Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Filmekimi 2016 İzlenimleri

Paterson [Jim Jarmusch]

paterson

Bir otobüs şoförünün hayatı ne kadar değişik olabilir ki? Ya şiir yazan bir şoför? Amerikan Bağımsız Sineması’nın has yönetmenlerinden Jim Jarmusch, başkasının elinde çöpe benzeyecek bir konudan çok farklı bir sanat eseri çıkarmayı başarıyor.

Kendi hâlinde karısı ve köpeğiyle yaşayan bir şoför olan Paterson, şiire ilgi duymaktadır. Tüm boş zamanlarında çevresindeki nesneler hakkında serbest vezinde şiirler kaleme almaktadır.

Bu iki cümleyle kabaca özetlenebilecek filmin güzellikleri detaylarda yatıyor. Eşinin evdeki hâlleri, otobüse binen yolcular ile onların kendi içlerindeki konuşmaları, müdavimi olduğu bardaki kişiler, kendisiyle aynı adı taşıyan şehrin ara sokakları, o sokaklarda karşısına çıkan insanlar… Paterson, giderek önemini yitirmekte olan şiir hakkında şiirsel bir film. Tıpkı Paterson’un yazdığı şiirler gibi, ilk bakışta basit ve önemsiz gözükse de derin anlamlara sahip detaylarıyla güzelleşen bir eser. Jarmusch’un özgünlüğüne şapka çıkarmamak elde değil. Kesinlikle yılın en önemli yapımlarından.

The Age of Shadows [Jee-woon Kim]

the-age-of-shadows

6 yıl önce Jee-woon Kim’in I Saw the Devil (Ang-ma-reul Bo-at-da) filmini izlediğimde şoke olmuştum. İnanılmaz derecede şiddet içeren film, aynı zamanda çok gerçekçi ve detaylara önem veren bir senaryoya ve mekik gibi işleyen bir kurguya sahipti. Yönetmenin Amerika (Warner Bros) finansmanlı yeni filmi The Age of Shadows, yüzeyi oldukça parıltılıyken değersiz bir eşyayı andırıyor.

Kore’nin Japon işgali altında olduğu yıllarda Koreli milliyetçilerin planlarına ve onların peşindeki Japonlara odaklanılıyor. Tarihi bir polisiye için oldukça zengin bir malzeme barındırıyor lakin çok müsait olmasına karşın bu konuyu irdelemiyor ve günümüzle de ilişkilendirmiyor. Son derece heyecanlı bir hikâye kurmak kâfi geliyor Kim’e ve bunu cilalamak için de elinden geleni yapıyor. Dekorlar, sanat yönetimi, kostümler ve bunların tarihsel gerçekçiliği göz alıcı. Bunların yeterince kullanılmaması ise hayal kırıklığı.

Voyage of Time: Life’s Journey [Terrence Malick]

voyage-of-time

Yönetmeni mastürbasyon yapmakla itham edenleri hiç anlamam. Sonuçta film, yönetmeninin düşüncelerinden oluşan bir eserdir ve bunu beğenmediği için yönetmeni böyle bir şeyle suçlamak abesle iştigaldir. Lakin ünlü yönetmen Terrence Malick’in son eseri Voyage of Time: Life’s Journey‘i izlerken ne yalan söyleyeyim, bu itham aklımdan defalarca geçti. Çünkü yeryüzünde zamanın izlerini sürmek iddiasında olan belgesel, resmen anlaşılmamak için her şeyi yapıyor. Anlamsız şekilde defalarca tekrarlanan imajlar, bir derdi olmayan kurgu, Hrıstiyanlıkla alakası olmamasına rağmen bu dinle ilişkilendirilmeye çalışılan unsurlar, gereksiz efektler… Sanki Malick, Ron Flicke’nin muazzam başyapıtları Baraka (1992) ve Samsara‘nın (2011) berbat bir kopyasını çekmiş.

Câini/Dogs [Bogdan Mirica]

caini

Balkan coğrafyasında western izlemek, ilk bakışta saçma gelse de aslında çok mantıklı bir iş. Dağların arasına sıkışmış, uzun bozkırlarda erkeklik taslama sevdasındaki bireylerin çıkışsızlığı tam da western öğelerine sahip. Üstelik bu teknoloji çağında kırsalı anlatmak için birebir bir tür. Bogdan Mirica’nın eseri, kendisine dedesinden miras kalan toprakları satmak için kırsala glen bir adamın, bu arazide kendi hükümdarlıklarını kurmuş olan dedesinin çetesine toslamasını anlatıyor.

Yapımın; kendisini bilmesi, tempoyu ve atmosferi buna uygun kurması ile başarılı performansları en büyük artıları. Lakin westernin modasının neden çoktandır geçmiş olduğunu da hatırlatıyor.

Ah-ga-ssi/The Handmaiden [Chan-wook Park]

the-handmaiden

Chan-wook Park’ın yeni işi Ah-ga-ssi (The Handmaiden), ustanın mahirliğini kanıtlayan bir yapım. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından incelikle uyarlanan senaryo üç bölümden olşuyor ve her birinin finalinde bir sürpriz var. Park, ustalıkla yerleştirdiği bu dönüşlerle filmden alınan keyfi üstlere çekiyor.

Kusursuz sanat tasarımı, kostüm, makyaj ve oyunculuklarla desteklenen bu intikam hikâyesi, sadece keyifli bir erotik gerilimden daha fazlasını ihtiva ediyor. Park, filmin zamanını Viktorya İngilteresi’nden Japon işgali altındaki Kore’ye alarak güzel bir hamle yapmış zaten. Bunun getirdiği politik alt-metni; sınıf, cinsiyet ve cinsel tercih ayrımı katmanları takip ediyor. Bir Oldboy‘un (2003) özgünlüğü ve sarsıcılığına sahip olmasa da kalite ve seyir keyfi açısından ondan aşağı kalmıyor.

Toni Erdmann [Maren Ade]

toni-erdmann

160 dakika boyunca kusursuz işleyen bir kurguya sahip bir film çekmek, hele de bunun bir komedi olması her babayiğidin harcı değil. Alman yönetmen Maren Ade, daha üçüncü filminde böyle bir başarı gösteriyor. Yalnız uyarmak gerek, ana akım komedilere alışmış seyirci için zorlayıcı ve sıkıcı olabilir. Çünkü Ade birer skeç gibi ardı ardına esprileri dizip bir kahkaha bombardımanı yapmak yerine sakince bir maraton koşuyor. Menzilin farkında olarak kendini hiç yormadan usul usul başlıyor.

Önce karakterlerini tanıtıyor. Girişten sonra ufak ufak espriler gelmeye başlıyor. Lakin Ade bunları yaparken hikâye de gelişip derinleşiyor. Modern çağın kopardığı aile ilişkilerinin yanında; kurumsal hayatın acımasızlığı ve soğukluğu, insanların kariyerleri için yaptıkları ikiyüzlülükler, sınıfsal ayrımın zamanla azalacağına çoğalması gibi önemli konulara değiniliyor ve Ade tüm bunları sakince ele alırken komedinin dozunu da yavaş yavaş arttırıyor. Finale doğru gelen doğumgünü partisi; nicedir izlediğim en nüktedan, zeki ve komik sekans! Kahkahaları ardı ardına patlatan Ade, aynı zamanda insanlığın ikiyüzlü doğasına ‘çıplak’ bir bakış atıyor. Filmin tek negatif yanı, müthiş bir performans sergileyen başroldeki Sandra Hüller’in çirkin memeleri.

War on Everyone [John Michael McDonagh]

war-on-everyone

2014’ün en sevdiğim filmlerinden Calvary‘nin yönetmeni McDonagh, ilk filmi The Guard‘ın (2011) sularına War on Everyone ile geri dönüyor. Oldukça bencil, şiddet yanlısı ve kriminal iki polis olan Terry ve Bob’un sert bir kayaya çarptıklarında yaşadıklarını izlediğimiz film; çok keyifli bir buddy cop komedisi. McDonagh ne yaptığını çok iyi bildiği için serbest, gelişigüzel bir seyirliğe imza atıyor. Hataları, eksikleri bol olsa da güldüren ve amacına ulaşan şık bir tür filmi.

Bacalaureat/Graduation [Cristian Mungiu]

Romen sineması bana soğuk geliyor. 9 yıl önce o güzelim Emek Sineması’nda Mungiu’nun Altın Palmiyeli filmi 4 Luni, 3 Saptamâni si 2 Zile‘sini (4 Months, 3 Weeks & 2 Days – 2007) derdini fazla yavaş ve uzun planlarla anlattığından sıkıcı bulmuştum. Lakin herkesin/her şeyin bir ikinci şansa hakkı vardır. Mungiu’ya bu yıl Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren Bacalaureat‘ı ise oldukça beğendim.

bacalaureat

Hâli vakti oldukça yerinde olan Doktor Romeo’nun birkaç gününü izlediğimiz filmin en belirgin özelliği tavizsiz objektifliği. Romeo’nun kızına yapılan ufak bir taciz vakası, filmdeki tüm karakterleri peyderpey etkilemeye başlıyor. Herkes olayın, ‘üzerinde durulmayacak kadar küçük ama sinir bozucu’ olması konusunda hemfikir olsa da akabinde gelişen diğer olaylara kayıtsız kalamıyor. Böylece her birinin sadece kendisini düşündüğü ama toplum içinde sakil durmamak için ve menfaati olduğu/olacağı kişiyi üzmemek adına diğerlerini oyaladığı burjuvazinin gizleri yavaş yavaş ifşa oluyor. Hepsinin tek amacı var aslında, rahat ve keyifli bir şekilde hayatını idame ettirmek. Her biri de buna layık olduğunu düşünürken diğerlerinin de bunu arzulayabileceğini ve hatta onun kadar hakkı olduğunu aklına getirmiyor.

Filmi benim gözümde çekici kılan, Mungiu’nun bu anlattıklarının sadece Romanya için değil, tüm dünya için geçerli olması. Bacalaureat eski bir Sovyet sömürgesi olan Romanya’da burjuvazicilik oynamaya çalışan bir doktoru ve çevresindekileri anlatsa da derdi oldukça evrensel. Bu yüzden seyrederken akla, hepsi farklı ülkelerde çekilmiş Kış Uykusu (2014), Caché (2005) ve A Seperation (2010) geliyor. Yılın en önemli filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Frantz [François Ozon]

Farklı şeyler denemeyi seven nadir yıldız yönetmenlerden olan Ozon, bu sefer aşk ile savaş dramını karıştırıp kolayca benzerine rastlanmayacak bir filme imza atmış. Birinci Dünya Savaşı sonrası, yenilginin utancı ile sevdiklerini yitirmenin hüznünü bir arada yaşayan bir Alman kasabasında geçiyor film. Kasabanın doktoru, eşi ve şehit olan oğlunun (Frantz) nişanlısıyla sessizce yas tutmaktadır. Bu üçlünün yaşamı, savaş öncesinde Frantz’ın arkadaşı olduğunu iddia eden bir Fransız’ın gelmesiyle değişir.

frantz

Sürprizlerle ilerleyen film; bir yandan savaşan iki tarafın da birer insan olduğunu ve aynı duyguları yaşadığını -biraz fazla kalın olsa da- altını çizerken diğer yandan imkânsız bir aşk hikâyesini konu ediniyor. Karakterlerin derin hüznünü siyah-beyaz bir görüntü çalışmasıyla görünür kılan Ozon, sadece karakterlerin az da olsa neşelendiği sahnelerde renkleri kullanıyor. Kimi sinemaseverlere fazla gelebilecek ama benim kıvamında bulduğum melankoli, filmin her sahnesinde kendini hissettiriyor. Başarılı teknik özellikleri ve oyunculukları ile Ozon filmografisinde başlarda yer almayacak olsa bile, ayrıksı yapısıyla adından söz ettirecek bir eser, Frantz.

Albüm [Mehmet Can Mertoğlu]

Yılın öne çıkan Türk filmlerini her zaman büyük bir heyecanla beklerim. Festivaldeki ilk cumartesi günümde en merak ettiğim film Albüm‘dü (Bacalaureat ve Frantz ile aynı gün izledim). Ama ilk iki filmin tüm öznel güzelliklerine karşın, Albüm‘ün neredeyse tamamına bir olmamışlık hissi hakimdi. Filmi izlerken kendimi bile sorguladım, ben mi bir şey kaçırdım diye. Ama sanırım film bana hiç uygun değildi.

album

Aslında çok mühim bir meramı var filmin: Günümüzde çekirdek ailenin ve onun oluşum ile yaşama süreçlerinin ne kadar yapmacık olduğunu ve böylece insanlığın içinin nasıl boşaldığını anlatıyor. Lakin bunu -tabii bilinçli bir tercihle- oldukça soğuk uzun planlarla anlatıyor. Aslında yönetmen Mertoğlu’nun amacı filme değil, filmin yansıttığı hayata gülmemiz ve onun üzerine kafa yormamız. Bu açıdan bakınca ve yazınca film gerçekten başarılı duruyor ama izlerken hiç keyif almadım.

Julieta [Pedro Almodovar]

julieta

Ünlü İspanyol melodram ustası Almodovar’ın son işinde aslında çok tanıdık sularda yüzüyoruz. Kırmızının hakim renk olduğu, pastel görsellerle bezeli Juileta’da; sevgilisiyle şehir dışına taşınmayı planlayan 40’lı yaşlarını süren bir kadının âniden bu plandan vazgeçmesiyle sırlarla dolu geçmişine adımımızı atıyoruz. Günümüz ile geçmiş arasında mekik dokurken merak duygumuzu her daim ayakta tutan unsur, Julieta’nın bu büyük sırrını öğrenme isteği oluyor. Lakin film ilerledikçe ve ortada öyle büyük de bir sır olmadığı ortaya çıkınca tüm hikâye kurgusu da çöküyor.

Kısacası senaryodaki motivasyon eksikliği filmin belki tek ama en mühim eksiği olunca Almodovar’ı Almodovar yapan tüm diğer unsurlar da gereksiz bir makyaja dönüşüyor. Maalesef  İspanyol usta bu sefer sınıfta kalıyor ve izleyicisini fena hâlde sıkıyor.

Swiss Army Man [Dan Kwan & Daniel Scheinart]

İntihar etmek üzere olan bir genç, kıyıya vuran bir cesedin osurmasıyla hayata döner. Oldukça absürd olan böyle bir konuyu, filmin neredeyse tamamında sadece iki oyuncuyla anlatabilmek gerçekten hüner işi. Bir ilk filmde böyle bir işe kalkışmak büyük bir cesaret iken yönetmen ikilisi Dan Kwan ve Daniel Scheinert, Paul Dano ve Daniel Radcliffe’i yanlarına alarak iddialarını daha ileri taşıyorlar.

swiss-army-man

Ortaya çıkan işe bakarsak ise yapımın kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Dano ve Radcliffe ellerinden geleni yapsalar da, filmin konsepti gereği hikâye bir süre sonra sıkıyor. Çok daha hızlı ve toplu anlatabilcekken gereksiz kurgu oyunları ve birbirini tekrar eden numaralar yüzünden filmin yarısından finale olan kısmı bariz aksıyor. Finalin şaşırtıcı olduğu kadar, hikâyenin önemli gediklerini bir anda doldurduğu aşikâr. Ama filmi kurtarma adına yapılan bu hamle, diğer yandan aksayan kısımları daha da eğreti bir duruma sokuyor. Böylece harika yazılmış ve yönetilmiş bir başlangıç ile final sahnesine sahip ama bu ikisinin arası öylesine çekilmiş bir film izliyoruz sanki.

Bu teknik yetersizlikten ötürü filmden tatmin olmasam da anlatmak istediği meramı çok değerli bulduğumu söylemeliyim. Modern hayatın insanlara dayattığı köşeli kalıpların bireyi ne kadar sınırladığını ve mutsuzlaştırdığını göstermek isteren film, bunu oldukça sıra dışı ve mizahi bir yolla anlatarak da takdiri hak ediyor. Swiss Army Man belki dört dörtlük bir film değil ama kısa zamanda kültleşip kendi seyircisini bulacağına inanıyorum.

Reklamlar

Engellinin Birey Olma İhtimali

Bireyin kendisiyle barışık olması, ilk görümüşte kolay gözüken ama ifa etmenin hiç de basit olmadığı bir eylem. Ya kendinizi ve hayatı hiç sorgulamadan yaşamalısınız ya da kendinizi iyi tanıyıp, iyi analiz edip hayatınızı ona göre kuracaksınız. Bir sürü fiziksel ve sanal uyaranla kuşatıldığımız 21. yüzyılda bunu yapabilmek fiziken sağlıklı bir insan için bile zorken, bir engelli için çok daha meşakkatli. Sistem tarafından devamlı ideal kişiye yönelik tektipleştirilmeye çalışılan birey, hayal ettiği insan olamayınca çelişkiye düşüyor. Tıpkı Adam Cohen’in ‘Cry Ophelia’ şarkısında bahsettiği gibi, kafasında yarattığı ile olduğu kişi arasına çizgi çekmekte zorlanıyor.

the-fundamentals-of-caring

Arka arkaya bir engelli ile onun bakıcısı arasındaki kâh mizahi, kâh duygusal, kâh gelgitli ilişkiyi farklı açılardan değerlendirmeye çalışan iki film izledim. İlki olan The Fundamentals of Caring (2016), kendi sebep olduğu bir kaza sonucu oğlunu kaybedip bunalıma giren Ben ile bir kas hastalığı sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olan Trevor’un kendilerini bulma hikâyesini anlatıyor. İkili birbirlerine alışma faslını atlattıktan sonra beraber yollara düşüyorlar. Tabii her yol hikâyesi gibi bu öyküde de yol, karakterleri dönüştüren bir katalizör aslında. Yaşadıkları olaylar, tanıştıkları insanlar ve gördükleri yerler sayesinde Ben ve Trevor; geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, yeni deneyimler kazanıyorlar ve böylece nelere kâdir olduklarını keşfedip kendilerini tanıyorlar.

Film maalesef potansiyelini kullanamadığından vasatın biraz üstünde bir dram olmakla yetiniyor. Biri psikolojik, biri fiziksel engelli iki karakterine eşit davranmaktansa, engellileri birer birey olarak görmekten kaçınan diğer filmler gibi (mesela Çağan Irmak’ın Tamam mıyız? (2013) filmi), Trevor’u bir katalizör olarak kullanarak çoğu meziyetini de kaybediyor. Trevor yolculuk boyunca gerçek hayatı teninde hissederek, bir kıza çıkma teklifi edecek cesareti kazanarak ve biyolojik babasının karşısına çıkıp hesap sorarak bir birey olma yolunda sağlam adımlar atıyor. Lakin finalde yine evinde bakıcısıyla sıkışıp kaldığını duyarken Ben’in normalleştiğini (!) ve bakıcılığı bırakıp esas mesleğine geri döndüğünü görüyoruz.

ME BEFORE YOU

İkinci filmimiz ise vizyonun mendil ıslatma garantili melodramlarından Me Before You (2016). Londra’nın gelecek vaat eden, yakışıklı genç işadamlarından Will’in boynunun alt kısmı bir trafik kazası sonucu felç olur. Taşradaki zengin ailesinin yanında, eski doludizgin hayatının çok uzağında süren yaşamı, işsiz kaldığından bu işe ihtiyacı olan kasabanın deli dolu kızı Lou’nun ona bakıcı olmasıyla değişir. İkili birbirine alıştıktan biraz sonra Lou, Will’in ötanaziye hazırlandığını öğrenir ve tek amacı bunu değiştirmek hâline gelir.

Filmin beklediğimden çok daha fazla ayaklarının yere basması beni çok şaşırttı. Bir yerden sonra tür klişelerine teslim olsa da Will’in temsili oldukça gerçekçi. Will’in girdiği ‘engelli olma psikolojisi’ değil tam. O kadar paranın içinde fiziksel olmasa da her şeyi yapabileceğinin, zekasıyla Lou’yu tavlayabileceğinin  farkında. Will umutsuz olsa da salak değil. Lou ona tüm hayatını adasa da bu, onun için yetersiz kalıyor! Will eski hayatını özlüyor; motorsikletini, yüksek enerjili yaşamını, dalmayı, gezmeyi, kızların onu kesmesini. Onun sorunu, yeni durumuyla eski hayatına hiçbir zaman sahip olamayacak olsa da mutlu bir hayat sürebileceği gerçeğini ıskalaması. Will tam manasıyla nostaljiye saplanıp kalmış ve farklı bir bakış açısını ısrarla reddediyor. Bu bakımdan filmdeki DVD sahnesi incelenmeyi hak ediyor. Bir gün Will Franssızca (dolayısıyla altyazılı) bir film izlemek istiyor. Lou ise altyazılar yüzünden odadan ayrılmak üzereyken Will’in ısrarıyla filmi izliyor. Böylece Will Lou’ya yeni bir bakış açısı (altyazılı filmlerin de güzel olabileceği gerçeği) kazandırırken Lou’nun kendisine farklı bir bakış açısı kazandırmasına izin vermiyor.me-before-you

Aslında iki film de az çok engellilere duyulan sempatiden yararlanıp durumu eşelemekten kaçınıyorlar. Me Before You zaten türü gereği buna uzak. Güzel bir romans yaratabilecek iki karakter onun için kâfi zaten. Zaten biraz dikkatli bakıldığında filmin Lou üzerine inşa edildiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Will, sadece Lou’nun hayatını değiştiren katalizör rolünde. Böylece Will’in gerçekçi temsili de filmin bir dekoru olmakla yetiniyor. Tıpkı Lou’nun rengârenk kıyafetlerinin karakteri tanımlamak için göz önüne çıkarılması gibi.

The Fundamentals of Caring ise elindeki potansiyeli harcadığından filmin hakkını bile veremiyor. Hatta Trevor’u yetişkin bir insan değil de, ara sıra pohpohlanması veya eğlendirilmesi gereken bir çocuk olarak resmederek pozitif yönlerini de götürüyor. Bu durum Trevor’un Dot ile çıktığı gece daha âşikar hâle geliyor. Çünkü yönetmen sahneyi Trevor açısından değil, onu uzaktan gözetleyen Ben açısından kuruyor. Böylece seyirci de -tıpkı Ben gibi- onun tek gece olsun mutlu olmasıyla tatmin oluyor. Yoksa Trevor’un o gece hayatının en önemli deneyimlerinden birini yaşaması ve bu tecrübenin gelecekteki hayatına katkısının ne olacağı; ne yönetmen/senaristin, ne Ben’in, ne de çoğu seyircinin umurunda değil.

Selena Gomez - The Fundamentals Of Caring - GOMEZ-PICTURES.COM

Çünkü Trevor, sistem için bireylere sunulabilecek bir seçenek değil. O evde oturup televizyon izlemeli. Olsa olsa arada böyle bir filmin katalizörü olup ana karaktere yaşama sevincini tekrar aşılayıp geldiği yere geri dönmeli. Tıpkı geçmiş enerjik hayatına bir daha kavuşamayacağından hayatta mutlu olabileceğine inanmayan Will’in ötanazi olması gibi. İkisi de kendileriyle barışık ol(a)madığından ve sistem de buna pek izin vermediğinden kendilerini birey olarak görmüyorlar. Oysaki onlar da hepimiz gibi birer insan, sadece bu farkındalığa sahip değiller.

Basın Bayramı’nda İzlenmesi Gereken Filmler

Ülkemizin tarihi bir sürü çelişkiyle doludur. Her yıl temmuz ayının 24’ünde kutlanan Basın Bayramı da böyle bir hikâyeye sahip. Türk Gazeteciler Derneği 1946’da kurulduğunda gazeteciliğe özel bir gün organize edilmek istenir. Bir sürü tartışmanın ardından Falih Rıfkı Atay’ın 24 Temmuz önerisi kabul edilir. Bu günün seçilmesinin sebebi, Osmanlı döneminde basılan tüm gazeteleri denetleyen resmi bir sansür kurumunun faaliyetine II. Meşrutiyetin 24 Temmuz 1908’deki ilânıyla son verilmiş olması, dolayısıyla da basındaki sansürün resmi olarak kaldırılmasıdır. Tabii hepimiz biliyoruz ki gayr-ı resmi sansür hiç kalkmamıştır. Hatta II. Meşrutiyet ile iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sansür konusunda gayet sıkı olduğu bilinmektedir.

Biz bu tarihi olayları bir kenara bırakarak Basın Bayramı’nın yıldönümü dolayısıyla basına ve her geçen yıl giderek azalan basın özgürlüğüne filmler aracılığıyla değinelim. Sinema tarihindeki bu kronolojik turumuz biraz sarsıntılı geçebilir, sıkı tutunun.

His Girl Friday (Howard Hawks – 1940)

his-girl-friday

Gelmiş geçmiş en başarılı komedilerden biri olmasının yanında, diyalogları ilk defa gerçek hayattaki gibi üst üste bindirmesiyle sinema tarihindeki yerini sağlamlaştıran His Girl Friday, aslında bir gazetecilik sevdası filmidir. Eski karısı olmasının yanında en iyi gazetecisi de olan Hilda’nın yeniden evlenip evinin kadını olmasının önüne geçmek isteyen  gazete editörü Walter, ona elindeki en bomba haberi verir. Gazetecilik tutkusu ile başlamak istediği yeni hayat arasında kalan Hilda’nın hikâyesi bol kahkaha attırıyor.

Citizen Kane (Orson Welles – 1941)

CITIZEN KANE, Orson Welles, 1941, astride stacks of newspaper

‘En İyi Filmler’ listelerinin bir numaralı müdavimi olan Citizen Kane, bir gazetecinin ünlü bir basın patronunun hayatını araştırmasını konu alır. Bunu yaparken de gazetecilik jargonunu metne ve biçime başarıyla yedirir. Ayrıca filmin, ünlü medya patronu William Radolph Hearst’ün (ki kurduğu şirketler hâlâ medya sektörüne hakimdir) hayatından esinlenildiğini belirtelim.

Ace in the Hole (Billy Wilder – 1951)

ace-in-the-hole

Büyük şehirdeki işinden kovulan kurt bir gazeteci, Chuck küçük bir kasabaya sığınır. Sıkıntıdan patlayan Chuck, yakınlarda gerçekleşen bir maden kazasını fırsata çevirerek eski işine dönmeye çalışır. Usta yönetmen Billy Wilder’ın nispeten az bilinen bu başyapıtı, başlı başına insanlık dramları üzerine. Gerçekçi bir taşra portresi çeken filmde asıl, ‘medya sirki’ teriminin gerçek karşılığına vâkıf olunuyor. Yozlaşmış ama işlinin ehli Chuck üzerinden hem gazeteciliğin kirli çamaşırlarını hem de sistemin bu düzeni nasıl körüklediğini görme fırsatı yakalıyoruz. Daha fazlasını oku…

Erkekle Kadın Arasındaki Kadim Çatışma Üzerine: Un + Une

Filmlerin ana yakıtı çatışmadır. İnsanlığın en kadim çatışması ise kadınla erkek arasındakidir. Yüzyıllar geçse de özü değişmeyen bu ezeli ilişki; sayısız savaşa sebep olmuş, sayısız hikâye ile anlatılmış, sayısız sanat eserinde ölümsüzleştirilmiştir. Lakin bu çetrefilli ilişkiyi anlatmak kolay değildir. Çatışmanın gelgitli ve herhangi bir şablona oturamayan yapısı, onu aktarabilmeyi de zorlu kılar. 60’ların ünlü filmlerinden Un Homme et Une Femme (1966) bunu yapabilen nadide filmler arasındadır. Claude Lelouch gençliğinde çektiği filmle, Altın Palmiye ve Oscar (En İyi Senaryo) gibi prestijli ödüllerin yanı sıra dünya çapında bir ilgiye de mazhar olmuştur.un-une-1Lelouch, benzer bir isme sahip son filmi Un + Une (2015) ile aynı sulara yine dalıyor. Bu sefer esas oğlanımız, dünyaca ünlü bir film müziği bestecisi olan Antoine (Jean Dujardin); esas kadınımız ise Fransa’nın Hindistan Başkonsolosu’nun eşi olan Anna (Elsa Zylberstein). Ünlü bir Hint yönetmenin çekmekte olduğu Romeo ve Juliet uyarlaması için Hindistan’a gelen Antoine’ın onuruna başkonsolostukta bir yemek verilmesiyle başlar her şey. Yemekte yan yana oturan ikili, farklı dünyalara sahip olmanın getirisiyle zıtlaşsalar da birbirlerinin çekimine hemen giriverirler. Lakin ikisinin de hayatında başkaları vardır. Anna severek evlendiği eşine büyük bir saygı duymaktadır ve uzun zamandır çocuk sahip olmayı istemektedir. Antoine ise ne zamadan beri ilk defa stabil bir ilişkiye sahiptir, hatta piyanist sevgilisi ona evlenme teklifi yapmıştır ama o cevap verememiştir. Anna’nın çocuk sahibi olabilmek için çıktığı spiritüel yolculuğa, Antoine da dinmeyen migrenine medet aramak için katılınca işler daha da karışır.

