Arşiv

Archive for the ‘saçmalama edebiyatı’ Category

Hayattan Notlar

  • Sherlock‘un 2. sezonu bir başladı, pir bitti. Sadece 3 hafta ve 3 bölüm süren bu sezon, açık ara ilkinden iyiydi. İlk sezonda, sadece ilk bölüm çok iyiydi. Bu sefer hem 1. hem de 3. bölüm efsaneydi. Üstelik en sevdiğim Holmes öyküsü olan (aslında roman) The Hound of Baskervilles‘ı uyarladıkları 2. bölüm çok iyi olmasına rağmen, diğer ikisi o kadar güzeldi ki yanlarında sönük kaldı.
  • Sadece Sherlock bile BBC’nin neden TRT’den katbekat üstün olduğunun kanıtıdır.
  • Bu arada Hollywood’un Sherlock‘u araklamaya çalışması çok manidar. Böyle bir diziden sonra kim Hollywood versiyonu günümüzde geçen Sherlock Holmes izler ki? Üstelik House, MD zaten bu amaca hizmet etmek için başlamışken, tam 8 yıl önce olsa da.
  • Uzun zamandır aklımda olan bir konu var: Çok klişe ama bir kişi, geçmişteki sorunlarını çözemeden bugünü yaşayamıyor çünkü o sorunların izleri hala onu takip ediyor. Bu izlerden kurtulmanın tek yolu ise o sorunları teşhis edip yüzleşebilmek. Çok olağan ve alalade bir konu sanılabilir ama aslında kimse hala bu sorunu aşamıyor. Israrla geçmişteki sorunlarıyla yaşayanlar var ve bunun farkında bile değiller. Yüzlerine söyleseniz inkar ederler.
  • Bunu yazdığıma bakmayın, ben de bu sorundan müstaribim. Uzun zamandır da çözmeye çalışıyorum.
  • İşin daha da ilginci bu saptamanın, kurumlar hatta devletler için bile geçerli olması. Ne alaka diyeceksiniz? Şöyle ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Ermeni sorunuyla, Kıbrıs olayıyla, Güneydoğu (aslında Kürt dense de bölgesel bir sorundur) sorunuyla, ihtilaliyle, sağıyla ve soluyla yüzleşmeden asla kendini bulamayacaktır. Çünkü her birini yok saymaya çalışırken daha da kendinden ödün vermektedir. Vatanperver geçinip kişisel amaçları uğruna devlete zarar verenler oldukça bunlar da çözülemeyecektir. Daha da kötüsü ne biliyor musunuz? Daha bu devlet, bunlarla uğraşamadan yanlarına yenilerini eklemeleri. Maraş Katliamı da, geçen ayki Uludere Katliamı da bunun ürünüdür.
  • Yine hafif konulara dönersek, Altın Küre Ödül Töreni gayet eğlenceliydi. Banttan tamamını izledim, çok keyifliydi. Ricky Gervais’in esprileri olsun, sahneye çıkanların mutlaka muziplik yapma telaşı olsun başlı başına bir şovdu. İşin ilginci izlediklerinizin samimi olmadığını bildiğiniz halde size hoş gelmesi. Çünkü o törene gelen herkes, oyunun nasıl oynandığının bilincinde. Amerikalılar gerçekten eğlence işinin kralı.
  • Meltem Cumbul gerçekten bizi çok iyi temsil etti. Az ama öz konuşmasını bırakın, o sahneye çıkıp konuşması bile yeter.
  • Ödüllerin hepsinin, tahmin edilenlere gitmesi heyecansız olsa da, hak ettikleri tartışılmaz. Üzerlerine teker teker konuşulabilir tabii ama ödülü en fazla hak eden üçlü, Peter Dinklage, Martin Scorsese ve A Seperation‘dı.
  • Bu arada bu akşam bir arkadaşımın evine misafirdim. Gülse Birsel’in yeni dizisi Yalan Dünya‘yı izledik. Bazı yerlere çok güldüm, Gülse Birsel durum tespitinde çok başarılı ve bunu kağıda dökebiliyor. Ama bunları kaç kişi anlıyor, orası muamma. Mesela ‘Serin ol!’ geyiğini kaç izleyici anladı merak ettim (‘Be cool’u Türkçeleştirmiş ve cuk oturmuş). Buna rağmen bir sürü negatif öğe de var ve sonuçta bir daha izlemem. Tespit ettiklerim şunlar: Süre yine çok uzun olduğundan tempo bazı yerlerde düşüyor (Avrupa Yakası da aynı sorundan müstaripti), Beyaz karaktere hiç oturmuyor ve üstüne oyunculuğu çok kötü, Gülse Birsel de karaktere oturmamış ama senarist olduğundan seçeneğimiz yok. Bir de Bartu Küçükçağlayan’ın oynadığı çocuk karakteri aslında gayet bayağı ama Bartu öyle bir oynamış ki karakter ışıldıyor.
  • Evime televizyon almamakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi kaçıncı kez anladım.
  • Şu sıralar şunları dinliyorum: Türkiye’den Multitap, Mabel Matiz, Neyse ve Elif Çağlar; İtalya’dan Aylin Prandi; İngiltere’den Rox. Hele Rox’un ‘I Don’t Believe’i uzun süredir dilimde dolanıyor.
  • Normalde elektronik müzik dinlemem ama M83’nin ‘Midnight City’  şarkısı çok ama çok iyi. Dinlemeye doyamıyorum.
Reklamlar

İki Kalp ve Titreşim (NVH) Analizi

13/07/2011 1 yorum

Hepimizin aslında iki kalbi vardır. Bir maddi, bir manevi. Bu iki kalp, bizi oluşturan iki olguyu temsil eder. Biri beden, biri ruh. Bu iki olgu birbirine bağımlıdır, beraber olmadan maddi dünyada bir başlarına var olamazlar. Ruh olmadan beden yaşayamaz, beden olmadan ruh nefes alamaz.

İkisinin de hayati organına kalp denir. Maddi kalp durursa beden ölümü gerçekleşir. Manevi kalp durursa da… Hayır o durmaz, ama çoğu insan onu maddi kalp şeklinde çizer, sanki kan pompalıyormuş gibi attığı söylenir. Metafor olarak güzel dursa da bir eğretilik de taşır. Manevi kalp çok daha karmaşıktır.

Bazen maddi kalp, maneviyi taşıyamaz, ayak uyduramaz. Manevi kalp, kurtulmak ister ondan, zincirlerini kırmak ister ama yapamaz. Bir yaşam süresi boyunca bu iki kalp, birbirine hep bağlı kalacaktır.

İkisi de birbirinin suyuna gitmek yerine zıtlaşırlar, kavga ederler çoğu zaman. Bu kavga da en çok onlara zarar verir. İçten içe çürümeye başlarlar. Böylece diğer kalplerin saldırısına açık olurlar. Çünkü genelde, manevi kalp, maddiyi beğenmez, hor görür, aklına gelmez ki var olmak için ona muhtaçtır. Maddi kalpse, verimli ve etkin bir çalışma için maneviye muhtaçtır. Lakin o da bunun farkında olmaz.

Benim iki kalbim de, uzun zamandır ortak çalışmıyor. Biri diğerinden nefret ediyor, öteki de diğerini dinlemiyor. Bu durumun farkına varalı 2-3 yıl oluyor ama ikisini barıştırmak inanın ki çok zor. Ama galiba bir çözüm yolu buldum. Yada bulduğumu sanıp kalplerimi oyalıyorum. Durumu ilerleyen zamanlarda anlayacağız. En çok da ben merak ediyorum, ateşkes ne zaman imzalanacak diye.

Çözüm mü? Hakkında biraz daha araştırma yapmam gerek, size yazmadan önce. Haftasonu onunla ilgili şöyle bir özdeyiş okudum, eski bir ataya ait: “…, zihnin titreşimlerinin kontrolüdür.”

Hayat ne kadar garip değil mi? Maddi kalbimin geçinebilmek adına yaptığı uğraş, aslında maneviye de bir ipucu veriyor: Rahatsız edici unsurları engellemek için, önce bir analiz yap, sorunu tespit et ve sonra da o sorunu izole edip yok et!

İlişki Türleri

Son zamanlarda aklıma bir şey takıldı. Bir ilişki sırasında kendini değiştirme mevzusu. Bilmiyorum, hiç ilişki yaşamamış biri bunu nasıl açıklayabilir ama son zamanlardaki gözlemlerim şunlar:

Bir ilişki (doğal olarak) iki kişiden oluşuyor ama bu çift iki kişilik aktivite değil, tek kişilik bir eylem yapıyorlar. Çok mu tanıma boğdum. Galiba. Olay şu: Normalde kendi kendine takılan iki kişi bir ilişki kurunca, birlikte oldukları zamanda beraber takılıyorlar. Bunda açıklanacak ne var, diyebilirsiniz. Olay bunun nasıl yapıldığı!
Çiftin ortak zevkleri varsa önce onlar yapılıyor. Ama iki kişinin tüm hayatları bir olamayacağına göre bir yerden sonra bir tarafın istedikleri veya sırayla iki tarafın istedikleri yapılıyor. Sonuçta bir seferde, ilişkinin bir tarafı kendinden fedakarlık etmek zorunda kalıyor. Bu da çok doğal ama tam da bu nokta, ilişkinin karakteristiğini belirliyor.
Şöyle ki: A ve B kişileri olsun, bunlar da AB çiftini oluştursun. (Bir mühendisin çift örneği de bu kadar olur yani!) İlişkinin ilerleyen safhalarında üç yol izlenebilir: Ya A’ya göre bir hayat çizilir ve hep A’nın dediği olur; ya tam tersi B’nin dediği olur ya da ortak bir paydada buluşulup beraber bir hayat çizilir. Aslında ilk ikisi okuyunca kötü gelse de çevremizdeki çoğu ilişkinin sahip olduğu bir karakteristiktir, bilhassa Türkiye’deki çoğu ilişkinin ilk iki türde olduğu kanısındayım.
Buradaki önemli faktör üçüncü yol, çünkü farklı şekillerde uygulandığında farklı sonuçlara götüren bir yol. Çoğu çifti bunu heterojen bir karışım olarak uyguluyor bence. Biraz ondan, biraz bundan. Fedakarlık, vefa, sevgi var lakin birbiri içinde çözülme yok. İki taraf da kişisel özelliklerini hala korurlar. Bir çiftlerdir ama aslında bireyliklerini de korumaktadırlar. Bir sorun çıktığında ya da aradaki bağ kaybolduğunda ayrışmaları da çok kolaydır. Çünkü zaten hiç gerçek birer çift olmamışlardır, sadece -miş gibi yapmışlardır. Bir önceki paragrafta bahsettiğim iki türde de belki çift özelliği yoktur lakin çiftin bir tarafı çift olmanın tüm sorumluğunu üstlenerek kendi kişiliğini kaybedip tamamen diğer kişiye bağlanır. Yani tek taraflı olsa da, gerçek bir çifte dönüşürler. (Karşıdaki kişi, bundan sıkılıp bu ilişkiyi bitirmediği müddetçe!)
İşin zor kısmı ise, üçüncü yolun başka bir versiyonudur. Bu sefer ilişkinin sonucunda AB çifti oluşur ama ne A’nın ne B’nin özelliklerini taşır. (Biraz abartı oldu ama anladınız, siz) Demek istediğim A ve B birbirlerine tamamen, homojen bir şekilde bağlanırlar (ying-yang durumu). Artık kişisel arzuları kalmaz, her şeyi çift olarak düşünürler. Tabii, yalnız zaman geçirip eski arkadaşlarını görüler fakat hayatı artık bir çift olarak görürler, bir çift olarak yaşarlar.
Güzeli son söylediğim olsa da çok nadir bulunduğundan insanlar gittikçe bir mit olduğunu düşünüyorlar artık. Bu yüzyılda, bu kirlenmiş dünyada, gözleri para hırsıyla dönmüş insanlar arasında gerçekten bir mit haline geliyor, aşk.
İlk filmimin (Sümüklü Kız) ilk ve ana cümlesi şuydu: “Aşk, limiti sonsuza giderken kendisi sıfıra giden bir fonksiyondur.” Filmin berbatlığı da benim bu cümleyi layığıyla anlatamamamdan kaynaklanmaktaydı. İşte, 6 yıl sonra olsa da demek istediğim buydu: Aşık bir insan kendi kişiliğini kaybeder lakin daha önemlisini kazanır; başka bir insanla beraber oluşturduğu yepyeni bir kişilik.

Kısa Notlar

  • En sevmediğim özelliklerimden biri kitap okuma alışkanlığımın sıfır olmasıdır. Ay gelir 4 ayrı dergiyi baştan sona okurum da 1 yıl boyunca kitap kapağı açmam. Tembellik biraz. Ama nasılsa son 1 aydır 2 kitap bitirdim.
  • İlki Osman Ulagay’dan ‘AKP Gerçeği’ydi. Değişik bir görüş okumak isteyenlere öneririm. İçindeki fikirlerin çoğuna da katılıyorum. AKP bugün hala halkın çoğunun desteğine sahipse bunun haklı bir sebebi var.
  • İkinci kitap George Orwell’in ünlü ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü. Gerçekten efsane bir roman. Okurken içiniz bir hoş oluyor. Biraz abartı kaçacak ama okurken cidden payanoyaklaştım hafif. Büyük Birader bu yazdığımı okuyordur, değil mi? Kesin!
  • Biraz geç oldu ama Lady Gaga dinlemeye başladım. Fena halde beğeniyorum üstelik. Güzel bir elektronik-pop kıvamı tutturmuş.
  • Oylama bittiğine göre yazabilirim artık: Bu blog, 1 ay boyunca 2010 Blog Ödülleri’nde ‘Kişisel Bloglar’ kategorisinde adaydı. Çok yakınlarım hariç kimseye söylemedim. Gerek yoktu çünkü. Birinci sebep, blogumu ödüle layık görmüyorum, sıradan bir blog. İkincisi, asla ona buna oy verdirerek bir şey elde etmek niyetinde olmadım.
  • Öyleyse neden aday oldun derseniz şunu derim: Blog okumayı seven bir kitlenin bloguma daha kolay ulaşabilmesi için.
  • Total Film’in İngiltere baskısı bu ay hediye olarak 3 boyutlu mouse pad veriyor. Teması da Iron Man 2. İlgilenenlere…
  • Bant’ın yeni sayısı çıktı. Yine bir sürü okunacak şey var. Bu arada Bursa Korupark D&R yeniden Bant getirmeye başlamış. İngilizce dergi bölümünün de genişlemesini umuyoruz.
  • Koca bir milletin Fener’den bu kadar nefret etmesini anlamıyorum. Herkesin sebebi Aziz Yıldırım nedense. Bu ülkenin en nefret adamı Yıldırım’sa yani bir futbol takımı başkanıysa o ülkede ciddi bir sorun vardır. Türk milletinden ciddi bir manada korkuyorum. Gayet de ciddiyim.
  • Pazartesi vize görüşmesi için Fransa Başkonsolosluğu’na girdim. Hani şu İstiklal’in başındakine. Tüm şaşkınlığıma rağmen cep telefonumu içeri aldılar, açıktı da. İlginç geldi. Almanya ve İtalya Konsoloslukları’nda kapalısı bile yasak!
  • Vizemi aldım hele şükür. 6 Haziran’da Seine nehri kenarında yazı yazacağım. Defterimi aldım bile. Sonra o yazılar buraya naklolunacak.

Sevmediklerim

  • Garanti Bankası: Çalıştığım şirket gereği yaklaşık 8 aydır bu bankayı kullanıyorum ve tek kelimeyle berbat. Bir kere müşteri memnuniyeti sıfır. Her gün mesaj atıyorlar, olmadı telefonla arıyorlar. Zaten posta kutuma gelen günlük maillerin haddi hesabı yok. Ayrıca telefonla aradıklarında mutlaka saçma sapan bir şey için para istiyorlar. Mesela bir ara benden kredi kartı hayat sigortası (Öyle bir şeyi nereden uydurdunuz?) yaptırmamı istediler. Bana yapmadılar ama arkadaşlarıma istek dışı kredi açmalar mı dersiniz, sebepsiz yere para kesmeler mi dersiniz (bu ay benden de 2 ytl limit aşımı diye para aparttılar ki limitin yarısı doluydu). Akıllarına esiyo, herkesten para dileniyorlar. Telefon şubesi ayrı saçmalık. Hatta internet şubesinde bile saçmalıklar var: Yatırdığım borç 1 ay boyunca ödenmemiş gözüküyor. Halbuki ödeme (zamanından önce hem de) yapılmış! Mecbur olmasam 1 gün durmam.
  • Ağdalı Türk dizileri: Halkımızın melodram sevgisi, ağlama tutkusu bitmek tükenmek bilmiyor. Israrla aynı klişelerle millet ağlatılıyor. Hele Yaprak Dökümü’nün ağlatma yoğunluğu hiçbirinde bulunmaz. Ben annemlerin yanında 10 dakika izleyince afakanlar basıyor. Herkes tam 4 yıldır, 2.5 saat izliyor. Yuh yani.
  • Hıncal Uluç’un sinemasal yazıları: Çok sevdiğim bir köşe yazarı olmasına karşın, sinema yazılarında delleniyor ve saçmalıyor. Hep kendi dediği doğru, kendi beğendiği mükemmel, beğenmediği iğrenç. Bugüne kadar tüm sanat değeri taşıayn filmleri yerin dibine sokan Uluç, Uzak İhtimal’ı beğenince koruyucu gözüktü. Filmde sevişme sahnesi olsaymış, film gişe yaparmış ama bu da onun erdemiymiş. Sanki yeni bir kelam ediyor. İki gün önce ama kimsenin izlemediği filmlere ödül verdi diye Altın Portakal’ı lanetledi. Halbuki övdüğü Cannes’da çoğu film ilk gösterimlerini orada yapar ve çoğu yönetmen de bununla övünür. Zaten Cannes’ın gala festivali olduğunu tüm dünya bilir!
Kategoriler:saçmalama edebiyatı

Sayıklamalar #4

28/06/2009 1 yorum
  • Son 2 yıldır en çok düşündüğüm konu, insanın tabiatının ne olduğu, nelere vakıf olduğu. En alakasız yerlerde bile konu dönüyor dolaşıyor, aynı yöne çıkıyor. 2 ayda 4 sezonunu tekmili birden izlediğim Battlestar Galactica‘yı da bu yüzden çok sevdim galiba. İnsanın hatalarıyla var olduğunu çok güzel özetlediği için.
  • Orhan Gencebay “Hatasız kul olmaz!” demiş, ne güzel demiş. Ama bu gerçeği çoğu zaman göz ardı ediyoruz. İnadına makinalaşmaya çalışıyoruz, sanki mümkünmüş gibi.
  • Artık iyi-kötü ayrımını daha net yapabiliyorum. Her zaman çocuklara öğretirler ya saf kötü ile saf iyiyi. Bence yanlış yapıyorlar. Çünkü gerçek hayatta böyle bir şey yok. Hepsi birer idealizmden ibaret. Hiçbirimiz beyaz veya siyah değiliz, griyiz.
  • Genel konsepti anlatmak için ideal kabuller yapmak, mantıklı ve kolay. Ama bu ideali, gerçek sanmak ise çok saçma ve doğaya ihanet. Gerçek hayatta ideal hiçbir şey yoktur. Mesela ideal gaz kanununu okuruz ama ideal gazın olmadığını biliriz. Sadece ideale yaklaşan gazlar vardır. İşte tüm kavramlar da bunun gibidir. İdeal aşk yoktur, ideal çalışma koşulları yoktur, %100 verim yoktur, ve saire, ve saire.
  • Ben bu blogu neden tutuyorum? Kendimi gerçekçi bir biçimde anlatmak için, di mi? Ama zaman zaman kendime otosansür uyguladığımı görüyorum, gayri ihtiyari. Mesela, bazen kızlar hakkında yazmak istiyorum ama bu blogu kızların da okuduğunu düşünüp vazgeçiyorum. Beni sapık zannedeceklerini düşünüyorum. Halbuki bir erkeğin kızlar hakkında yazması kadar doğal bir şey olamaz. Kısacası reel hayattaki gibi sanal hayatta da maskeler takıyoruz. Yine de amacım bunu en aza indirebilmek.
  • Michael Jackson şu dünyadan göçüp gitti ve ardından methiyeler düzülmeye başlandı hemen. Ne kadar ikiyüzlüyüz ya! Bari şimdi doğru konuşun, nasılsa adam duyamaz!
  • Yukarıdaki maddeye kendimin girmediğini sevinerek söylemeliyim. Daha perşembe günü (ölümünden 1 gün önce) zevkine vararak ‘You Give into Me’yi dinliyordum. Adam popu baştan yarattı bence. 1 Beatles ise 2, kesinlikle Michael Jackson’dır. Kimse de onu geçemeyecek kanımca. Huzur içinde yatsın.
  • En şevdiğim 3 Michael Jackson şarkısı şöyledir:
    1 – Liberian Girl
    2 – Say Say Say
    3 – You Give into Me

Sayıklamalar – #3

  • Haftasonu benim evde üniversite grubu toplandı. 6 kişi eski günleri yad ettik. Sanki o günleri geri getirebilecekmişiz gibi. Lakin biraz geride durup ortamı gözlemleyince bir gariplik seziliyordu. Bir şeyler eksiti ve bu, mekandan ve reel zamandan kaynaklanmıyordu. İçimizdeki zamandı değişen. Okul sonrası beklentiler ve ihtiyaçlar değişmişti ve bu, derinden de olsa muhabbeti de etkiliyordu.
  • Yeni Türkü ne güzel demiş: “Biz büyüdük ve kirlendi dünya!” Hem gerçek anlamda hem de mecazi olarak ne kadar doğru bir saptama. Evet, saniyeler aktıkça yeryüzü daha da kirleniyor. Ama daha da önemlisi büyüdükçe biz kirleniyoruz. İçimizi bilerek kirletiyoruz. Yalan söyleyerek, kıvırtarak, maske takarak, vb. Daha da kötüsü böyle yapmamız öğütleniyor ısrarla. Geçen her yaşla, içimizdeki kirlilik temizlenemez şekilde birkiyor, tortulaşıp insanlığımızı öldürüyor. Geriye de sadece konuşabilen hayvanlar kalıyor!
  • Bir de at gözlüğü meselesi var. Her zaman denir ya “At gözlüğüyle dünyaya bakmayın!” Hepsi yalan. Bugün herkese at gözlüğü takmayı öğretiyorlar. Hoşgörüsüz, insafsız, vicdansız kuşaklar birbiri ardına yetişiyor. Etrafımdakilere baktığımda herkesin sabit fikirli olduğunu ve o fikrin dışındaki duymak bile istemediklerini fark ediyorum. Herkes kendi doğrusuna sahip ve onu savunurken her şey mübah. Böyle bir dünyada değil dostluk, arkadaşlık kurmak bile imkansızlaşıyor. Onun için belki giderek kabuğuma çekiliyorum. Eleştirilmekten değil, mantıksız ve saçma lakırdılardan bıktım.
  • ‘Ben’ kelimesinin olmadığı bir dil nasıl olur çok merak ediyorum!
Kategoriler:saçmalama edebiyatı