Arşiv

Archive for the ‘güzel kadın’ Category

Rusya Macerası – 6: Irkutsk ve Baykal Gölü

01/02/2015 4 yorum

(Bir önceki yazı için tıklayın)

Sabah 7 buçuk gibi Irkutsk’a gelmiştik. Gar çıkışında direkt bir taksiye binerek hostelimize gittik. Çünkü o yorgunluk ve çantalarla hosteli yürüyerek aramak istemedik. Irkutsk’ta taksilerde pazarlık yapılıyor.  300 rubleye anlaşıp hostele gittik.

irkutsk-4Irkutsk şehir merkezinden bir görüntü

Hostelimizin adı Dobriy Kot’tu, manası ise Güzel Kedi. Bir hostelden daha çok, sevimli bir otele benziyordu. Girer girmez kaydımızı yaptırıp odaya geçtik. İçinde 3 tek kişilik yatağı olan, bir hostel için lüks sayılabilecek bir oda verdiler. Hostelden de odadan da pek memnun kaldık, zaten bir gece yattık sadece. Oda ücreti 2700 rubleydi (adam başı 54 TL). Tek dezavantajı şehir merkezine uzaklığıydı ki bu hususu ilerleyen paragraflarda okuyacaksınız zaten. Hemen birer banyo yapıp yattık. Bayağı uyumuşuz. Kalktığımızda saat 3’e geliyordu. Şehri keşfetmek için hemen kendimizi sokağa attık.

Irkutsk, Sibirya’nın en büyük kenti. Nüfusu yaklaşık 600 bin. Baykal Gölü’ne sadece 72 km mesafede, gölden çıkan Angara Irmağı’nın ikiye bölündüğü çatalda konumlanıyor. Tarih boyunca hep önemli bir yerleşim birimi olmuş çünkü hem Rusya’nın doğudaki hem de Çin Seddi’nin kuzeyindeki en büyük kent. Bizim ziyaretimizde oldukça sıcaktı ki yazın ortalama sıcaklık 18 derece. Ama kış ortalama sıcaklığı -18 dereceymiş, düşünmek bile insanın içini ürpertiyor. Biz tabii gayet şort ve T-shirtle dolandık ilk gün.

Hostelin biraz ilerisinden bir otobüse atlayarak (kişi başı 12 ruble) 10 dakikada merkeze indik ama asıl sıkıntıyı gece yaşayacaktık. Irkutsk şehir merkezi hiç ummadığımız kadar düzenli ve modern çıktı. Altyapısı oturmuş, geniş caddeler bulunuyor. En önemli 3 caddesinin adının Lenin, Marx ve Engels olması bize ilginç geldi. Cadde tabelalarında mutlaka Latin harflerinin de bulunması işimize bayağı kolaylaştırdı. Ayrıca turistler için hazırlanmış 2 rotanın tabela ve çizgileri her yerde karşınıza çıkıyor. Mavi ve yeşil hattın çizgilerini hemen her kaldırımda görebiliyorsunuz. Bunları takip ederek şehrin önemli yerlerine ulaşabiliyorsunuz. Biz kafamıza göre takılarak çevrede biraz yürüdük.

irkutsk-3Irkutsk ana meydanındaki parkta Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Sinema Sinema (Oscarlıklar vs vs – 4)

Salmon Fishing in the Yemen [Lasse Hallström – 2012]

salmon-fishing-in-the-yemen

Bu oldukça hafif, biraz uçuk ama izlemesi keyifli İngiliz romantik komedisi, her nasılsa 3 dalda Altın Küre’ye aday (Komedi Filmi, Erkek Oyuncu ve Kadın Oyuncu) oldu. Bu yüzden de Altın Küre’yi düzenleyen Hollywood Yabancı Yazarlar Birliği de çok eleştirildi. Filmi, izlemesi çok keyifli. Biraz fantastiğe kaçsa da Emily Blunt ve Ewan McGregor’u yan yana izlemek bile kafi. Zaten İngiliz romantik komedilerin cazibesi de malum. Lakin, yılın en iyilerinden mi derseniz, gülerim.

Hodejergene (Headhunters) [Morten Tyldum – 2011]

hodejergene

Bu Norveç yapımı gerilim-aksiyon, geçen yıl tüm dünyada bayağı popülerdi. Hatta bizde de İstanbul Film Festivali’nde oynamış, dikkatimden kaçmış. Denildiği kadar var, harika bir aksiyon. Mekik gibi işleyen bir senaryosu var ve gerek rejisi, gerekse oyunculuklarıyla gerçekten hakkını veren bir film. Rahatlıkla son yıllarda izlediğim en iyi aksiyon diyebilirim. İskandinav sinemasını daha çok yakın takibe almak gerek. Daha fazlasını oku…

Engellilik ve Cinsellik: De Rouille et D’os ve The Sessions

Başlık biraz iddialı, evet. Cinselliği gayrı-resmi konuşmanın olağan, resmi konuşmanın ise tabu olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Suçu sadece kendimize atmamak lazım gerçi, çoğu kültür böyle lakin bizde uçlar biraz daha sivri. Küçük bir örnekle konuyu kapatalım: Anadolu’da değil el ele tutuşmak, kadının aile yanında erkeğe bakmasının hoş karşılanmadığı bir toplumda, hiç tanımadığınız bir adam Bursalı olduğunuzu duyunca kurduğu 10. cümlede Bursa’dayken gittiği genelevi anlatabiliyor.

Hem engelli biri olarak (tanımayanlar için, az seviyede ataxic cerebral palsy’yim), hem de kendi hayatı olan şehirli bir birey olarak; iki konuya gayet vakıfım. 😀 1 hafta içinde izlediğim 2 film, tam da bu konu üzerinde düşünmeme neden oldu. Düşüncelerimi de filmleri yorumlarken yazacağım. (Umarım bu yazı kötü bir yere gitmez 😀 )

628115-stephanie-marion-cotillard-dresseuse-orques

Ünlü Fransız yönetmen Audiard’un (bir önceki filmi Un Prophete muhteşemdi, izlemediyseniz kesin izleyin) yeni filmini her halükarda izleyecektim zaten. Konusu hakkında da en ufak fikrim yoktu. Böylece başladım De Roille et D’os (Rust and Bone/Pas ve Kemik)‘u izlemeye. Önce insan azmanı olarak tarif edebileceğim Alain’ın (Matthias Schoenaerts) oğluyla ablasına taşınmasını izliyoruz. Boş beleş bir insan ama bir barda bodyguard olarak iş buluyor. Bir gece çıkan kavgada tartaklanan Stephanie’ yi (güzeller güzeli Marion Cotillard) işi gereği eve bırakıyor. Ardından bir balina havuzunda eğitmenlik yapan Stephanie havuzda kaza geçiriyor ve bacaklarını kaybediyor. Tabii yoğun bir depresyona giriyor. Hiçbir şey yapmak istemiyor, filan (nedense tanıdık geldi :D). Bir gün öylesine Alain’ı arıyor, arkadaşça görüşmeye başlıyorlar. Alain, Stephanie’nin denize girmesini teşvik ediyor (ki bir engelli için harika bir terapidir, film de bunu çok yumuşak bir şekilde anlatıyor, Audiard farkı!). Derken konuşmalar daha derine kayıyor zamanla. Alain nasıl diğer günlük işlerinde Stephanie’ye yardımcı oluyorsa, cinsellikte de yardımcı olmayı teklif ediyor. (Tamam, sonuçta Marion Cotillard var karşısında ama bu etkiyi bertaraf edin) Stephenie’nin bu konuda verdiği ilk cevap tüylerimi ürpertti: “Kazadan sonra bir daha asla seks yapabileceğimi düşünemedim. Eskiden erkeklerin bana bakmasından zevk alırdım. Şimdi ise onların gözünde bir hiçim!” (Tam bu kelimeler olmasa da yakın anlamda) Tabii basit gözüken bir seks, zamanla başka bir şeye dönüşüyor.
Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema (Oscarlıklar vs vs – 3)

Arbitrage [Nicholas Jarecki – 2012]

New York’lu ünlü bir iş adamının, iş hayatındaki çalkantılı dönemiyle özel hayatında yaşadığı ve metresinin öldüğü bir trafik kazası birleşince, geçirdiği gerilim ve stres dolu günlerini izliyoruz. Tek gerilim unsuru yerine iki unsur kullanarak ve bunları birbirleriyle etkinleştirerek zeki, tempolu ama klişelere mahkum kalan bir film izliyoruz. Tabii filmi taşıyan ana unsur; böyle rolleri kaçıncıya oynadığından deneyimli olan ve çok iyi bir performans veren Richard Gere. İzlerken keyifli geliyor olabilir ama unutulmaya mahkum.

lincoln

Lincoln [Steven Spielberg – 2012]

Spielberg’ün yeni filmi, tarihin en ünlü ABD başkanlarından birine yönelmesiyle ağdalı ve sıkıcı olarak gözüküyor dışarıdan. Gerçekten aynı konu başka bir senarist ve yönetmende sıkıcı olurdu. Ama senarist Tony Kurshner ve Spielberg öyle bir iş çıkarıyor ki teyatral olmasına rağmen aynı zamanda sinematografik, akıcı ve hayran kalınası bir film. Spielberg’e neden ‘dahi çocuk’ denildiğinin bir kanıtı adeta. Oyuncuklar başka bir izleme nedeni. Daniel Day-Lewis yine döktürürken, diğerleri de hiç aşağı kalmıyorlar. Senenin ve Oscar adayları arasında en iyilerden biri (ilk üçte adaylar içinde bence). Ama geleceğe kalır mı, şüpheli!
Daha fazlasını oku…

The American

Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception‘ı 2010’un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.

Türkiye’de Eylül 2010 programına bakan bir sinemasever, durumu zaten kavramıştır. Koca ayda izlenebilecek sadece 2 film bulunuyor (Machete‘yi sayan varsa 3 olur): The American ve I Killed My Mother. Bugün ilkine gittim. Açıkçası fazla risk aldığını söyleyemeyiz ama gayet kaliteli bir film olduğu apaçık ortada.

Daha fazlasını oku…

Mamma Mia!

Mamma Mia!’ya birkaç sebepten ötürü gitmeyi çok istedim. Belki de bu yüzden vizyondan 1,5 ay sonra sinemada yakaladığımda tüm okuduklarıma kulaklarımı kapatarak gittim. Öncelikli sebebim 2007’nin en iyi filmi olduğunu düşündüğüm Across the Universe’tü. Bilmeyenlere açayım, film Beatles şarkılarını günümüze uygun şekilde kapladıktan sonra, bu şarkıları birbirine bağlayan bir öykü kuruyordu. Böylelikle müzikal türüne yepyeni bir açılım getiriyordu. Hemen sonra bir ABBA müzikali çekildiğini duyduğumda açıkçası çok sevindim. İkincisi, Across the Universe’e paralel artan müzikal ilgim, zaten önüme çıkan az örneklere de gitmemi öğütledi. Üçüncüsü, Amanda Seyfried’tir. Kendisi şu an –bence- Hollywood’daki en güzel aktristir. Kendisini bundan iki yıl önce Alpha Dog’ta keşfetmiştim. Hem çok güzel hem de yetenekli, bence ileride daha iyi roller bulacak.

Şu bir gerçek: Film sizi eğlendiriyor. Ama bir filmin eğlendirmesi –en azından benim nazarımda- yeteli kriter değil. Önemli olan nasıl eğlendirdiği. Önüne yeni bir şey getirip getirmediği. Ne yazık ki Mamma Mia! bu konuda bocalıyor. Bir kere filmin kaynağı açık: ABBA şarkıları. İlk sorun burada çıkıyor. Film, şarkıları amaç değil, araç olarak kullanıyor. Yani onlar üzerinden öykü yazman yerine, öyküyü onların kullanılabileceği şekilde düzenliyor. Mesela durduk yerde birden konu para azlığına getiriliyor ve hemen ardından ‘Money’ şarkısı söylenmeye başlanıyor. Üstelik bunu birkaç yerde tekrarlıyor. Şarkı bitince de ilgili konu rafa kalkıyor. Çok eğrelti duruyor böylece o güzelim şarkılar!

Başka bir sorun ise filmin karakterlere yeterli alanı verememesi. Böyle olunca bazı olaylar havada kalıyor. Çok bariz senaryo gedikleri oluşuyor. Üstelik ana karakterleri ünlü oyunculara oynattığı için de karakterlerden beklentileriniz de ister istemez artıyor.

Zaten film, eğlenceye artı olarak bir şeyler vermeye hiç çalışmıyor. Mesela bir Yunan adasında geçiyor ama güzel bir plan barındırmıyor. 70’leri yad ediyor ama o yıllar üzerine yorum yapmıyor.

Tüm bunlar birleşince, hele Across the Universe’ün başarısı akla gelince, Mamma Mia! çok zayıf kalıyor. Belki bundaki ana unsur bir sahne uyarlaması olduğu ve bizzat sahnedeki yönetmeni tarafından yönetilmesi. Lakin sonuçta sinema bir sahne türü değil başlı başına bir sanat. Eğer bir film çekiyorsanız da, oyunu kurallarına göre oynamalısınız.

Oyuncular: Meryl Streep, Amanda Seyfried, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgard, Julie Walters, Christine Baranski, Dominic Cooper – Görüntü Yönetmeni: Haris Zambarloukos – Müzik: Stig Anderson, Benny Anderson, Björn Ulvaeus – Senaryo: Catherine Johnson – Yönetmen: Phyllida Lloyd

You Don’t Mess with the Zohan

Canım gülmek istiyordu. Judd Apatow faktörünü de hesaba kattım ve bu sulu Adam Sandler komedisini izledim. Ben çok güldüm ve eğlendim. O yönden film bana istediğimi verdi.

İsrail-Filistin çatışmasına yönelik bilindik söylemler farklı açılardan söyleyen ve bununla gerçekten komik olabilen bir yapım. Adam Sandler işi iyi biliyor, farklı komediler yapıyor ve eğlendiriyor. Bir de Emmanuelle Chriqui faktörü vardı filmi beğendiren. Çok güzeldi. İlginç cameolar da cabası. Valla gülmek için birebir. Yalnız Chriqui harbi çok güzel.

Oyuncular: Adam Sandler, Emmanuelle Chriqui, John Turturro, Lainie Kazan, Alec Mapa, Rob Schneider, Ido Mosseri – Görüntü Yönetmeni: Michael Barrett – Müzik: Rupert Gregson-Williams – Senaryo: Adam Sandler, Robert Smigel, Judd Apatow – Yönetmen: Dennis Dugan