Arşiv

Archive for the ‘Oscar adayı’ Category

Sinema Sinema

25/12/2013 1 yorum

Frances Ha [Noah Baumbach – 2013]

frances ha

Şahsen The Whale and The Squad ile tanıdığım egzantrik bağımsız filmlerin (GreenbergMargot at the Wedding) yönetmeni Noah Baumbach’ın yeni filmi, iyice serbest sularda geziyor. Yer yer Fransız Yeni Dalgası’nın ‘hayatın gündelik akışına kendini bırakışı‘nı, yer yer de Woody Allen’ın ‘mutlu olmamak için sebebi yokken felsefi çıkarımları yüzünden kendinden nefret eden ama bir şekilde de yaşayan enteli‘ni barındırarak bunları kıvamında birleştirip sağlam bir büyüme öyküsü oluşturabiliyor. Senaryoya da katkıda bulunan başrol oyuncusu Greta Gerwig, role çok şey katıyor. Siyah-beyaz görüntüleri ile de bir New York ve hayat güzellemesine dönüşüyor. Yılın en kayda değer alternatif filmlerinden.

The World’s End [Edgar Wright – 2013]

the-worlds-end

Shaun of the Dead ve Hot Fuzz‘ın dahil olduğu parodi üçlemesini, son ayağı olan The World’s End ile kapatıyorlar Wright/Pegg/Frost üçlüsü. Ama ne yazık ki ilk iki filmdeki başarılı öykü kurgusu ile zeki esprilerden eser yok. Hiçbir amacı ve dayanağı olmayan bir hikayeye inanmamızı ve de gülmemizi istiyorlar. Ama zerre gülemiyorsunuz çünkü baştan sona saçmalık izlediklerimiz. Bir avarenin, eski lise arkadaşlarını (hiç sebep yokken) toplayıp eski kasabalarına gitmelerini, bir gecede 12 bar dolaşma çabalarını ve bu esnada maruz kaldıkları uzaylı istilasını seyrediyoruz.

Kuma [Umut Dağ – 2012]

Haneke’nin öğrencisi olan Umut Dağ, belli ki hocasını iyi dinlemiş. Avusturya’da doğup büyüyen Dağ, çektiği ilk uzun metrajında Haneke’nin ustalaştığı ‘normal insanın sakladığı sırrın, kendisinin ve çevresinin hayatında yarattığı önlenemez baskı, gerilim ve değişimleri anlatma sanatı‘nı Avusturya’da yaşayan muhafazakar bir Türk ailesine uyguluyor. Ailenin kanser olan annesi, kendi eliyle Türkiye’deki köyünden kocasına bir kuma alıyor ama onu büyük oğluyla evlendirip aile dışında herkese de böyle tanıtıyor. Kuma, başta aileye alışmakta zorluk çekse de annenin gayretiyle aileden biri oluyor. Beklenmedik bir gelişme ise aile içindeki sırrın yavaştan ortaya çıkmasını sağlıyor.

kuma

Öncelikle senaryo kurgusu ve Dağ’ın yarattığı gerilim atmosferi çok başarılı. Böylelikle hep istim üzerinde izlenen heyecan dolu bir film olmuş. Bunun yanında bizim ülkemizde pek konuşulmayan Türk aile yapısı dinamiklerini layığıyla ifşa ediyor. Yine bizde pek olmayan otoeleştiri mekanizmasının bunun yanına oturturulması gerçekten alkışlanılası. Dağ’ın daha ilk filminde bu kadar meziyeti abartısız ortaya koyması çok sevindirici. Ayrıca başta Nihal Koldaş ve Murathan Muslu olmak üzere tüm kadronun oyunculukları çok başarılı. 2013’ün en iyilerinden olduğu kesin!

Monsters University [Dan Scanion – 2013]

monsters1

Pixar, büyüsünü yitiyeli çok oldu, hele Disney’e tamamen satıldıktan sonra. İlk film Monsters Inc. ben pek bayılmasam da Pixar’ın şaşaalı dönemine aitti (hatta bazı eleştirmenler bu dönemin son filmi olarak nitelerler). Devam filmi, yapısı gereği popülerlik kokuyor. Yine de kendi çapında bir şirinliği mevcut ama bu onu sadece izlenebilir kılabiliyor.

Prisoners [Denis Villeneuve – 2013]

İki yıl önce çektiği muazzam siyasi gerilim Incendies ile radarımıza giren Villeneuve, kariyerine Hollywood’da bir intikam gerilimiyle devam ediyor. İki yakın komşu ailenin kız çocukları bir gün kaybolur. Başta aileler ve polis olmak üzere herkes alarma geçer. Önce delilik sınırında bir gençten şüphelenilir ama ondan bir şey çıkmayınca herkesin sinir katsayısı artmaya başlar; çünkü günler geçmektedir ama kızlar bulunamamaktadır…

Prisoners-Movie

Daha önce de benzeri filmler (örneğin Reservation Road) izlediğimiz çocuk kaçırma geriliminde, yapabileceğinin en iyisini yapıyor film. Villeneuve sayesinde çok iyi bir kurguya ve tempoya sahip. 2.5 saatlik süresine rağmen süresini harika kullanmayı ve tempoyu düşürmemeyi başarıyor. Tabii Hugh Jackman, Jack Gyllenhaal, Paul Dano gibi kalburüstü oyunculara sahip olması ve onları çok iyi kullanması da cabası. Kısacası yılın en iyi popüler filmlerinden biri, hatta en iyi gerilimi.

Samsara [Ron Flicke – 2011]

samsara

90’ların şoke edici belgesellerinden Baraka, kelimelere ihtiyaç duymadan sadece dünyanın çeşitli yerlerinde çekilen görüntülerle bir çok şeyi anlatmayı başarıyordu: Din, coğrafya, kültür, siyaset, şehir, bilim, kapitalizm bunların birkaçıydı. 20 yıl sonra Ron Flicke, aynı yöntemi kullanarak Samsara‘yı çekti. Ülkemizde bu yıl gösterilen belgesel, Baraka‘yı izlemiş olmamıza rağmen hala tüyler ürpetiyor. Üstelik ona son 20 yılda iyice ayyuka çıkan silah çılgınlığını ekliyor. Defalarca izlenip, anlattıkları üzerine saatlerce konuşabililecek bir belgesel.

The Act of Killing [Joshua Oppenheimer, Anonymous – 2012]

act_of_killing

60’larda Endonezya’ya gerçekleşen askeri darbe sonrası muhalif kişileri ‘komünist’ diye yaftalayarak öldüren gangsterlerin, tüm bunları sözde günah çıkararak ama gerçekte övünerek anlatmalarını izliyoruz bu 160 dakikalık belgesel boyunca. Gerçekten tüyler ürpertici bir gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Söz konusu kişilerin masumları öldürmelerini canlandırmaları bile korkutucu. Uzun süresi canınızı sıksa da 50 yıl boyunca yaşanan ve yaşanmaya devam eden bu vahşet karşısında bunlardan haberdar olmak o ölen masumlar adına az bile. Öyle gerçekçi bir belgesel ki filmin 2. yönetmeni dahil kadronun üçte ikisi, ölüm korkusuyla jeneriğe adlarını yazamamış!

The Broken Circle Breakdown [Felix van Groeningen – 2012]

Belçikalı yönetmen Groeningen, nonlineer bir kurguyla tutku dolu bir aşkın ortasını, başını ve sonunu anlatıyor. Aşkın, kendisini oluştururken (bir kimyasal bileşik misali) onu oluşturan bireyleri yok edişini tüm yalınlığıyla ve harikulade country ezgileriyle seyreyliyoruz. Belçikalı bir country müzik grubunun elemanı Didier ile dövme sanatçısı ve alabildiğine özgür Elise’nin aşkları, ikilinin tüm zıtlıklarına rağmen başlıyor. Sürpriz olarak doğan çocukları Maybelle’în kanser oluşu ise aşklarını sonuna kadar sınıyor.

the-broken-circle-breakdown

Filmin başlarında My Sister’s Keeper gibi ağlatan bir melodrama dönüşecek hissi veren film, harika kurgusu yardımıyla çark ederek aşkın yakıcılığını anlatan bir filme evriliyor. Bunu yaparken Maybelle’in hastalığı gibi hikayeleri muazzam şekilde kullanarak filmi sağlamlaştırıyor. Böylece ortaya, benim en sevdiğim filmlerden Paris, Texas‘ı hatırlatan yürek burkan bir yapıt çıkıyor. Hassas kalplere ağır gelebilecek bu öyküyü ise Didier’in (sonradan Elise’nin de solist olduğu) grubunun harika şarkılarıyla hafifletiyor. Didier’de Johan Heldenbergh ile Elise’de Veerle Baetens’in uyumlu kimyası ve harika oyunculukları da filmi daha da güçlendiriyor. 2013’ün en iyi filmlerinden!

Captain Phillips [Paul Greengrass – 2013]

Tom Hanks

Geçen yıl Kathryn Bigelow’un enfes yönetmenliği ve Jessica Chastain’in mıhlayıcı performansıyla Zero Dark Thirty‘de herkesi iki arada bir derede bırakan büyük bir propaganda izlemiştik; Amerika’nın ne kadar büyük ve her şeye kadir bir ülke olduğunu dikte eden. Bu yıl da benzer bu durumla karşı karşıyayız. Paul Greengrass’ın kıvamını tutturan bir dinamizmle baştan sona yerinde durmayan kamerası ve Tom Hanks’in pek zorlanmadan oyunculuk gösterisi yaptığı Captain Phillips, baştan sona bir Amerika propagandası. Kendisinin ne kadar güçlü, zeki ve kudretli olduğunu; Somalilerin de ne kadar özenti, cani ve kötü olduğunu cümle aleme duyuruyor Ben bu yüzden çok itici buldum ama Greengrass’ın aksiyonu sağ olsun dünyada pek sevildi ve hatta ödül radarına girdi.

The Big Wedding [Justin Zackham – 2013]

the-big-wedding

Senenin en kötü filmlerinden biri olsa da hafifliğinden ötürü rahatça izlenebilecek bir film. Robert De Niro, Diane Keaton, Susan Sarandon, Amanda Seyfried, Katherine Heigl, Robin Williams ve Topher Grace’den oluşan ünlü oyunculardan aldığı ılımlı performanslar ve az da olsa güldürebilmesi sayesinde bence görevini vasat da olsa yerine getiriyor.

Yozgat Blues [Mahmut Fazıl Coşkun – 2013]

Uzak İhtimal ile yalın ve klişelerden uzak bir ilk film kotaran Coşkun yoluna daha olgun bir filmle devam ediyor. Kariyeri hiçbir zaman iyi gitmemiş bir şanson şarkıcısının şansını biraz da Yozgat’ta denemek istemesi üzerine bir öğrencisi ile buraya gidiyor. Orada bir lokalde sahne alıyor fakat hep aynı şarkıyı (bozuk plak misali) okuyan şarkıcımızın işleri yine sarpa sarıyor. İstanbul’da bir varoşta yaşayan ve neredeyse bir hiç olan öğrencisi ise bu taşra kentinde kendine gelip kimliğini bulmaya başlıyor.

yozgat_blues

İlk filmi gibi yalın, klişelerden olabildiğince uzak ve kendi mizahını barındıran bir eser çıkarmış Coşkun. Taşranın küçüklüğünü ve geri kalmışlığını vurgulamak yerine oranın da kendine has bir havası olduğunun ve bazı insanlar için bunun gayet de yeterli olduğunun altını çiziyor. Bir yandan bir büyüme öyküsü, bir yandan kimliğini bulma hikayesi, diğer yandan da taşra insanına yapılan bir gözlem filmi. Ercan Kesal, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak ve Ayça Damgacı’nın olabildiğine doğal performansları filmi izlemek için apayrı bir sebep. Şahsen ayın (kasımın) komedi filmi Testosteron‘dan çok daha fazla güldüm.

Erkek Tarafı: Testosteron [İlksen Başarır – 2013]

erkek-tarafi

Şansıma galaya davetiye kazanmasam gitmezdim, gitmemekte de haklı çıkarmışım. Kahkahaysa olay, birkaç defa güldürdüğü gerçek ama tamamen anlık olarak. Filmin bütünlüğü, gerçekçiliği ve kendine has bir duruşu sıfır. Popüler bir tiyatro oyunundan (o da Polonya’dan uyarlama) uyarlanan film, belli ki oyunun esprilerini aynen kopyalayıp yapıştırılmış. Sahnede fena durmayan espriler, perdede eğrelti kaçıyor. Konunun Türkiye’de meydana gelemeyecek kadar saçma oluşundan başlayarak filme bağlanmanızı engelleyen sürüyle madde var. En önemlisi de tüm olayı erkeklik halleri olan bir eserin olayın felsefi boyutundan ısrarla kaçınıp bilimsel birkaç veriyle işi geçiştirip bel altı muhabbetine çevrilmesi. Bazı sahnelerde güleceğime, tiksindim!

