bilirdim. ‘Tanrım’ şarkısını bilmeyen yoktur zaten.

Ezel Akay’ın işlerini de takip ederim yakından. Kendisi grotesk komedi yapan tarihteki tek Türk yönetmendir. Zaten dünyada da sayılıdır. Groteskliği, gerçeği fersah fersah yok saydığından pek sevmem lakin yerinde yapılırsa da tadından yenmez (bkz. Tim Burton filmleri).

Akay, bu işe baş koymuş, ısrarla mükemmeli arıyor. Ama bence bir türlü tutturamıyor. Teknik aksaklıkların da bir nevi kurbanı oluyor çünkü hep ilklerle uğraşıyor. Bu sefer de nice zamandır ilk defa tamamen stüdyoda çekilen filmi çekti. Ama yine dekor çok yabancı duruyor ve benim filme girmemi ısrarla engelledi. Dekorun sahteliği her açıdan belliyken masal da anlatsa ben keyif alamıyorum. Bu güzel müzikal da, kadro da heba oluyor böylece!

Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Mehmet Ali Alabora, Öner Erkan, Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz – Görüntü Yönetmeni: Hayk Kirakosyan – Müzik: Sunay Özgür, Ender Akay – Senaryo: Gürsel Korat (Sadık Şendil’in oyunundan) – Yönetmen: Ezel Akay – **1/2

Chan-wook Park, Oldboy efsanesinden beri izlenecek yönetmenler listesinde. Ne çekse izliyoruz. Bu sefer ciddi bir vampir film çekmiş. Çok kanlı olmasına rağmen korku filmi değil. Bildiğiniz dram, hatta hafif komediye de kaçıyor ama çok görünür değil. Bir rahibin istemeden vampir olmasını ve sonrasında bu durumla başa çıkmasını anlatıyor, Bakjwi (Thirst). Vampir türünde çekilmiş en ciddi filmlerden biri. Ama geçen yılın efsanesi Lat den Ratte Komma in kadar sinematografik olamıyor. Bunun yerine basit vampir klişeleriyle (bence) vakit öldürüyor. Filmdeki aşk da ayrı bir anormallik. İzleniyor ama tam olmamış.

Oyuncular: Kang-ho Song, Ok-vin Kim, Hae-sook Kim, Ha-kyun Shin, In-hwan Park, Dal-su Oh, Young-chang Song – Görüntü Yönetmeni: Chung-hoon Chung – Senaryo: Seo-Gyeong Jeong, Chan-wook Park – Yönetmen: Cham-wook Park – ***1/2

Ve son olarak dün gece Love Happens’ı izledim. Yine ciddi olmaya çalışan bir romantik komediydi. Ama bunu bildik stüdyo kurallarıyla ve türün klişeleriyle beraber yürütmeye çalışınca tüm film çökmüş. Ortada izlenecek bir hikaye bile kalmamış. Oyuncu kadrosu çok hoş oluşturulmuş halbuki. Yazık!

Oyuncular: Aaron Eckhart, Jennifer Aniston, Dan Fogler, John Carroll Lynch, Martin Sheen, Judy Greer, Frances Conroy, Joe Anderson, Sasha Alexander – Görüntü Yönetmeni:Eric Alan Edwards – Müzik: Christopher Young – Senaryo: Mike Thompson, Brandon Camp – Yönetmen: Brandon Camp – **