Arşiv

Archive for the ‘politika’ Category

Basın Bayramı’nda İzlenmesi Gereken Filmler

Ülkemizin tarihi bir sürü çelişkiyle doludur. Her yıl temmuz ayının 24’ünde kutlanan Basın Bayramı da böyle bir hikâyeye sahip. Türk Gazeteciler Derneği 1946’da kurulduğunda gazeteciliğe özel bir gün organize edilmek istenir. Bir sürü tartışmanın ardından Falih Rıfkı Atay’ın 24 Temmuz önerisi kabul edilir. Bu günün seçilmesinin sebebi, Osmanlı döneminde basılan tüm gazeteleri denetleyen resmi bir sansür kurumunun faaliyetine II. Meşrutiyetin 24 Temmuz 1908’deki ilânıyla son verilmiş olması, dolayısıyla da basındaki sansürün resmi olarak kaldırılmasıdır. Tabii hepimiz biliyoruz ki gayr-ı resmi sansür hiç kalkmamıştır. Hatta II. Meşrutiyet ile iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sansür konusunda gayet sıkı olduğu bilinmektedir.

Biz bu tarihi olayları bir kenara bırakarak Basın Bayramı’nın yıldönümü dolayısıyla basına ve her geçen yıl giderek azalan basın özgürlüğüne filmler aracılığıyla değinelim. Sinema tarihindeki bu kronolojik turumuz biraz sarsıntılı geçebilir, sıkı tutunun.

His Girl Friday (Howard Hawks – 1940)

his-girl-friday

Gelmiş geçmiş en başarılı komedilerden biri olmasının yanında, diyalogları ilk defa gerçek hayattaki gibi üst üste bindirmesiyle sinema tarihindeki yerini sağlamlaştıran His Girl Friday, aslında bir gazetecilik sevdası filmidir. Eski karısı olmasının yanında en iyi gazetecisi de olan Hilda’nın yeniden evlenip evinin kadını olmasının önüne geçmek isteyen  gazete editörü Walter, ona elindeki en bomba haberi verir. Gazetecilik tutkusu ile başlamak istediği yeni hayat arasında kalan Hilda’nın hikâyesi bol kahkaha attırıyor.

Citizen Kane (Orson Welles – 1941)

CITIZEN KANE, Orson Welles, 1941, astride stacks of newspaper

‘En İyi Filmler’ listelerinin bir numaralı müdavimi olan Citizen Kane, bir gazetecinin ünlü bir basın patronunun hayatını araştırmasını konu alır. Bunu yaparken de gazetecilik jargonunu metne ve biçime başarıyla yedirir. Ayrıca filmin, ünlü medya patronu William Radolph Hearst’ün (ki kurduğu şirketler hâlâ medya sektörüne hakimdir) hayatından esinlenildiğini belirtelim.

Ace in the Hole (Billy Wilder – 1951)

ace-in-the-hole

Büyük şehirdeki işinden kovulan kurt bir gazeteci, Chuck küçük bir kasabaya sığınır. Sıkıntıdan patlayan Chuck, yakınlarda gerçekleşen bir maden kazasını fırsata çevirerek eski işine dönmeye çalışır. Usta yönetmen Billy Wilder’ın nispeten az bilinen bu başyapıtı, başlı başına insanlık dramları üzerine. Gerçekçi bir taşra portresi çeken filmde asıl, ‘medya sirki’ teriminin gerçek karşılığına vâkıf olunuyor. Yozlaşmış ama işlinin ehli Chuck üzerinden hem gazeteciliğin kirli çamaşırlarını hem de sistemin bu düzeni nasıl körüklediğini görme fırsatı yakalıyoruz. Daha fazlasını oku…

2013’ün Ardından…

Bir yıl daha sona eriyor. Herkes bir yıl daha deneyimleniyor. Kimisi bu bir yılı kullanamayarak yerinde sayarken, diğeri yaşadıklarından ders alıp gittikçe olgunlaşıyor, büyüyor. Büyümek, bazısına göre erdem ise bazısına göre de çocukluğunu kaybetmektir.

buyumek

Çocuk olmak güzeldir; her şeyi denemek isteyen, asi, korkusuz, düşünmeden hareket eden. Lakin her şeyde olduğu gibi, çocukluğun da avantaj ve dezavantajları vardı; o da kendi zamanı içinde güzeldir. Zamanı gelince büyümek gerekir. Dünya böyledir çünkü. Sorumluluk almak gerekir, çalışmak gerekir, aşık olmak gerekir, düşünmek gerekir. Statükodan ayrılmak zordur elbet; para babadan, sevginin en temizi anneden gelince hele. Lakin kendi hayatını kurmalısın ki dünyaya kendi izini bırakabil. Hayat kolay değildir. Daha fazlasını oku…

Biat Kültürü ve Türk Eğitim Sistemi Üzerine

28/10/2013 2 yorum

1.5 ay önce, yakın bir arkadaşımla oturmuş, gündem üzerine konuşuyorduk. Oldukça beğendiğim ve sonrasında da üzerine çok düşündüğüm bir cümle kurdu: “Bize okullarda insan olmayı değil, vatandaş olmayı öğrettiler.” Bu cümle o kadar çok şeyi açıklıyor ki şaşarsınız. Zaten bu yazıyı kaleme almamın sebebi de bu cümle.

Pak alakadar gözükmeyen bir örnekle başlayacağım. Bu yazın başında bizzat ilgilendiğim bir stajyerim vardı. Bir mühendislik öğrencisi olarak, gelecekteki kariyeri için önemli bir örnek olacağına inandığım stajı için mümkün olduğunca teori kısmını minimize edip pratiği ve iş yaşamını öne çıkarmaya çalıştım. Bu yüzden de verdiğim işleri öylesine yapmamasını, önemli olanın işin/görevin altında yatan mantık olduğunun üzerine basa basa vurguladım. Hakkını yememek lazım, zeki olduğundan kolay kapsa da soruları hep aynı yere çıkıyordu: “Ben bunları staj defterine nasıl yazmalıyım?” Çünkü okulda kendisini öyle bir korkutmuşlar ki sanki stajın tek amacı, staj defterini düzgün doldurmak!

egitim

Okullarda gördüğümüz, bu ülkede okula gitmiş hemen her bireyin yaşadığı bir korku bu: Tek bir hedefe yönelip o hedefin asıl mantığını ıskalamak. Ne yazık ki tüm eğitim sistemimiz aynı kural üzerine kurulu: Çeşitli hedefleri geçmekten ibaret olan bir eğitim hayatı. Sınavlardan yüksel not al, ortalamanı yüksek tut, hocanı dinle ve uyumlu ol. Bunları yaptığınızda ‘iyi öğrenci’ oluyorsunuz. Halbuki bilmiyorsunuz ki size asıl öğretilen ‘devletine saygılı vatandaş’ olma bilinci. Vicdan, erdem, düşünme, araştırma, yorumlayabilme, kendini ifade etme gibi en temel kişilik unsurları eğitim sistemimizde yer bulmuyor. Abartmayalım, bunlardan bazılarının ismi zikrediliyor ama hep dayatılan ana (ve çoğunlukla saptırılmış) hedef uğruna ıskalanıyor. Tamamına yakını ezbere dayalı ve kitabi olan bir sistemde ister istemez bazı insani özellikler ıskalanıyor.

Öğrenci hayatı, tamamen (devlet tarafından kontrol edilmiş) kitaplardan öğreniyor ve doğal olarak kendi kişiliğini oluşturabileceği temel bazı malzemelerden yoksun kalıyor. Hele aileden ve/veya arkadaş çevresinden benzeri bir eğilim gelirse (ki bizim toplumsal hayatımız zaten buna yatkındır, aşağıda açıklayacağım), birey başkalarının koyduğu hedeflere göre yaşayan bir insan haline geliyor. Bilhassa asker ve polis gibi daha orta okulda (yani kendi kişiliği oluşmadan) devlet yatılı okullarına alınıp ağır eğitime tabi tutulan meslek gruplarında bunu daha şiddetli hallerde görebilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Ciddi Bir Bayram Yazısı

Geçen seferki bayramı da (kurban olanı) evimde geçirmiştim. Sizlere küçük bir yazı yazıp, dünyadaki tüm olumsuzlukları, bir bayram olsun, görmezlikten gelip hayatın küçük güzellikleriyle nefes almanızı öğütlemiştim.  Kaçınız bu öğüdümü tuttu bilemeyeceğim ama dünyadaki olumsuzluklar giderek ve ısrarla artmaya devam ediyor.

Sanki biraz uzaktaki köprünün yıkık olduğunu bildiğimiz bir trende yol almaya devam ediyoruz. Tek yapabileceğimizin de gözümüzü kapatıp, hayatımızdaki güzel anlarımızı düşünmek olduğunu sanıyoruz. Son birkaç aydır tüm bu düzenin o kadar umutsuz olmadığını fark ettim. Kafamızı kuma gömmek veya suçu başka birilerine atmaktan vazgeçmeliyiz. Sonuçta ilerideki köprüden düşeceksek hep beraber düşeceğiz. Hiçbir şeye karışmamakla veya bir çocuk gibi “Öğretmenim! O da şunu yaptı!” deyip suçu başkasına atmakla treni düşmekten kurtaramayız. Önce durup, sakin kafayla düşünmeliyiz. “Ben kimim? Tüm bu düzenin içinde nerdeyim? Hoşlanmadığım olaylara karşı nasıl bir aksiyon alıyorum? Aynısı bana yapılsa ne yapardım?”

İyilik de kötülük de içimizde. Hepimizin içinde! Bunun farkına varıp, tek iyinin kendimiz, tek iyi kararların kendi kararlarımız olmadığını anlamalıyız. Hata yapabildiğimizi, yanlış kararlar verebildiğimizi, gerekirse bunları afişe etmenin sanıldığı kadar kötü olmadığını anlamalıyız. Mesela ben bunları yazıyorum da hiç mi hata yapmadım? En çok aileme olmak üzere, eski kız arkadaşlarıma, dostlarıma, arkadaşlarıma sürüyle hata yaptım. Hepsi de benim içimde yazılıdır, hesapları da er ya da geç verilecektir. Önemli olan hata yapmamak değil, yaptığın hatanın farkına varıp ondan gerekli dersi çıkarabilmektir.

Ama çevreme baktığımda, bunu anlamamak çırpınan bir kalabalık görüyorum. Bir konuşmamızda ortak tanıdığımızı yerin dibine sokan kişi, 10 dakika sonra aynı hatayı bir başkasına yapabiliyor ve kendini haklı farz ediyor. Çünkü kendi fikrinin hatalı olabileceği ihtimalini düşünmüyor bile. Bu örnek, en küçük, günlük bir olaydan; gayet büyük, savaşa sebebiyet verebilecek olaylara kadar geçerli. Daha fazlasını oku…

Gezi Olayları Üzerine Notlar

02/07/2013 3 yorum
  • Son 1 ayda ülke gündemi ve durumu bayağı değişti. Bu blogta okuduğunuz bazı cümleleri dillendirmekte bile zorlananlar, sokağa çıkıp haklarını aramaya başladı. Son derece güzel gelişmeler yaşanıyor yani. Lakin ortamın karmaşasından dolayı ortada sürüyle fikir, sürüyle de fikir çatışması var. Herkes suçu başka birine/bir şeye bağlayıp yakayı sıyrılmayı düşünüyor. Fakat mevcut durumu, o kadar basit çözemezsiniz.
  • Hükümet tarafı, tipik Türk egosuyla “Ben baştaysam benim dediğim olur.” mantığıyla direnişçileri küçümseyip/görmezden gelip dinlemek istemiyor. Olayı, basit bir yürüyüş/miting çerçevesinde tutmak istiyor. Oysa ki daha 1 Haziran’da durum, bu eşiği aşmıştı.
  • Direnişçilerin hepsi olmasa da ve sayıları günler geçtikçe azalsa da bir bölümü de, tek çözümü hükümetin istifasında buluyor ve ne hikmetse bunun hemen gerçekleşeceğini varsayıyor. Evet, direniş daha önce bu ülkenin görmediği kadar önemli ve demokratikti. Lakin bu nokta, bizim ülkemizde hemen sonuç veremez, hele böyle başsız bir harekette. Nitekim hükümet, Hülya Avşar ve Polat Alemdar (orada bulunan karakterdi, oyuncunun kendisi değil) ile görüşerek hareketi nasıl gördüğünü göstermiştir.
  • Sonucun kısa vadede alınamacağı aslında baştan belliydi. Ama nedense iki tarafın çoğunluğu bunu anlamamakta ısrar etti. Hatta hala anlamayanlar (anlamak istemeyenleri ayrı tutuyorum) da mevcut. Türkiye’nin yeni bir döneme girdiğini, bazı şeylerin eskisi gibi olmayacağını artık kanıksamalıyız. Ayrıca, “Eski halde ekonomimiz pek bir güzeldi. Gezi direnişçileri mahvetti!” geyiğine hala inanan varsa cidden fena halde çağ dışı kalmıştır. Üstelik onlara daha kötü bir haberim var: Gezi Olayları ile başlayan dönemde okumayan, araştırmayan, alternatif kaynaklarla bilgisini doğrulamayan (kastettiğim sadece politikada değil, hayatın her alanında geçerli olacak) kişi gündemin gerisinde ve atıl kalmaya devam edecek ve bu gerçek gitgide onları sistem dışına itmeye başlayacaktır. Daha fazlasını oku…

Gezi Parkı Olayları: Öncesi ve Sonrası

01/06/2013 1 yorum

Ülke tarihi sayılı zamanlarından birini yaşıyor. Son 5-6 günde yaşananlar gerçekten kimsenin tahmin edebileceği gibi değildi. Hala daha kimse işin sonucunda ne olabileceğini çıkartamıyor. Ama ciddi ve güzel gelişmeler yaşandığı kesin. Diğer yandan oldukça insanlık dışı durumlar da vuku buluyor. Tüm bunların ekseninde gaza gelmiş/sokulmuş halk, meydanlara çıkarak sesini duyurmaya çalışıyor.

Herkesin hem fikir olduğu durum şu ki ‘Gezi Parkı’nın yıkılması’ önemli bir sembole dönüşerek AKP hükümetinin son 10 yılda yaptığı tüm negatif icraatların sesi oldu. Tabii bu ‘negatif’lik oldukça subjektif de olabilir lakin genel olarak demokrasi karşıtı icraatlar desek sanırım çoğunluk için uygun olur. AKP, tipik bir sağ partisi olarak 10 yılda parti programına uygun bir sürü icraat yaptı ve sağcılığın (burada ‘sağ’ı ‘kapitalizm’ yerine kullanıyorum) getirisi olarak da bir kısmı (niceliği kişiden kişiye değişir) demokrasi karşıtıydı. Bu da gayet normaldi çünkü sağın/kapitalizmin özünde demokrasi yoktur, sermaye sahibine (biraz da eşek gibi çalışana)  daha çok sermaye getirmeye yöneliktir.

gezi_parki

Daha fazlasını oku…

Pinochet Üçlemesi

Bu yıl Oscar’a aday olan ‘Yabancı Dil’ kategorisindeki filmler, gerçekten kaliteli yapımlardı. Sinema sanatının meziyetlerini çeşitli alanlarda kullanıyorlardı. Bunlardan Şili adına aday olan No, gerek siyasi metni gerek gerçek bir olaya dayanması gerekse bunları ana akım sinema diline başarıyla yedirmesiyle öne çıkıyordu. Aslında No, genç Şilili yönetmen Pablo Larrain’in, ülkesinin diktatörlük yıllarını anlatan ‘Pinochet üçlemesi’nin son halkası. No‘yu bahane ederek arka arkaya üçlemeyi izledim. Böylece bu yazının oluşma şansı doğdu.

Tony Manero – 2008

Tony Manero ismini sinemaseverler iyi bilir, bilhassa 70’leri takip edenler. Çünkü zamanın en popüler filmlerinden Saturday Night Fever‘ın baş karakterinin adıdır. John Travolta’yı yıldızlaştıran karakter, işçi tabakasından gelip tezgahtarlık yapan ama geceleri dans yeteneği sayesinde diskoların yarışmalarına katılıp bu yolla üst tabakaya atlamaya çalışan biriydi.

SNF

Gerçek Tony Manero

tony manero

Çakma Tony Manero

Pablo Larrain’in ilk filmi de 80’lerin ilk yıllarında geçiyor. Tony Manero karakterini kafasında saplantı haline getiren, hasta ruhlu birini merkeze yerleştiriyor. İşsiz güçsüz kahramanımız, hırsızlık yaparak ve geceleri bir dans merkezinde dans ederek geçimini sağlıyor. Arada da kimsenin ilgilenmediği insanları öldürmekte sakınca görmüyor. Aslında bundan bir zevk de almadığından neden yaptığını da anlamıyoruz. Hayattaki tek amacı ise, tıpkı Tony Manero gibi, cam bir zeminde dans etmek ve tabii ki onun da amacı olan köşeyi kolay yoldan dönebilmek. Bu uğurda da onun için her şey mübah! Dönemin baskı ve zaruretle dolu atmosferi bile umrunda değil. Onun yoluna çıkmamaları kafi. Tabii, bu anlayış dönemin diktatörlük ve kapitalist anlayışına birebir uyuyor. Baş karakter üzerinden Şili’nin o dönemdeki halet-i ruhiyesini gözler önüne seren Larrain, daha ilk filminde oldukça dengeli, soğukkanlı ve aklı başında bir yapı kuruyor. Daha fazlasını oku…

!f 2013 Filmleri

21/03/2013 2 yorum

Festivalin üzerinden bayağı süre geçti ama ancak yazacak zamanı bulabildim. Normalde !f, daha deneysel takıldığı için en fazla 1-2 filme giderdim. Ama bu yıl, AFM’den CineMaximum’a transfer olduklarından (aslında zorunlu bir geçiş bu, geçtiğimiz yıl Mars Group ile AFM birleşip CineMaximum’u ve dolayısıyla ülkenin en ciddi tekellerinden birini oluşturdular!) herhalde daha genel akıma hitap ettiler. Oscar adayları ve geçen senenin isim yapmış bağımsız yapımları programda göz doldurdu. Hatta ilk defa, ünlü bir Türk yönetmenin Türkiye galasını gerçekleştirdiler. Bakalım önümüzdeki yıllarda nasıl devam edecekler…

20 Little Films [Çeşitli – 2012]

David Lynch’ten Leos Carax’a, Apichatpong Weerasethakul’dan Jean-Luc Godard’a dünyanın önde gelen (genelde festival takipçilerinin bildiği) yönetmenlerinin 2012’de Venedik Film Festivali için hazırladığı 20 kısa filmden oluşan bir seçki. Çoğunu oldukça saçma ve manasız bulduğumu ifade etmeliyim. Sonuçta büyük egoların yaptığı 2-3 dakikalık filmlerdi. Birkaç tanesi fena değildi. En iyisi ise Leos Carax’a ait olandı, oldukça sürreal ve çarpıcı bir çalışmaydı ve 1 dakika bile sürmedi!

Sans Soleil (Güneşsiz) [Chris Marker – 1983]

Sans_Soleil

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz ünlü sinema sanatçısı (adını sadece sıkı sinemaseverler bilir, çünkü sadece deneysel çalışırdı ama günümüzün çoğu yönetmeni ona hayrandır) Chris Marker’ın en bilinen ikinci çalışması (ilki La Jatee‘dir). Marker gerçek bir sanatçıydı çünkü bilinen formatlarda çalışmazdı, ısrarla farklı ve tabu yıkan işler yapardı. Sans Soleil de bir belgesel gibi gözükse de o formattan ayrılan özellikleri var. Bir kere anlatıcısı kurgusal ve bu kişi, başka bir kurmaca kişinin izlenimlerini bize aktarıyor. Aslında Marker’ın kendi izlenimleri bunlar. Japonya ve Afrika’daki günlük hayat üzerinden hayata dair izlenimler aktarıyor. Bu sırada Hitchkock ve T.S. Elliot gibi kişiler üstüne de yorumlar yapıyor. Son derece garip, eşsiz ve düşündüren bir yapım. Daha fazlasını oku…

Güce Bağlı Olarak Zalimlik ve Mazlumluk Üzerine

Bazı kişiler vardır, “Kol kırılır, yen içinde kalır.” deyip kendileri ve kendi çevresi hakkında eleştiri yapmaz. Görse bile görmemezliğe gelir, hatta rahatsız olsa da susar. Ben öyle biri değilim. Kendimi de gayet eleştiririm, bazen abartırım hatta. Çünkü diğer türlü yanlış yapılan şeyi, kabul etmiş olursun. Bana göre yanlış, her zaman yanlıştır. Ben yapsam da, arkadaşım yapsa da, ailem yapsa da, ırktaşım yapsa da.

Bu yazıda, nicedir beni rahatsız eden bir sorunumuzu yazacağım. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak çoğumuzun yaptığı bir davranışı yazacağım. Bunun hakkında da çeşitli örnekler vereceğim, isim belirtmeden.

Sorunumuz, bir şeyi (mevki/sıfat/mekan/eşya/vb.) ele geçirince onun altında olan her şeyi hükmetme kudretine sahip olduğumuz yanılsaması. Oldukça geniş bir tanım yaptım, şimdi çeşitli örneklerle bunu açmaya çalışacağım.
Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.