Başlangıç > gezi yazısı, mekan, yemek > Cunda-Ayvalık İzlenimleri

Cunda-Ayvalık İzlenimleri

Hayat sürprizlerle dolu. İyi ya da kötü, her biri geri döndürülemez bir şekilde hayatımızı değiştiriyor. Pandemi de az ya da çok tüm insanları etkiledi ve etkilemeye de devam ediyor. Öncelikle sağlığımız başta olmak üzere birtakım temel ihtiyaçlarımızı etkilemesinin yanında sarılmak, sanatsal bir etkinliğe gitmek, sevdiklerimizle yüz yüze konuşmak ve seyahat etmek gibi insanları manevi açıdan doyuran nice eylemden bizi mahrum bıraktı.

Gezmeyi çok seven bir çift olarak, evlendiğimizden beri eşimin iş durumu dolayısıyla çok sınırlı hareket edebiliyorduk. Pandemiden sadece bir ay önce bu durum tam rayına oturmuşken evden çıkamaz hâle geldik. Son seyahatimizi 2019 Mayıs’ta Kaş’a yapmışız. Geçen bunca sürede şehir dışına sadece annemlere gitmek için çıktık.

Ayvalık’tan bir kare
Bir Ayvalık kapısı

Dolayısıyla bunca hayat gailesinin ardından üç geceliğine Cunda’ya gitmek ilaç gibi geldi. Yeni yerler görmeyi de, farklı bir denize girerken tedirgin olmayı da, değişik tatlar keşfetmeyi de, etrafa boş boş bakıp gözlem yapmayı da özlemişiz.

30 Ağustos – 2 Eylül arasında gerçekleşen bu kısa tatilden izlenimlerimi aşağıda yazmaya çalışacağım. Hem kişisel tarihe bir not düşeyim, hem de Cunda’ya gideceklere veya gitmeyi düşünenlere bir rehber olsun. Hadi başlayalım!

Ayvalık’ta Kısa Bir Tur

Hanım Cunda’ya daha önce gitmiş ama ben daha önce Ayvalık-Cunda’yı görmemiştim. O yüzden gitmeden önce kısa bir internet araştırması yaptık. 2-3 blog ile 3 Youtube videosu izledik ki en azından restaurantlara karar verelim, rezervasyon yaptıralım. Bunları yaparken Ayvalık’ta güzel bir esnaf lokantası olduğunu öğrendik. İstanbul trafiğine yakalanmamak için zaten sabah 6 civarı çıkacaktık, otel girişi de 14’te olacaktı. İstanbul-Ayvalık arası 4 saat sürüyor. Arada geçirmek zorunda olduğumuz birkaç saati Ayvalık’a ayırmaya karar verdik ki çok isabetli olmuş.

Ayvalık’ta ilk bulduğumuz mantıklı otoparka arabayı koyarak yaya turist moduna geçtik. Ayvalık merkez gerçekten ufak veya aradığımız her şeyi bulduğumuzdan bize ufak geldi. Yaklaşık 15 dakika yürümeyle her yere gidebiliyorsunuz.

Bir Macaron evi
Ayvalık’tan başka bir kare

Sahilde birer Türk kahvesiyle soluklandıktan sonra, Macaron Mahallesi’ne yollandık. ‘Macar konağı’ minvalinde bir adı olan bu şirin mahalle, restore edilmiş ve edilmemiş konaklarının oluşturduğu değişik kareler ile aralara serpiştirilmiş butik kafeler sayesinde Ayvalık’ta görülecekler listesinin ilk sıralarında yer alıyor. Kuzguncuk veya Balat’ın Kuzey Egeli akrabası olarak düşünülebilir.

Instagram severleri çıldırtacak kadar fazla fotoğraf çekilecek yer mevcut. Yerel veya modern ürünler satan ufak dükkânlar da meraklılarına saatler harcatabilir. Mesela hanım, oldukça uygun fiyata iki el yapımı sepet aldı. Bu mahalleyi baştan başa yaran Barbaros Caddesi’nde yürüyerek hepsini görebilirsiniz.

Paşa’daki menümüz: (yukarıdan aşağıya) Boşnak mantısı, kabak çiçeği dolması, patlıcan-biber kızartması
Dondurmalı lor tatlısı

Biz bir yerden geri dönerek esas amacımıza yöneldik. Paşa Zeytinyağlı Ev Yemekleri, önce bir çorbacı olarak açılsa da zamanla menüsüne bölgenin ev yemeklerini de katmış. Bir esnaf lokantası olarak menüsü mevsime göre, her gün değişiyor. Ben çok sevdiğim arapsaçını sordum ama “Yağmur yağmadan olmaz” cevabını aldım. Çok abartmamak adına sadece üç tabak aldık: Kuzu etli Boşnak mantısı, patlıcan-biber kızartması ve kabak çiçeği dolması. Hepsi çok lezizdi ve meşrubat dahil sadece 67 TL ödedik. Kuzey Ege’ye has ev yemeklerini merak edenlere öneririm.

Ardından gidilebilecek iki tatlıcı var: Güler ve İmren Tatlıhaneleri. İkisi de komşu ve benzer lezzetler yapıyorlarmış. Güler’de oturacak da adım atacak da yer olmadığından İmren’e oturduk. Yine çok leziz bir lor tatlısını, özel yapılmış dondurma ile yedik. İki şişe su dahil 23 TL ödedik.

Saatli Cami
Bir Ayvalık dükkânı

Ayvalık’ın güzelim sokakları dışında tarihi olarak iki yere uğradık. Saatli Cami‘nin sadece dışarıdan fotoğrafını çektik. Buradaki kiliseyi camiye çevirirken çan kulesini minareye dönüştürmüşler lakin duvarındaki saate dokunmamışlar, adı da böyle konmuş.

İlçedeki en eski yapı olan Taksiyarhis Kilisesi, zaman içinde üç kere sıfırdan yapılmış. Şu an bakanlığın çabalarıyla restore edilmiş ve müze olarak kullanılıyor. Lakin 30 Ağustos Zafer Bayramı, yani resmî tatil olması sebebiyle biz içeriye giremedik.

Cunda Adası’na Genel Bakış

Bu tatil öncesi Cunda Adası’nın Ayvalık’a yakın olsa da bağımsız bir yerleşim olduğunu sanıyordum. Meğerse onun bir mahallesi olacak kadar yakınmış. Şöyle ki Ayvalık’ın tam karşısında Ayvalık Adaları olarak anılan irili ufaklı 22 ada bulunuyor. Cunda Adası ya da resmî adıyla Alibey Adası, içlerindeki en büyüğü, aynı zamanda ülkemizin Ege Denizi’ndeki 4. büyük adası.

Cunda’dan Ayvalık’a bakış
Ayvalık’a bakışın gece hali

Cunda her ne kadar büyük olsa da yerleşimin olduğu merkezi, gayet ufak ve Ayvalık’ın tam karşısında yer alıyor. Ulaşım, deniz ve kara yoluyla yapılıyor. Yarım saatte bir Ayvalık merkeze (Üsküdar-Beşiktaş arasında çalışanlar gibi) bir tekne kalkıyor. Ama esas olarak karadan ulaşılıyor. Ayvalık ile ona çok yakın olan Lale Adası arasındaki köprü 1817 yılında yapılmış. Lale ile Cunda arasındaki ‘Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü’ olarak anılan köprü de 1964’te inşa edilmiş. Ayvalık merkezden arabayla yaklaşık 15 dakikada Cunda merkeze ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca düzenli işleyen minibüsler de var, iki merkez arasında.

Ada halkı, Cumhuriyet’e kadar neredeyse tamamen Rumlardan oluşuyormuş. O yüzden adada, Ayvalık’ta ve çevrede bir sürü manastır ve kilise var, cami ise çok az. Cunda’daki cami bile kiliseye benziyor ki ben dönüştürüldüğünü sandım, meğerse bölgede ‘sarımsak taşı’ adı verilen pembe bir taşla yapıldığından öyle gözüküyormuş.

Cunda denizi
Güneş dinlenmeye çekilirken

Mübadele ile ada halkı tamamen değişmiş ve Girit ile Midilli’den gelenler yerleşmiş.  Ekonomi doğal olarak zeytin üretimi, balıkçılık ile turizmden sağlanıyor. Adanın merkezi, Rum köyü havasını korumuş turizm sayesinde. Dar sokaklarda kafanıza göre adımlamak dışında yapılacak şeyler sınırlı.

Rahmi Koç Müzesi / Taksiyarhis Kilisesi

Adanın en tarihi yapısı ve tek müzesi, karşı kıyıdaki adaşı gibi en az iki kere yeniden yapılan Taksiyarhis Kilisesi. Mübadele yıllarında zaten metruklaşan yapı, uzun bir restorasyon sürecinden sonra Rahmi Koç Müzesi olarak 2014’te tekrar ziyarete açılmış. Sahilden 5 dakikalık yürüyüşle rahatlıkla ulaşılan kilise/müzenin tek ilginç yanı, gayet güzel restore edilmiş ve korunmaya devam edilen kilisenin kendisi. Araştırırken okudum, dünyanın en büyük çanı bu klisedeymiş ve 2. Dünya Savaşı’na kadar da orijinal yerindeymiş. Şu anda ise Berlin’deki Bergama Müzesi’nde sergileniyormuş.

Müzenin önden görünümü
Kilisenin içi

Diğer türlü kilisenin içinde sergilenenlerin kilise veya Cunda’yla alakası yok. İstanbul, Sütlüce’deki esas Rahmi Koç Müzesi’ndeki gibi sanayi devrimi sonrası zamanla gelişen teknolojik ürünlerin ya minyatürleri ya da ufak olanları sergileniyor. Adadaki eski yaşamı veyahut balıkçılık ya da zeytinciliğin gelişiminin anlatılması daha mantıklı olabilirmiş. Mesela Bozcaada’da böyle bir özel müze vardır.

Konaklama ve Deniz

Biz merkeze 10 dakika yürüme mesafesinde olan Deniz Otel‘de konakladık. Eşim daha önce zaten burada kalmıştı. Araba kullanmak gerektirmediğinden ve hemen önünde denize girilebildiğinden başka bir yer aramadık. Otel standart konaklama ihtiyaçlarını sağlıyor. Oda büyüklüğü ve temizliği yeterli, sıcak suyu sıkıntısız, kahvaltısı da standart. Geceliği oda başı 700 küsur TL, bence Cunda ve konumu için makul.

Ayvalık Boğazı

Cunda merkezde plaj yok. Otelin önündeki iskeleden denize girdik. Açıkçası deniz olarak çok başarılı değil. Denizin içi kum ama su daima bulanık olduğundan bir şey görünmüyor. Bir iç körfez durumu olduğundan dalga oluşmuyor galiba. En azından üç gün boyunca akıntı dışında dalga görmedik.

Alternatif olarak adanın batısında birkaç özel beach club varmış. Bir arkadaşım ısrarla tavsiye etti ama hem arabayı çıkarmak istemediğimizden hem de yolu (2021 itibariyle) toprak olduğundan buraya gitmedik.

Son tercih ise tekne turu. Bizim için beach club seçeneğinden daha mantıklıydı. Yerli bir ailenin işlettiği Mandolin Tur’un teknesiyle açıldık. Balık ve salatadan oluşan öğle yemeği dahil kişi başı 120 TL ücreti, biz gayet memnun kaldık. Ayvalık Adaları’nda dolaşıyor zaten tüm turlar. Girilen denizin merkezden daha iyi olsa da harika olmadığını söyleyeyim.

Milletvekilleri sitesi
Eski manastır – yeni konak

Lakin tekne turu, çevreyi görmek için de bir fırsat. Adanın güneyini de denizden görmüş olduk bu sayede. Zaten arabayla gezilecek bir yer değil bana göre. Adanın bu bölesinde tek tük tesisler; bir sürü zeytinlik; eski-yeni milletvekillerinin kaldığı izole, küçük bir yazlık sitesi var. Esas Ayvalık-Cunda’nın denize açılan bölgesi ilginç. Buradaki boğazın Ayvalık tarafı Güler Sabancı’ya aitmiş. Cunda tarafında zeytinlik içindeki eski Koruyan Meryem Manastırı’nı (Panagias Tis Lekai) Halis Toprak devletten kiralayıp restore etmiş ve benzer mimaride yeni binalarla hoş bir konak oluşturmuş. Bu arazinin sahilindeki iki ufak şirin mavi-beyaz Ege evi de Cem Boyner’e aitmiş. Yani dışarıdan sessiz sakin görünse de bölge bayağı popüler ve çoktan kapışılmış.

Yeme-İçme

Gelelim Cunda’nın en iyi olduğu yere, bir daha Cunda’ya gidersem kesinlikle yemek ve içmek için giderim. Bir ada olarak deniz ürünlerini de, Ege kasabası olarak zeytinyağını ve meze-ot kültürünü de başarıyla sunuyor. Üç akşam da bilerek farklı mekânlara gittik ki deneyelim.

İlk akşam Teo’s Restaurant‘a gittik. Otelimize komşuydu, yani merkeze 10 dakika uzaklıkta ve tam sahilde. Tam iki hafta öncesinde rezervasyon yaptırmamıza rağmen iskelede masa bulamadık. Ama tam iskelenin başlangıcındaki masayı ayırmışlar. Yani sezonda gidecekler için rezervasyon şart.

Teo’s menümüz: (1) mezeler ve salata, (2) balık simidi, (3) otlu mücver ve balık köftesi, (4) meyve tabağı
Teo’s’ta akşam başlarken

Meze olarak isli ahtapot, levrek marin, Girit ezmesi ve ‘Atatürk’ün sevdiği meze’ isminde ot-peynir karışımı bir meze ile roka-peynir salatası aldık. Ara sıcak olarak otlu mücver, balık köftesi ve balık simidi aldık. İçlerinde vasat bir tadı olan yoktu ama isli ahtapot, mücver ve simide ayrıca bayıldık.

Meyhaneden çok, deniz kıyısındaki şık bir restaurant standardında olan Teo’s, bekleneni fazlasıyla veriyor. Yukarıdakilere ek olarak 35’lik rakı, meyve tabağı ve kahve geldi; 715 TL ödedim ki değer bence. Çünkü malzeme kalitesi ve atmosfer gerçekten birinci sınıfa yakın. Doğrudan deniz kıyısında olduğunuz için de sahilde içmenin keyfini veriyor.

İkinci gün, öğle yemeğini Ayna adında bir fine dining restaurantında yemek istiyorduk. Lakin merkezin de tam merkezinde olan mekân, -bizim edindiğimiz bilginin tersine- 18:00’e kadar yemek servisi yapmadığını, sadece tatlı ve içecek alabileceğimizi söyledi. Bu hayal kırıklığı ve karnımızın gurultusuyla Ayvalık tostu övülen Dedenin Yerine gittik. Tost bir felaketti denilebilir, bir de böyle bir tosta 25 TL alıyorlar. Ardından yediğimiz dondurma da vasattı ama fiyatı fahişti. Kısacası öğle yemeği maceramız koca bir hüsrana dönüştü.

Vasat bir Ayvalık tostu

O akşam merkezde sahilde yer alan Deniz Restaurant‘a gittik. Burası meyhane ile sahil restaurantı arasında bir formatta. Bir gün öncesinde veya sabahında rezervasyon yaptırılması yeterli. Önünde oldukça geniş bir yaya yolu olduğundan denizle beraber gelip geçenleri de izleyebiliyorsunuz. Garsonları ise tam meyhane kafasındalar, ara sıcağın ne zaman gelmesi gerektiğini biliyorlar.

Meze olarak levrek marin, babagannuş, yoğurtlu Girit mezesi ile roka-peynir salatası aldık. Ara sıcak olarak patlıcan-balık köftesi, balık böreği, deniz lokumu ile yine balık simidi aldık. İçlerinde vasat tat yine yoktu ama simit ile marin Teo’s’ta daha başarılıydı. Burada da salata, babagannuş  ile deniz lokumuna (dışı levrekten, içi çeşitli deniz ürünlerinden yapılan bir topun sosla pişirildiğini düşünün) bayıldık.

Deniz Restaurant’ta menümüz: (1) mezeler, (2) patlıcan-balık köftesi, (3) deniz lokumu, (4) balık böreği, (5) balık simidi, (6) lor peyniri

20’lik rakı ve vişne soslu lor peyniri (tatlı) ile 465 TL ödedim ki fiyat-performans açısından çok iyi olduğu su götürmez. Cunda’da yaşanılması gereken bir akşam deneyimi bence. Merkezin kendine has karmaşasını masanızda demlenerek gözlemleme şansı da veriyor.

Üçüncü akşam da Son Vapur‘a gittik. Burası merkezin içerlerinde kalıyor, meyhane havası daha baskın. Rezervasyon yaptırmıştık ama gerek yokmuş, Teo’s ve Deniz gibi dolmadı. Masalar dükkânın önündeki küçük bir meydanda, bu sayede eski Rum köyü havası daha fazla hissediliyor. Fonda da Ezgi’nin Günlüğü dönüyordu devamlı, oturanlar da ya genç-modern kesim ya da CHP teyzesi-amcası kıvamında. Bariz bir sol hava var yani, ama bu ülkede sola da pek güvenmemek lazım akşamın finalinde gördüğümüz gibi.

Son Vapur’da menümüz: (1) mezeler, (2) Saganaki, (3) balık simidi

Meze olarak kuru domates, acılı-patlıcanlı bir meze, Girit ezmesi, levrek marin ile pembe domates-soğanlı bir salata aldık. Ara sıcak olarak ise Ege otları kavurması,  Saganaki (Yunanistan’a has bir peynir) ile balık simidi aldık. Yine vasat bir tat yoktu ama simit bayağı vasata yakındı. Önceki iki akşam küçük olduğundan doğrudan tabağa servis edilmişti. Burada ise boyutu hafif büyütüp bol krema içinde tabaklamışlar ve tabağa da 100 TL koymuşlar. Diğerlerinde tekil olarak ne kadardı hatırlamıyorum ama hesap şişik gelince incelerken gördüm ve ikisinden de kötüydü maalesef. Yine de ot kavurması ve Saganaki ile salata çok iyiydi.

20’lik rakı ve kahvelerle beraber hesap 676 TL geldi. Manzarasız olmasına rağmen 35’lik rakı alsak Teo’s’u da geçecekti yani. Cunda’da kendimizi kazıklanmış hissettiğimiz tek akşam bu oldu maalesef.

Ya Başka?

Ada merkezinde yürümek, alışveriş yapmak ve yemek içmek dışında pek yapılabilecek bir şey yok. Rahmi Koç Müzesi dışında Aşıklar Tepesi’nde eski bir değirmen varmış, manzaralıymış. Biz gitmeyi tercih etmedik.

Cunda sokaklarında…

Alışveriş açısından zeytinyağ, zeytinin diğer yan ürünleri (sabun, krem, sofralık, vs.) ve süt ürünleri almak mantıklı gözüküyor. Biz de zeytinyağı, zeytin ağacından yapılmış kaşık, sabun ve peynir aldık. Bu ürünleri bulabileceğiniz çok dükkân var, o yüzden karar vermeden önce birkaç yer gezmenizi öneririm. Bizim seçimlerimiz Coşkun ve Thomas Kesebir mağazaları oldu.

Toparlarsak…

Cunda’ya gitme sebebimiz İstanbul’a yakın bir sahil kasabasında dinlenmek, yeni deneyimler yaşamak ve biraz da denize girebilmekti. Bu açıdan amacımıza ulaştık. Lakin bir daha gidilir mi derseniz? Yalnız veya tek çift olarak tercih etmem herhalde. Ama bir bahar ayında eğlenceli bir arkadaş grubuyla gitmek için yerinde bir seçenek olabilir. Bir de alternatifi de çok Cunda’nın. Benim çok sevdiğim Gökçeada veya Cihangir’in ada hâli olan Bozcaada, Kaz Dağları, Cunda kadar hoşnut kalmasam da Assos… Tabii kişinin karakterine, ne istediğine çok bağlı. Yine de Cunda Adası, şirin bir Kuzey Ege yerleşimi olarak görülmeyi hak eden bir seçenek.

Not: Yazıdaki tüm kitabi bilgiler https://tr.wikipedia.org/wiki/Cunda adresinden özetlenmiştir.

Fotoğraflar: Damla Kotiloğlu Bötke ve Artun Bötke

Kategoriler:gezi yazısı, mekan, yemek Etiketler:, ,
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: