Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Engellinin Birey Olma İhtimali

Bireyin kendisiyle barışık olması, ilk görümüşte kolay gözüken ama ifa etmenin hiç de basit olmadığı bir eylem. Ya kendinizi ve hayatı hiç sorgulamadan yaşamalısınız ya da kendinizi iyi tanıyıp, iyi analiz edip hayatınızı ona göre kuracaksınız. Bir sürü fiziksel ve sanal uyaranla kuşatıldığımız 21. yüzyılda bunu yapabilmek fiziken sağlıklı bir insan için bile zorken, bir engelli için çok daha meşakkatli. Sistem tarafından devamlı ideal kişiye yönelik tektipleştirilmeye çalışılan birey, hayal ettiği insan olamayınca çelişkiye düşüyor. Tıpkı Adam Cohen’in ‘Cry Ophelia’ şarkısında bahsettiği gibi, kafasında yarattığı ile olduğu kişi arasına çizgi çekmekte zorlanıyor.

the-fundamentals-of-caring

Arka arkaya bir engelli ile onun bakıcısı arasındaki kâh mizahi, kâh duygusal, kâh gelgitli ilişkiyi farklı açılardan değerlendirmeye çalışan iki film izledim. İlki olan The Fundamentals of Caring (2016), kendi sebep olduğu bir kaza sonucu oğlunu kaybedip bunalıma giren Ben ile bir kas hastalığı sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olan Trevor’un kendilerini bulma hikâyesini anlatıyor. İkili birbirlerine alışma faslını atlattıktan sonra beraber yollara düşüyorlar. Tabii her yol hikâyesi gibi bu öyküde de yol, karakterleri dönüştüren bir katalizör aslında. Yaşadıkları olaylar, tanıştıkları insanlar ve gördükleri yerler sayesinde Ben ve Trevor; geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, yeni deneyimler kazanıyorlar ve böylece nelere kâdir olduklarını keşfedip kendilerini tanıyorlar.

Film maalesef potansiyelini kullanamadığından vasatın biraz üstünde bir dram olmakla yetiniyor. Biri psikolojik, biri fiziksel engelli iki karakterine eşit davranmaktansa, engellileri birer birey olarak görmekten kaçınan diğer filmler gibi (mesela Çağan Irmak’ın Tamam mıyız? (2013) filmi), Trevor’u bir katalizör olarak kullanarak çoğu meziyetini de kaybediyor. Trevor yolculuk boyunca gerçek hayatı teninde hissederek, bir kıza çıkma teklifi edecek cesareti kazanarak ve biyolojik babasının karşısına çıkıp hesap sorarak bir birey olma yolunda sağlam adımlar atıyor. Lakin finalde yine evinde bakıcısıyla sıkışıp kaldığını duyarken Ben’in normalleştiğini (!) ve bakıcılığı bırakıp esas mesleğine geri döndüğünü görüyoruz.

ME BEFORE YOU

İkinci filmimiz ise vizyonun mendil ıslatma garantili melodramlarından Me Before You (2016). Londra’nın gelecek vaat eden, yakışıklı genç işadamlarından Will’in boynunun alt kısmı bir trafik kazası sonucu felç olur. Taşradaki zengin ailesinin yanında, eski doludizgin hayatının çok uzağında süren yaşamı, işsiz kaldığından bu işe ihtiyacı olan kasabanın deli dolu kızı Lou’nun ona bakıcı olmasıyla değişir. İkili birbirine alıştıktan biraz sonra Lou, Will’in ötanaziye hazırlandığını öğrenir ve tek amacı bunu değiştirmek hâline gelir.

Filmin beklediğimden çok daha fazla ayaklarının yere basması beni çok şaşırttı. Bir yerden sonra tür klişelerine teslim olsa da Will’in temsili oldukça gerçekçi. Will’in girdiği ‘engelli olma psikolojisi’ değil tam. O kadar paranın içinde fiziksel olmasa da her şeyi yapabileceğinin, zekasıyla Lou’yu tavlayabileceğinin  farkında. Will umutsuz olsa da salak değil. Lou ona tüm hayatını adasa da bu, onun için yetersiz kalıyor! Will eski hayatını özlüyor; motorsikletini, yüksek enerjili yaşamını, dalmayı, gezmeyi, kızların onu kesmesini. Onun sorunu, yeni durumuyla eski hayatına hiçbir zaman sahip olamayacak olsa da mutlu bir hayat sürebileceği gerçeğini ıskalaması. Will tam manasıyla nostaljiye saplanıp kalmış ve farklı bir bakış açısını ısrarla reddediyor. Bu bakımdan filmdeki DVD sahnesi incelenmeyi hak ediyor. Bir gün Will Franssızca (dolayısıyla altyazılı) bir film izlemek istiyor. Lou ise altyazılar yüzünden odadan ayrılmak üzereyken Will’in ısrarıyla filmi izliyor. Böylece Will Lou’ya yeni bir bakış açısı (altyazılı filmlerin de güzel olabileceği gerçeği) kazandırırken Lou’nun kendisine farklı bir bakış açısı kazandırmasına izin vermiyor.me-before-you

Aslında iki film de az çok engellilere duyulan sempatiden yararlanıp durumu eşelemekten kaçınıyorlar. Me Before You zaten türü gereği buna uzak. Güzel bir romans yaratabilecek iki karakter onun için kâfi zaten. Zaten biraz dikkatli bakıldığında filmin Lou üzerine inşa edildiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Will, sadece Lou’nun hayatını değiştiren katalizör rolünde. Böylece Will’in gerçekçi temsili de filmin bir dekoru olmakla yetiniyor. Tıpkı Lou’nun rengârenk kıyafetlerinin karakteri tanımlamak için göz önüne çıkarılması gibi.

The Fundamentals of Caring ise elindeki potansiyeli harcadığından filmin hakkını bile veremiyor. Hatta Trevor’u yetişkin bir insan değil de, ara sıra pohpohlanması veya eğlendirilmesi gereken bir çocuk olarak resmederek pozitif yönlerini de götürüyor. Bu durum Trevor’un Dot ile çıktığı gece daha âşikar hâle geliyor. Çünkü yönetmen sahneyi Trevor açısından değil, onu uzaktan gözetleyen Ben açısından kuruyor. Böylece seyirci de -tıpkı Ben gibi- onun tek gece olsun mutlu olmasıyla tatmin oluyor. Yoksa Trevor’un o gece hayatının en önemli deneyimlerinden birini yaşaması ve bu tecrübenin gelecekteki hayatına katkısının ne olacağı; ne yönetmen/senaristin, ne Ben’in, ne de çoğu seyircinin umurunda değil.

Selena Gomez - The Fundamentals Of Caring - GOMEZ-PICTURES.COM

Çünkü Trevor, sistem için bireylere sunulabilecek bir seçenek değil. O evde oturup televizyon izlemeli. Olsa olsa arada böyle bir filmin katalizörü olup ana karaktere yaşama sevincini tekrar aşılayıp geldiği yere geri dönmeli. Tıpkı geçmiş enerjik hayatına bir daha kavuşamayacağından hayatta mutlu olabileceğine inanmayan Will’in ötanazi olması gibi. İkisi de kendileriyle barışık ol(a)madığından ve sistem de buna pek izin vermediğinden kendilerini birey olarak görmüyorlar. Oysaki onlar da hepimiz gibi birer insan, sadece bu farkındalığa sahip değiller.

Basın Bayramı’nda İzlenmesi Gereken Filmler

Ülkemizin tarihi bir sürü çelişkiyle doludur. Her yıl temmuz ayının 24’ünde kutlanan Basın Bayramı da böyle bir hikâyeye sahip. Türk Gazeteciler Derneği 1946’da kurulduğunda gazeteciliğe özel bir gün organize edilmek istenir. Bir sürü tartışmanın ardından Falih Rıfkı Atay’ın 24 Temmuz önerisi kabul edilir. Bu günün seçilmesinin sebebi, Osmanlı döneminde basılan tüm gazeteleri denetleyen resmi bir sansür kurumunun faaliyetine II. Meşrutiyetin 24 Temmuz 1908’deki ilânıyla son verilmiş olması, dolayısıyla da basındaki sansürün resmi olarak kaldırılmasıdır. Tabii hepimiz biliyoruz ki gayr-ı resmi sansür hiç kalkmamıştır. Hatta II. Meşrutiyet ile iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sansür konusunda gayet sıkı olduğu bilinmektedir.

Biz bu tarihi olayları bir kenara bırakarak Basın Bayramı’nın yıldönümü dolayısıyla basına ve her geçen yıl giderek azalan basın özgürlüğüne filmler aracılığıyla değinelim. Sinema tarihindeki bu kronolojik turumuz biraz sarsıntılı geçebilir, sıkı tutunun.

His Girl Friday (Howard Hawks – 1940)

his-girl-friday

Gelmiş geçmiş en başarılı komedilerden biri olmasının yanında, diyalogları ilk defa gerçek hayattaki gibi üst üste bindirmesiyle sinema tarihindeki yerini sağlamlaştıran His Girl Friday, aslında bir gazetecilik sevdası filmidir. Eski karısı olmasının yanında en iyi gazetecisi de olan Hilda’nın yeniden evlenip evinin kadını olmasının önüne geçmek isteyen  gazete editörü Walter, ona elindeki en bomba haberi verir. Gazetecilik tutkusu ile başlamak istediği yeni hayat arasında kalan Hilda’nın hikâyesi bol kahkaha attırıyor.

Citizen Kane (Orson Welles – 1941)

CITIZEN KANE, Orson Welles, 1941, astride stacks of newspaper

‘En İyi Filmler’ listelerinin bir numaralı müdavimi olan Citizen Kane, bir gazetecinin ünlü bir basın patronunun hayatını araştırmasını konu alır. Bunu yaparken de gazetecilik jargonunu metne ve biçime başarıyla yedirir. Ayrıca filmin, ünlü medya patronu William Radolph Hearst’ün (ki kurduğu şirketler hâlâ medya sektörüne hakimdir) hayatından esinlenildiğini belirtelim.

Ace in the Hole (Billy Wilder – 1951)

ace-in-the-hole

Büyük şehirdeki işinden kovulan kurt bir gazeteci, Chuck küçük bir kasabaya sığınır. Sıkıntıdan patlayan Chuck, yakınlarda gerçekleşen bir maden kazasını fırsata çevirerek eski işine dönmeye çalışır. Usta yönetmen Billy Wilder’ın nispeten az bilinen bu başyapıtı, başlı başına insanlık dramları üzerine. Gerçekçi bir taşra portresi çeken filmde asıl, ‘medya sirki’ teriminin gerçek karşılığına vâkıf olunuyor. Yozlaşmış ama işlinin ehli Chuck üzerinden hem gazeteciliğin kirli çamaşırlarını hem de sistemin bu düzeni nasıl körüklediğini görme fırsatı yakalıyoruz. Daha fazlasını oku…

Erkekle Kadın Arasındaki Kadim Çatışma Üzerine: Un + Une

Filmlerin ana yakıtı çatışmadır. İnsanlığın en kadim çatışması ise kadınla erkek arasındakidir. Yüzyıllar geçse de özü değişmeyen bu ezeli ilişki; sayısız savaşa sebep olmuş, sayısız hikâye ile anlatılmış, sayısız sanat eserinde ölümsüzleştirilmiştir. Lakin bu çetrefilli ilişkiyi anlatmak kolay değildir. Çatışmanın gelgitli ve herhangi bir şablona oturamayan yapısı, onu aktarabilmeyi de zorlu kılar. 60’ların ünlü filmlerinden Un Homme et Une Femme (1966) bunu yapabilen nadide filmler arasındadır. Claude Lelouch gençliğinde çektiği filmle, Altın Palmiye ve Oscar (En İyi Senaryo) gibi prestijli ödüllerin yanı sıra dünya çapında bir ilgiye de mazhar olmuştur.un-une-1Lelouch, benzer bir isme sahip son filmi Un + Une (2015) ile aynı sulara yine dalıyor. Bu sefer esas oğlanımız, dünyaca ünlü bir film müziği bestecisi olan Antoine (Jean Dujardin); esas kadınımız ise Fransa’nın Hindistan Başkonsolosu’nun eşi olan Anna (Elsa Zylberstein). Ünlü bir Hint yönetmenin çekmekte olduğu Romeo ve Juliet uyarlaması için Hindistan’a gelen Antoine’ın onuruna başkonsolostukta bir yemek verilmesiyle başlar her şey. Yemekte yan yana oturan ikili, farklı dünyalara sahip olmanın getirisiyle zıtlaşsalar da birbirlerinin çekimine hemen giriverirler. Lakin ikisinin de hayatında başkaları vardır. Anna severek evlendiği eşine büyük bir saygı duymaktadır ve uzun zamandır çocuk sahip olmayı istemektedir. Antoine ise ne zamadan beri ilk defa stabil bir ilişkiye sahiptir, hatta piyanist sevgilisi ona evlenme teklifi yapmıştır ama o cevap verememiştir. Anna’nın çocuk sahibi olabilmek için çıktığı spiritüel yolculuğa, Antoine da dinmeyen migrenine medet aramak için katılınca işler daha da karışır.

un-une-2

Bir erkek ile bir kadın… Bir ilişki ne kadar karmaşık olabilir ki? Bakışmalar, imalar, yalanlar, anlar, gülümsemeler, dokunuşlar… Un + Une, kadınla erkek arasındaki kadim çatışmayı tüm doğallığıyla perdeye yansıtıyor. Lelouch, screwball komedi trüklerini kullanarak ilişkinin getirdiği tüm kasveti ustalıkla yumuşatıyor, filme nefes aldırıyor. Gerçekçi diyaloglarla seyirciyi bir an kahkahalara boğarken, diğer an derin bir hüzne sokabiliyor. Filmin ritmindeki dalgalanmalar, başka birinin elinde kolaylıkla filmi savurabilecekken Lelouch bunu avantaja çevirmeyi başarıyor. Filmin her tarafına yerleştirdiği çatışmaları ustalıkla kullanıyor, her birini farklı bir amaçla hikâyeye yediriyor, hiçbiri âtıl kalmıyor, hepsi farklı şekillerde de olsa filme hizmet ediyor.

Bunun yanında Un + Une; kimi konularla dalgasını geçiyor ama asla ezmiyor, haddini biliyor. Zaten eleştirisini, o kadar samimi ve ince bir mizahi dille yapıyor ki hayran kalıyorsunuz. Mesela Antoine, Anna’nın spiritüel dünyaya duyduğu ilgiyi düzenli olarak eleştiriyor ama gerektiğinde Anna’ya bu konuda destek olmayı ihmal etmiyor. Tabii filmin Hindistan’da geçmesi de başka bir hava katıyor. Sokaklar, insanlar, bol baharatlı yiyecekler, sıkışık trenler, Ganj Nehri’nin tüm pisliğinin yanında büyüleyiciliği…

un-une-3

Un + Une, çok az filmin becerebildiği şekilde erkekle kadın arasında gelgitli ilişkiyi incelemeye çalışıyor. Belki Un Homme et Une Femme kadar sinematografik ve sıra dışı değil ya da Before Sunrise (1995) kadar doğal değil ama kendi havasına sahip, eğlenceli ve dokunaklı bir romantik-komedi. Bunu içtenlikle yapabilen kaç film var ki?

Belgica: Yerinde Duramayan Bir Mekân Anlatısı

Filmler genelde insanları ve onların başından geçenleri anlatırken mekân, zaman gibi öğeler birer araç olarak ele alınır. Az da olsa, bazen tersi olur. Bazen bir zaman dilimini anlatmak için insan hikâyeleri kullanılırken, bazen de Ahmet Boyacıoğlu’nun Ankara’daki entelektüellerin toplandığı ünlü bir barı anlattığı Siyah Beyaz‘da (2010) olduğu gibi bir mekân ana eksene yerleştirilir ve başrolün yerini alır.

belgica-2

Son iki filmi The Misfortunates (2009) ve The Broken Circle Brakedown (2012) ile sinemaseverlerin radarında yerini sağlamlaştıran Felix von Groeningen, Belgica adındaki bir barı anlatıyor son filmi Belgica‘da (2016). Birer insan gibi mekânların da doğuşu, büyümesi, karşılaştığı engeller, güçten düşmesi ve ölümü mevcut. Belgica için de bu süreç aynen işliyor. Filmin başında onunla, tuvaletleri devamlı bozulan yeniyetme bir barken tanışıyoruz. Sahibi Jo, müdavimleri daha yeni yeni oluşmaya başlayan mekânı birkaç DJ numarasıyla kolaylıkla idare edebiliyor. Derken artık taşrada karısı ve bebeği ile sakin bir hayat kurmuş olan ağabey Frank geliyor. İkilinin ortak olup barı büyütmeye karar vermesiyle filmin hızı da, Belgica’nın popüleritesi de artışa geçiyor. Artık en farklı grupların sahne aldığı, müziğin sesinin bir an için alçalmadığı, insanların girebilmek için uzun kuyruklar oluşturduğu bir mekâna evriliyor. Daha fazlasını oku…

Kulaktan Kulağa Korku Paranoyası: Abluka

Çocukken oynadığımız ‘kulaktan kulağa’ oyununu bilirsiniz. Hani her oyuncu, sıranın başından sonuna doğru sırayla yanındakinin kulağına aynı cümleyi fısıldar ve ilk oyuncunun söylediği ile sonuncunun duyduğu daima farklı çıkar. Ben bunun, Türkiye’de hayatın bir gerçeği olduğunu ilk iş deneyimimde keşfetmiştim. Çünkü bireyler çevrelerinden ya korktuklarından, ya çekindiklerinden ya da kasten söylemek istemediklerinden bir bilgi, konu ya da olay kulaklar vasıtasıyla yayılır. Bu süreçte başlangıçtaki öz başkalaşıp bambaşka bir şeye dönüşüverir. Hele aktarılan bilgi politik iseişler hem garipleşir hem de büyür. Bazen bilgi, tam zıt anlamında duyulabileceği gibi bazen de söylentiyi çıkaran kendi yalanını başkasından duyarak inanmaya başlar. Bilhassa bizimki gibi herkesin devamlı tetikte hayatını geçirdiği ülkelerin ortamı, bu süreç için daha elverişlidir.

abluka-2

Emin Alper ilk filmi Tepenin Ardı‘nda (2012) sekiz karakter arasında geçen başarılı bir Türkiye panaroması çizmişti. Film kırsalda geçse de aslında tüm ülkeyi anlatıyordu. Alper bu sefer kamerasını şehrin bir gettosuna çeviriyor. Fikirtepe, Gazi Mahallesi, Gültepe gibi düşük gelirli insanların gecekondudan bozma evlerde yaşadığı bir mahalleye. Devamlı bombaların patladığı, o yüzden bu tarz mahallelerde polis kontrolünün arttığı bir İstanbul’da geçiyor Abluka (2015).

Filmin odağında iki kardeş var. Biri, Kadir (Mehmet Özgür), emniyete muhbirlik yapma şartıyla cezasının bitmesinden 2 yıl önce serbest bırakılıyor. Memlekete kaçan eşi ile çocuklarının yalnız bıraktığı diğer kardeş, Ahmet (Berkay Ateş) ise belediye için başıboş köpekleri öldürüyor. Yıllar sonra birbirini gören iki kardeşin, birbirlerine de hayata da yaklaşımları farklıoluyor.

Kadir yıllar sonra gelen özgürlüğün sevinciyle hayata dört elle sarılıyor. Muhbirlik işini pür dikkatle yapmaya çalışırken, bir ev tutup kardeşiyle bir aile olmak için çabalıyor. Hatta 10 yıldır kayıp olan ikinci kardeşini ve kaçak yengesini bulup geri getirme derdine düşüyor. Bu sırada ev sahibinin karısını (Tülin Özen) arzulamanın mahcubiyeti içinde kıvranıyor. Ahmet ise hayatına boşvermiş. Evinde kuramadığı belli olan iktidarını, zavallı köpekler üzerinde kurmaya çalışıyor. Fakat bunu da beceremiyor. Çünkü biri onu ısırırken diğeri evine sığınarak ona kendisini sevdiriyor. Daha fazlasını oku…

Muhafazakârlık Üzerine: Mustang

Bir sanat eserinin, sınırları sanal olarak çizilmiş bir toprağa ait olduğunu iddia etmek her ne kadar mantıksız gözükse de eser, aslında o toprakta yaşayanların kültürüyle yoğrulduğundan gerçekçi bir yaklaşım olarak da yorumlanabilir. Bu tartışma (veya ikilem), zaman zaman önemini yitirse de sanat dünyasının gündemden hiç düşmeyecek konularından. Nitekim zamanında Fatih Akın sineması üzerine bu konu oldukça tartışılmıştı. Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi Mustang (2015) de bu ikileme yeni bir boyut katacak. Lâkin Mustang’i bu ikileme dahil eden, Fransız sermayesiyle çekilmesi değil, sinema eğitimini ve deneyimini Fransa’da edinmiş bir Türk ile bir Fransız tarafından kaleme alınması.

Önceki cümle biraz ırkçılık koksa da durum, sinemanın kültürel ve sosyolojik yanı ile ilgili. Belli ki Ergüven ve senarist partneri Alice Winocour, konuya biraz uzaktan bakmış. Hikâyenin ayaklarının yere basmasını sağlayacak ve böylece gerçekçiliğini arttıracak detayları (kasten veya sehven) es geçmişler. Bu durumun filme masalsı bir hava kattığının farkındayım, sanki bir ‘Bin Bir Gece Masalı’ izliyoruz. Erotik havası olan, öykü çatısı iyi kurulmuş, atmosferi sağlam oluşturulmuş ve mesajını yerine ulaştıran bir film olsa da içerdiği fantastik öğelerden dolayı biraz uçarı ve aşırı kaçıyor.

mustang

Karadeniz’in bir sahil köyünde yaşayan beş kız kardeş, evebyenlerinin vakitsiz ölümleri nedeniyle babaanneleri ve amcaları tarafından yetiştirilmektedir. Bir gün okul çıkışı erkeklerle oynadıkları deve güreşi nedeniyle başlarını belaya sokarlar. Artık eve tamamen hepsedilmiş olarak yaşamaya mecbur bırakılacak kardeşler, Türkiye’nin muhafazakâr yüzüyle karşı karşıya geleceklerdir.

Kişisel olarak bana garip gelen nokta, filmin genel yapısı ve anlatmaya çalıştığı genel konsept değil. İstanbul’un belli semtlerinde yaşayanlara ne kadar çağ dışı gelse de Türkiye’nin çoğunluğu için kadın, hâlâ ikinci sınıf vatandaştır. Bu düşünce, bırakın erkekleri, kadınların çoğu tarafından da kabul gören ve hatta gündelik hareketlerine yansıyan bir tutumdur. Mustang’ın sorunu, bu tutumu tam yansıtamaması ve bundan dolayı sahneler arasında yaptığı keskin geçişler. Daha fazlasını oku…

Medeniyet Üzerine Çeşitlemeler: Les Invasions Barbares

08Medeniyet nedir? Konforlu bir hayat sürmek mi? Tüm insanların konuşarak sorunlarını çözebildiği, sanatın ve keyfin yegâne hedefler olduğu bir yaşam mı? Bu açıdan bakınca ‘medeniyet’ bir ütopyaya dönüşmüyor mu? ‘Medeni’ olduğunu söyleyen bir insan/topluluk, ‘medeniyet’i sadece kendi açısından yorumlamış olmuyor mu? Sonuçta kendi yaşam biçimini ‘medeniyet’ olarak tespit edip diğer insanlara bunu dayatmıyor mu?

Bu ve benzeri tüm sorular, Denys Arcand’ın Le Déclin de L’empire Américain‘dan (1986) 17 yıl sonra çektiği devam filmi Les Invasions Barbares‘i (Barbarların İstilası – 2003) izlerken aklımdan geçti. İlk film de ana cümlesini medeniyet kavramı üzerine kurmuştu. Fil’m Hafızası için yazdığım ilk analiz olan ve iki gün önce bu blogta da yayınlanan yazıda şöyle yazmışım: “(filmdeki karakterlerden birinin yazdığı) Kitabın ana önermelerinden biri olan ’Günümüzde kişisel mutluluğun önemli ve öncelikli hâle gelmesi, medeniyetin çöküşünü hazırlıyor.’ cümlesi, filmin de temel dayanaklarından biri.” Le Déclin de L’empire Américain medeniyeti ve 80’lerdeki hâlini bir grup arkadaşın konuşmaları ile hayatları üzerinden sorgular. Filmin güzelliği, fazla büyük kelamlar etmeden ve seyircinin gözünü boyamadan meramını anlatmasıdır. Devam filmi ise daha büyüğüne oynayan, yer yer iddialı cümleler sarf eden ve hafiften cilalanmış bir yapım.

les-invasions-barbares-4

İlk filmimizin çapkın tarih akademisyeni Rémy, ciddi bir hastalık dolayısıyla hastanededir ve durumu her geçen gün kötüleşmektedir. Yanındaki tek kişi, ilk filmdeki olaylardan sonra ayrıldıklarını öğrendiğimiz, eski eşi Louise’tir. Londra’da bir bankada çalışan oğlu Sébastien’i babasını son kez görmesi için çağrırır. Sébatien, annesini aldattığı ve ailesini parçaladığı için babasından nefret etse de gelir gelmez onun daha iyi şartlarda tedavi görmesi için çabalar. Hastane yönetimi ile sendikasına rüşvet vererek özel oda yapılıp taşınmasını sağlar, PET taraması için onu Amerika’ya götürüp daha iyi bir görüş edinmeye çalışır. Dünyanın dört bir yanına dağılmış (ve ilk filmden tanıdığımız) eski arkadaşlarını toplayarak babasının moralini yükseltmeye çalışır. Hatta babasının acısını dindirmek için şehirde eroin aramaya bile çıkar. Daha fazlasını oku…

Medeniyet ve Dostluk Üzerine: Le Déclin de L’empire Américain

01/11/2015 1 yorum

Denys Arcand’ın yönettiği ve Türkçe adı Amerikan İmparatorluğu’nun Çöküşü olan Le Déclin de L’empire Américain (1986), her şeyden önce bir dostluk filmi. Dört kadın ve dört erkekten oluşan sekiz karakterin bir akşam yemeği öncesindeki kişisel muhabbetlerini, yemek esnasındaki toplu istişarelerini ve ardından yaşananları izliyoruz. Tabii ki filmi önemli hâle getiren bu kişilerin konuşmalarının içindeki hususlar. Bu konuşmalar; medeniyet, cinsellik, aile hayatı, evlilik, yozlaşma, tarih ve bu konuların birbirleriyle ilişkileri hakkında oldukça lezzetli, bazen sinir bozucu ama çoğunlukla doğruluk payı bulunan önermeler/düşünceler/saptamalar içeriyor. Filmi akıcı, ilginç ve önemli hâle getiren de tam da bu.

le-declin-de-l-empire-americain-4

Film, jeneriğin aktığı uzun bir plan-sekansla başlıyor. Sekansın sonunda karakterlerimizden Dominique’in yeni kitabı hakkında yaptığı röportajı izliyoruz. Kitabın ana önermelerinden biri olan “Günümüzde kişisel mutluluğun önemli ve öncelikli hâle gelmesi, medeniyetin çöküşünü hazırlıyor.” cümlesi, filmin de temel dayanaklarından biri. Filmde geçen sonraki konuşmalar da, bu cümleye paralel saptamalar yapıyor. Dominique, önermesini savunurken tarihten çeşitli örnekler veriyor ve bu örneklerin günümüzle benzeştiğine dikkat çekiyor. Bu sahneyi manalı bir girizgâh olarak görebiliriz.

Filmin ilk kısmında çoğu akademisyen olan karakterleri, erkekler ve kadınlar olarak ayrı ayrı izliyoruz. Erkekler, göl kenarındaki evde akşam yemeği hazırlığı yaparken cinsel hayatlarından konuşuyorlar. Remy, evli olmasına rağmen hızlı ve çok eşli cinsel hayatını överek tüm açıklığıyla ortaya seriyor. Pierre’in, onun yanında gibi gözükmesine karşın “Aşkın zamanla bitmesi aldatmayı beraberinde getirir.” önermesini savunduğundan çok uzun sürmeyen ilişkiler yaşadığını anlıyoruz. Eşcinsel olan Claude, günübirlik ilişkilerden aldığı hazdan ötürü birine bağlanamadığını ifade etse de bunun, yaşadığı AIDS korkusundan da olabileceği hissine kapılıyoruz. Filmin en etkisiz ve genç elemanı Alain ise bu üç deneyimli erkeğin anlattıklarından biraz korkuyor çünkü hâlâ gençliğin verdiği romantizme sahip.

le-declin-de-l-empire-americain-1

Kadınlar ise aynı zaman aralığında, bir spor salonunda fitness yaparken, yüzerken ve saunada dinlenirken aynı şeyi konuşuyorlar. Remy’nin eşi Louise, fantezilerini anlatırken diğer yandan eşine sadakatinin altını çiziyor. Hiç evlenmediği belli olan Dominique, tek gecelik ilişkilerden oluşan cinsel hayatını çok detaya girmeden anlatıyor. Diane, gençliğinde evlenip çocuk sahibi olmuş ama boşandıktan sonra elinde kalan yalnızlıktan muzdarip salt cinselliğe saldırmış durumda. Pierre’in genç sevgilisi Danielle ise tüm bunları yüzüne kondurduğu büyük bir tebessümle dinliyor. Daha fazlasını oku…

Bir İnsan Hakkında: Amy

Hayat, keyifli ama aynı zamanda meşakkatli bir macera. Bireyin yolda önüne çıkan zorlukları iyi tahlil edip kendisini geliştirmesi gerekiyor ve bu süreç hiç sona ermiyor, doğumdan ölüme kadar. Bu yılın gözde belgesellerinden Amy‘nin (2015) esas anlatmak istediği bence bu, her ne kadar öyle gözükmese de.

2000’li yılların önemli ses sanatçılarından Amy Winehouse’un çıkış ve trajik iniş sürecini konu alan belgesel, Senna (2010) ile sürükleyici ve farklı bir belgesel çekilebileceğini kanıtlayan Asif Kapadia’ya ait. Amy‘nin de dramatik yapısı oldukça kuvvetli ve seyircisinin gözünü perdeden bir dakika bile ayırmasına izin vermiyor. Bunun ana sebeplerinden biri dakik kurgusunun yanında, gerçekçiliği ve ana odağı olan Amy Winehouse’u tarafsız ve içtenlikle anlatması.

amy-1

Winehouse’un hayatından görüntüleri kronolojik olarak arka arkaya dizerken onu doğrudan etkileyen unsurlara hiçbir zaman odağını çevirmiyor: Ne aile fertleri, ne kocası, ne arkadaşları, ne yüzsüz medya, ne de şaşılası biçimde müziği. Kapadia’nın odağı hep sabit, yalnızca ve sadece Amy! Ama bir ünlü ya da harika bir ses olarak değil, bir insan olarak Amy! Zaten filmin adı da bunu yansıtıyor. Daha fazlasını oku…

Masumiyetin Yitirilişine Dair: Calvary

14/03/2015 1 yorum

Sezen Aksu ile Meray Okay uzun yıllar önce yazdıkları bir şarkıda “Eller günahkâr/ Diller günahkâr!/ Bir çağ yangını bu bütün/ Dünya günahkâr!/ Masum değiliz hiç birimiz” demiş. Bu dizeler, John Michael McDonagh’ın son çalışması Calvary (2014) ile o kadar örtüşüyor ki…

Birçok kültürde, dinde veya sistemde; ana öğretinin, birbirine tamamen zıt iki öğe etrafında şekillendiğini görürüz. Çoğunluğunda bu iki uç arası yoktur, tanımlanmaz. Buna en iyi örnek, iyi-kötü ayrımıdır. “Bir insan ya iyi olabilir ya da kötü.” Filmlerde de bu net ayrımı görebiliriz. Hatta ‘saf kötü’ tanımı buradan gelir. Gerçekçilikten oldukça uzak olan bu sınıflandırma eylemi, aslında insanların bazı şeyleri daha kolay anlamasına yardım eder. Hatta görsel sanatların temel unsurlarından olan ‘katharsis’, bu eğilimden yola çıkarak vücut bulmuştur.

Oysaki hayat o kadar basit mi? İnsanlar basitçe sınıflandırılabilir mi? Bir insan, bir an kötülük yaparken, diğer an iyilik yapamaz mı? Calvary, bu ve bunun benzeri sorular üzerine kurulmuş bir dram.

calvary-3

Ana karakterimiz Papaz James’i, filmin ilk sahnesinde kamera sadece onu çekerken bir günah çıkarma seansında izliyoruz. Yüzünü görmediğimiz kişi, papaza çocukken bir başka papaz tarafından defalarca tecavüze uğradığını anlattıktan hemen sonra tüm soğukkanlılığıyla onu (Papaz James’i), tam bir hafta sonra sahilde öldüreceğini söyleyip ekliyor: “Seni iyi bir papaz olduğun için öldüreceğim Papaz! Çünkü artık kimse kötülerin öldürülmesini umursamıyor.” Daha fazlasını oku…