Başlangıç > anı, fikir, yıl değerlendirmesi > 2010’lara Kişisel Bir Bakış

2010’lara Kişisel Bir Bakış

Aslında sadece 2010’ları kapsayan bir film seçkisi yapmayı düşünüyordum en başta. Sonra 2010’lara her açıdan bakmanın, her anlamda daha tatminkâr olacağını düşündüm. Öyle ya, bu kişisel bloğu 2007 civarında kurarken tek amacım, kendi düşüncelerimi yazılı hâle getirmekti. Çok isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim günlük fikrinin dijitalize, yüzeysel ama kalıcı olanıdır bu blog. Lakin 2014’te filmhafızası’na katıldığımdan itibaren gerek daha az yazı koyarak, gerekse sinema harici çok az yazarak bloğun bu esas amacını ihmal ettim. Artık blog yazmak, hele ilk çıkış amacıyla kişisel fikirleri amaçsız yazmak fena halde demode olsa da ben buna dönmek niyetindeyim. “Kimse okuyacak mı?” kaygısı gütmeden, kişisel tarihe bir not düşmek adına…

2010’lara bakış bu açıdan güzel de bir fırsat sunuyor. Not tutma moduna dönüş için son 10 yılı özetlemek manalı bir basamak teşkil edecek.

İlginç bir şekilde 2010’a nasıl girdiğimi çok net hatırlıyorum. Bursa’daki evde tek başıma Cronenberg’ün Crash‘ini (1996) izlemiştim. O zamanlar Bursa’da annemlerle yaşıyordum ve ilk şirketimde asgari ücretten hallice bir maaşa çalışıyordum. Bursa dışında harıl harıl iş arıyordum. O yılın yazında Hexagon ile anlaştım, sonbaharda da 7 yıl yaşayacağım Acıbadem’deki evime taşındım.

Geriye baktığımda çift haneli yılların hayatımda daha önem teşkil ettiğini görüyorum. 2010 bugünden baktığımda çok garip sahneler barındıran bir yıldı. 6 günlüğüne Paris’e gidip hayatımı sorgulamıştım. Bu cümle size kendi beğenmişlik olarak gelebilir ama o zaman hayatımda yolunda giden pek bir şey yoktu. Bir yıllık tüm maaşımla (annemlerle kalmamın avantajı) o tatili karşılamıştım. Kendimi yeni yeni tanımaya başlamıştım. Beni reddeden kaçıncı şirket olan TAI’nin mülâkatında ilk defa samimi bir şekilde kendimi ifade edebilmiştim ve bu, benim adıma oraya girebilmekten çok daha mühimdi.

Çevremde gördüğüm/tanıdığım çoğu insan her şeye bir an önce ulaşmaya çabalıyor. Ben hayatımdaki çoğu şeyi çabalayarak elde ettim ve bunun değerini hep bildim. Torpille girmedim, hiçbir şirketimde yıldız isim olmadım, hata yaptığım için fırça da yedim, çoğu isteğim karşılanmadı ama bir şekilde hep daha ileriye/iyiye gittim ve gitmeye devam ediyor. Benim iş hayatım -bilhassa günümüzdeki aşırı rekabetçi iş yaşamında- vasat ama istikrarlı şekilde yükselen bir kariyer hikâyesidir.

7 yılı aşkın süre Hexagon Studio’da çalıştım, NVH’in ve araç mühendisliğinin ne olduğunu orada öğrendim. Caner (Sevginer) kafama vura vura bana düzgün rapor hazırlamayı öğretti ama hâlâ detayları gözden kaçırıyorum. Son iki yıldır da FEV Türkiye’deyim. Burada da motoru öğreniyorum, yurt dışıyla bire bir çalışmaya alışıyorum. Mezun olurken kendi kendime “asla rutine bağlanmayacağım” demiştim, şimdiye kadar bunda başarılı olmuş gözüküyorum.

2012 hayatımda her zaman hatırlayacağım yıllardan olacak. İlk aşk, ilk ayrılık, tabii ki kendini yoğun bir sorgulayış ve olgunlaşmaya adım atma. Bir sürü de yanlış yaptığım ve onlardan çok şey öğrendiğim bu yılı özetleyen en iyi sahne, hayat görüşüne çok güvendiğim (ve artık kalmayan İstanbul hanımefendilerinden) Seyhan’ın (geçen gün kapandığını üzülerek gördüğüm) şehrin en özel müzik dükkânlarından Lâle Plak’ın arka odasında bana “28 yaşın, erkeklerde olgunlaşmak için normal olduğu”nu çizerek anlatmasıdır. O yıl olanları sindirebilmem uzun zaman aldı ama bugünkü hâlime gelmemde büyük katkı sağlamıştır. Mesela farkına vardığım hayat derslerinden biri, neyi sevmediğini anlamanın neyi sevdiğinden çok daha önemli olmasıdır.

2014’te hayatta yapmayı en çok istediğim iş için bir fırsat doğdu. filmhafızası’nın (FH) yazı ekibine katıldım. Artık sektörün takip ettiği (o zamanlar öyle sanıyordum) bir oluşumda yazıyordum. Baştaki ekip çok iyiydi. Ekip liderlerimden biri (Emrah Öztürk) Yapı Kredi Yayınları’ndan kitap çıkartmıştı. Diğeri (Salihcan Sezer) oyun yazıyordu (ki hâlâ izleyemediğim son oyunu bayağı ses getirdi). Kısa zamanda çok şey öğreniyordum çünkü çok açtım. Yazmak istiyordum ve de filmlere benim kadar aşkla bakan arkadaşlarım olmasını arzuluyordum. İki dileğim de oldu ama umduğum derecede değil. Ben girdikten iki ay sonra ekip liderlerim ayrıldı ve (hâlâ en yakın arkadaşımlarımdan olan) Dilan (Salkaya) ile ben ekip lideri olduk!

Lafı uzatmayayım iki yılı aşkın süre FH’te hem yazdım hem de oldukça zaman alan ve gereksiz prosedürel işler yaptım. Gerçek manada yazmayı orada öğrendim çünkü öncesinde bir şey bilmiyormuşum. Bilhassa 2014’teki FH ekibinin çıkardığı Türk Sinemasında 100 Unutulmaz Karakter (ed. Burak Acar, 2016, Edebi Şeyler Yayınları) kitabının yazım sürecinde editörüm Burak Acar’dan çok şey öğrendim.

Sinema yazısı kaleme almak, meğerse konuyu aynen yazıp ardından birkaç cümle “şunu beğendim, onu beğenemedim” demek değilmiş. Bir kere çok ama çok okumak gerekiyor. Hem iyi bir Türkçe için hem de geniş bir genel kültür/dünya görüşü/farklı bakış açılarına sahip olabilmek için de. Bu yüzden bestseller, dergi filan kesmiyor. Hasan Âli Ediz, Minâ Urgan gibi sağlam çevirmenlerden Dostoyevski, Çehov, Moliere, Shakespeare, Stendhal, Camus, Zweig okumalısınız. Tabii Tanpınar, Sabahattin Ali, Abasıyanık, Nazım Hikmet, Yusuf Atılgan ve diğer ustaları da okumalısınız. Yetmiyor, filmlerle alakalı kurgu dışı da okumalısınız. Türk Sinemasında 100 Unutulmaz Karakter kitabında yazdığım çoğu yazı ‘taşra’ üzerine olduğundan Burak bana -biraz da zoraki- Taşraya Bakmak (ed. Tanıl Bora, 2005, İletişim Yayınları) ve Taşrada Var Bir Zaman (ed. Z. Tül Akbal Süalp & Aslı Güneş, Çitlembik Yayınları, 2010) derlemelerini okutmuştu. Bu iki kitap da benim taşraya bakışımı tamamen değiştirmiştir.

Tabii bunlar da yetmiyor. Kendinize has bir üslupla filmi farklı bir açıdan irdeleyen özgün bir yazı kaleme almalısınız. Bunun için de bolca film izlemiş, bir filmi okumayı/anlamayı/irdelemeyi öğrenmiş ve -başlarda kötü de olsa- bol yazı pratiği yapmış olmanız gerekiyor. En azından benim bir sinema yazısından beklentim bu ve kendi yazılarımdan da beklentim aynı. Bu da ciddi bir emek isteyen bir süreç ve maalesef sadece ülkemizde değil, dünyada da maddi karşılığı çok kısıtlı. Böyle bir ortamda da hem sömürü çok oluyor hem de bir süre sonra yazınıza yabancılaşma riski büyüyor. Sevdiğim sinema yazarlarının çoğu ya sinema yazmayı bırakmışlardır ya da çok nadir yazarlar.

Hâl böyle olunca ben de sıkıldım. Çünkü zaten yetenekli bir kalem hiç olmadım, filmleri bir çırpıda çözen bir dehâ da olmadım. Ya kendimi madden ve mânen tamamen vermem gerekiyordu ya da yazmayı azaltıp kendimi geliştirmem. İkinciyi seçtim: Daha çok izlemeyi, daha çok okumayı ve de düşünmeyi yazmaya tercih ettim. Ancak iyi bir fikir bulduğumda ve bunu olgunlaştırabildiğimde yazıyorum. Yılda herhalde 5-6 sinema yazısı yazmıyorum artık ve yazma süreci o kadar uzuyor ki genelde yazı pörsüyor.

