Arşiv

Archive for the ‘ayrımcılık’ Category

Engelleri Aşmaya Duyulan Açlık: De Rouille et D’os

Aralık 3, 2017 Yorum bırakın

“Açım ben!” De Rouille et D’os’un (Pas ve Kemik – 2012) ilk sahnesinde Ali’nin oğlu, Sam babasına böyle söyleniyor. Çocuğun fiziksel açlığı, aslında ana karakterlerimiz Ali ve Stéphanie’nin film boyunca süregiden manevi açlıklarının izdüşümü. Usta yönetmen Jacques Audiard, insanlığın açlığını ve doyma çabasını anlatıyor. Bunu yaparken de engelli ya da değil, her bireyin farklı şekillerde olsa da benzer şartlara tabî olduğunun altını çiziyor.

En basit ifadeyle engel, bir insanın/şeyin bir hedefe varmasını zorlaştıran olgudur. Mesela atletizmde bir branş olan ‘100 metre engelli koşusu’nda atletler, bitiş çizgisine varmak için belli yüksekliğe sahip engelleri aşarlar. Hayat da bunun benzeri çeşitli hedefler ve onlara varmak için aşılan veya aşılamayan engellerden oluşur. Tıpkı atletizmdeki gibi kimi insanlar hedefe varmaya fiziken daha elverişliyken bazıları değildir. Sonuçta bir kişi kazansa da -olimpiyatların vurguladığı üzere- önemli olan yarışmaktır.

Tabii hayatın bir spor yarışından ana farkı, çok daha karmaşık olması ve insanların bir sürü hedeflerinin birleşiminden oluşmasıdır. Her insanın yaşamı boyunca kimi küçük, kimi büyük çeşitli hedefleri ve bunlara erişmek için karşılaştığı engeller vardır. Mesela filmin başında Sam’in yemek ihtiyacı, küçük ama hayati bir hedeftir. Önlerindeki engel ise paralarının olmayışıdır. Ali, bunu çöplerden yiyecek bularak çözer. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Annemlerle Yunanistan Turu – 3: Meteora – Kavala

Şubat 26, 2014 1 yorum

Biraz geç de olsa Yunanistan yazı dizisinin 3. ve son bölümüyle karşınızdayım. Atina’daki otelimizden sabah otobüsümüze binerek Kalambaka’ya doğru yola çıktık. Kalambaka, Selanik’in batısında, Yunanistan’ın iç bölgesinde yer alan kocaman bir düzlük olan Teselya Ovası’nın kuzey ucunda konumlanıyor. Burası, hiçbir özelliği olmayan turistik bir köy. Turistik olmasının sebebiyse hemen üstündeki kayalıkların tepelerinde yer alan Meteora Manastırları.

DSC00897Meteora kayalıklarından ilk görüntü

Kapadokya’ya hiç gitmedim ama oradaki peri bacalarının devasa hallerini düşünebilirsiniz. 300-400 metrelik oldukça sarp ve dik kayalıklar bulunuyor bu bölgede. Bu hal bile jeolojik bakımından ilgi çekiciyken, yöreyi bu kadar turistik yapan unsur bu kayaların tepelerinde konumlanan manastırlar. Bu kayalıklara tırmanmak günümüzde bile çok güçken 13. yüzyıldan itibaren kayalıklarının tepelerine manastırlar inşa edilmiş. Bunlara ulaşmak için 1980’e kadar sadece 2 yol varmış: Yukarıdan bir keşişin attığı ipe veya merdivene tırmanmak. 1980’den sonra her manastır için merdivenler oyulmuş kayalara ve bu merdivenler bile son derece dik.

İnsanın aklına gelen ilk soru, insanların bu manastırları neden yaptığı. Bunun iki cevabı var: İlki manastır düşüncesinde gizli. Rahip veya keşişler zaten manastırlarda günlük hayattan tecrit olmak ve kendilerini dine vermek için yaşıyorlar. Böylece Meteora Manastırları bu amaç için fiziken kusursuz bir yer oluyor. İkinci amaçsa Osmanlılardan yani Müslümanlardan kaçmak. Nitekim Osmanlı’nın yarımadayı fethinden sonra bu bölgedeki manastırlar hızla çoğalıyor. Birazdan bu sebebin sonuçlarını da yazacağım.

DSC00904(Roger Moore’un bedeninde) Bond’un da ziyaret ettiği Kutsal Üçlü Manastırı

Bölgede bir zamanlar 20’yi aşkın manastır varmış lakin şu anda sadece 6’sı ayakta. Dördünde erkekler kalırken ikisi kadınlar için. Bunlardan (yanlış hatırlamıyorsam) üçü de ziyarete açık. Bölgeyi popüler yapan iki unsuru da yazıp kişisel değerlendirmelerime geçeyim: İlki, bir Bond filmi. 1981 tarihli Roger Moore’lu For Your Eyes Only‘nin bir kısmı burada çekilmiş ki ben bu kısımları coğrafyayı görür görmez hatırladım. Filmde Topol’un (bkz. Fiddler on the Roof) canlandırdığı karakterin yaşadığı ev olarak kullanılmıştı, manastırlardan biri (Kutsal Üçlü Manastırı). İkincisi de Linkin Park’ın bir albümüne adını vermesi.

20131019_133906Büyük Meteora Manastırı’nda eskiden kullanılan şarap yapma mekanizması

Biz tur olarak en büyük manastır olan Büyük Meteora Manastırı’na çıktık. Otobüsten indikten sonra, merdivenlerle önce biraz inip sonra bayağı bir tırmandık. Basamaklar hafif dik olsa da çok yormuyor, 10 dakikada rahatlıkla yukarı varıyorsunuz. Rehberimiz birkaç kere manastır içinde fotoğraf çekmenin yasak olduğunu tembihlese de çekmeyen görmedim ve abartmadan ben de çektim. Manastırın ilk dikkat çeken kısmı, eski manastır yaşamını anlatan müze şeklinde tasarlanmış odalar. Buralarda kırsal hayat hakkında bir sürü eşya sergileniyor. İkinci önemli öğesi manzarası. Bütün Teselya Ovası’nı ve diğer kayalıkları yukarıdan seyrediyorsunuz. İnsan defalarca deklanşöre basmak istiyor. Hrıstiyansanız, kilisede de dua edebilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Güce Bağlı Olarak Zalimlik ve Mazlumluk Üzerine

Ekim 27, 2012 Yorum bırakın

Bazı kişiler vardır, “Kol kırılır, yen içinde kalır.” deyip kendileri ve kendi çevresi hakkında eleştiri yapmaz. Görse bile görmemezliğe gelir, hatta rahatsız olsa da susar. Ben öyle biri değilim. Kendimi de gayet eleştiririm, bazen abartırım hatta. Çünkü diğer türlü yanlış yapılan şeyi, kabul etmiş olursun. Bana göre yanlış, her zaman yanlıştır. Ben yapsam da, arkadaşım yapsa da, ailem yapsa da, ırktaşım yapsa da.

Bu yazıda, nicedir beni rahatsız eden bir sorunumuzu yazacağım. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak çoğumuzun yaptığı bir davranışı yazacağım. Bunun hakkında da çeşitli örnekler vereceğim, isim belirtmeden.

Sorunumuz, bir şeyi (mevki/sıfat/mekan/eşya/vb.) ele geçirince onun altında olan her şeyi hükmetme kudretine sahip olduğumuz yanılsaması. Oldukça geniş bir tanım yaptım, şimdi çeşitli örneklerle bunu açmaya çalışacağım.
Daha fazlasını oku…

Ayrımcılık Üzerine (Gentlemen’s Agreement)

Şubat 12, 2011 Yorum bırakın

Ne yazık ki artık klasik filmlere gerektiği önemi veremiyorum. Üniversitedeyken yeni film izlediğim kadar da eski yapımları seyrederdim. Artık çok az canım ister oldu.

Neyse ki bugün evden çıkmadım. İzlediğim 2 yeni filmin ardından bir de klasik izleyeyim, dedim ve Gentlemen’s Agreement‘ı izlemeye başladım. Film Elia Kazan tarafından çekilmiş bir stüdyo filmi. Baş rolde de eskilerden en sevdiğim oyuncu olan (bunda Killing the Mockingbird‘ün etkisi muhakkak vardır) Gregory Peck vardı. Ama açık söylemek gerekirse, film hakkında 1948’de En İyi Film Oscar’ını alması dışında bir şey bilmiyordum.
Film, ünlü bir makale yazarının New York’a oğlu ve annesiyle taşınmasıyla başlıyor. Karısı bir süre önce ölmüş. Yeni bir hayata başlamak istiyor. Yeni dergisinin editörü, ondan farklı bir konu hakkında çalışmasını istiyor: Anti-semitizm hakkında bir yazı dizisi. Yazarımız önce yazacak bir şey bulamıyor, nereden başlayacağını bilemiyor. Sonra aklına bir fikir geliyor: Yeni geldiği bu şehirde kendini herkese Yahudi olarak tanıştırıyor. Böylece bir süreliğini de olsa onların bakış açısına sahip olmayı başarıyor ve yazısını bu açıdan kaleme alıyor.

Daha fazlasını oku…

Şok Doktrini

Temmuz 25, 2009 2 yorum

Bu sefer kendi düşüncelerimi değil, okuduğum ve önemli olduğunu düşünüp herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir dosyanın özetini yazacağım. Hak verip vermemek size aittir.

Bahsedeceğim dosya, Bant dergisinin Temmuz-Ağustos 2009 sayısında yer almaktadır. 19 sayfalık bir yazılar topluluğundan oluşmaktadır. Tabii ben bu 19 sayfanın belli başlı bölümlerine değineceğim. İlginizi çekerse dergiyi alıp tamamını okumak tavsiyemdir.

Dosyanın adı ‘Şok Doktrini’. Naomi Klein’ın ortaya attığı bir kavram bu, orijinali ‘The Shock Doctrine’ olan. Kavramı kabaca ifade etmeye çalışırsak, Chicago Okulu mezunu bir grup liberal ekonomistin son 40 yılda dünyada yaptığı yıkımı anlatıyor.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:ayrımcılık, politika, yorum

Kelebek ve Dalgıç Giysisi

Ekim 24, 2007 Yorum bırakın

Ben bir engelliyim. Hayatımda bu yüzden çok farklı şeyler yaşadım. Bunların çoğu hiç hoş olmayan şeyler ve ömür boyu da bunlar sürecek, engel olamam. Ama direnebilirim, nasıl mı? Hayata sımsıkı tutunarak, her şeye rağmen bir insan olduğumu unutmayarak, vs. Bu anlattıklarımı okuyunca bana acıyacaksınız, normaldir. Zaten benim yaşadıklarımı yaşamadıkça da anlayamazsınız.

Böyle bir yazıyı en son 2 yıl önce yazmıştım galiba. Vizyona Mar Adrento/İçimdeki Deniz girmişti ve herkes yere göğe koyamıyordu. Oysa ki film, ana karaktere acımaktan başka bir şey yapmıyordu, yani bence gayet sıradan bir filmdi. Dün Filmekimi’nde izlediğim filmse konuya başka bir açıdan bakıyordu. Engelli bir karakterin de insan olduğunun altını çiziyor. Bir kere ilk 20 dakikada filmi ana karakterin gözünden izliyoruz. Verdiği tepkileri normal olarak duyuyoruz, esprilerini dinliyoruz, terapistinin göğüslerine bakışını izliyoruz. Gayet normal değil mi? Normal bir erkek gibi. Ama bu erkek tek gözü hariç tamamen felç olan biri. Dışarıdan baktığınızda korkarsınız, çarpılmış gibi. Oysa kamera yeniden adamın gözüne yerleştiğinde yine olay normale dönüyor.

Filmde anlatılan olay gerçek bir hikayeden alınmış. Fransa’nın en ünlü moda dergilerinden (bizde de yayınlanan) ‘Elle’ dergisiniz editörü olan Jean-Dominique Bauby, bir gün araba sürerken aniden felç geçirir. Tek gözüyle iletişim kurabilen Bauby, terapistinin gayeti sayesinde kitap yazar. Yaşadıklarını dünyaya bağıran bu kitap, izlediğimiz filme de kaynak teşkil eder. Bauby’nin yaşadığı deneyim gerçekten izlenmeye değer. Kendisini dalgıç elbisesi içinde tasvir eden Bauby, aslında hayata o kadar da sımsıkı tutunmuyor. Sadece elindeki imkanları kullanıyor. Ateist olmaya hala devam ediyor, hala karısını aldattığı sevgilisine aşık. Çünkü o bir süper kahraman değil, her hareketi doğru da değil. Tıpkı bu yazıyı okuyan sizler gibi.

Böyle bir filmi yönetebilen Julian Scnabilen’e binlerce alkış, zaten Cannes’da da ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü kucakladı. Spielberg’ün görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Janusz Kaminski, bir engellinin dünyasını harika yansıtıyor. Bence gerisi de boş. Bu filmin en önemli öğesi kesinlikle rejidir ve inanılmaz güzel çalışılmış.

Engelli olmak nedir? Hiç düşündünüz mü? Belki bir gün siz de arabanızı sürerken bir anda bir dalgıç elbisesine hapsolacaksınız. Ya siz ne yaparsanız?

Kelebek ve Dalgıç Giysisi/Le Scaphandre et le Papillon

Oyuncular: Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner, Marie-Josée Croze, Anne Consigny, Patrick Chesnais, Max Von Sydow, Niels Arestrup – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Paul Cantelon – Senaryo: Ronald Harwood (Jean-Domique Bauby’nin romanından) – Yönetmen: Julian Schnabel

**** Y.T.: 24 Ekim

Tipik İTÜ Kızı Prototipi

Mayıs 15, 2007 2 yorum

Şimdi İTÜ’de okuyan kızlar kıyameti koparır ama ben bu prototipi 4 yıldır gözlüyorum. Bu yaptığım örnekleme, bir genelleme. Benim de yakın kız arkadaşlarım vardır ki bu sınıflandırmaya ucundan kıyısından girmez. Yani tüm İTÜ’lü kızlar üzerine alınmasın ama isteyen de alınabilir. Ne demişler, yarası olan gocunur.

İTÜ herkesin malumu bir mühendislik okulu, dolayısıyla kız oranı bayağı az. Bu durum sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyledir. Hemen alınmasınlar, kızlar yapamadıklarından değil, istemediklerinden seçmemekte mühendislik fakültelerini. Tabii seçenler de var, zaten var ki İTÜ’de kız var. Bu oran bölümden bölüme değişiyor tabii. Tekstil, çevre gibi şanslı (mı acaba?!!) bölümlerimiz olduğu üzere makine gibi 3 erkeğe 1 erkek düşen bölümler de var. Şaka, şaka, makinede kız oranı %6 civarındadır. Ama onlar da erkek sayıldıklarından ilk hipotezi geçerli sayabiliriz. Şaka bir yana benim teknik resim sınıfımda 43 erkeğe tek kız vardı. Yusuf Hoca’m açıklama yaparken Nergis’i erkek sayarak “Beyler” diye hitap ederdi, sonra da Nergis’e takılırdı “Bu kadar erkek arasında sen de erkek oluver.” diye.

Efendim, neden böyle bir sınıflandırma yapıyoruz? Çünkü son 1 yıldır bu tipe giren o kadar kıza rastladım ki yazmamak elde değil. Harbiden en sağlam kız, bir an oluveriyor, çat sınıflandırmaya giriveriyor. Ben de şaşırıyorum, Tanrı bu kadar aynı karakterli kızı nasıl bir araya toplayabilmiş diye. Tabii işin latifesi bu olsa da genel olarak sadece İTÜ’lü değil tüm kızların hemen hemen aynı özelliklere sahip olduğunu görürsünüz. Yani İTÜ dışından kızlar da alınabilir, izin veriyorum.

Peki bu kızlar neden böyle? Hepsi ana karnından bir mi çıkıyor? Alakası yok! 80’lerde kapitalizme girebilen Türkiye’nin sonuçları bunlar. Her genç kolay yönden köşe olma peşinde. Dürüstlük ve hakkaniyetin enayilik olduğu bir dönemin çocuklarıyız biz. Herkes önüne gelene atlıyor, önüne geleni kazıklıyor. Bu durumda da kızlarımız zengin koca bulup hayatlarını kurtarma derdinde. Darwin’e göre dişiler güçlü erkek ararmış ki çocuğunu koruma şansı yüksek olsun. Günümüzde de güç demek para demek olduğundan, olayı biyolojik sebebe bile bağlayabilirsiniz.

Altyapımızı oluşturduğumuza göre esas amacımıza dönebiliriz. Bir kere bir İTÜ kızı için, erkekler acınası, köle varlıklardır. Mesela bir erkeğe selam verilmez, eğer erkek selam verirse lütfedip selam verilebilir. Tamamen kızın inisiyatifine kalmıştır. Konuşulacak mutlaka paralı olmalıdır, yakışıklı olmalıdır, sosyal olmalıdır, komik olmalıdır, rahat olmalıdır, kültürlü olmalıdır, nerde ne var her şeyi bilmelidir, falan filan. Bu özelliklerin birine sahip olmayan erkek ya çöptür ya da bırakılmaya (harcanmaya) mahkûmdur. Yani değerli İTÜ erkekleri bu sıfatlardan birini sağlamıyorsanız ve bir İTÜ’lü ile çıkıyorsanız arkanızı kollayın bence. Ve geldik en önemli kıstasa arabanız olmalı. O kıza hizmet edebilmek için mutlaka arabalı olmalısınız. Bu sıfatları ne kadar sağlıyorsanız ilişkideki aktifliğiniz o kadar fazladır. Mesela o kadar paranız yok, olsun kampus içinde kızın elini tutamazsınız olur gider. (Bizzat gördüğüm bir olaydır. Neden olduğunu siz düşünüverin.)

Bu durum böyle mi sürüp gidecek, diye sorabilirsiniz. Ne yazık ki biraz daha katlanacağız. Ne zaman ki paranın her şey demek olmadığını, bazı şeylerin zamanla çalışarak, alın teriyle elde edilebileceğini anlayacaklar o zaman bu durumda azalacaktır. Ama bizim neslimiz 5 yıldızlı otelde düğün, Maldivler’de balayı, altına hemen ev ve araba çekmek istediği için bu olanlar oluyor. Varsın, olsun. Allah’tan öyle olmayan kızlar da mevcut da hala umudumuz yeşil kalabiliyor.

Yoksa çok mu ağır oldu? Hiç zannetmiyorum. Ayrıntılı bilgi isteyenler Kadın Hakları Hakkında Birkaç Düşünce adlı blogumu okuyabilirler.