Arşiv

Archive for the ‘hayat’ Category

2013’ün Ardından…

Bir yıl daha sona eriyor. Herkes bir yıl daha deneyimleniyor. Kimisi bu bir yılı kullanamayarak yerinde sayarken, diğeri yaşadıklarından ders alıp gittikçe olgunlaşıyor, büyüyor. Büyümek, bazısına göre erdem ise bazısına göre de çocukluğunu kaybetmektir.

buyumek

Çocuk olmak güzeldir; her şeyi denemek isteyen, asi, korkusuz, düşünmeden hareket eden. Lakin her şeyde olduğu gibi, çocukluğun da avantaj ve dezavantajları vardı; o da kendi zamanı içinde güzeldir. Zamanı gelince büyümek gerekir. Dünya böyledir çünkü. Sorumluluk almak gerekir, çalışmak gerekir, aşık olmak gerekir, düşünmek gerekir. Statükodan ayrılmak zordur elbet; para babadan, sevginin en temizi anneden gelince hele. Lakin kendi hayatını kurmalısın ki dünyaya kendi izini bırakabil. Hayat kolay değildir. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Hayattan Notlar

    • Müzikle başlayalım. Biraz geç oldu lakin Julide Özçelik’in yeni albümü Jazz Istanbul – Volume 2 çıkmış. Geç dediğim benden kaynaklanıyor çünkü yılbaşında çıkmış. Neyse, albüm bir öncekisinin çizgisinde devam ediyor. İçine girebilmek için biraz daha dinlemem gerek.
  • Orhan Gencebay’ın tribute (saygı) albümünü dinledim ve beğenmedim. Beğenmemekle kastım, albümün kolaya kaçılarak yapılması ve bir bütünlüğün olmayışıdır. Benim aklımdan geçen her şeyi zaten Radikal’de Elif Ekinci yazdığından sizi ona yönlendiriyorum: Tıklayınız
  • Arabesk dinleyen biri olmamama rağmen sırf meraktan dinledim. Çünkü Orhan Gencebay’a saygı duysam da bana hitap etmeyen bir müzik türü. Bu, arabeski küçümsediğimden değil, zevkime uymadığı içindir. Ama albümü dinlerken sözlere bilhassa dikkat ettim. Arada birtakım farklar olsa da ana duyguların benzer olduğunu gözlemledim. Buradan şu sonucu çıkardım kendi adıma: Ayrılık acısı çeken biri veya evlenen birinin hissettiği duygular benzerdir ama zevkine ve dinlediği müzik türüne göre dinleyeceği şarkılar değişecektir.
  • Müzik demişken geçen hafta uzun zamandır canlı dinlemek istediğim iki efsaneye gittim. İlki kendine has müziğini sessiz sedasız yaparak efsaneleşen Bülent Ortaçgil. Harbiye Açık Hava’daki konseri muazzamdı! Bir tarafta senfonik yaylılar, diğer tarafta ona destek veren ünlü müzisyenler: Baki Duyarlar, Gürol Ağırbaş, Erkan Oğur ve Birsen Tezer. Gerçekten efsane konserdi. Hele finalde ‘Çığlık Çığlığa’yı dinlemek beni tarumar etti.
  • İkinci olarak da Yeni Türkü’yü dinledim. Hoş, yeni model Yeni Türkü demek daha gerçekçi. Konserden sonra küçük bir araştırma yaptım, Yeni Türkü’ye bir süre de olsa üye olan kişi sayısı 20’ye yaklaşmış! Bir tek Derya Köroğlu sabit! Ki buna Murathan Mungan gibi bir ara ciddi destek veren kimi sanatçılar dahil değil! Belki bilmeyenler vardır, ‘Hadi Yine İyisin’ Tayfun Duygulu bile bir ara üyeydi!
  • Konser doğal olarak güzeldi. Sonuçta bu kadar güzel şarkıları olan bir grubu kaç kere dinleseniz de sıkılmazsınız. ‘Destina’, ‘Çember’, ‘Aşk Yeniden’, ‘Fırtına’ vb.’leri gibisi üretilemedi bu müzik piyasında. Bunları canlı dinlemek gerçekten çok özel!
  • Konser, ilk defa gece açılan Jurassic Teras’taydı. Daha önce hiç gitmediğim Bayrampaşa’daki Forum’un üst katına bir nevi dinozor müzesi açmışlar, yanındaki açık havaya da sahne kurmuşlar. Önde masalar var oturarak izleyebiliyorsun, arkada ayakta takılıyorsun. Bence saçma olmuş, zaten gece mekanı için çok saçma bir yerde. Gece boyunca Derya Köroğlu “Bu dinozor bana bakıyor!” diye eğlendi kendi kendine. Bir daha gideceğimi zannetmiyorum, sahiplerinin yolu açık olsun.
  • Mekanlardan devam edelim. Beyoğlu’nda 13 çeşit gazozu bulan bir kahve bulduk, daha doğrusu Engin buldu. Adı Avam Kahvesi, sapa bir sokakta ama Alman Hastahanesi ile Hayal Kahvesi arasında kalıyor. Hala Mantı’nın caddede olmayan şubesini bilenler için aynı sokakta olduğunu yazayım. Mekan 80’ler tarzında döşenmiş, oldukça şeker. Fiyatlar uygun, tam çocukluğumuzdaki yerler gibi. Tuvaletinde halis kolonya var!

  • Gazozlara gelirsek! Biz 5 tane deneyebildik! En iyisi Zafer gazozuydu! Gittikçe favorilerimi buraya yazarım. 😀
  • Yakın arkadaşımlardan, kadim dost Burak Avcı’yı akademisyenlik uğruna Almanya’ya yolladık. Uğurlarken de güzel bir yemek düzenledik Sultanahmet’teki Balıkçı Sebahattin’de.  Hepimizin ilk gidişiydi ama pek beğendik. Zaten New York Times’a  bile çıkmış ünlü bir mekanmış.  Hatta yeri bulmaya çalışırken birine sorduk, adam direkt “Rezervasyonunuz yoksa hiç gitmeyin bence.” dedi. Gerçekten çok kalabalıktı.
  • Oldukça temiz bir mekan. Mezeleri de balıkları da gayet lezizdi. Müziksiz olması beni ayrıca cezbetti. Rakı içip sohbet etmenin keyfine varıyorsunuz. Hesap derseniz, içki dahil 70 TL civarı.
  • Sultanahmet’ten dönerken şok geçirdim. Gecenin köründe inanılmaz bir trafik ve insan yoğunluğu vardı. Sanki tüm İstanbul dışarıya çıkmıştı. Taksim’deki Kadıköy minibüsü kuyruğu inanılmazdı. Çabucak erittiler nasılsa! Eve gitmem 1.5 saati geçti.

Hayattan Notlar

  • Geçen hafta sinemamızın ünlü yönetmenlerinden Metin Erksan vefat etti. Erksan, sinemamızdaki kendine has bir üslubu bulunan nadide yönetmenlerdendi. Ülkemize Berlin’den Altın Ayı’yı ilk getiren yönetmendi, üstelik 1964’te. Tüm filmlerini izleyemesem de belli başlı filmlerini izlemişimdir. Yılanların Öcü ile Kuyu’yu bahsedildiği kadar sevememişimdir. Ama Susuz Yaz ile Sevmek Zamanı  benim en sevdiğim Türk filmleri arasındadır. Bilhassa Sevmek Zamanı kendine has yapısı ve atmosferiyle sadece ülkemizin değil, dünya sinemasının sayılı örneklerindendir.
  • Sevmek Zamanı, adı üzerinde bir aşkı anlatır ama bu aşk, bir insana duyulan aşk değil, bir insanın suretine (resmine) duyulan aşktır. Müşfik Kenter’in oynadığı boyacı ustası, iş yaptığı evlerden birinden bir resme aşık olur. Sonra resmin sahibi karşısına çıkıp bu ilginç durumu görünce o da boyacıya aşık olur ama boyacı onu reddeder. “Ben seni değil, suretini seviyorum. O hiç beni bırakmayacak.” der. Çok derin felsefi hatta tasavvufi alt metinleri olan, aşk üzerine çok farklı düşünceler üreten eşsiz bir filmdir.
  • Bunları yazmayı düşünürken bu akşam da Müşfik Kenter’i kaybettik. Bilhassa sesi ile hafızalarımıza kazınmış önemli bir tiyatrocuydu. Sahnede birkaç kez izleme fırsatım olmuştu küçükken. Benim aklımda hep Sevmek Zamanı ile aklımda kalacak ama.
  • Bu maddeyi okuyanlar abartıyorsun diyebilir ama gerçek bir dost arkadaşının zevklerini bilir ve uygun zamanlarda bu doğrultuda aksiyonlar alır. Mesela hiç unutmam, yıl 2007, Bergman ölmüş, ben de Almanya’da kamptayım. Cebime bir mesaj geldi, “Başın sağ olsun, Bergman da ölmüş.” diye. O kadar mutlu olmuştum ki yurtdışındayken bile bana böyle bir jest yapan bir dostum vardı.
  • Çok Bergman filmi izlememişimdir ama benim için çok önemli bir yönetmendir. Hayatının son 25 yılında film çekmese de onun gibi bir sanatçıyla aynı dünyada yaşadığımı bilmek bana huzur veriyordu. Garip ama gerçek bir duygu.
  • Bazen bir kişiyi tanımak için salt onunla konuşup gözlemlemeniz yetmeyebilir. Onunla ilgili gizli, garip, kıyıda kalmış bilgileri hayatını inceleyerek öğrenebilirsiniz. (bkz. Sherlock Holmes) Mesela sevdiği filmler, şarkılar, yemeği sipariş etme biçimi, yürüyüşü, tokalaşması, vs, vs… Çoğu kişinin dikkat ettiğine inanmadığım ama benim çok uyguladığım bir olgudur.
  • Mesela eski kız arkadaşım A Little Bit of Heaven adlı bir filme hayran kaldığını söylemişti. Normalde izlemeyecektim filmi ama sırf onu daha iyi anlayabilmek için izledim. Hatta film bitince onu arayıp, “Senin filmi izledim.” dedim. “Neden?” diye sordu, ben de “Seni daha iyi tanıyabilmek için.” dedim. Şaka yaptığımı sanmıştı ama gerçeği söylüyordum.
  • Film, gördüğüm en felaket oyuncu seçimi hatalarından birini barındırıyordu. Aslında çok sevdiğim Gael Garcia Bernal, film için korkunç bir hataydı, son derece de kötü oynuyordu Bernal. Böylece filmden başta soğuyorsunuz, genel olaraksa vasatı zaman zaman yakalayan bir filmdi. Bariz bir de tempo sorunu vardı.
  • Ama filmi iki sahnesi için bile izleyebilirsiniz. Peter Dinklage’ın (her zamanki gibi) yine döktürdüğü jigolo performansıyla esas kadınımıza hayat dersi verdiği sahne. İkincisi ise finaldeki cenaze partisi.
  • Cenaze partisi kavramı bizim kültürümüze oldukça ters, hatta ayıplı bir olgudur. Ölünün ardından eğlenilmez, hatta 40’ı çıkmadan dışarıya adım atılmaz. Çünkü ölüm, kötü bir şeydir ve yas tutulmalıdır. Herkesin görüşüne çok saygılı olsam da bana saçma geliyor. Çünkü bence ölüm, tıpkı doğum gibi doğal bir süreçtir. Bu hayatın sonlanmış olması, o ruhun acı çekmesi manasına gelmiyor. Ölümden sonrası muamma olsa da ölen ruh için yeni bir başlangıç manasına bile gelebilir. Arkada kalanlar onu bir daha göremeyecek olsa da, onu anmak için ve belki de onu yeniden tanımak için yapılacak bir töreni (eğlence olsun, olmasın, tercihtir) evde oturup karalar bağlamaya yeğ tutarım.
  • Nitekim Metin Erksan’ın ölüm haberini aldıktan sonra, onun sonsuza kadar yaşayacak filmlerinden birisini seyretmek güzel olmaz mı?
  • Son zamanlarda Redd’in son albümünü (Hayat Kaçık Bir Uykudur) dinliyorum arka arkaya. Biraz içinde bulunduğun moda da bağlı olsa da, yine güzel bir albüm çıkarmış Redd. ‘Senden Sonra’ ile ‘Iskaladık Birbirimizi’ bana hitap eden özel parçalar olsa da, Şebnem Ferah düeti ‘Sevmeden Geçer Zaman’ ile ‘Beni Sevdi Benden Çok’ gelecekte de dinleyeceğimiz şarkılar olacak.
  • Geçen hafta, ünlü TV dizisi Oz’u bitirdim. 1997-2003 arası yayınlanan dizi, 6 sezonu boyunca Oswald Hapishanesi içindeki olayları anlatıyor. Çok karakterli yapısı ve 1 saatlik bölümleriyle bugün artık alıştığımız az bölümlü HBO dramların ilki. Oldukça gerçekçi yapısıyla fazlasıyla dikkat çekiyor. Kan, şiddet ve cinsel istismar izlemek sizi pek etkilemiyorsa, aklınızın kenarında tutmanız gereken bir dizi. Hayran kalabilirsiniz.
  • Yalnız kaldıysan , kalkıp pencerenden bir bak
    Güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü
    Dön bak dünyayaHerkes gitmişse , sakince arkana dön bir bak
    Dostun kalmış mı , aşkın solmuş mu
    Dön bak dünyaya , dön bak dünyaya

    Yalnız kaldıysan , kalkıp pencerenden bir bak

Güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü
Dön bak dünyaya

Bir sonbahar kadar yalnız , bir kış kadar savunmasız
Ya da ilkbaharsan , yolun başındaysan

Asla vazgeçme , kalkıp da pencerenden bir bak
Güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü
Dön bak dünyaya

  • Pinhani’nin ilk albümünde daha Kavak Yelleri saçmalığı başlamadan albümün en sonundaydı bu parça. Basit ama bilge sözleriyle sizi kendine çekiyordu ama asıl parçayı önemli kılan son 3 dakikasındaki enfes Akın Eldes solosuydu. Hala dinlerken tüylerim diken diken oluyor. Daha Pinhani ünlü olmadan Şero ile bir hafta içi gecesi Joker’de dinlemiştik grubu. Eldes canlı olarak farklı bir solo atmıştı, kendi kanıtlarcasına. Müzik tarihimizin kıyıda kalmış önemli şarkılarındandır, Orhan Atasoy’un ‘Gemiler’i misali.

Kendimle Yüzleşme

03/06/2012 1 yorum

Herkes benim Avrupa’ya eğlenmeye gittiğimi sanıyor. Halbuki ben buraya kendime bakmaya, kendimi değerlendrimeye geldim. Pardon, ben o amaçla geldiğimi sanıyormuşum. Ben buraya bal gibi eğlenmeye, hava atmaya gelmişim. Ama bir etken beni gerçek amacıma yönlendirdi, iradem dışında üstelik.

Pazartesi akşamdan beri kendimi sorguluyorum. “Ben kimim?”, “Nasıl bir insanım?” Geceleri pek uyuyamadım. Gündüzleri sokakları arşınlarken bir sürü düşünce beynimi etti.

Kendimi Hulk’a benzetiyorum. The Avangers filmine gidenler görmüştür. Ama Ang Lee’nin çektiği film, karakteri daha derin anlatır. Bruce Banner başarılı bir bilim insanıdır. Yaptığı bir deney sonucunda mutasyona uğramıştır. Artık sinirlenince dev, yeşil bir canavara dönüşmekte ve  her şeye zarar vermektedir. Tabii bu sinirinin altında geçmişteki sorunları, kişisel problemleri yatar. Onları çözemeyen Bruce her şeye zarar verir, en çok da kendi sevdiklerine. Çünkü sevdiklerini, bilhassa sevgilisini, bu haliyle çok üzmekte, bu üzüntü de onu daha çok sinirlendirip onları daha da üzmektedir. En sonunda ücra bir yere kaçan Bruce, ömür boyu yalnız yaşamayı kabullenir.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:eleştiri, hayat

Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.