FH ardından Sinema Terspektif dergisi (ayda bir yazıyordum) beni ferahlatmıştı lakin o dergi de kapandı bir süre sonra. Bu dönemde bir de evlere şenlik bir senaryo grubuyla bir dizi projesi yazdım. Zaten geleceği olmayacağı barizdi, teknik tarafı öğrendiğimle yetindim. Hemen ardından hayatıma Damla girdi de hayatıma yeni bir renk geldi.

2016’nın ortasında, unutulamayacak bir darbe girişiminin biraz sonrasında, İstanbul’dan ayrılma planları ciddiye binerken Damla ile tanıştım. Zaten bir kırılma daha gerekiyordu hayatıma. İki tarafın da isteğiyle süreç hızlı gelişti. Şubatta evlenme teklifi, mayısta aynı eve taşınma ve nişan derken 2017 Ekim’de evlendik.

Evlilik gerçekten çok farklı bir durum. Aslında farklı olan birlikte yaşama hâli, evlilik kanun önünde bunu ispatlama ile toplumun bu durumu kabul etmesi hâli sadece. İki yıllık zorunlu Bursa günlerini saymazsak 14 yıl kendi başıma takıldıktan sonra başka birisiyle hayatı paylaşmak, farklı bir süreç. Artık kendimi hazır hissettiğimden midir bilmiyorum ama kolay uyum sağladığımı ve keyif aldığımı düşünüyorum. Tabii eşimin zorunlu hizmeti icabı 1.5 yıldır hafta içleri bekâr hayatım sürüyor ama bu dönem de yakında sona eriyor.

Evliliğin en güzel tarafı, açık ara her gün düzenli olarak sevdiğiniz insana sarılmanız. Onun manevi desteğini içinizde hissetmeniz. Dışarısı o kadar soğuk ve kötücül ki kısa bir zaman dilimi olsun bu sıcaklığı düzenli hissedilmek (ve tabii hissettirebilmek) kişiyi, dışardan gelecek tüm negatifliklere karşı bir zırh gibi koruyor. Bu hissiyatın başka bir karşılığı/açıklaması/örneği de yok, olabileceğini de sanmıyorum.

2010’ların bana en büyük getirisi kendimi tanımam oldu. Bolca hata yaparak, bu hataları irdeleyerek, kimi zaman da akıl yürüterek kim olduğumu gördüm, neler yapabileceğimi, neler yapamayacağımı öğrendim. Öğrenme sürecim devam ediyor çünkü devamlı yeni insanlarla tanışıyorum, kitaplar okuyorum, filmler izliyorum, durumlar/anlar deneyimliyorum, yerler görüyorum. Her birinde yeni bir yanımı keşfediyorum. Bazısı kötü, kimisi iyi, diğeri garip oluyor. Ama bunların beni oluşturan öğeler olduğunu da kabullenmeye başladım.

21. yüzyılın bir yalnızlık asrı olduğunu düşünüyorum. Kapitalizmin insanları izole edebilmek için bireyselleşmeyi sürekli körüklerken bir taraftan da aynı şeyleri satabilmek için tektipleştirme çabası, tüm modern bireylerde yalnızlık hissini arttırıyor. Artık birer devlet/grup/cemaat/aile üyesi değiliz, birbirimizden hızla uzaklaşıyoruz. İnsanların, aslında çoktandır taktıkları ama görünmeyen maskeleri sanal âlem sayesinde cisimleşmeye başladı. Artık aile yemeklerinde bile insanlar cep telefonlarına gömülüyorlar ya da en azından şöyle bir göz atıyorlar. Sanallaşırken gerçekten de kopmaya başladık ve bu da yalnızlığımızı arttırıyor, bizi savunmasız kılıyor.

Bu konuyu ayrıca yazacağım 2010’lardaki Dünyaya Siyasi Bir Bakış yazımda detaylı bahsedeceğim. Diğer taraftan on yılın en sevdiğim filmlerini bir kenarda sıralarken, listenin başındaki çoğu filmin ‘bu yalnızlığı’ irdelemesi de daha yeni dikkatimi çekti. Bunu da filmlere özel yazımda detaylandırırım.

Olgunlaşmanın en sevdiğim yanlarından biri de geleceği çok umursamamak. Bazı şeyleri değiştirebilseniz de bazılarını değiştiremeyeceğinizi fark ediyorsunuz. Bunu bir kabullenmeden öte bir kavrayıştan sonra gelen rahatlama olarak addediyorum. O yüzden 2020’leri merak etsem de umursamıyorum. Çünkü zamanı gelince 1 Ocak 2020 olacağı gibi, 31 Aralık 2029 da olacak ve bu süreçte yaşananlar bizi ve dünyayı oluşturmaya/etkilemeye devam edecek. Ekstra evhama ne gerek var ki…

  1. 27/12/2019, 12:55

    Merhaba,

    Yazınızda kendimden ve kendi hayatımdan izler buldum.

    Keyifliydi, teşekkür ederim.

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: