Arşiv

Posts Tagged ‘No Time to Die’

21. Yüzyılda Bond’a İhtiyacımız Kaldı mı?

Geçen gün son Bond filmi No Time to Die‘ı (2021) izledim. Kendimi hep bir Bond hayranı olarak nitelemişimdir lakin filmi izlerken ‘gerçekten bir Bond hayranı’ olup olmadığımı sorguladım. Çünkü serinin son halkası, gençliğimde hayranlıkla izlediğim Connery, Brosnan ve de Dalton filmleri (Moore filmleri bana daima fazla karikatürize-saçma gelmiştir) kadar eğlenceli, hatta onların gerçek dışılıklarına biraz Bourne havası katılmış olarak daha gerçekçi versiyonuydu. Yine de bir yapaylık vardı bana göre.

Bu yapaylığın sebebi Bond klişeleri, kırılamayan maçoluğu, büyük şansı değil; Bond’un daimi yalnızlığı ve her zaman tüm engellere rağmen tek başına dünyayı kurtarmasıydı. Neden ona muhtacız? Nasıl oluyor da incelikle hazırlanmış planlar, devasa organizasyonlar ve yapılar onun karşısında kağıttan evler misali yıkılabiliyor? Bunun en açık tezahürü serinin bir önceki filmi Spectre‘deydi (2015), finalde Bond resmen kılını kıpırdatmaya gerek duymadan çöldeki devasa yapıyı patlatmıştı. Yeni filmde ise çok ciddi bir darbe alsa da sonuçta ana kötüyü de, yardımcılarını da, içinde bulundukları tesisi de tarihe gömen tek başına yine Bond oldu.

No Time to Die (Kaynak: MGM)

Aynı konu yakın zamanda etraflıca Dune (2021) üzerinden de tartışıldı. Bu film özelinde, evrenin kurtuluşunun tek bir kişiye bağlı olması ne kadar mantıklı? Bir de bu ‘seçilmiş kişi’nin ‘günün birinde’ gelecek olmasının halk tarafından bilinmesi ve yoğun umutlar beslenmesi, 21. yüzyıl için çok bayağı ve acınası değil mi? Filmin uyarlandığı kitabı okumadım, zaten lafım ona değil. Star Wars dahil çoğu eseri etkileyen ve David Lynch ile Alejandro Jodorowski gibi iki kült ve uçuk beyni kendine çekebilen bir bilim-kurgu klasiği sonuçta.

Şahsi olarak pandemiden önce bile insanlığın çok keskin bir dönüm noktasının hemen öncesinde olduğunu hissediyordum. Pandemi ve aynı dönemde dünyada yaşanan (artan yangınlar, kuraklıklar, küresel ekonomik kriz, vb.) diğer mühim gelişmeler bana bu dönüm noktasının giderek yaklaştığını düşündürtüyor. Lakin insanlık bu dönemeci atlatacaksa bir ya da birkaç kişi sayesinde olmayacağını da biliyorum.

Dune (Kaynak: Warner Bros)

Mesih veya kahramanlık öykülerinin insanlık tarihi boyunca var olduğunu ve çok sevildiğinin farkındayım. Sonuçta hiçbir umudu olmayan kitlelere (kendisinin yaşayamayacağı/göremeyeceği ama soyundan birinin ‘o’ olabileceğine yönelik) sahte bir umut vermek için müthiş bir fikir. Aynı zamanda bu fikre/hikâyeye inananlar için  de üzerindeki sorumluluğu atmak/yıkmak için güzel bir bahane. Nasılsa ‘o’ gelip insanlığı kurtaracak neden çalışsın ki / iyilik yapsın ki / başkalarına yardım etsin ki / kafasını çalıştırmaya uğraşsın ki? Monty Python ekibinin harika bir şekilde bu şablonla dalga geçtiği The Life of Brian (1979) filmini izlemenizi öneririm.

İnsanlığı ya da bir grup insanı kurtarma sorumluğunun tek kişide olması çok saçma değil mi? Böyle birinin insan üstü özelliklere sahip olması gerekmez mi? Diğer türlü o kadar insanı tek başına nasıl kurtarabilir ki? Zaten bu yüzden antik dönem ve öncesinde, o kadar çok tanrı var. İsmi bilinen çoğu tanrının arkeolojik araştırmalar sonucunda, bir  zamanlar dinî veya askerî sınıfa ait birer figür olduğu biliniyor. Roma’nın imparatorluk döneminde her imparatorun kendi kültünü yaratması ve adına tapınaklar inşa edilmesi, insanlığın bu alışkanlığının bir devamı aslında. Nitekim tarihteki Türk devletlerinde de hakan, Tanrı’nın yeryüzündeki suretidir ve başa geçmesi için bunu kanıtlaması gerekir.

Uzun lafın kısası, kahramanlık anlatıları tarih boyunca süregelen bir olgu. Kimi zaman bir ihtiyaçtan beslenmiş, kimi zaman da bir propaganda aracı olarak hizmet görmüş. Bu tarihî gerçeği değiştiremeyiz. Lakin giderek demokratikleşen ve bilimsel verilerle eskiden bilinemeyen çoğu olgunun açıklandığı bir dünyada kahramanlık kültüne duyulan ihtiyaç bence sorgulanmalı. Zaten sorgulanıyor ki dünya bir dönemece girmek üzere.

No Time to Die (Kaynak: MGM)

Şahsen ben artık isimlere oy vermek istemiyorum. Kurumsallaşmış, anonimleşmiş ve merkeziyetsizleşmiş bir dünya hayal ediyorum. (Böyle bir dünyanın da kusursuz olamayacağının bilincindeyim, Ursula K. LeGuin klasiği Mülksüzler tam da böyle bir dünyadaki sorunları teşhis eder. Bu sebeple çözümün komünizm olmayacağını, özel mülkiyetin devam edeceğini düşünüyorum.) Bu yüzden de Bond’un tek başına her şeye kâdir olmasına artık aklım yatmıyor ve zevk de alamıyorum. Bourne gibi arızalı, acı çeken, kendisini ve sistemi devamlı sorgulayan karakterler ilgimi daha çok çekiyor. Ya da bir animasyon olmasına karşın  ‘sıradan bir insan da kahraman olabilir çünkü önemli olan hislerin ve düşüncelerin’ anlatısını derinlemesine işleyebilen The Lego Movie (2014) beni daha çok tatmin ediyor.

Benim gibi düşünen ve bu kalıpları sorgulayan insanların giderek çoğaldığını biliyorum. Yeni nesilde; ailesinde, okulunda, işinde, ülkesinde yani günlük hayatın her yerinde tek kişiye bağımlı bir sistemi reddeden kişilerin sayısının daha da artacağını düşünüyorum. Lakin bu artış, sistemi nasıl ve ne şekilde değiştirebilir tahayyül edemiyorum. Sanırım bunu ancak zamanı geldiğinde göreceğiz.