Arşiv

Posts Tagged ‘Steven Spielberg’

Sinema Sinema (Oscarlıklar vs vs – 3)

Arbitrage [Nicholas Jarecki – 2012]

New York’lu ünlü bir iş adamının, iş hayatındaki çalkantılı dönemiyle özel hayatında yaşadığı ve metresinin öldüğü bir trafik kazası birleşince, geçirdiği gerilim ve stres dolu günlerini izliyoruz. Tek gerilim unsuru yerine iki unsur kullanarak ve bunları birbirleriyle etkinleştirerek zeki, tempolu ama klişelere mahkum kalan bir film izliyoruz. Tabii filmi taşıyan ana unsur; böyle rolleri kaçıncıya oynadığından deneyimli olan ve çok iyi bir performans veren Richard Gere. İzlerken keyifli geliyor olabilir ama unutulmaya mahkum.

lincoln

Lincoln [Steven Spielberg – 2012]

Spielberg’ün yeni filmi, tarihin en ünlü ABD başkanlarından birine yönelmesiyle ağdalı ve sıkıcı olarak gözüküyor dışarıdan. Gerçekten aynı konu başka bir senarist ve yönetmende sıkıcı olurdu. Ama senarist Tony Kurshner ve Spielberg öyle bir iş çıkarıyor ki teyatral olmasına rağmen aynı zamanda sinematografik, akıcı ve hayran kalınası bir film. Spielberg’e neden ‘dahi çocuk’ denildiğinin bir kanıtı adeta. Oyuncuklar başka bir izleme nedeni. Daniel Day-Lewis yine döktürürken, diğerleri de hiç aşağı kalmıyorlar. Senenin ve Oscar adayları arasında en iyilerden biri (ilk üçte adaylar içinde bence). Ama geleceğe kalır mı, şüpheli!
Daha fazlasını oku…

Reklamlar

2012 Oscar’a Doğru – 2

25/01/2012 2 yorum

The Descendants [Alexander Payne – 2011]

İncelilki senaryoların yazar/yönetmeni Payne, yine hayatın içinden bir konuyla karşımızda. Yine kendine güvenmeyen, çevresindekileri tanıyamayan, hissizleşmiş bir ana karakter var. Yine filmi başlatan bir olayla karakter, kendine geliyor ve kendini bulmaya başlıyor. Bu sefer George Clooney’in yalın oyunuyla hayat bulan ana karakter, karısı komaya girince bazı şeylerin farkına varıyor ve onun yokluğunda hem kendisini hem de ailesini idame ettirmeye çalışıyor.

Sideways kadar kendimi yakın hissetmediğim ama duyarlılığına ve samimiyetine kayıtsız kalamadığım bir film olmuş. Her Payne filminde öne çıkan, ince bir senaryo ve başarılı performanslar bu sefer de var. Ama yılın en iyisi olacak kadar iyi mi derseniz, hayır derim. Payne filmlerine aşina olanlara, tanıdık gelecek sularda başarılı bir 2 saat vaat ediyor. Payne ile yeni tanışanlar ise hayran kalabilir ama acele etmesinler, Payne’in başyapıtına daha var. Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema #3

27/11/2011 1 yorum


In Time

Andrew Niccol’ün son filmi fikir olarak çok kışkırtıcı. Gelecekte, insanlar kollarında saatle yaşıyor. Para birimi, zaman! 25 yaşından sonra yaşlanmıyorsun ama saatin işlemeye başlıyor. Yeterli zaman kazanamazsan, yani saatin sıfırlanırsa, ölüyorsun. Çok rahat felsefi düşünmelere neden olabilecek bir fikir. Fahrenheit 451 de böyledir mesela ve çok sıkı bir bilm-kurgu klasiği olmuştur. Ama In Time, işin aksiyonuna ve dramına daha çok düşüyor. Fikrini bir amaç değil, bir araç olarak kullanıyor. Hal böyle olunca da film, bir süre sonra Bonnie and Clyde tarzına sırtını yaslayıp kapitalizm eleştirisi arka-planında macera filmine dönüşüyor. Popcornunuzu alıp zevkle izleyebileceğiniz bir film. (Ben durumu abartıp hamburger menüsüyle salona girdim) Amanda Seyfried ile Cillian Murphy’i izlemek çok güzel. Justin Timberlake ise sırıtmıyor.
Daha fazlasını oku…

Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull

Çok bekledik ve beklediğimize de değdi. 19 yıl sonra Indiana Jones 4. kez beyazperdeye yansıdı. Yine gizemli bir maceraya, mizahla karışık ortak etti bizi. İsterseniz biraz geriden başlayalım yazıya. Çünkü filmi izlemeden önce üçlemeye bir göz attım, neler izlemişiz diye. Bir hayli konu oluştu kafamda.

Spielberg Amcam Jaws’ın ardından Close Encounters of the Third Kind’ı da çekip başarısını pekiştirip şöyle bir Bond çeksem derken Lucas Beyefendi havuzdan çıkıp “Ce-eeeee!” diyor ve aklındaki arkeolog-hazineci fikrini ona anlatıyor. O an Indy doğuyor. Tıpkı Bond gibi başlangıçtan itibaren seri olması planlanan Indiana Jones’un dramatik yapısı da Bond’a benziyor. Filmin başında bir aksiyon sahnesi izleniyor, ardından Indy evinde normal takılıyor, hatta M’den bozma rektör ona öğüt veriyor. Yeni bir maceraya atılan Indy, önce esas kızı buluyor, sonra da yavaş yavaş olaylara girişiyor. Tabii hafif film-noir, bilimkurgu, fantezi esintileri de var öykülerde. Mesela her öykünün ana objesi, gerçek hayatta sırrı çözülemeyen efsanelerden alınıyor. İlk filmde Eski Ahit Sandığı’nı, sonra Kutsal Hint Taşları’nı, 3. filmde Kutsal Kase’yi ve yeni filmde de Kristal Kafatası’nı arıyor Indy. Ama belki de en önemlisi bunları birleştirirken kendine has havasını yaratmayı başarıyor. Bu da Spielberg’in alamet-i-farikası. Adamın sihirli değneği var.

Şahsen üçlemede en çok ilk filmi, ardından üçüncüyü severim. İkinci fazla maceralıdır, zaten ana yapıyı hafif bozar, bu yüzden de film içinde bir kopukluk sezersiniz. Hoş, Indy yine Indy’dir, seyredilir fakat en zayıf halkadır ikinci film.

Dördüncü filmde ise ilk filmin yapısı birebir takip edilmiş. Belki de bu yüzden ben çok keyif aldım. Filmin başında Indy esir Rus askerlerin elinde, tabii ki kurtuluyor, üstüne de bir nükleer patlamayı bir sıyrıkla atlatıyor. Okuluna dönüyor ama bu sefer de ordan atılıyor. Tam şehirden ayrılacak, yeniyetme bir genç onu alıkoyup, Peru’ya götürüyor ve macera başlıyor. Maceranın ana durakları İnka kalıntıları, eski Indy kızı Marion’un dönüşü, efsanevi kent El Dorado ve UFO’lar.

Hikaye ve senaryoyu ben beğendim. Harrison Ford’un yaşına uygun yazılmış ki bence bu çok önemli bir artı. Bazı fiziksel kural ihlalleri mevcut elbet lakin Indy filmidir izlediğiniz, o kadar olacak. Gerçi Bond bile zamana uydu, fiziksel kurallara riayet eder oldu ama sonuçta Indy fantastik şeylerle uğraşıyor.

Ayrıca Harrison Ford’un karizması yerli yerinde. Biraz bakınca adamın 80’lerin ilk yarısının tek starı olduğunu görürsünüz ama sonra bu özelliğini kaybediyor doğal olarak. Lakin bu filmde 80’lerin Ford’u geri dönmüş gerçekten. Çok önemli bir artı. Marion’un dönüşü, aileye yeni birini katılması gibi unsurlar iyi oturtulmuş. Elbette John Williams’ın tema müziği ve Lucas’ın efektleri.

Kardeşim, bu film dört dörtlük bir popcorn filmi. Ötesi de yok.

Oyuncular: Harrison Ford, Cate Blanchett, Karen Allen, Shia LaBeouf, Ray Winstone, John Hurt, Jim Broadbent – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: John Williams – Senaryo: David Koepp (George Lucas ve Jeff Nathanson’ın hikayesi ve George Lucas ile Philip Kaufman’ın karakterlerinden) – Yönetmen: Steven Spielberg

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler: