Arşiv

Archive for the ‘hayat’ Category

Tatil Notları

  • 2010-2011 çalışma sezonu benim için çok yoğun geçti. Yeniden İstanbul’a geldim, eve taşındım, evi oturttum, yeni iş, yeni görevler, yeni arkadaşlar, kendi arama, bulma, yeni fikirler-olaylar, vb… Yani fiziki, ruhi ve zihnen yoruldum. Bu yüzden 2 hafta ‘normal hayatın dışına çıkma’ tatilim çok zekiceydi ve başarılı sonuç alındı.
  • Tabii herkesin Kuşadası gibi, uzak bir limanda olmuyor. Bu bakımdan çok şanslı olduğumun da farkındayım.
  • Kuşadası, son 10 yıldır hep aynı ve artık değişmeyecek de: Sessiz, sakin, harika bir denizi var (Kadınlar Denizi), gece hayatı minimal.
  • Tabii bu, evi olanlar için geçerli. Otele geleceklerin son tercihlerindendir çünkü dağınıktır, şehir planlaması berbattır, eğlenilecek yer nerdeyse yoktur ve doğal olarak popüler değildir.
  • Bu yüzden de en parasız turist buradadır. İngiliz-Alman görürseniz, zaten evleri vardır onların.
  • Bu sebepler yüzünden merkeze 3 kere indim 15 gün içinde. Hepsinde de yapılacak bir şey vardı. Hiçbir zaman öylesine adaya (merkeze ‘ada’ denir) inilmez Kuşadası’nda.
  • Günlerim, uyuyarak, kitap okuyarak, yüzerek, geyik yaparak geçti. Tam istediğim gibi.
  • Kuşadası’ndaki çevrem beni devamlı kitap okuyan biri sannediyor! Halbuki Kuşadası hariç pek okuyamıyorum.
  • İlber Oltaylı’nın röportaj kitabını okudum. Tarih üzerine düşünceleri, fikirleri ve saptamaları gayet sıra dışı. Ama günümüze bakışı gayet sıradan. Zıtlıkların bir arada bulunuşuna harika bir örnek. Kesinlikle incelenmesi, feyz alınması gereken biri.
  • 3 ay önce başladığım Yoga Nedir? Ne Değildir? kitabını orada bitirdim. Bitirdikten 3 gün sonra, okuduğum fenomenlerden birine gözümle şahit oldum:
  • Dilediğiniz ağırlıkta birini (abartabilirsiniz) sadece işaret parmaklarıyla 4 kişi kaldırabilir mi? Cevabı evet! Odaklanmanız kafi!
  • Bundan sonraki amaçlarımdan biri zihnimi dizginleyebilmek. Bunu başaran biri her istediğini yapabilir. Hem de her istediğini!
  • Hiçbir teknoloji olmadan da eğlenebilineceğinin kanıtı gecenin bir vakti, bir masa etrafında Vampir oynamaktır. “Bana sinsi sinsi bakmayın. Ben basit bir köylüyüm!”
  • Ya da kabak oynamak! “Ektim, biçtim 6 kabak oldu?” “6 kabak olmaz!” “Kaç kabak oldu?” “2!”
Reklamlar
Kategoriler:arkadaşlık, günlük, hayat Etiketler:

İki Kalp ve Titreşim (NVH) Analizi

13/07/2011 1 yorum

Hepimizin aslında iki kalbi vardır. Bir maddi, bir manevi. Bu iki kalp, bizi oluşturan iki olguyu temsil eder. Biri beden, biri ruh. Bu iki olgu birbirine bağımlıdır, beraber olmadan maddi dünyada bir başlarına var olamazlar. Ruh olmadan beden yaşayamaz, beden olmadan ruh nefes alamaz.

İkisinin de hayati organına kalp denir. Maddi kalp durursa beden ölümü gerçekleşir. Manevi kalp durursa da… Hayır o durmaz, ama çoğu insan onu maddi kalp şeklinde çizer, sanki kan pompalıyormuş gibi attığı söylenir. Metafor olarak güzel dursa da bir eğretilik de taşır. Manevi kalp çok daha karmaşıktır.

Bazen maddi kalp, maneviyi taşıyamaz, ayak uyduramaz. Manevi kalp, kurtulmak ister ondan, zincirlerini kırmak ister ama yapamaz. Bir yaşam süresi boyunca bu iki kalp, birbirine hep bağlı kalacaktır.

İkisi de birbirinin suyuna gitmek yerine zıtlaşırlar, kavga ederler çoğu zaman. Bu kavga da en çok onlara zarar verir. İçten içe çürümeye başlarlar. Böylece diğer kalplerin saldırısına açık olurlar. Çünkü genelde, manevi kalp, maddiyi beğenmez, hor görür, aklına gelmez ki var olmak için ona muhtaçtır. Maddi kalpse, verimli ve etkin bir çalışma için maneviye muhtaçtır. Lakin o da bunun farkında olmaz.

Benim iki kalbim de, uzun zamandır ortak çalışmıyor. Biri diğerinden nefret ediyor, öteki de diğerini dinlemiyor. Bu durumun farkına varalı 2-3 yıl oluyor ama ikisini barıştırmak inanın ki çok zor. Ama galiba bir çözüm yolu buldum. Yada bulduğumu sanıp kalplerimi oyalıyorum. Durumu ilerleyen zamanlarda anlayacağız. En çok da ben merak ediyorum, ateşkes ne zaman imzalanacak diye.

Çözüm mü? Hakkında biraz daha araştırma yapmam gerek, size yazmadan önce. Haftasonu onunla ilgili şöyle bir özdeyiş okudum, eski bir ataya ait: “…, zihnin titreşimlerinin kontrolüdür.”

Hayat ne kadar garip değil mi? Maddi kalbimin geçinebilmek adına yaptığı uğraş, aslında maneviye de bir ipucu veriyor: Rahatsız edici unsurları engellemek için, önce bir analiz yap, sorunu tespit et ve sonra da o sorunu izole edip yok et!

Paylaşmak Üzerine

27/04/2011 1 yorum

Hayat paylaşınca daha güzelleşirmiş. Çocukluktan beri bizi bu yönde terbiye ettiler. Arkadaş edinin, dost edinin. Üzüntünüz paylaştıkça azalsın, sevinciniz paylaştıkça artsın! Doğruya doğru. Paylaşmayı bilmek gerçekten büyük bir erdem. Ama 21. yüzyılda bu mümkün mü?

Şöyle bir örnekle başlayayım: Çocukluktan beri sinemaya aşığım. Sinemaya gitmeyi, genel olarak film izlemeyi çok ama çok severim. Ama hayatım boyunca bir arkadaşım olmadı ki bu tutkuma yaklaşabilsin. Sinema aşığı arkadaşlarım var tabii ama benimki bir manyaklık. Ben aynı gün 4 kere sinemaya giden, üstüne evde de film izleyebilen ve bundan hiç sıkılmayan biriyim. Şimdi bu tutkumu kimse paylaşmadığı için yapmayayım mı? Evet, paylaşmak güzeldir ama günümüz, üzülsek de kızsak da, bireysellik çağı.
Bireyselleşme, ciddi bir kavram. Globalleşme kadar popüler olmayan ama en az onun kadar önemli bir kavram. Çünkü dünya globalleştikçe insan bireyselleşiyor. Global kanunlar bunu böyle istiyor. Tek başınıza ayakta kalın, çalışın, yaşayın, tüketin.
Bunun politik yapısı ve sosyal hayata etkisine girmeyeceğim (beni oldukça aşar, ne politik altyapım var ne de sosyal-bilimciyim). Amacım, bu bireyselleşmenin bireyin hayatına etkisini biraz olsun ortaya koymak. Biraz komik bir cümle oldu ama devam edelim.
Biz, Türkler (milliyetçi olarak algılamayın, Atatürkçü Türk’ünden bahsediyorum), geniş ailelerde yaşamışız ahirden beri. Tüm hayatımızı beraber geçiriyormuşuz. İnsanlar, uyurken bile, hiç yalnız kalmazmış. Ama günümüzde bunun tam tersi bir hayat yaşıyoruz. Herkes kendi evini, o olmasa bile kendi odasını istiyor. İnsanlar mahremiyet istiyor, kendine ayıracak zaman istiyor. Kendi istediğini yapabilecek bir alan istiyor. Bu yazdıklarımı negatif olarak algılamayın, bazılarınıza öyle gelse de, hepsi birer tespittir.
Ben mesela. Kendi evimde yalnız yaşıyorum ve bundan inanılmaz mutluyum. Eve girince kapıyı kitleyip yalnız kalmak, bana büyük bir haz veriyor. Film izlemek; izlerken dilediğim kadar bağırmak, gülmek, konuşmak, bir şeyler yemek; müziği açıp kendi kendime söylemek, bazen salak salak dans etmek…. Bunlar beni ben yapan unsurlar. Kimseyle paylaşmak istemediğim şeyler bunlar. Çok şükür ki Tanrı’ya, arkadaşlarım da var dostlarım da. Onlarla çıkıyorum, yemek yiyorum, konuşuyorum, bir şeyler paylaşıyorum. Lakin eve gelince de kendimle kalmak istiyorum.
Artık her şeyin paylaşılamadığı bir dünyadayız, ne kadar üzülsek de bu böyle. Olay sadece hepimizin maskelerle etrafta dolaşması değil, her ne kadar ana etken olsa da. Biraz da bazı şeyleri paylaşacak insanları bulamıyoruz. Bazen olmuyor işte, bulunmuyor. Ben istemez miyim, benim kadar manyak bir sinema delisiyle arkadaş olmayı. Yok işte. O zaman da kendi manyaklığımı kendim yaşıyorum.
Mesela İstanbul’a geldiğimden beri (ki 8 yıl olmak üzere) şöyle güzel bir bar konserine gitmek istemişimdir. Oturduğun yerden eşlik edeceğin, belki bir kadeh içki alacağın, zaman zaman gözlerini kapatıp eşlik edeceğin. Hiç imkan olmadı, çünkü bu tarz bir şeyden keyif alan arkadaşım olmadı, olsa da imkan olmadı. Benim de canıma tak etti ve bu cuma Alt Nokta’da Jülide Özçelik konserine gidiyorum. Arkadaşlarıma da haber verdim, gelmeseler de ben gideceğim.
Çünkü bazı şeyler, böyle de güzel. İçinden geliyorsa yapacaksın, başkasını beklemeyeceksin. Devir böyle. Tabii, biri gelip bunu senle paylaşmak isterse de, bencillik yapmayıp paylaşacaksın.
Yalnızlık Ömür Boyu, sevgili okur. Beğen yada beğenme. Keşke yalnız olmasak. Ama nasıl yalnız doğmuşsak ve yalnız öleceksek, hayatı da (abartmadan) yalnız yaşamanın çok sakıncası yok sanırım.
Anladım, sonu yok yalnızlığın,
Her gün çoğalacak.
Her zaman böyle miydi, bilmiyorum.
Sanki dokunulmazdı, çocukken ağlamak.

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 4

Eve yeni kiracılar alınıyor


Bayram sonu, pazar akşamı eve geldim. Kapıyı açtım ve şok: Evde yabancı bir kız. Yabancı dediğim, hem tanımadığım hem de ecnebi manasında. Kız bana Bruce’un odasını tuttuğunu ve Jason’ın odasını da başka bir kız tarafından tutulduğunu söyledi. Ben hala gayet şaşkınım. Bruce’un da atıldığını yeni öğreniyorum.
Ben odama çekildim, bir süre sonra da yattım. Geç vakitlerde, Nazım ile diğer kızın eve girdiğini duydum. Kız odasına çekildikten sonra sarhoş haldeki Nazım, kızın kapısına gelip “Gel biraz daha içip kaynaşalım!” filan demeye başladı. Kız, oralı olmadı bile ve o gece sesler kesildi.
Ertesi akşam, Nazım’a durumu sordum. Bahaneyle Bruce’u da attığını ve buna sevindiğini söyledi. Hemen iki Alman kiracı bulmasını da şans olarak niteledi. Bana dokunmadıkları müddetçe bana hava hoş olduğundan, fazla umursamadım.
Kızların adlarını unuttum ama ikisi de Alman’dı ve Yeditepe’de bir dönem Erasmus öğrencisi olarak okuyacaklardı. Bizimle sadece 4 gün kaldılar. Perşembe evde çamaşır makinesi olmadığını söyleyerek (bahane miydi, bilemeyeceğim artık) başka bir eve taşındılar.
Evde hardcore seks

Burada anlatacaklarımdan önce şunu yazmalıyım: Kimsenin özel hayatı beni alakadar etmez, hiçbir şekilde. Ta ki beni rahatsız etmedikleri müddetçe! Nazım’a da bunu, söz konusu geceden önce birkaç defa söylemiştim. Evde kız kalabilir, odalarında dilediklerini de yapabilirler (bu husus, erkekler için de geçerlidir). Ama bu yaptıkları bir şekilde beni rahatsız ederse müdahale ederim. Bunu Nazım’ın kendisine de söylemiş ve haklı bulunmuştum.
O hafta cuma akşamı. Eve geldim, ev boş. Biraz oyalandım, tam yatacağım sırada kapı çaldı. Bizim evde kapı çalmazdı. Zaten gelecek olanın anahtarı olduğundan veya arkadaşına haber verdiğinden zile gereksinim duyulmazdı. Neyse, gidip açtım. Bir adamla bir kız geldi. Nazım’ın arkadaşı olduklarını ve eve gireceklerini belirttiler. İlk önce izin vermedim. “Madem Nazım’ın arkadaşısınız, onunla gelin.” dedim. Adam ısrar etti. Bu arada dikkat ettim, tipleri düzgün, iphone’u var adamın; beni alakadar etmez deyip içeri aldım. Odama çekilip kapımı kitledim. (Zaten her gece kitlerdim)
Ben üstüne uyumuşum. Kendi kapının çalınmasıyla uyandım. Baktım Nazım. Hafif kafa güzel yine, belli oluyor bariz. “İçeri almak istemediğin adam benim kankamdır. Her şekilde bu eve girer. Haberin olsun.” dedi ve gitti. Yorum yapmadım. Bu arada internet kesikti, onu sordum. Borç yüzünden kesildiğini söyledi. Telefondan ödeyelim diye teklif etti. Odasında bu işlemleri yaparken mecburen kankasıyla muhabbetlerini dinledim. O kızla adam sevgiliymiş. Ben yatınca kız yemek almak için dışarı çıkıp gelmemiş. Sonra da kanka bunu arayınca telefondan, ayrıldığını açıklamış! O sırada hem Nazım ile durum değerlendirmesi yapıyorlardı sarhoş kafayla ve hala içiyorlardı; hem de adam kızı arayıp bağırıyordu. Ben ise yine odama çekilip uyudum.
Bir uyandım. Bir kız bağırıyor avaz avaz: “Ben annemi istiyorum. Anne beni kurtar!” Ama nasıl bağırıyor, sanırsınız ki odanın içinde. Sonra yan sesleri de duyunca olay biraz aydınlandı. Kapıda gördüğüm kızla adam ilişkiye giriyorlardı. Ama şu var, normalde zevk alınacak bir eylemde kimse “Anne kurtar beni!” demez! Onun için üç şık var: Ya adam kıza tecavüz ediyordu, ya kızın sadist zevkleri vardı ya da olayı arkadan gerçekleştiriyorlardı. (normalde bu blogta asla bu tarz bir şey yazılmaz, özür diliyorum ama başıma gelen aynen buydu) Ne olursa olsun, ben insanlığımdan utandım! Böyle bir eziyet hiçbir kıza yaşatılamaz, üstelik sevgili denilen birine. Nasıl bir insaniyettir, anlamadım gitti ve en kötüsü, Nazım buna izin verir, kankası olsa bile! Bir polis gelse “N’oluyor lan burda?” dese ne diyecekti? Çaresizce yatağımda o çığlıkları 20 dakika dinledim! Yapılacak ne vardı ki? Nazım’dan nefretimin ilk başlangıcı da budur!
O çığlıkların üstüne ne oldu tahmin edin? Nazım Bey son ses Fazıl Say açtı! Sonraları, o hareketin sebebinin, o çığlıklara karşılık olduğunu söyledi. Ya sen çığlıklar bittikten sonra o müziği açsan ne olur, açmasan ne olur? Ki o müzik 3 saat devam ederek, gecemi iyice mahvetti. Valla yorumsuz.
Bir sonraki gün, bunları anlattığımda “Ya onlar seks yaptı!” diye geçiştirmeye çalıştı. Salak var ya karşısında. Sonra da özür dileyip kankasına durumu soracağını söyledi. Bu konuşmayı yaparken artık evden çıkış günüm belli olmuştu ve ikimiz de birbirimizi aslında umursamıyorduk. Ama o gece, benim için hep utanç gecesi olacak.
Kategoriler:anı, hayat

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 3

Evden kovulma ve geri alınma


Evde 10 gün filan geçti, ben yavaştan eve alışmaya başladım. Neyse cuma akşamı bizim şirketin iftarı vardı. Geç geldim. Girer girmez Nazım beni odasına çağırdı. Gittim, oturdum ve evden kovulduğumu öğrendim. Daha 2 hafta dolmamış!
Olay şu: Ev sahibi, biz kontratsız kiracılardan haberdar. Tek derdi paranın zamanında gelmesi, gerisi umrunda değil. Ama evin asıl sahibi olan karısı daha durumu yeni öğrenmiş ve o gün eve gelip olay çıkarmış. 1 hafta müddet verip Nazım hariç herkesi kovmuş. Nazım da toplam kirayı ödeyemeyeceğinden o da çıkmak zorunda kalacaktı. Neyse, olay bana patlamıştı. O gece adam gibi uyuyamadım tabii. 1 hafta sonra nerede kalacağım belirsiz, düşünün.
Sabah kalktım, ev aramaya başladım. Sağ olsun, bir çocukluk arkadaşım, “Gel bende kal.” dedi. Ama açıkçası kız olduğundan çekindim biraz ki ailece tanışırız, tamamen kendi kuruntum. Öğlen olayı konuşmak için sözleştik. Tam evden çıkacağım, Nazım geldi.
-Artun, ev sahibi aradı. Bize acımış. Sözleşmem bitene kadar kalsınlar, dedi.
-Nazım, dalga mı geçiyorsun? Bu adam, bizi dün kovmadı mı? Bunun şakası mı olur?
– Valla şaka değil. Ev aramana gerek yok. 9 ay daha sözleşmem var, sorun yok.
Valla, tam komedi anlayacağınız. O gün, o evden bir an evvel kurtulmam gerektiğini anladığım gündü.
Jason’ın tekme tokat kovulması

O olaydan sonra ben süratle ev aramaya başladım. Bu arada evde her zamanki durumlar devam ediyordu. Bu arada 1 ay geçmişti.
Ramazan Bayramı’ndan 2 gün önce. Arife bana tatil olmuş. Bavulu topladım geceden. Sabah da yola çıkacağım Kuşadası’na doğru. Yatmadan durumu söyleyeyim, bayramlarını kutlayayım diye Nazım’ın odasına gittim. Nazım ile Jason karşılıklı içiyorlardı. Nazım, “Gel, biraz otur.” dedi. Oturdum. Referandum muhabbeti yapıyorlardı. Sordum, ben Jason’dan kombi parasını alabilecek miyim diye. Çünkü ev sahibi nanayı çekmişti ve Jason’ın da payını vermesi gerekiyordu. Jason bunu duyunca sinirlendi. “Ben ödeme yapmam, kiramı ödüyorum, o bile çok bu eve.” ayakları çekti. Bu arada Nazım, bana Jason’ın hiç fatura ödemesi yapmadığını anlattı. Ben de Nazım’a “Neden bu kadar tahammül ettin ki bu adama?” diye sordum. Bu arada Jason iyice kudurdu, Nazım’a bayağı saymaya ve hatta küfretmeye başladı. En sonunda kıçını dönüp “Kıçımı ye!” dedi ki ben gözlerime inanamıyordum. (Tüm bu konuşmalar İngilizce bu arada) Biraz da benim gazımla (ama hiç öngörememiştim) Nazım sinirlendi. Jason’a evden defolmasını söyledi. Jason umursamadı. Ben de ortamı germemek adına odama gittim, Jason da odasına çekildi. Ama Nazım, Jason’ın odasına girdi ve bir güzel patakladı. Ben odamdan duyuyorum olayı. Jason, Nazım 1-2 yumruk atınca hemen yumuşadı, “Canım acıdı”, “Sen çok güçlüsün.”, vb. saçmalıklar söylemeye başladı. Sonra Nazım odasına döndü ve bana seslendi. Gittim, “Şöyle şuna, evden siktirsin gitsin.” dedi. Jason bana kapıyı açtı ve söylediklerimi duyunca hemen pılını pırtısını toplayıp gitti. Nazım arkadan sövmeye devam etti. Bu arada eve polis çağırmak, arkadaşlarını çağırmak gibi şeyler söyledi. Ben karşı çıktım çünkü eve başkaları gelseydi o an, iş çok daha uzardı. Ben biraz yatıştırdım Nazım’ı. Ama yine de dışarı çıktı, çevreyi kontrol etti. Jason kaçarken çevredekilere ajitasyon yapmış tabii. Olay o gece için böylece kapandı.
Nazım, olayda haklıydı bence. Jason, psikopattı ve inanılmaz dengesizdi. Ama dövülme olayı aşırı kaçmış olabilir. Yine de olay bu raddeye gelmeseydi Jason’ın durumun ciddiyetini anlayacağını hiç zannetmiyorum.
Sabah direkt çıkıp gittim. Sonuçta Jason evden kovulmuştu ve bayramdan sonra öğrenecektim ki Bruce da bahaneyle kovulacaktı.
Kategoriler:anı, hayat

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 2

İlk gün


İşe başlamadan önceki gün, babamla beraber eve gittik. Benim bir sürü eşyam vardı. 3-4 ay kalmaya niyetim olduğundan her şeyi getirmiştim. O gün eve sorunsuz taşındık. Fakat daha ilk günden iki falso verdiler.
İlki kombinin bozulmasıydı. Nazım, ev sahibinin ödeyeceğini belirtip benden 250 tl aldı o dönemde. Sonra sadece 100’ünü verdi. Daha sonrasında ev sahibinin tamir parasını ödemekten vazgeçtiğini belirtti ama doğruyu mu söyledi, fikrim yok. Böylece kombi parasının çoğunu daha taşındım gün olmasına ben verdim. Ben evden çıktıktan sonra bir kısmını daha vermeye söz verdi ama tabii ki vermedi.
İkincisi kedi olayı. Kedilerden pek haz etmem ama korkmam da, bana dokunmadıkları sürece istedikleri kadar çevremde takılabilirler. Neyse, mülakat zamanı Nazım bana evde hayvan beslenmeyeceğini kesin olarak belirtmişti. Ama ilk gün eve bir girdik, evde kedi var. Neymiş, Nazım’ın kankasının (sonra eve hiç uğramadı) kız arkadaşının kedisiymiş. Kız kankaya rica ediyor, kanka da dayanamıyor kabul ediyor. Sonra kankanın ablası kediyi istemeyince kedi de bize geliyor. İlk önce Nazım 2-3 güne gidecek dedi ama 1 hafta kaldı o salak kedi.
Neden salak diyorsun diyebilirsiniz. Olay şu: Evdeki 2. günüm. İşten gelip bir arkadaşımla buluşmuşum. Hava sıcak, yorgunum, terliyim ve üstüne eve girerken tuvaletim var. Elimde eşyalar da var. Girdim eve, Nazım odasında sele serpe uyuyor. Odamı açtım. Kedi hemen odaya girdi. Çık derken kapıyı çarptım ve o an hatamı anladım. Çünkü kapım bozuktu, ters harekette kitleniyordu kendi kendine ve yine kitlenmişti. Anahtar da diğer uçtaydı! Önce bağırarak ve telefonla Nazım’ı uyandırmaya çalıştım, uyanmadı. Sonra filmlerde gördüğüm hareketi denedim. Önce anahtar deliğinden anahtarı dışarıya düşürdüm. Sonra kapı altından almaya çalıştım ama alamadım! Allah’tan 10 dakika sonra Jason geldi de kapımı açtı. Kabus gibi bir 10 dakikaydı!
İlk izlenimler

Evde durum şuydu: Herkes 7-8 gibi birayla eve geliyordu. Nazım ile Jason sızana kadar içiyorlardı. İçtikten sonra da açıkçası değişiyorlardı. Jason zaten odasında kendi kendine konuşurdu. Bir akşam bir bağırma duydum, “Ya bu ne!” derken Jason’un (İngilizce olarak) ana avrat ve bağırarak kendi kendine küfrettiğini anladım. Odamdan çıktım, Nazım ile yüzyüze geldik ve güldük. Komikti çünkü. 5 dakika içinde kendi kendine sustu, bir müdahalede bulunmadık. Ayrıca Jason, Nazım’ın eve getirdiği kızlara sarkardı!
Nazım da o kadar olmasa da değişirdi. Birkaç kere bana hakaret etti. Ertesi gün bunları söylediğimde, hatırlamadığını söyleyip benden özür diledi. Bir de sarhoş olunca sesi sonuna kadar açıp klasik müzik dinlerdi. Bilhassa Fazıl Say’ı. Gecenin bir vakti uyandığımda son ses piyano duymayı kanıksamıştım bir süre sonra. Zaten 2-3’ten aşağı yatmazlardı. Hatta ben işe giderken yeni uyurlardı. Hoş, öğrenci hayatı yaşadıklarından normaldi bu yaşamları.
Bu arada üçüncü kişi Bruce’u tanıtmam lazım. Kendisini ilk gördüğümde şoke olmuştum. 60 yaşlarında kelli felli bir adamdı. Hakikaten 60’ın üstündeki bir Avustralya vatandaşıydı. Emekli olmuş, karısı ölmüş, kızları büyümüş. Bunun da canı sıkılmış, Türkiye’de okuyayım demiş. Şaka değil, ünlü bir vakıf üniversitemizden kabul almış. Karşılığında İngilizce hocalığı yapacakmış! Gerçek mesleği nedir, en ufak fikrim yok. Yalnız bu üniversite buna peşin biraz para vermiş. Bruce da bunu Orta Doğu’da gezerek yemiş. İlk 2 hafta görmememin sebebi buydu. İşin garibi, bizimle yaşarken Türkiye bunun öğrenci vizesi talebini yaşı sebebiyle reddetti ve şu anda bu adam kaçak. Daha da ilginci, ona bu kaçak yaşamı üniversite teklif etmiş! “Polise bulaşma, takıl bizde.” demişler. İşte Türkiye, sayın okuyucular!
Kategoriler:anı, hayat

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 1

Ağustos ayında ciddi bir değişim yaşadım. Hem işimi hem de yaşadığım şehri değiştirdim. İstanbul’a taşındığımda nerede yaşayacağım, ilk ciddi sorundu. Birkaç düşünceden sonra birkaç aylığına bir oda kiralamanın en iyisi olduğuna karar verdim. Ülkemizde pek bilinmeyen ama yurt dışında popüler olan craiglist’e başvurdum bu konuda. Çeşitli yazışmalar sonrası, Kadıköy-Rıhtım’da bir eve taşındım.

Bu yazı, işte bu evde yaşadığım 1.5 ayı içerecek. Tek seferde bitiremeyeceğimden birkaç yazıya bölünecek. Amacım fazla derine girmeden, sizlerin de ilgisini çekecek olayları paylaşmak.
Tabii, bu hikaye başkalarını da içerdiğinden, onların özel hayatlarına müdahale etmek istemediğimden ve blogumda 3. kişilerin adlarını kullanmak istemediğimden isimleri değiştireceğim.
Mülakat

Hem evi görmek hem de şartlarda anlaşmak için taşınmadan 2 hafta önce evi ziyaret ettim. Ev, Kadıköy sahildeki İETT otobüslerinin kalktığı duraklara yürüyerek sadece 3-4 dakika mesafedeydi. Muhit olarak pek nezih sayılmaz ama bekar bir erkek için gayet idare edilebilecek bir semtti. Ama konumunun iyi olması, bana yetiyordu.
Apartman 4 katlıydı ve her katta bir daire olmasına karşın sadece 2 daire doluydu. İlk kattaki benim kaldığım daire, 3 oda 1 salondu. Banyonun yanında ayrı bir tuvaleti olsa da bunu kiler niyetine kullanıyorlardı.
Salonda evin kontratlı kiracısı olan Nazım kalıyordu. Kendisi, 28 yaşındaydı ve veterinerlik öğrencisiydi. Evin asıl sorumlusuydu, odaları kiralayacak kişilere o karar veriyordu. Diğer odalarda da kontratsız olarak bu kişiler kalıyordu.
Ben geldiğimde evde 2 kiracı vardı. İlki, 35 yaşlarında bir Amerikalıydı. Jason, aslında gazetecilik mezunuydu ama avare halde dünyayı geziyordu. İstanbul’da öğretmenlik yapmaktaydı ama aslında böyle bir diploması yoktu. İngilizce kurslarının biri bunu çalıştırıyordu. Çalışma izni zaten yoktu, turist vizesiyle takılıyordu.
Diğerini mülakat zamanı görmedim, sadece adının Bruce olduğunu öğrendim.
O gün, hangi akla hizmet ettiysem evi beğendim. Ücret ise; 360 depozito, 360 aylık ve masrafların dörtte biriydi. Ama bu 3. kısım, hiç de öyle olmadı.
Neyse, bu durumda Nazım ile anlaştık ve 2 hafta sonra gelmek üzere odayı kiraladım.
Kategoriler:anı, hayat