un-une-2

Bir erkek ile bir kadın… Bir ilişki ne kadar karmaşık olabilir ki? Bakışmalar, imalar, yalanlar, anlar, gülümsemeler, dokunuşlar… Un + Une, kadınla erkek arasındaki kadim çatışmayı tüm doğallığıyla perdeye yansıtıyor. Lelouch, screwball komedi trüklerini kullanarak ilişkinin getirdiği tüm kasveti ustalıkla yumuşatıyor, filme nefes aldırıyor. Gerçekçi diyaloglarla seyirciyi bir an kahkahalara boğarken, diğer an derin bir hüzne sokabiliyor. Filmin ritmindeki dalgalanmalar, başka birinin elinde kolaylıkla filmi savurabilecekken Lelouch bunu avantaja çevirmeyi başarıyor. Filmin her tarafına yerleştirdiği çatışmaları ustalıkla kullanıyor, her birini farklı bir amaçla hikâyeye yediriyor, hiçbiri âtıl kalmıyor, hepsi farklı şekillerde de olsa filme hizmet ediyor.

Bunun yanında Un + Une; kimi konularla dalgasını geçiyor ama asla ezmiyor, haddini biliyor. Zaten eleştirisini, o kadar samimi ve ince bir mizahi dille yapıyor ki hayran kalıyorsunuz. Mesela Antoine, Anna’nın spiritüel dünyaya duyduğu ilgiyi düzenli olarak eleştiriyor ama gerektiğinde Anna’ya bu konuda destek olmayı ihmal etmiyor. Tabii filmin Hindistan’da geçmesi de başka bir hava katıyor. Sokaklar, insanlar, bol baharatlı yiyecekler, sıkışık trenler, Ganj Nehri’nin tüm pisliğinin yanında büyüleyiciliği…

un-une-3

Un + Une, çok az filmin becerebildiği şekilde erkekle kadın arasında gelgitli ilişkiyi incelemeye çalışıyor. Belki Un Homme et Une Femme kadar sinematografik ve sıra dışı değil ya da Before Sunrise (1995) kadar doğal değil ama kendi havasına sahip, eğlenceli ve dokunaklı bir romantik-komedi. Bunu içtenlikle yapabilen kaç film var ki?

Belgica: Yerinde Duramayan Bir Mekân Anlatısı

Filmler genelde insanları ve onların başından geçenleri anlatırken mekân, zaman gibi öğeler birer araç olarak ele alınır. Az da olsa, bazen tersi olur. Bazen bir zaman dilimini anlatmak için insan hikâyeleri kullanılırken, bazen de Ahmet Boyacıoğlu’nun Ankara’daki entelektüellerin toplandığı ünlü bir barı anlattığı Siyah Beyaz‘da (2010) olduğu gibi bir mekân ana eksene yerleştirilir ve başrolün yerini alır.

belgica-2

Son iki filmi The Misfortunates (2009) ve The Broken Circle Brakedown (2012) ile sinemaseverlerin radarında yerini sağlamlaştıran Felix von Groeningen, Belgica adındaki bir barı anlatıyor son filmi Belgica‘da (2016). Birer insan gibi mekânların da doğuşu, büyümesi, karşılaştığı engeller, güçten düşmesi ve ölümü mevcut. Belgica için de bu süreç aynen işliyor. Filmin başında onunla, tuvaletleri devamlı bozulan yeniyetme bir barken tanışıyoruz. Sahibi Jo, müdavimleri daha yeni yeni oluşmaya başlayan mekânı birkaç DJ numarasıyla kolaylıkla idare edebiliyor. Derken artık taşrada karısı ve bebeği ile sakin bir hayat kurmuş olan ağabey Frank geliyor. İkilinin ortak olup barı büyütmeye karar vermesiyle filmin hızı da, Belgica’nın popüleritesi de artışa geçiyor. Artık en farklı grupların sahne aldığı, müziğin sesinin bir an için alçalmadığı, insanların girebilmek için uzun kuyruklar oluşturduğu bir mekâna evriliyor. Daha fazlasını oku…

Kulaktan Kulağa Korku Paranoyası: Abluka

Çocukken oynadığımız ‘kulaktan kulağa’ oyununu bilirsiniz. Hani her oyuncu, sıranın başından sonuna doğru sırayla yanındakinin kulağına aynı cümleyi fısıldar ve ilk oyuncunun söylediği ile sonuncunun duyduğu daima farklı çıkar. Ben bunun, Türkiye’de hayatın bir gerçeği olduğunu ilk iş deneyimimde keşfetmiştim. Çünkü bireyler çevrelerinden ya korktuklarından, ya çekindiklerinden ya da kasten söylemek istemediklerinden bir bilgi, konu ya da olay kulaklar vasıtasıyla yayılır. Bu süreçte başlangıçtaki öz başkalaşıp bambaşka bir şeye dönüşüverir. Hele aktarılan bilgi politik iseişler hem garipleşir hem de büyür. Bazen bilgi, tam zıt anlamında duyulabileceği gibi bazen de söylentiyi çıkaran kendi yalanını başkasından duyarak inanmaya başlar. Bilhassa bizimki gibi herkesin devamlı tetikte hayatını geçirdiği ülkelerin ortamı, bu süreç için daha elverişlidir.

abluka-2

Emin Alper ilk filmi Tepenin Ardı‘nda (2012) sekiz karakter arasında geçen başarılı bir Türkiye panaroması çizmişti. Film kırsalda geçse de aslında tüm ülkeyi anlatıyordu. Alper bu sefer kamerasını şehrin bir gettosuna çeviriyor. Fikirtepe, Gazi Mahallesi, Gültepe gibi düşük gelirli insanların gecekondudan bozma evlerde yaşadığı bir mahalleye. Devamlı bombaların patladığı, o yüzden bu tarz mahallelerde polis kontrolünün arttığı bir İstanbul’da geçiyor Abluka (2015).

Filmin odağında iki kardeş var. Biri, Kadir (Mehmet Özgür), emniyete muhbirlik yapma şartıyla cezasının bitmesinden 2 yıl önce serbest bırakılıyor. Memlekete kaçan eşi ile çocuklarının yalnız bıraktığı diğer kardeş, Ahmet (Berkay Ateş) ise belediye için başıboş köpekleri öldürüyor. Yıllar sonra birbirini gören iki kardeşin, birbirlerine de hayata da yaklaşımları farklıoluyor.

Kadir yıllar sonra gelen özgürlüğün sevinciyle hayata dört elle sarılıyor. Muhbirlik işini pür dikkatle yapmaya çalışırken, bir ev tutup kardeşiyle bir aile olmak için çabalıyor. Hatta 10 yıldır kayıp olan ikinci kardeşini ve kaçak yengesini bulup geri getirme derdine düşüyor. Bu sırada ev sahibinin karısını (Tülin Özen) arzulamanın mahcubiyeti içinde kıvranıyor. Ahmet ise hayatına boşvermiş. Evinde kuramadığı belli olan iktidarını, zavallı köpekler üzerinde kurmaya çalışıyor. Fakat bunu da beceremiyor. Çünkü biri onu ısırırken diğeri evine sığınarak ona kendisini sevdiriyor. Daha fazlasını oku…

Muhafazakârlık Üzerine: Mustang

Bir sanat eserinin, sınırları sanal olarak çizilmiş bir toprağa ait olduğunu iddia etmek her ne kadar mantıksız gözükse de eser, aslında o toprakta yaşayanların kültürüyle yoğrulduğundan gerçekçi bir yaklaşım olarak da yorumlanabilir. Bu tartışma (veya ikilem), zaman zaman önemini yitirse de sanat dünyasının gündemden hiç düşmeyecek konularından. Nitekim zamanında Fatih Akın sineması üzerine bu konu oldukça tartışılmıştı. Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi Mustang (2015) de bu ikileme yeni bir boyut katacak. Lâkin Mustang’i bu ikileme dahil eden, Fransız sermayesiyle çekilmesi değil, sinema eğitimini ve deneyimini Fransa’da edinmiş bir Türk ile bir Fransız tarafından kaleme alınması.

Önceki cümle biraz ırkçılık koksa da durum, sinemanın kültürel ve sosyolojik yanı ile ilgili. Belli ki Ergüven ve senarist partneri Alice Winocour, konuya biraz uzaktan bakmış. Hikâyenin ayaklarının yere basmasını sağlayacak ve böylece gerçekçiliğini arttıracak detayları (kasten veya sehven) es geçmişler. Bu durumun filme masalsı bir hava kattığının farkındayım, sanki bir ‘Bin Bir Gece Masalı’ izliyoruz. Erotik havası olan, öykü çatısı iyi kurulmuş, atmosferi sağlam oluşturulmuş ve mesajını yerine ulaştıran bir film olsa da içerdiği fantastik öğelerden dolayı biraz uçarı ve aşırı kaçıyor.

mustang

Karadeniz’in bir sahil köyünde yaşayan beş kız kardeş, evebyenlerinin vakitsiz ölümleri nedeniyle babaanneleri ve amcaları tarafından yetiştirilmektedir. Bir gün okul çıkışı erkeklerle oynadıkları deve güreşi nedeniyle başlarını belaya sokarlar. Artık eve tamamen hepsedilmiş olarak yaşamaya mecbur bırakılacak kardeşler, Türkiye’nin muhafazakâr yüzüyle karşı karşıya geleceklerdir.

Kişisel olarak bana garip gelen nokta, filmin genel yapısı ve anlatmaya çalıştığı genel konsept değil. İstanbul’un belli semtlerinde yaşayanlara ne kadar çağ dışı gelse de Türkiye’nin çoğunluğu için kadın, hâlâ ikinci sınıf vatandaştır. Bu düşünce, bırakın erkekleri, kadınların çoğu tarafından da kabul gören ve hatta gündelik hareketlerine yansıyan bir tutumdur. Mustang’ın sorunu, bu tutumu tam yansıtamaması ve bundan dolayı sahneler arasında yaptığı keskin geçişler. Daha fazlasını oku…