Yılın Filmlerine Dair – 2018

Gelenekleşen en iyi filmler listesinden biraz olsun sapmak istiyorum bu sefer. Yıl içinde izleyip aklımda kalan filmlerin beni neden etkilediklerini kısaca yazacağım esas olarak. Çünkü yaş aldıkça bir filme iyi veya kötü demek, birbirlerine göre kıyaslamak bana daha manasız gelmeye başladı.

İki tür filmini veya aynı yönetmenin filmlerini karşılaştırmak olabilir belki ama The Rider ile Paddington 2‘yi yan yana koymak bile saçma geliyor bana ki ikisini de severek izledim.

Yine de en sonda bir sıralama olacak lakin tamamen öylesine yapılmıştır ve sonradan sorarsanız filmlerin yanındaki sayılar ve filmler değişebilir.

Las Heraderas / The Heiresses / Mirasçılar (Marcelo Martinessi) :

#metoo hareketiyle daha da artan kadın haklarına yönelik bilince rağmen dünya sinema sektörünün ısrarla düzgün kadın filmleri çekememesi çok garibime gidiyor. Ataerkil yapımcıların sabotajından bile şüpheleniyorum. Ocean’s 8‘in o kadroya inat ibretlik kötülüğü aklıma bu tarz şüpheleri düşürdü.

Neyse ki Güney Amerika var! Her yıl olduğu gibi bu yıl da taş gibi bir kadın filmi izledik. Paraguay yapımı Las Herederas, ailesinden kalan para tükenip borçları yüzünden partneri de hapse girince 60’ından sonra evin güvenli duvarlarından dışarı çıkmak zorunda kalan Chela’nın gerçek yaşamla buluşma hikâyesi. Meziyeti ise kolaya kaçmadan, hikayesini kontrollü bir tempo ile usul usul anlatması. Ana Brun’un efsane performansıyla birleşince ortaya müthiş bir eser çıkmış.

Eighth Grade (Bo Burnham) :

Las Herederas 60’lık bir kadının büyüme sürecini nasıl gerçekçi anlatıyorsa Eighth Grade de ergen bir kızın büyüme sancılarını o denli başarılı aktarıyor. Lise filmleri çok klişe olsa da arada bazen böyle niş işler çıkabiliyor. Seyirciyi filme hayran bırakan temel unsur, çok bilindik bir konuyu içtenlikle ve tüm doğallığıyla anlatabilmesi.

The Tale (Jennifer Fox) :

Bu çok özel filmin birden fazla önemi var. İlk olarak izlediğim en gerçekçi, zerre ajitasyon yapmayan ve aynı zamanda akıcı bir pedofili hikayesi. Ataerkil kafa bu sapkın eylemi istediği kadar normalleştirmeye çalışsın böyle filmler durumu tüm gerçekliğiyle ortaya koymaya devam ediyor. İkincisi, filmdeki mağdurun bizzat senarist ve yönetmen olması. Jennifer Fox çocukken yaşadığı bu travmayı yıllar sonra filme çekerek kendi yüzleşmesini de yaşıyor. Üçüncüsü, önemli bir belgesel yönetmeni ve akademisyen olan Fox sayesinde filmin yer yer belgesel ve makale-filme de dönüşmesi. Bu melezlik filme ayrı bir güzellik de katıyor. Ayrıca Laura Dern’in çarpıcı performansını da es geçmemek gerek.

Under the Silver Lake / Gölün Altında (David Robert Mitchell) :

Senaryo benim için en önemli film öğesi olsa da bazen metni umursamamasına rağmen bana keyif veren eserler çıkıyor. Under the Silver Lake; derin sinema aşkı, zeki göndermeleri, ince dokunmuş kara film atmosferi, eğlenceli performansları ve titiz teknik özellikleri ile bir sinefilin/sinema manyağının kayıtsız kalamayacağı bir eser.

The Rider (Chloé Zhao) :

Ana kahramanı bilindik bir engelli olmasa da nadir bulunan bir hassasiyet ve gerçeklikle öyküsüne yaklaşan bir engelli filmi The Rider. Hayatının merkezine bir şeyi koyup ona dokunamama, onu yapamama duygusunu bu derece başarılı veren ve seyircisine geçirebilen başka bir film daha hatırlamıyorum.

Western (Valeska Grisebach) :

Bulgaristan’da çalışan bir grup Alman işçinin çevrelerine erkeklik ve medeniyet cakası satma uğraşları ile başarısızlıklarını western tür kalıpları içine sokarak tümüyle ayrıksı, özgün ve düşündürücü bir eser çıkarılmış. Teknik olarak da göz dolduran film, günümüz Avrupa’sı üzerine çok mühim saptamalar yapıyor.

Transit (Christian Petzold) :

İkinci Dünya Savaşı’nda geçmesine rağmen günümüzden objeler de kullanarak insanlığın, savaşın ve göçmenliğin zamansızlığını dile getiren ayrıksı bir eser. Merkezindeki aşk hikayesiyle Casablanca‘yı (1942) çağrıştırmasıyla verdiği hazzı katmerliyor.

The Ballad of Buster Scruggs (Joel & Ethan Coen) :

Coen Biraderlerin 6 kısa metrajdan oluşan western antolojisi; bireyin hayat içinde karşılaştığı küçük ve büyük sorunları, çıkmazları saptayarak (çoğunda da onlarla dalgasını geçerek) türe farklı bir soluk getiriyor. Coenlerin beyninden çıkan çoğu özgün öykü gibi genel izleyiciye hitap etmeyen yapım, teknik olarak kusursuz denilebilir.

Leto / Summer / Yaz (Kirill Serebrennikov) :

80’ler St. Petersburg’unda yarı devlet kontrolünde yarı underground takılan rockçıların dünyasını anlatmanın ötesinde, birebir yaşatması filmin en büyük meziyeti. Rusça rock şarkılara ne kadar yabancı olursanız olun çabucak filme ısınıyorsunuz. Efsane parçalara yapılan şirin klipler de cabası.

Roma (Alfonso Cuarón) :

Cuarón’un son eserinin en önemli meziyeti epik sinemanın içinde sadeliği eritebilmesi. Zaten pek fazla örneğini izleyemediğimiz epik sinemada, bir anlamda türün yapısına ters olan tevazuluğun hiç sırıtmadan var olabilmesi bile müthiş bir başarı. Bu güzelliğe teknik kusursuzluk ve çarpıcı sahneler eklendiğinde ortaya bir sinema şöleni çıkıyor. Tüm zamanların en iyi filmlerinden demek çok abartı olsa da 2010’ların önemli filmlerinden biri olduğu şüphesiz.

Zimna Wojna / Cold War / Soğuk Savaş (Pawel Pawlikowski) : 

Zimna WojnaRoma gibi bir epik sinema örneği fakat bunu maalesef kısmen başarıyor. Başyapıt olma kibrine yenilse de çılgın bir aşk hikayesini, arka planına 50’ler Avrupasının bölünmüşlüğünü koyarak resmetmeyi başarıyor. Tabii Lehçe ‘İki Kalp’ şarkısının vuruculuğu da başka bir artısı.

Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan) : 

Ceylan’ın en takdir ettiğim yanı, değişmesi ve değişimden hiç gocunmaması. Bu sefer üniversiteden mezun olsa da ergenlikten çıkamamış tipik bir Türk gencinin hayatla yüzleşmesini anlatırken en iyi eserini vermiyor belki ama çarpıcı bir finalle koltuklarımıza mıhlıyor.

Kelebekler (Tolga Karaçelik) : 

İçerikten ziyade, karakterlerin ve sahnelerin öne çıktığı sinema, tarzım olmasa da iyi yapıldığında keyif verebiliyor. Karaçelik bunu başarabildiği ve kendi yolunda gidebildiği için takdiri hak ediyor bence. Kelebekler‘in Karaçelik filmografisinde önemli bir yer sahip olacağını düşünüyorum.

Beoning / Burning / Şüphe (Chang-dong Lee) :

Dünyada fizik kanunları dahil hiçbir şeyin mutlak olmadığını, her zaman az ya da çok bir muğlaklık barındırdığını düşünüyorum. Beoning tamamen muğlaklık üzerine bir eser. Sanırım final sekansı hariç filmde hiçbir şey net değil. Tüm bunları bir aşk üçgeni içine yerleştirmesi, arka planda da iletişimsizliği, yeni neslin vurdumduymazlığını, sanat eseri (filmde edebi eser) yaratma sürecinin zorluğunu anlatması ise alınan keyfi arttırıyor. Günbatımı eşliğinde yapılan dans sahnesinden etkilenmemek imkansız!

Paddington 2 (Paul King) : 

Tüm bu ağır dramların yanında, canlandırılmış bir ayının başrolde olduğu bir aile komedisi sırıtıyor gibi görünebilir. Lakin İngilizler hariç kimsenin tanımadığı bu ayının ikinci beyazperde macerası; birlikteliğe, arkadaşlığa, aile olmaya, farklılıklara toleransa gereken payeyi vermesinin yanında başarılı bir aksiyon-komedi-polisiye filmi olarak da işliyor. Ayrıca stop-motion animasyon sahnesi gibi önemli sinemasal zevkler de barındırıyor. Tek kusuru öncesinde vasat bir çocuk filmi (Paddington (2014)) izleme zorunluluğu.

The Favourite / Sarayın Gözdesi (Yorgos Lanthimos) :

Kynodontas (2009) sonrası fazla gerçek dışı takıldığı için filmlerine ısınamasam da Lanthimos bu sefer hedefi tutturuyor. 18. yüzyıl İngiltere sarayında üç kadının iktidar mücadelesini tüm gerçekliği, pisliği ve ayıplarıyla gözler önüne seriyor. Çarpıcı bir seyirlik.

Manbiki Kazoku / Shoplifters / Arakçılar (Hirokazu Koreeda) : 

Bireyselleşmenin giderek arttığı çağımızda doğal olarak aile kavramı da değişiyor ya da bu yıl yazdığım üzere evriliyor. Koreeda Altın Palmiyeli filminde günümüzdeki aile kavramını, toplum içindeki yerini ve toplumun ona bakış açısını sorguluyor. Bu sırada ajitasyona düşmeden samimi bir melodram da izliyoruz.

Climax (Gaspar Noé) :

Provakatör olduğunu iyi bildiğimden bugüne kadar filmlerinden kaçındığım Noé’nin son filmini merağıma yenilerek izledim. Noé seyircinin, filmdeki karakterler gibi yanlışlıkla uyuşturucu içmesini ve çoğu etkisini yaşamasını istemiş. Başarmış da! Bu isteğin manyaklığını onaylamasam da bunun için yarattığı mekân tasarımına, tek plan sekanslara, atmosfere ve kurguya hayran olmamak çok zor.

2018’de En Beğendiğim 10 Film :

  1. Roma (Alfonso Cuarón)
  2. Beoning / Burning / Şüphe (Chang-dong Lee)
  3. Leto / Summer / Yaz (Kirill Serebrennikov)
  4. Transit (Christian Petzold)
  5. Western (Valeska Grisebach)
  6. The Tale (Jennifer Fox)
  7. The Rider (Chloé Zhao)
  8. Las Heraderas / The Heiresses / Mirasçılar (Marcelo Martinessi)
  9. The Ballad of Buster Scruggs (Joel & Ethan Coen)
  10. Manbiki Kazoku / Shoplifters / Arakçılar (Hirokazu Koreeda)
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: