Arşiv

Posts Tagged ‘Tim Burton’

Sinema Sinema (Oscarlıklar, vs vs – 2)

Liberal Arts [Josh Radnor 2012]

josh-radnor-and-elizabeth-olsen_original

How I Met Your Mother dizisinin Ted’i olarak tanıdığımız Josh Radnor, seyredilir olsa da vasatlık sınırında olan ilk filminden (Happythankyoumoreplease) sonra daha kontrollü davrandığı ikinci senarist/başrol oyuncusu/yönetmen denemesiyle karşımızda. 35’inde pek baltaya sap olamamış bir New Yorklu’nun, taşradaki eski üniversitesinde 19 yaşında bir kıza aşık oluşunu anlatan film, ilk bakışta pek bir şey vaat etmiyor. Lakin Radnor bu hafif konudan, gayet başarılı bir ‘büyüme/hayata entelektüel bakış’ filmi çıkartmayı başarıyor. Son derece keyifli bir film izlerken, hayattaki yerimiz hakkında biraz da düşündürttüyor. Başarılı!

Killing Them Softly [Andrew Dominik 2012]

Gayet unutulup gidilecek bir filmken, Kültür Bakanımızın yasaklattığı film olarak popülerleşen bir suç filmi. ‘Amerika’nın suçla yönetildiği’ teorisini ana cümlesi yapan ve bunu anlatmak için tim suç filmi numaralarını kullanıp boş bir çorba elde eden oldukça garip bir film. Kötüleyemeyeceğim ama fiyasko olduğu açık. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Kısa Kısa Sinema

18/05/2010 2 yorum

Chloe, gerilim soslu bir soft core. Amanda Seyfried’ın harika vücudu eşliğinde zaman akıp geçiyor. Bir de buna Julianne Moore eklenince ortalık coşuyor. Onun haricinde film vasat bir gerilim. Zaten tek numarayla tüm filmi taşımaya çalışan senaryo da çökünce ortada izlenecek bir şey kalmıyor. Moore ve (Liam) Neeson bunun gibi filmlerle harcanıyor. Ama bir erkek olarak filmden keyif aldığımı söylemeliyim.

The Last Picture Show, 70’lerin en iyi filmlerindendir. Neden? Çünkü küçük bir kasaba ekseninde dönem Amerika’sı (film 50’lerde geçiyor) hakkında harika bir kesit sunar. Çünkü insan ilişkilerini tüm sadeliğiyle anlatan nadir filmlerdendir. Çünkü ilk defa oynattığı yüzler sonradan yıldız olmuştur (bkz. Jeff Bridges). Çünkü teknik unsurları (görüntü, müzik, dekor, vs.) tam kararında kullanmıştır. Ama Cybil Sheppard’ın ilk filminde stripriz yapmasının bunlarla alakası yoktur. (O dönemde bu kadar çıplaklık kullanıldığına çok afalladım.)

Alice in Wonderland çok vasat bir Tim Burton filmi. Heyecan yok, mizah yok, şaşırma yok, hiçbir şey yok! Oyuncular o garip hallerinde o kadar gülünçler ki sizi ekrandan itiyorlar. (Hele Helena Bonham-Carter ilk göründüğünde o kadar Ufuk Kaplan’a (Aşk-ı Memnu’daki Katya) benziyordu ki histerik bir kahkaha attım.) Bence bir fiyasko.

Avatar’ın en fazla Bluray’i filan çıkar diyordum ki VCD’si bile çıktı. Şaka!

Celda 211 harika bir fikirle başlıyor: Gardiyanlığa başlayacak adam bir gün önceden hapishaneyi gezerken, isyan çıkar. İsyanın ortasında kalan adam da kendini kurtarmak için mahkum rolü oynamaya başlar. Fikri batırdığını söylemek haksızlık olur. Gayet keyifle izlenilen bir macera filmi. Ama bundan çok daha iyisi çıkabilirdi bence. Filmin Hollywood versiyonu çekilecekmiş ama ondan hiç umudum yok.

Hafta sonu tam 4 saat Dances with Wolves’u izledim. Filmin yönetmen kurgusu tam 236 dakika! Sıkmıyor ama bir filmi izlemek için çok uzun be! Yine de güzel bir film olduğunu belirtiyim.

 

Geçenlerde İsveç yapımı Girl with the Dragon Tattoo’yu izledim. Sürükleyici bir polisiye. Hatta ne zamandır izlemediğim kadar iyiydi. Filmin şimdi Brad Pitt’li Hollywood versiyonu çekilecekmiş. Acaba kızı kim oynayacak? (Carey Mulligan dedikodusu var, doğruysa kesin izlerim.)

 

Bob Fosse’un All That Jazz’ını izledim. Ağzım açık kaldı. 10 numara bir müzikal. Hacimli bir yazı yazacağım onun için.

 

Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı olanlar şaşkınlığıma karşı ciddi şekilde örgütlenmeye başladı. İmza kampanyasına ben de katıldım. Dün de sinemanın dünyada kalan son 50 barok sinemadan biri olduğunu öğrendim. Hala diyorlar ki biz onu yenileyeceğiz! Yahu kim inanır buna? Olsa olsa Kadir İnanır!

Batman’de Nolan mı, Burton mu?

Bu yaz The Dark Knight dünyayı salladı. Hem eleştirel olarak hem de ticari açıdan inanılmaz bir başarıya imza attı. Hal böyleyken, yani The Dark Knight en iyi süper kahraman filmi ilan edilmişken, akla ister istemez Tim Burton geldi. Onun da Batman’i gayet iyiydi ve başarılıydı eskiden. Öyleyse, dedim, o iki filmi bir daha izlemek gerek. Farkları nelermiş görelim.

Ama öncelikle kendi Batman hayranlığımdan biraz bahsetmek lazım. Çünkü subjektif bir yazı olacağından, benim olaya nasıl baktığımı görebilmeniz lazım. Batman benim en sevdiğim süper kahraman. Aslında şu ‘süper’ kelimesi beni ona yaklaştıran. Çünkü Batman, her ne kadar bir süper kahraman olarak lanse edilse de aslında hiç de süper değil. Yani hiçbir süper gücü yok. Normal bir insan o. Servetini ve zekasını insanlığı biraz da olsun rahatlatmaya adamış biri. Onun (çizgi roman) dünyasında tek doğa dışı olan düşmanları. Joker, Penguen, Mr. Freeze, Catwoman gibi karakterlerin başlarından süper bir şeyler geçirmişlikleri var. Ama onlar bile Batman’le süper güçleriyle savaşmıyorlar.

Sonuçta beni Batman’e çeken unsur, gerçekliği. Bir sinema manyağı olarak da bir senaryoda beni ilk ilgilendiren unsur da gerçekliktir. (Gerçeklik unsuru taşımayıp da sevdiğim birçok film vardır, o ayrı.) İşte tam da bu unsur Burton ile Nolan’ın Batman’e yaklaşım açısı oluyor. Burton, Batman’i bir çizgi roman karakteri gibi ele alıyor ve Batman ile Batman Returns’ün dünyasını bu açıdan yaratıyor. Nolan ise Batman’e dünyamızda yaşayabilecek bir insan olarak ele alıyor ve Gotham City’yi şu anda Amerika’daki herhangi bir şehir biçiminde tasarlıyor.

Detaylara inelim biraz isterseniz. Burton’un Batman’i tam bir mirasyedi. Herhangi bir işi yok, babasından kalan parayı yiyor ve yatırımlar yapıyor. Asıl işi Gotham City’de huzuru sağlamak. Zaten geçmişi hakkında tek bilgi ailesinin Joker tarafından öldürüldüğü. Gotham City’ye bakarsak tam bir çizgi roman kenti olduğunu görüyoruz. Sadece Batman bilgisayar kullanıyor. İlk filmdeki gazete ofisi ise 50’lerden kalma. Keza şehir setlerinde de bu detaya rastlıyorsunuz. Joker’in kimyasal bir tankerin içine düşerek beyazladığını biliyoruz. Penguen ucube olarak doğmuş ve sonra da penguenler tarafından yetişmiş biri. Kedi Kadın, ölümden kedilerin yalamalarıyla kurtulmuş ve daha 8 canı kalan bir sekreter. Diğer karakterler de, çizgi roman kalıplarına göre, ya saf kötü ya da saf iyi olarak çiziliyor.

Nolan’ın Batman’ini ise sıfırdan izliyoruz. Ailesini yine kaybediyor, sonra şirketini yönetim kuruluna devrederek Uzak Doğu’ya gidip iç ve dış eğitimden geçiyor. Yani hem felsefik bir eğitim alırken hem de dövüş sanatlarını öğreniyor. Gotham City’ye döndüğünde şirketinin başına geçiyor. Bu arada Batman personasını yaratıyor ama yaratırken üç şeyi kullanıyor: Eğitimi, Alfred’in öğütleri, Lucius Fox’un aletleri. Bu şekilde Batman Begins’de Ra’s Al Ghul ve Korkuluk ile mücadele ediyor. Bu iki karakterde gayet gerçekçi ve alt yapıları olan kötüler. Mesela Korkuluk aslında bir örgütün baş avukatı ve ana unsuru davalarda karşısına çıkanı delirtmek. The Dark Knight’da ise durum daha karmaşık, tıpkı hayatımız gibi. Batman, hem Joker lakabını almış makyajlı bir deliyle uğraşırken bir yandan da kendisinin halkın içindeki konumunu sorguluyor. (Batman Returns’te de benzer bir yaklaşım var ama o filmde Batman kendisini sorgulamıyor.) Ayrıca karakterlerin dönüşümü de ilgiye layık. Gerek Harvey Dent’in Two Face’e dönüşümü hem de Rachel Dewes’in ikilemi filmin diğer önemli unsurları.

Şimdi hangisi daha iyi? İşte bunun cevabı yok. Çünkü ikisi de farklı karakteri anlatıyor. Benim tercihim Nolan, her açıdan. Ama Batman’in özünde bir çizgi roman olduğu göz önüne alındığında Burton’un seçimi de gayet mantıklı. İsterseniz bu görüşteki bir fikirle yazıyı noktalayalım. Bakın, Uygar Şirin Sinema’nın Eylül 2008 sayısında ne demiş: “Batman serisine ciddiyet ve derinlik katmak için (sanki ihtiyacı varmış gibi) kimliğine dair çelişkiler yaşayan bir kahramana, Felsefe 101 bakış açısıyla kaos ve anarşiden söz eden bir kötü adama ve postmodern aksiyonların tüketmeye yüz tuttuğu ‘iyi de aslında kötü, kötü de aslında iyi’ cümlesine ihtiyaç var, öyle mi? İki önerim var naçizane: 1) Bütün bunların incelik ve ustalıkla yapıldığı bir film için bkz. Batman Returns. 2) The Dark Knight’ın Batman serisine yapmaya çalışıp beceremediği reformu 40 yıllık Bond serisine yapıveren bir film için bkz. Casino Royale.”

Kategoriler:popüler, sinema Etiketler:,