Hayattan Notlar

  • Sherlock‘un 2. sezonu bir başladı, pir bitti. Sadece 3 hafta ve 3 bölüm süren bu sezon, açık ara ilkinden iyiydi. İlk sezonda, sadece ilk bölüm çok iyiydi. Bu sefer hem 1. hem de 3. bölüm efsaneydi. Üstelik en sevdiğim Holmes öyküsü olan (aslında roman) The Hound of Baskervilles‘ı uyarladıkları 2. bölüm çok iyi olmasına rağmen, diğer ikisi o kadar güzeldi ki yanlarında sönük kaldı.
  • Sadece Sherlock bile BBC’nin neden TRT’den katbekat üstün olduğunun kanıtıdır.
  • Bu arada Hollywood’un Sherlock‘u araklamaya çalışması çok manidar. Böyle bir diziden sonra kim Hollywood versiyonu günümüzde geçen Sherlock Holmes izler ki? Üstelik House, MD zaten bu amaca hizmet etmek için başlamışken, tam 8 yıl önce olsa da.
  • Uzun zamandır aklımda olan bir konu var: Çok klişe ama bir kişi, geçmişteki sorunlarını çözemeden bugünü yaşayamıyor çünkü o sorunların izleri hala onu takip ediyor. Bu izlerden kurtulmanın tek yolu ise o sorunları teşhis edip yüzleşebilmek. Çok olağan ve alalade bir konu sanılabilir ama aslında kimse hala bu sorunu aşamıyor. Israrla geçmişteki sorunlarıyla yaşayanlar var ve bunun farkında bile değiller. Yüzlerine söyleseniz inkar ederler.
  • Bunu yazdığıma bakmayın, ben de bu sorundan müstaribim. Uzun zamandır da çözmeye çalışıyorum.
  • İşin daha da ilginci bu saptamanın, kurumlar hatta devletler için bile geçerli olması. Ne alaka diyeceksiniz? Şöyle ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Ermeni sorunuyla, Kıbrıs olayıyla, Güneydoğu (aslında Kürt dense de bölgesel bir sorundur) sorunuyla, ihtilaliyle, sağıyla ve soluyla yüzleşmeden asla kendini bulamayacaktır. Çünkü her birini yok saymaya çalışırken daha da kendinden ödün vermektedir. Vatanperver geçinip kişisel amaçları uğruna devlete zarar verenler oldukça bunlar da çözülemeyecektir. Daha da kötüsü ne biliyor musunuz? Daha bu devlet, bunlarla uğraşamadan yanlarına yenilerini eklemeleri. Maraş Katliamı da, geçen ayki Uludere Katliamı da bunun ürünüdür.
  • Yine hafif konulara dönersek, Altın Küre Ödül Töreni gayet eğlenceliydi. Banttan tamamını izledim, çok keyifliydi. Ricky Gervais’in esprileri olsun, sahneye çıkanların mutlaka muziplik yapma telaşı olsun başlı başına bir şovdu. İşin ilginci izlediklerinizin samimi olmadığını bildiğiniz halde size hoş gelmesi. Çünkü o törene gelen herkes, oyunun nasıl oynandığının bilincinde. Amerikalılar gerçekten eğlence işinin kralı.
  • Meltem Cumbul gerçekten bizi çok iyi temsil etti. Az ama öz konuşmasını bırakın, o sahneye çıkıp konuşması bile yeter.
  • Ödüllerin hepsinin, tahmin edilenlere gitmesi heyecansız olsa da, hak ettikleri tartışılmaz. Üzerlerine teker teker konuşulabilir tabii ama ödülü en fazla hak eden üçlü, Peter Dinklage, Martin Scorsese ve A Seperation‘dı.
  • Bu arada bu akşam bir arkadaşımın evine misafirdim. Gülse Birsel’in yeni dizisi Yalan Dünya‘yı izledik. Bazı yerlere çok güldüm, Gülse Birsel durum tespitinde çok başarılı ve bunu kağıda dökebiliyor. Ama bunları kaç kişi anlıyor, orası muamma. Mesela ‘Serin ol!’ geyiğini kaç izleyici anladı merak ettim (‘Be cool’u Türkçeleştirmiş ve cuk oturmuş). Buna rağmen bir sürü negatif öğe de var ve sonuçta bir daha izlemem. Tespit ettiklerim şunlar: Süre yine çok uzun olduğundan tempo bazı yerlerde düşüyor (Avrupa Yakası da aynı sorundan müstaripti), Beyaz karaktere hiç oturmuyor ve üstüne oyunculuğu çok kötü, Gülse Birsel de karaktere oturmamış ama senarist olduğundan seçeneğimiz yok. Bir de Bartu Küçükçağlayan’ın oynadığı çocuk karakteri aslında gayet bayağı ama Bartu öyle bir oynamış ki karakter ışıldıyor.
  • Evime televizyon almamakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi kaçıncı kez anladım.
  • Şu sıralar şunları dinliyorum: Türkiye’den Multitap, Mabel Matiz, Neyse ve Elif Çağlar; İtalya’dan Aylin Prandi; İngiltere’den Rox. Hele Rox’un ‘I Don’t Believe’i uzun süredir dilimde dolanıyor.
  • Normalde elektronik müzik dinlemem ama M83’nin ‘Midnight City’  şarkısı çok ama çok iyi. Dinlemeye doyamıyorum.

Tatil Notları

  • 2010-2011 çalışma sezonu benim için çok yoğun geçti. Yeniden İstanbul’a geldim, eve taşındım, evi oturttum, yeni iş, yeni görevler, yeni arkadaşlar, kendi arama, bulma, yeni fikirler-olaylar, vb… Yani fiziki, ruhi ve zihnen yoruldum. Bu yüzden 2 hafta ‘normal hayatın dışına çıkma’ tatilim çok zekiceydi ve başarılı sonuç alındı.
  • Tabii herkesin Kuşadası gibi, uzak bir limanda olmuyor. Bu bakımdan çok şanslı olduğumun da farkındayım.
  • Kuşadası, son 10 yıldır hep aynı ve artık değişmeyecek de: Sessiz, sakin, harika bir denizi var (Kadınlar Denizi), gece hayatı minimal.
  • Tabii bu, evi olanlar için geçerli. Otele geleceklerin son tercihlerindendir çünkü dağınıktır, şehir planlaması berbattır, eğlenilecek yer nerdeyse yoktur ve doğal olarak popüler değildir.
  • Bu yüzden de en parasız turist buradadır. İngiliz-Alman görürseniz, zaten evleri vardır onların.
  • Bu sebepler yüzünden merkeze 3 kere indim 15 gün içinde. Hepsinde de yapılacak bir şey vardı. Hiçbir zaman öylesine adaya (merkeze ‘ada’ denir) inilmez Kuşadası’nda.
  • Günlerim, uyuyarak, kitap okuyarak, yüzerek, geyik yaparak geçti. Tam istediğim gibi.
  • Kuşadası’ndaki çevrem beni devamlı kitap okuyan biri sannediyor! Halbuki Kuşadası hariç pek okuyamıyorum.
  • İlber Oltaylı’nın röportaj kitabını okudum. Tarih üzerine düşünceleri, fikirleri ve saptamaları gayet sıra dışı. Ama günümüze bakışı gayet sıradan. Zıtlıkların bir arada bulunuşuna harika bir örnek. Kesinlikle incelenmesi, feyz alınması gereken biri.
  • 3 ay önce başladığım Yoga Nedir? Ne Değildir? kitabını orada bitirdim. Bitirdikten 3 gün sonra, okuduğum fenomenlerden birine gözümle şahit oldum:
  • Dilediğiniz ağırlıkta birini (abartabilirsiniz) sadece işaret parmaklarıyla 4 kişi kaldırabilir mi? Cevabı evet! Odaklanmanız kafi!
  • Bundan sonraki amaçlarımdan biri zihnimi dizginleyebilmek. Bunu başaran biri her istediğini yapabilir. Hem de her istediğini!
  • Hiçbir teknoloji olmadan da eğlenebilineceğinin kanıtı gecenin bir vakti, bir masa etrafında Vampir oynamaktır. “Bana sinsi sinsi bakmayın. Ben basit bir köylüyüm!”
  • Ya da kabak oynamak! “Ektim, biçtim 6 kabak oldu?” “6 kabak olmaz!” “Kaç kabak oldu?” “2!”
Kategoriler:arkadaşlık, günlük, hayat Etiketler: