Arşiv

Archive for the ‘kadın hakları’ Category

Benden Şarkılar – How Come How Long (Babyface ft. Stevie Wonder)

Bu aralar, kafamda dönen çok şarkı var. İçlerinden sosyal bir mesaj da taşıyan, geç keşfettiğim için pişman olduğum bir şarkıyı paylaşacağım. Babyface’in 5. solo albümü The Day‘in 2. şarkısı olan How Come, How Long; Stevie Wonder ile ortak çalışmasının ürünü. İkili ortak ürettikleri şarkıyı, yine beraber icra ediyorlar.

İlk başta şarkıda beni çeken tınısı ve solo klarnet bölümü oldu. Acıklı bir şarkı olduğu zaten belliydi ama sözlere dikkat edince daha da bağlandım. Yanlış kişiye aşık olup şiddet kurbanı olan bir kadını anlatıyor şarkı. Ülkemizdeki şiddet kurbanı binlerce kadını düşününce içim daha da ezildi ve paylaşmak istedim.

How Come, How Long – Babyface ft. Stevie Wonder

There was a girl, I used to know, she was, oh, so beautiful /Bir zamanlar tanıdığım bir kız vardı, o kadar güzeldi ki…
But she’s not here anymore, she had a college degree /Ama artık buralarda değil, yükseği de vardı.
Smart as anyone could be, she had so much to live for / Herkes kadar zekiydi, yaşayacak çok şeyi vardı.

But she fell in love with the wrong kind of man / Ama yanlış adama aşık oldu,
And he abused her love, treated her so bad /Ve adam onu taciz etti, çok kötü davrandı.
There was not enough education in her world / Onun dünyasında yeterli eğitim yoktu,
That could save the life of this little girl /Bu küçük kızın hayatını kurtaracak kadar.

How come, how long, it’s not right, it’s so wrong / Nasıl olur, nasıl gider, doğrusu bu değil, çok yanlış!
Do we let it just go on, turn our backs and carry on / İzin vermeli miyiz devam etmesine, arkamızı dönüp yürümeye?
Wake up, for it’s too late, right now, we can’t wait / Kalkın, çok geç olmadan, hemen, bekleyemeyiz!
She won’t have a second try, open up your hearts as well as your eyes / İkinci bir şansı olmayacak, kalbinizi de gözleriniz kadar açın!

She tried to give a cry for help, she even blamed things / Yardım için seslenmeye çalıştı, suçladı bile
On herself, but no one came to her aid / Kendisini, ama kimse yardımına gelmedi.
Nothing was wrong as far as we could tell / “Söyleyebileceğimiz hiçbir şey yanlış değildi”
That’s what we’d like to tell ourselves, but no, it wasn’t that way / Kendi kendimize söylediğimiz buydu, ama hayır, böyle olmamalıydı!

So she fell in love with the wrong kinda man / İşte yanlış adama aşık oldu
And she paid with her life for loving that man / Ve onu sevmeyi canıyla ödedi.
So we cannot ignore, we look for the signs / Göz ardı edemeyiz, gözlemlemeliyiz,
And maybe next time, we may save somebody’s life / Belki başka sefere, bir başkasının hayatını kurtarırız.

How come, how long, it’s not right, it’s so wrong / Nasıl olur, nasıl gider, doğrusu bu değil, çok yanlış!
Do we let it just go on, turn our backs and carry on / İzin vermeli miyiz devam etmesine, arkamızı dönüp yürümeye?
Wake up, for it’s too late, right now, we can’t wait / Kalkın, çok geç olmadan, hemen, bekleyemeyiz!
She won’t have a second try, open up your hearts as well as your eyes / İkinci bir şansı olmayacak, kalbinizi de gözleriniz kadar açın!

I, on occasion met that guy / Bir sefer o adamla tanıştım.
He stirred up feeling deep inside, something about him wasn’t right / İçimdeki hisleri harekete geçirdi, onda yanlış bir şeyler vardı.
The way he proves himself a man / Kendini erkekten sayması
By beatin’ his woman with his hands, oh, I wish that she was still alive / Elleriyle kadınını döverek, keşke o hayatta olsaydı!

How can someone like that call himself a man, he’s not a man / Böyle biri kendine nasıl erkek diyebilir, adam değildir!
‘Cause in reality, he’s far more less than that / Çünkü gerçekte, adam olmanın çok uzağındadır.
And we cannot ignore at all, whenever we see the signs / Ve ortadaki işaretleri göz ardı edemeyiz,
‘Cause any kind of abuse, God knows is a crime / Çünkü her taciz, Tanrı biliyor ki suçtur.

How come, how long, it’s not right, it’s so wrong / Nasıl olur, nasıl gider, doğrusu bu değil, çok yanlış!
Do we let it just go on, turn our backs and carry on / İzin vermeli miyiz devam etmesine, arkamızı dönüp yürümeye?
Wake up, for it’s too late, right now, we can’t wait / Kalkın, çok geç olmadan, hemen, bekleyemeyiz!
She won’t have a second try, open up your hearts as well as your eyes / İkinci bir şansı olmayacak, kalbinizi de gözleriniz kadar açın!

How come, how long, it’s not right, it’s so wrong / Nasıl olur, nasıl gider, doğrusu bu değil, çok yanlış!
Do we let it just go on, turn our backs and carry on / İzin vermeli miyiz devam etmesine, arkamızı dönüp yürümeye?
Wake up, for it’s too late, right now, we can’t wait / Kalkın, çok geç olmadan, hemen, bekleyemeyiz!
She won’t have a second try, open up your hearts as well as your eyes / İkinci bir şansı olmayacak, kalbinizi de gözleriniz kadar açın!

Say, open up your eyes, today / Bugünden itibaren gözleriniz açın,
Don’t let it be too late / Geç olmasına izin vermeyin,
Open up your hearts and do it right away / Kalbinizi açıp doğrusunu yapın.

Reklamlar
Kategoriler:kadın hakları, şarkı Etiketler:,

33. İstanbul Film Festivali Notları – 2

Aysel Bataklı Damın Kızı [Muhsin Ertuğrul – 1934 – Türkiye]

Sinema tarihiminiz ilklerini temsil eden bir klasik. Kesin olamasam da ilk köy filmi ve aynı zamanda ilk popüler film denilebilir. Senaryosu, Tösen fran Stormyrtorpet adlı bir İsveç filminden ünlü yazarımız Nazım Hikmet tarafından uyarlanmıştır. Müzikleri ünlü besteci Cemal Reşit Rey’e aittir. Yönetmeni ise dönemin sinema ve tiyatro sektörlerine hegemonya kurmuş Muhsin Ertuğrul’dur. Oyuncular da Ertuğrul’un kadrosudur: Talat Artemel, Cahide Sonku (ilk ünlü olduğu film), Hazım Körmükçü (bizim tanıdığımızın dedesi), Feriha Teyfik (ilk tescilli güzelimiz), Mahmut Moralı, ..

aysel-batakli-damin-kizi

Hikaye, temizliğe gittiği eski evin sahibinden bir çocuğu olan Aysel’in mahkemesiyle başlar. Nafaka vermemek için çocuğu kabul etmeyen adamın yalan söylemesine dayanamayan Aysel, davadan vazgeçer (“Çocuğumun babasının yalan söylemesine gönlüm el vermiyor, Hakim Bey!”). Bunu takdir eden köyün zenginlerinden Ali, Aysel’i evine hizmetçi olarak alır. Aynı sırada da yine zengin olan ve İstanbul’da okumuş Gülsüm ile nişanlanır. Gülsüm de evlilik için Aysel”in atılmasını şart koşar ve attırır. Düğün öncesi Ali’nin gittiği meyhanede bir adam öldürülür ama Ali geceden bir şey hatırlamamaktadır ve kendisinin öldürdüğünü sanar. Hakikati ise Aysel bilmektedir.

Sinemamızın ilk dönemi olan Tiyatrocular Dönemi’ne (asıl işi tiyatro olup yazın film çeken kişilerdir, başlarında Muhsin Ertuğrul vardır ve 1948’e dek sürer) ait olduğundan oldukça vasat olduğunu sanıyordum. Oysa ki yan öykülerle destekli iyi bir hikaye kurgusu, güzel diyaloglar, başarılı oyunculuklar ve en önemlisi gayet başarılı bir yönetmenlik buldum. Bazı çekimler beni çok şaşırttı, Yeşilçam’da bile pek kullanılmayan açılar bulunuyor ki bunlar hikayeye oldukça dinamizm katıyor. Ayrıca dönemin politikası da gereği köylüye yapılan vurgu önemli. Ama en mühim mesajı, ezilen ama gururunu satmayan kadın üzerinden veriyor. Film boyunca Aysel’e yapılan iftiralar ve bunların karşısında Aysel’in duruşunu göstermesi oldukça feminen bir açı katıyor filme. Çekimlerin Bursa’nın Çalı Köyü’nde (artık mahalle oldu!) yapıldığını ve film 70’lerde TRT’de yayınlandığında köyde ufak çaplı olay yaşandığını (“Ölmüş dedemin genç hali televizyonda nasıl gözükebilir?” gibi sorular yüzünden) ilginç bir not olarak düşelim. Tarihimize dair önemli bir yapıt.

Yatık Emine [Ömer Kavur – 1974 – Türkiye]

Bana göre ülkemiz sinema tarihinin en iyi yönetmeni olan ama yeterince değer verilmeyen Ömer Kavur, daha ilk filminde izleyenleri şaşırtmayan bir konu seçmiş. Refik Halit Karay’ın bir öyküsünden Turgut Özakman’ın uyarladığı eser, adı kötüye çıktığı için devlet tarafından şehir şehir sürgün edilen Emine’nin son durağında başına gelenleri anlatıyor. İsmi açıklanmayan Anadolu’nun bir kasabasına getirilen Emine, namı kendisinden önce geldiği için hakaretlere, şiddete ve açlığa maruz kalıyor. Sadece iş ve yiyecek ekmek isterken Anadolu insanının acımasızlığı, kibri  ve önyargısıyla oradan oraya savruluyor. İzleyicinin acı çekerek izlediği filmde, Emine’ye tek insan gibi davrananların şehir dışından (hatta İstanbul’dan) gelmiş olmaları da dikkat edilmesi gereken bir öğe. Herhalde Yaban‘dan sonra Anadolu insanının gerçek yüzünü bu kadar açık ve gerçekçi şekilde gösteren başka bir eser görmemiştim.

yatık-emine

Anadolu’da bir birey olmanın (hele yabancı ve kadınsan) zorluklarını oldukça dramatik şekilde aktaran Kavur, 8 yıl sonra aynı konuyu bir aşk hikayesi içine yedirerek başyapıtlarından Bir Kırık Aşk Hikayesi‘ni çekmiştir. İlk filminde ise konuyu alabildiğine sert ele almış ki bu husus filmin seyrini zorlaştırıyor. Ayrıca senaryodaki bazı yan hikayelerin hava kaldığını görülüyor. Yine başrollerdeki Necla Nazır ile Serdar Gökhan’ın plastik oyunculukları da ilgi kaybettiriyor (Gökhan’ın Ayı Dansı sahnesi çok yapmacık mesela). Kavur’un bu olmusuzluklara rağmen, hikaye çatısını oturtması, atmosferi kurması ve derdini tavizsiz anlatışıyla sinema tarihinimizdeki sayılı filmden biri olarak anılmayı hak ediyor. Daha fazlasını oku…

!f 2013 Filmleri

21/03/2013 2 yorum

Festivalin üzerinden bayağı süre geçti ama ancak yazacak zamanı bulabildim. Normalde !f, daha deneysel takıldığı için en fazla 1-2 filme giderdim. Ama bu yıl, AFM’den CineMaximum’a transfer olduklarından (aslında zorunlu bir geçiş bu, geçtiğimiz yıl Mars Group ile AFM birleşip CineMaximum’u ve dolayısıyla ülkenin en ciddi tekellerinden birini oluşturdular!) herhalde daha genel akıma hitap ettiler. Oscar adayları ve geçen senenin isim yapmış bağımsız yapımları programda göz doldurdu. Hatta ilk defa, ünlü bir Türk yönetmenin Türkiye galasını gerçekleştirdiler. Bakalım önümüzdeki yıllarda nasıl devam edecekler…

20 Little Films [Çeşitli – 2012]

David Lynch’ten Leos Carax’a, Apichatpong Weerasethakul’dan Jean-Luc Godard’a dünyanın önde gelen (genelde festival takipçilerinin bildiği) yönetmenlerinin 2012’de Venedik Film Festivali için hazırladığı 20 kısa filmden oluşan bir seçki. Çoğunu oldukça saçma ve manasız bulduğumu ifade etmeliyim. Sonuçta büyük egoların yaptığı 2-3 dakikalık filmlerdi. Birkaç tanesi fena değildi. En iyisi ise Leos Carax’a ait olandı, oldukça sürreal ve çarpıcı bir çalışmaydı ve 1 dakika bile sürmedi!

Sans Soleil (Güneşsiz) [Chris Marker – 1983]

Sans_Soleil

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz ünlü sinema sanatçısı (adını sadece sıkı sinemaseverler bilir, çünkü sadece deneysel çalışırdı ama günümüzün çoğu yönetmeni ona hayrandır) Chris Marker’ın en bilinen ikinci çalışması (ilki La Jatee‘dir). Marker gerçek bir sanatçıydı çünkü bilinen formatlarda çalışmazdı, ısrarla farklı ve tabu yıkan işler yapardı. Sans Soleil de bir belgesel gibi gözükse de o formattan ayrılan özellikleri var. Bir kere anlatıcısı kurgusal ve bu kişi, başka bir kurmaca kişinin izlenimlerini bize aktarıyor. Aslında Marker’ın kendi izlenimleri bunlar. Japonya ve Afrika’daki günlük hayat üzerinden hayata dair izlenimler aktarıyor. Bu sırada Hitchkock ve T.S. Elliot gibi kişiler üstüne de yorumlar yapıyor. Son derece garip, eşsiz ve düşündüren bir yapım. Daha fazlasını oku…

Peeping Tom (Röntgencilik ve Sanatta Kadınların Rolü Üzerine)

Yine uzun zamandır seyretmek isteyip de izleyemediğim bir film daha. Michael Powell’ın bu şaheseri, aslında çok daha bilinir olmalı, daha çok seyredilip tartışılmalı. Çünkü film; ele aldığı konuyla olsun, onu ele alış biçimiyle olsun ve sinema tarihindeki yeriyle olsun çok özel bir film. ‘Film çekmek’ eylemini bu derece deşip, ortaya film çekmenin kitabını yazan başka bir film galiba yok!

‘Peeping Tom’ terimi, İngilizce’de röntgenci manasına geliyor. Yaklaşık 1000 yıl önce, İngiltere’de yaşanan bir rivayete dayanıyor. Kasabanın hükümdarının karısı, halkın vergilerinin azaltılması için kocasıyla bir iddiaya giriyor. Kasabada çırılçıplak at sürerse, kocası vergileri azaltacağını söylüyor. Kadın da tüm halka içerde oturup dışarıya bakmamalarını salık vererek atı sürüyor, tamamen aryan halde. Ama kasabalıdan biri bir delikten kadını gözetliyor ve oracıkta kriz geçirip ölüyor. Hikaye, ne kadar gerçektir bilinmez ama röntgencilik konusunu tam 1000 yıl önce açması açısından önemli!

‘Röntgencilik’ gerçekten önemli bir mevzu. Meşru olmayan, suç sayılan ama alenen ve hatta yasal olarak herkesin yaptığı bir eylem. Mesela siz bir film seyrederken, aslında filmdeki insanların hayatını röntgenliyorsunuz. Bu, aslında tüm sanatlar için geçerli lakin sinemada daha ön planda. Çünkü siz karakterleri, yaşama alanlarında, doğal halleriyle gözlemliyorsunuz. Bu bir çeşit röntgenciliktir aslında. Başkalarının hayatlarını onların haberi olmadan belli bir süre izliyorsunuz. Hayatların kurgusal olması ve zaten film çekmek amacıyla kurgulanması, işi meşrulaştırsa da aslında seyirci, filmi seyrederek röntgenci tarafını yatıştırıyor.
Daha fazlasını oku…

Kadın Hakları Hakkında Birkaç Düşünce

15/05/2007 1 yorum

Öncelikle şu söylemek lazım, bahsedeceğimiz konunun zemini pek sağlam değil. Bir sürü fikir var. Feministlerden tutun da aşırı dindarlara kadar konuya apayrı bakan görüşler mevcut. Bir erkek olarak hiçbir safa ait olmadığımı belirtmeliyim. Sonradan bana “Kadın düşmanı!” ve ya “Feminist” etiketleri yapıştırmaya yanaşmayın. Çünkü ikisi de değilim. Benim düşüncelerimin 22 yıllık hayat tecrübemden damıtılarak oluşan birkaç damlanın kağıda yansımasıdır. Yoksa ben otorite filan değilim. Zaten öyle olduğumu iddia edemem de çünkü o alanda bir eğitimim yok.

Heteroseksüel bir erkek olarak kadınlarla ilgiliyim. Doğal olarak onlar hakkında düşünüyorum ve ileride hayatıma girebilecek kadın(lar) hakkında nasıl bir tavır takınacağımı tezahür ediyorum. Bu çerçeve içerisinde de kadın yaşayışı hakkında birkaç düşüncem var.

Öncelikle hayat felsefeme bağlı olarak bir insana, ilk olarak ırksal, dinsel, cinsel olarak bakmam. Bir kişi öncelikle insandır, benim için. Sonra onun özellikleri gelir ki en başta önemli bir fiziksel ayrım olan cinsiyet gelir.

Cinsiyetin sadece fiziksel bir olgu mu yoksa ruhu da içine alan daha derin bir olgu mudur? Bunun hakkında yapılan düzinelerce araştırma var sanırım. Birkaçını bilimsel dergilerde ben de okudum. En bilinen bulgu erkek beyninin kadınınkinden 300 gr. fazla olmasıdır ki bence fiziksel bir bulgu ile insanın aklı hakkında mukayese yapılamaz. Bunun gibi çeşitli bulgular da mevcuttur. Kadınların daha hassas olması, erkeklerin daha dayanıklı olması gibi ki bence günümüz dünyasında böyle fiziksel ayrımlar yaparak konuyu tartışmak son derece saçma.

21. yüzyıl öyle bir yüzyıl ki yapamayacağınız bir şey hemen hemen yok. Bir kadın belki asker olarak cepheye inemez (ki bence bu kural geçerli değil artık) ama komuta başında bir erkeğin yapabileceğinin çok daha fazlasını yapabilir. Keza bir erkek belki çocuk doğuramaz ama bir kadından çok daha iyi annelik yapabilir.

Burada önemli bir eleştiri gelebilir. Olay zamanda mı bitiyor? Hayır, ama tarihte kimin kimden üstün olduğunu %100 anlamanızın olanağı yoktur. Unutmayın ki tarihi kazananlar yazar ve bunlar hep erkektir. Tabii ki de teknolojik gelişmeyle kadın hakları doğru orantılı artmıştır ama bu gerçek, gelişme öncesi kadınların bir hiç olduğunu göstermez.

Tarih öncesinde kimi bölgelerdeki kadınların erkeklerle eşit olduğunu belgeler bize söylüyor. Gerek Hititlerde gerekse Mısırlılarda böyle dönemler mevcut. Ayrıca erkeğin iktidarda olması her zaman erkek iktidarı olduğu anlamına gelmez. Tarihte birçok lider aşklarının veya annelerinin sözleriyle düşüncelerini yönlendirmiştir ki bu olgu, kadınların düşünüldüğünden fazla iktidarda olduğu anlamına gelir.

Mesela dünyaca ünlü filozof Aristo’ya bakalım. Aristo’ya göre kadınlar da birer insan olduğundan eşit olmalıdır fakat (altını çizelim) kadınlar da erkek gibi yaşarsa evde çocuğa bakacak kimse kalmayacağından kadın evinde oturmalıdır. Benzer düşünceyi 20. yüzyıla kadar birçok düşünürde görebilirsiniz. Örneğin Fransız İhtilal’ini hazırlayanlardan Voltaire bir sözünde kadınları resmen aşağılamıştır. Yine ünlü bir İngiliz düşünür kadınların politikaya giremeyecek kadar aptal olduğunu belirtir (Margaret Thatcher hakkında ne düşünürdü acaba?).

Türklere bakalım mesela. Göçebe kavmin kadınları her zaman evin efendileridir. Buna itiraz edenler olabilir ama hala daha bu düzen devam etmektir. Savaşçı olan erkekler at sırtında kilometrelerce yol tepip savaşıp avlanırken, kadın evine (obasına) bakmıştır. Yerleşim yerinin tüm sorumlulukları ondadır, yemek, çocuklar, tertip-düzen başlıcaları. Bu bakımdan anaerkil bir toplum olduğu bile söylenebilir. Günümüzde bile Türk erkekleri evle ilgili kararlara pek katılmazlar, tüm işlere kadınlar bakar.

Burada kadınların erkeklerle daha eşit olma problemi araya geliyor. Çalışmak, başta gelen istek. Çoğu erkek, bu isteği “Kadın kısmı çalışmaz!” diyerek savıyor. Bu da bir bakımdan mantıklı gelebilir. Şöyle ki yüzyıllar boyu eve para getiren dolayısıyla görünür iktidar (aslı kimdedir tartışılır) olan kişi, kendisine rakip çıkınca istemiyor doğal olarak. Asırlardır tekel olan erkek cemaatinin duapol bir ortama girmesi kendine ters geliyor. Aslına bakarsanız çoğu kadına da durum ters geliyor. Şimşekleri üzerime çekmeden hemen açıklayayım: Kadın şu ana kadar hep evde oturmaya alışmış, okumamış, koca bekleyip çocuk bakmak, günlere katılmak hayatı olmuş. Doğal olarak anneler kızlarını da böyle yetiştirmiş. Çoğu kadının kızına şöyle dediği açık: “Oku ama nasılsa koca bulup evleneceksin, pek de uğraşma.” Genelleme yapmıyorum ama durum böyle. Hatta sırf iyi koca bulmak için okuyanlar mevcut. Şaka değil gerçek. Şöyle düşünebilirsiniz: Okumuş bir erkek, hele 21. yüzyılda, cahil bir kadın istemez. Ama yine o erkek, büyük olasılıkla, evinde oturup çocuğuna bakacak iyi aile kızı arıyor. Kızların bazıları da bu duruma pek karşı çıkmıyor. Sonuçta, çalışma hayatının kahrını çekmektense evde çocuğuna bakmak daha kolay geliyor. Çocuklar büyüyünce de bunca yıl çalışmadım, artık çalışamam diye işin içinden sıvışıyorlar. Ya da tersi, erkek böyle istediği için onun emirlerine uyup böyle bir yaşam kuruyorlar.

Günümüz vahşi kapitalist dünyasında işler daha da vahim. Kadınlar ellerine geçen birkaç hakla erkekleri süründürmekle meşguller. Ama erkek, kızı kendisine bağladı mı işler tersine dönüveriyor. Sokağa çıkıp yoldan geçen 100 kıza nasıl bir adamla evlenmek isteyeceğini sorarsanız, eminim ki çoğu evi olan, araba sahibi, iyi bir işe sahip bir prototip çizecektir. (Burası tecrübeyle sabittir.) Şimdi söz konusu kız, erkeği seçerken binbir naz yapıyor, işte görkemli hediyeler, yemekler falan. Ama yüzük takılınca iş bitiyor, adam aldatsa da “O erkektir, yapar.” ya da “Çocuklarım için katlanıyorum.” geyikleri dönüyor. Sonra da bir istatistik uzmanı çıkıp “Boşanmalar son yıllarda pek arttı.” açıklaması yapınca kıyamet kopuyor. Neden acaba?

Tabii bir de her boşanan kadına, kötü kadın etiketi yapıştırma huyumuz var. Ama o, geleneksel bir hastalık, zamanla tedavi edileceğini umuyoruz. Fakat konumuz o değil. Kadının neden böyle maddi evlilikler peşinde koştuğu. Çalışan kadınlarda da durum bence aynı. Tek farkı, hata görünce direkt mahkemeye başvurmaları. Çeşitli sosyologlar, buna doğacak çocuğunu koruma içgüdüsü (iyi bakım, vs.) diyebilir, bana saçma geliyor. Eğer bir evlilik sadece maddiyat üzerine kurulmuşsa o birlikteliğin ürünü ne kadar sağlıklı olabilir ki? Çocuğun her şeyden çok sevgiye muhtaç olduğu her şeyden öte bir gerçek varken birbirine aşık olmayan iki insanın çocuğu nasıl, aşık bir ana-babanın çocuğundan daha sağlıklı olabilir? Çocuğu da bırakın, bir insan nasıl hayatı boyu sadece eşinin maddi durumu iyi diye bir evliliğe katlanabilir? Benim aklım almıyor doğrusu.

Peki kadın çalışmalı mı? %100 evet. İstemese de çalıştırılmalı. Neden? Öncelikle, dediğim gibi bir kadının bir erkekten fazlası ve ya eksiği yoktur. Bir evlilik iki kişiden kurulduğuna göre ve kadın da bu kurumun %50 ortağı olduğuna göre erkek çalıştığına göre o da çalışmalıdır. Peki çalışmasa ne olur? Bir kere kocasından para istemesi gerek. Her yaptığı işi, sanki efendisi gibi kocasına açıklaması gerek (Zaten mantıklı bir evlilikse her iki taraf karşısındakine sorumlu olur.), kocasının fazladan hak durumu ortaya çıkar. Bir kere kadın çalışmalıdır ki, yanlış bir durumda kendini savunacak dayanağı olsun. Mesela ben evlendim ve büyük bir hata yaptım (aldattım diyelim), karımın benle sadece param için evli kalması beni daha çok üzer. Düşünsenize, yaşlanıyorsunuz ve eşiniz size gelip “Ben senden nefret ediyorum ama evli kalmak zorundaydım.” diyor, sizin içiniz yanmaz mı? O kişinin harcanan onca yıllarını ödeyebilecek misiniz, vicdanınızda? Bir kadın benle beni sevdiği için evlenmeli ve sevdiği için evli kalmalıdır. Tersi durumda, hukuki olarak o kuruma evlilik dense de, benim gözümde evlilik olmaz. Tabii, tersi de geçerli olmalı. Bir erkek bir kadınla sevdiği için evlenmelidir. Yoksa, bu kız, çocuğuma iyi annelik yapar, iyi aile kızı diye değil.

Bir de biraz erkek olmaktan kaynaklanan bir düşüncem var: Çalışmayan kadın bütün gün evde oturduğundan, doğal olarak erkek işten gelince dırdıra başlar. Bir kadın bunu anlamayabilir ama inanın kötü bir şey. Bir de şu var tabii, iki kişi de çalışırsa ev işleri de müşterektir. “Ben erkeğim, iş yapamam.” mazereti geçersizdir. Bir erkek olarak bunu da kabul ediyorum. Ama hala anneleri tarafından bu tarz yetiştirilen erkek çocukları mevcut, orası ayrı. Dolayısıyla madem erkek ile kadın hayatın her alanından eşittir, bu uygulamaya da geçmelidir. Kadın evde oturup dırdır da yapmamalıdır, erkek de ben çalışıyorum diye evde yan gelip yatmamalıdır.

Çalışan kadın mevzu bahis olunca hemen şu konu ardından tartışmaya açılıyor. Peki çocuk ne olacak? Modern tercümeyle “Hem kariyer, hem çocuk” mevzusu. Ben çalışan bir annenin oğluyum. Annem hem ablamı hem beni çalışarak büyüttü. Evde her zaman temizdi, yemek de yapardı, hatta mahalle pazarına kendi çıkardı. Hiçbir zaman bir eksiğimiz olmadı. İşte eskiden anneler bütün zamanlarını çocuklarına ayırırmış. Siz öyle mi zannediyorsunuz? Anneler güne gider, eline de bir parça yiyecek tutuşturur, sokağa salar. Çoğu ev kadını böyle yapıyor. İstisnalar her zaman mevcuttur. Artık 21. yüzyıldayız, beyler, bayanlar. Hayat hızlı yaşayanın elinde kalıyor. Çocuk ne kadar bu hızlı hayata alışırsa o kadar iyidir. Bunun da yolu doğru eğitimden geçer. Sağlıklı bir kreş çocuğu her zaman hayata daha iyi hazırlar. İlkokul fobisinden de kurtulur, başta paylaşma olmak üzere, sosyal yönleri de hızlı gelişir. Böyle bir çocuk da bu vahşi dünyaya daha iyi uyum sağlar. Şahsen ben çocuğuma gerekli eğitimi verecek, ona sevginin yanında kültürlü bir hayat da aşılayacak bir kadını tercih ederim. Evde oturup güne giderken çocuğu sokağa salanı değil.

Umarım düşüncelerimi fazla aykırı bulmuyorsunuzdur. Hoş, bulursanız, kapım açık, her zaman tartışılabilir. Sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum.

Kategoriler:fikir, kadın hakları, yorum