The Hunger Games: Catching Fire [Francis Lawrence – 2013]

Catching-Fire-24

Hollywood bazı şeyleri tüketmeyi ve mahvetmeyi iyi biliyor. Pek kimsenin beklemediği ölçüde gişe yapan ilk film sayesinde parsayı hemen toplamak için hıza basınca ilk filmin yönetmeni Gary Ross ayrılmış, memur yönetmen Lawrence başa gelmiş. Sonuç, ilk filmin tüm taktiklerini layığıyla kopyalayan bir film. Seyirci karmaşa ve anarşizmi mi sevdi, biraz arttırarak koy; moda ikonu kıyafetleri mi sevdi, getir en alangirli kıyafetleri; üçlü aşk öyküsü tuttu mu, bırak ne kadar saçma olsa da Katniss iki erkeği de sevsin. Ayrıca Survivor oyunları tam gaz gelsin, ünlü karakter oyuncuları (Philip Seymour Hoffman, Jeffrey Wright, vs) rol kessin. Valla iyi iş. Çoğunluk memnun da durumdan ama ben zerre keyif almadım çünkü filmde bence hiç yeni bir şey olmadı. Tam “Ha, galiba olay başlıyor!” dediğim anda film bitti. Şaka mısınız kardeşim?

The Look of Love [Michael Winterbottom – 2013]

look_of_love

Değişik türlerde (siyasi belgesel, dram, melodram, komedi, kara film ve hatta erotik film) filmler çekmeyi seven Michael Winterbottom, sevilen biyografik filmi 24 Hour Party People‘dan (70’lerin ünlü müzik menajeri ve kulüp patronu Tony Wilson’ı anlatıyordu) 11 yılı sonra yine İngiltere’nin popüler kültürüne etki etmiş ünlü birinin hayatına göz atıyor ve yine baş rolü Steve Coogan’a veriyor. İngiltere’nin cinsel içerikli şovları ile porno dergilerinin kralı ve öldüğünde ülkenin en zengin kişisi olan Paul Raymond’ın hayatının, kariyerinin başlangıcından kızının ölümüne kadar olan büyük bir kısmını izliyoruz. Raymond’ı iyi veya kötü olarak yargılamak yerine, 24 Hour Party People‘daki gibi onun hayat tarzını gösteren ve böylece söz konusu dönemi gözlemlememizi sağlıyor Winterbottom. Coogan yine gayet iyi, filmin teknik kısmı da keza. Ama bunlar filmin üzerindeki atalet duygusunu atamıyor ve vasat bir biyografik filme dönüşüyor.

Reklamlar

Sinema Sinema

Blue Jasmine [Woody Allen – 2013]

Allen’ın son filmi tipik filmlerinden biraz ayrılıyor. Bu sefer hayatını, çalışmadan gelen para ve gücü elde etmek ve bu gücü sürdürebilmek üzerine kuran nevrotik Jasmine’i izliyoruz. Doğal olarak film de komediden drama meylediyor. Konusunun getirisi olarak da politik eleştiri de barındırıyor, bilhassa sınıfların açgözlülüğü üzerine.

blue-jasmine-cate-blanchett-bobby-cannavale-sally-hawkins

Allen’ın daha önce de birkaç kez çevresinde dolaştığı konular bunlar ve iyi bir senarist/yönetmen olduğundan bunu da gayet güzel başarıyor. Derdini gayet anlatabilen, teknik anlamda da falsosuz bir dram. Hele oluşturduğu oyuncu kadrosu gerçekten harika. Cate Blenchett yıldızlaşırken Sally Hawkins de ders veriyor resmen.

About Time [Richard Curtis – 2013]

Notting Hill en sevdiğim filmler arasında ilk 10’da yer alırken Love Actually ise sevdiğim romantik-komedilerden biridir. Hal böyleyken onların yaratıcısının yeni romantik-komedisine de vizyona girer girmez gittim. Lakin biraz hayalkırıklığına uğradım. Çünkü izlediğim film, bir romantik-komedi değildi, aslında sorunu tam bir film olmamasıydı. About Time; başı oldukça laçka ve kötü bir absürt komedi, ortası vasat bir romantik-komedi ve sonu da (son 30 dakikası) iç ısıtan ve başarılı bir baba-oğul dramı.

about-time-image-2

21 yaşına geldiğinde babasından zamanda yolculuk edebilme yeteneği olduğunu öğrenen Tim, bu yeteneğini sadece (?!?) hayatının kadınını bulmak ve elde etmek için harcıyor. Filmin bu desteksiz konuyla ilgilenişi yarısında bitiyor. Bir 15 dakikalık gereksiz kardeş dayanışmasından sonra birden baba-oğul dinamiği devreye giriyor ve film aniden tat vermeye başlıyor. Çünkü Curtis her zamanki gibi harika diyaloglar yazmış ve izleyiciye de nasıl sinema  sıcaklığı vereceğini iyi biliyor. Daha fazlasını oku…

Filmekimi 2013 Yorumları

Enough Said [Nicole Holofcener – 2013]

Dünya nüfusunun yaş ortalamasının giderek artması, doğal olarak film yapımcılarını da bu yeni piyasaya film yapmaya itmeye başladı, son birkaç yıldır. Artık yılda 2-3 film, bu hedef kitlesine yönelik yapılıyor. Açıkçası bu filmler, belli bir kalitenin altına da düşmüyor çünkü hedef kitle zaten belli bir seviye istiyor. Enough Said, tam bu tür bir film.

enough-said-trailer_612x380

Çocuklu ve boşanmış olan bir masöz olan Eva, aynı anda hem yakın bir arkadaş hem de yine dul ve boşanmış bir erkek arkadaş edinir. Yalnız yeni arkadaşının eski kocasının, yeni erkek arkadaşı olduğu ortaya çıkınca olaylar da karışmaya  başlar. Zaten kendini kanıtlamış oyuncular olan Julia Louis-Dreyfus, James Gandolfini ve Catherine Keneer’ın karşılıklı döktürdüğü film, gerçekten yapabileceği her şeyi yapıyor. Komik, falsosuz, temposunu kaybetmeyen ve kararını bilebilen bir film.  Lakin yapısından ötürü kendine ait bir çekiciliği yok ya da ben yaşımdan ötürü bu çekimi yaşayamadım.

Heli [Amat Escalante – 2013]

Heli

Bu yılki Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü alan Meksika yapımı film, gecekonduda yaşayan bir ailenin derin devlet ve uyuşturucu çetelerinin arasında ezilişini aktarıyor. Senaryosu oldukça basit, heyecansız ve temposuz olsa da gücünü gösterdiklerinden ve onları gösterme şeklinden alıyor. Şiddeti ve bireyin devlet/çete/polis/asker zulmü altındaki zaruri ezilişini,  dolandırmadan ve gerçekçi (hatta bazen fazla gerçekçi) olarak gösteren Heli, iyi bir yönetmenin filmini nasıl yükseltebildiğinin tezahürü.

La Vie d’Adéle (Blue is the Warmest Color) [Abdellatif Kechiche – 2013]

Cannes’ın en çok konuşulan ve en büyük ödülünü de (Altın Palmiye) kapan film, çok hassas bir yapıya sahip. Çünkü lezbiyen bir kızın bu eğilimini keşfetmesini, hayatının aşkını bulmasını, bu ilişkisini ve ötesini tüm detaylarıyla anlatıyor. Lakin detay demişken gereksiz olanları değil, Adéle’in ilişkisini ve duygularını tamamen anlamamıza yarayan detayları kastediyorum. Bunları bazıları, mesela 15 dakikalık kesintisiz sevişme sahnesi, çoğu insan için kabul edilemez ve/veya dayanılmaz olabilir. Lakin benim hayatı anlamlandırma cümlem de olan “Hayat ayrıntılarda gizlidir.” önermesini ispatlayacak şekilde, bu detaylar karakterleri ve onların eylemlerini anlamlandırmamıza hizmet ediyor. Daha fazlasını oku…

Rush

Normalde Ron Howard’ı sevmem. Kaliteli gözüken şık filmlere imza atan memur Hollywood yönetmenlerinden biridir. Elindeki malzemeden kaliteli bir iş çıkarsa da, malzemenin değişik ve estetik olmasına değil, nasıl daha çok izlenebileceğine kafa yorar. John Nash’i anlattığı A Beautiful Mind, Nixon’un karizmayı çizdirişini resmettiği Frost/Nixon ve bir uzay epiği olarak lansedilen (ama çoktan unutulan) Apollo 13 en bilinen ve ödüllü işleridir.

RUSH

Bu filmografiye sahip birinin senenin en iyi filmlerinden birini imzaladığını görmek açıkçası şaşırtıcı. Rush uzaktan bakınca, belki yine fazla bir yenilik barındırmadığı aşikar olsa da; bakir bir alt tür olan araba yarışı aksiyonunda yapılan baştan salma ve fazlasıyla popülist filmlerin arasından bir başyapıt edasıyla yükseliyor.

70’lerin Formula 1 dünyasına adını yazdırmış iki ismi merkeze alıyor filmimiz: Niki Lauda ve James Hunt. Lauda, tipik Alman ırkı özelliklerine sahip olarak disiplinli, dakik, işinin ehli, detaycı ama asosyal, somurtkan ve itici. Diğer yandan bir İngiliz olan Hunt; başına buyruk, karizmatik, yakışıklı, risk almayı seven, adrenalin deposu ama disiplinsiz, savruk ve bencil. Filmin en başarılı özelliği tüm iskeleti, bu iki zıt insanın karakter özelliklerinin üzerine kurmuş olması. Aksiyon sahnelerinden, dramatik sahnelere kadar her şey bu amansız çelişki üzerine inşa edilmiş. Dolayısıyla altı dolu olunca her sahne anlam kazanıyor. Normalde aksiyon filmi olması bile bunu engellemiyor, hatta tam tersi filmin hızını da kalitesini de arttırıyor.

rush Daha fazlasını oku…

Pinochet Üçlemesi

Bu yıl Oscar’a aday olan ‘Yabancı Dil’ kategorisindeki filmler, gerçekten kaliteli yapımlardı. Sinema sanatının meziyetlerini çeşitli alanlarda kullanıyorlardı. Bunlardan Şili adına aday olan No, gerek siyasi metni gerek gerçek bir olaya dayanması gerekse bunları ana akım sinema diline başarıyla yedirmesiyle öne çıkıyordu. Aslında No, genç Şilili yönetmen Pablo Larrain’in, ülkesinin diktatörlük yıllarını anlatan ‘Pinochet üçlemesi’nin son halkası. No‘yu bahane ederek arka arkaya üçlemeyi izledim. Böylece bu yazının oluşma şansı doğdu.

Tony Manero – 2008

Tony Manero ismini sinemaseverler iyi bilir, bilhassa 70’leri takip edenler. Çünkü zamanın en popüler filmlerinden Saturday Night Fever‘ın baş karakterinin adıdır. John Travolta’yı yıldızlaştıran karakter, işçi tabakasından gelip tezgahtarlık yapan ama geceleri dans yeteneği sayesinde diskoların yarışmalarına katılıp bu yolla üst tabakaya atlamaya çalışan biriydi.

SNF

Gerçek Tony Manero

tony manero

Çakma Tony Manero

Pablo Larrain’in ilk filmi de 80’lerin ilk yıllarında geçiyor. Tony Manero karakterini kafasında saplantı haline getiren, hasta ruhlu birini merkeze yerleştiriyor. İşsiz güçsüz kahramanımız, hırsızlık yaparak ve geceleri bir dans merkezinde dans ederek geçimini sağlıyor. Arada da kimsenin ilgilenmediği insanları öldürmekte sakınca görmüyor. Aslında bundan bir zevk de almadığından neden yaptığını da anlamıyoruz. Hayattaki tek amacı ise, tıpkı Tony Manero gibi, cam bir zeminde dans etmek ve tabii ki onun da amacı olan köşeyi kolay yoldan dönebilmek. Bu uğurda da onun için her şey mübah! Dönemin baskı ve zaruretle dolu atmosferi bile umrunda değil. Onun yoluna çıkmamaları kafi. Tabii, bu anlayış dönemin diktatörlük ve kapitalist anlayışına birebir uyuyor. Baş karakter üzerinden Şili’nin o dönemdeki halet-i ruhiyesini gözler önüne seren Larrain, daha ilk filminde oldukça dengeli, soğukkanlı ve aklı başında bir yapı kuruyor. Daha fazlasını oku…

!f 2013 Filmleri

21/03/2013 2 yorum

Festivalin üzerinden bayağı süre geçti ama ancak yazacak zamanı bulabildim. Normalde !f, daha deneysel takıldığı için en fazla 1-2 filme giderdim. Ama bu yıl, AFM’den CineMaximum’a transfer olduklarından (aslında zorunlu bir geçiş bu, geçtiğimiz yıl Mars Group ile AFM birleşip CineMaximum’u ve dolayısıyla ülkenin en ciddi tekellerinden birini oluşturdular!) herhalde daha genel akıma hitap ettiler. Oscar adayları ve geçen senenin isim yapmış bağımsız yapımları programda göz doldurdu. Hatta ilk defa, ünlü bir Türk yönetmenin Türkiye galasını gerçekleştirdiler. Bakalım önümüzdeki yıllarda nasıl devam edecekler…

20 Little Films [Çeşitli – 2012]

David Lynch’ten Leos Carax’a, Apichatpong Weerasethakul’dan Jean-Luc Godard’a dünyanın önde gelen (genelde festival takipçilerinin bildiği) yönetmenlerinin 2012’de Venedik Film Festivali için hazırladığı 20 kısa filmden oluşan bir seçki. Çoğunu oldukça saçma ve manasız bulduğumu ifade etmeliyim. Sonuçta büyük egoların yaptığı 2-3 dakikalık filmlerdi. Birkaç tanesi fena değildi. En iyisi ise Leos Carax’a ait olandı, oldukça sürreal ve çarpıcı bir çalışmaydı ve 1 dakika bile sürmedi!

Sans Soleil (Güneşsiz) [Chris Marker – 1983]

Sans_Soleil

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz ünlü sinema sanatçısı (adını sadece sıkı sinemaseverler bilir, çünkü sadece deneysel çalışırdı ama günümüzün çoğu yönetmeni ona hayrandır) Chris Marker’ın en bilinen ikinci çalışması (ilki La Jatee‘dir). Marker gerçek bir sanatçıydı çünkü bilinen formatlarda çalışmazdı, ısrarla farklı ve tabu yıkan işler yapardı. Sans Soleil de bir belgesel gibi gözükse de o formattan ayrılan özellikleri var. Bir kere anlatıcısı kurgusal ve bu kişi, başka bir kurmaca kişinin izlenimlerini bize aktarıyor. Aslında Marker’ın kendi izlenimleri bunlar. Japonya ve Afrika’daki günlük hayat üzerinden hayata dair izlenimler aktarıyor. Bu sırada Hitchkock ve T.S. Elliot gibi kişiler üstüne de yorumlar yapıyor. Son derece garip, eşsiz ve düşündüren bir yapım. Daha fazlasını oku…

Oscar 2013 Ödül Töreni ve Top 10 Films of 2012!

Mart oldu ama ben 2012 filmlerini ancak bitirebildiğim için yeni yazabiliyorum. Hazır da Oscarlar taze dağıtılmışken ikisini bir arada çıkartayım dedim. Önce törenden başlayalım.

seth_2491587b

Bu yılki sunucu, komedyen Seth MacFarlane’in açılış gösterişi tüm törenin özetiydi aslında. Klasik dönemle yeni çağın arasında kalmış bir şov sundu, böylece iki tarafa da ait olamayan ama iki tarafı da hoşnut etmeye çabalayan bir tören gerçekleştirildi. Ne şiş yandı, ne kebap; ama aslında yemek de pişmedi. Ucube, sevimsiz bir tören izledik. Zaten adaylar ve ödüller gereği gayet sağcı bir tören izlerken bu arada kalmışlık hem MacFarlane’i hem de akademiyi bayağı zedeledi. Zaten tören sonrası MacFarlane hemen açıklama yapıp bir daha Oscarları sunmayacağını söyledi! Gerçekten MacFarlane’den beklenmeyecek kadar kötü espri doluydu şov ve belli ki MacFarlane de bundan hoşnut değildi! 2012’nin en iyi komedilerinden Ted‘in yaratıcısı ve kendisi olan MacFarlane’nin rahat ve gerçekten komik olduğu tek an, Ted olarak sahnede olduğu ve Oscar sonrası seks partisinin nerede olacağını merak ettiği sahneydi. Daha fazlasını oku…