Arşiv

Archive for the ‘günlük’ Category

Tatil Notları

  • 2010-2011 çalışma sezonu benim için çok yoğun geçti. Yeniden İstanbul’a geldim, eve taşındım, evi oturttum, yeni iş, yeni görevler, yeni arkadaşlar, kendi arama, bulma, yeni fikirler-olaylar, vb… Yani fiziki, ruhi ve zihnen yoruldum. Bu yüzden 2 hafta ‘normal hayatın dışına çıkma’ tatilim çok zekiceydi ve başarılı sonuç alındı.
  • Tabii herkesin Kuşadası gibi, uzak bir limanda olmuyor. Bu bakımdan çok şanslı olduğumun da farkındayım.
  • Kuşadası, son 10 yıldır hep aynı ve artık değişmeyecek de: Sessiz, sakin, harika bir denizi var (Kadınlar Denizi), gece hayatı minimal.
  • Tabii bu, evi olanlar için geçerli. Otele geleceklerin son tercihlerindendir çünkü dağınıktır, şehir planlaması berbattır, eğlenilecek yer nerdeyse yoktur ve doğal olarak popüler değildir.
  • Bu yüzden de en parasız turist buradadır. İngiliz-Alman görürseniz, zaten evleri vardır onların.
  • Bu sebepler yüzünden merkeze 3 kere indim 15 gün içinde. Hepsinde de yapılacak bir şey vardı. Hiçbir zaman öylesine adaya (merkeze ‘ada’ denir) inilmez Kuşadası’nda.
  • Günlerim, uyuyarak, kitap okuyarak, yüzerek, geyik yaparak geçti. Tam istediğim gibi.
  • Kuşadası’ndaki çevrem beni devamlı kitap okuyan biri sannediyor! Halbuki Kuşadası hariç pek okuyamıyorum.
  • İlber Oltaylı’nın röportaj kitabını okudum. Tarih üzerine düşünceleri, fikirleri ve saptamaları gayet sıra dışı. Ama günümüze bakışı gayet sıradan. Zıtlıkların bir arada bulunuşuna harika bir örnek. Kesinlikle incelenmesi, feyz alınması gereken biri.
  • 3 ay önce başladığım Yoga Nedir? Ne Değildir? kitabını orada bitirdim. Bitirdikten 3 gün sonra, okuduğum fenomenlerden birine gözümle şahit oldum:
  • Dilediğiniz ağırlıkta birini (abartabilirsiniz) sadece işaret parmaklarıyla 4 kişi kaldırabilir mi? Cevabı evet! Odaklanmanız kafi!
  • Bundan sonraki amaçlarımdan biri zihnimi dizginleyebilmek. Bunu başaran biri her istediğini yapabilir. Hem de her istediğini!
  • Hiçbir teknoloji olmadan da eğlenebilineceğinin kanıtı gecenin bir vakti, bir masa etrafında Vampir oynamaktır. “Bana sinsi sinsi bakmayın. Ben basit bir köylüyüm!”
  • Ya da kabak oynamak! “Ektim, biçtim 6 kabak oldu?” “6 kabak olmaz!” “Kaç kabak oldu?” “2!”
Reklamlar
Kategoriler:arkadaşlık, günlük, hayat Etiketler:

Sıradan Bir Cumartesi

Sabah 10 civarında kalktım. Biraz bilgisayarda takıldıktan sonra banyoya girdim.

Paklanıp giyindikten sonra The Big Bang Theory‘nin yeni bölümünü izleyerek mısır gevreği karışımımı yedim. (1) Bölüm oldukça komikti, yada artık bende şartlı refleks oluşturduğundan her şeye güldüm.
Sonra aceleyle hazırlanıp Kadıköy’e indim. İstanbul’daki ilk psikolog görüşmem vardı. Açıkçası bir deneme görüşmesiydi. Yeni psikoloğum başta acemi görünse de seans sonunda durumu toparladı. Galiba devam edeceğim. Çünkü gerçekten buna ihtiyacım olduğumun farkındayım artık.
Tam çıkarken, akşama görüşelim, diye Ozan aradı. Ama önce teyzemlerde olan annemlerle konuşmam gerekiyordu. Birkaç telefon sonrasında daha planları olmadığını öğrendim. Ozan’a tekrar dönüp, hemen gel, dedim. Ama 1 saat sonra olsun dedi.
1-2 dakika durakladıktan sonra market işini halletmeye karar verdim o arada. Acıbadem’e çıkıp Mopaş’tan alışveriş yaptım. Ağzına kadar dolu 3 torbayla eve kadar zor yürüdüm. Eve geldiğimde bayağı terlediğimi fark ettim. Toptan soyunmak zor geldiğinden kazağımı değiştirdim, daha doğrusu elime başka bir kazak aldım. Hava güneşliydi zaten. (2)
Bu arada apar topar aldıklarımı yerleştirdim. Saate göre geç kalmıştım Ozan’ın zaten geç kalacağını bildiğimden rahat davrandım. Evden çıkıp tekrar Kadıköy otobüsüne bindim. Binerken telefon çaldı. Kendi kendime, hayret Ozan zamanında gelmiş, dedim. Telefona ulaştığımda cevapsız çağrının Ozan’a değil, Engin’e ait olduğunu gördüm. Hemen aramadım, belediye otobüslerinde konuşmayı sevmiyorum, insanların ucube gibi bana baktığını hissediyorum her seferinde.
Sahilde indiğimde Ozan’ı aradım ilk önce. 15 dakika daha geç kalacağını belirtti, beklediğimden kızmadım. Sonra Engin’i aradım, Kadıköy’deyim deyince hemen yanına seğirttim.
Çarşı içindeki kahvecilerde sahlep içmiş oturuyordu. Kayseri’ye gitmek için Sabiha Gökçen’e gitmeden biraz Kadıköy’de takılayım demiş. Hafta içi bende kaldığından pek konuşacak konumuz yoktu ama Ozan’ı beklerken konuştuk.
Ozan ilk buluşma saatine 55 dakika geç kalarak kendi rekorunu egale etti. Bu olayın fazla üzerinde durmadan kahvecide muhabbete daldık. Engin gidince Benzin’e geçip patates-çerez-bira ve Trabzon’un beraberliği eşliğinde muhabbet ettik yine.
Sonra acıkınca Burger King’te güzelce karın doyurduk. Normalde eve gidip Hitchkock seyredecektik lakin ablamla konuşunca onunla olmak istedim ve Ozan’ı ekip (3) Caddebostan’a geçtim. Yağmur da başlamıştı lakin tatlı bir rahmetti bu. (4)
Caddede ablam ve kuzenimle buluştum, Kitchenette’e oturduk. Ben bir yemek daha yedim orada. Ablamın bir arkadaşı daha geldi, 3 kızın erkek muhabbetleri ortasında ilginç bir zaman geçirdim. Ardından Starbucks’ta tatlı yendi ve ayrıldık.
Şansıma hemen otobüs geldi. Kadıköy aktarmalı olarak eve güzelce gittim. Duş aldım güzelce. Ardından eski bir arkadaşa web üzerinden yardım ettim, fem (finite element method) konusunda. Tam sorunu çözemedik ama yararlı oldum sanırım.
Canım dizi izlemek istedi ve Glee’ye başladım. Gerçi daha Caprica’yı bitirmem gerek ama dizi hiç sarmıyor artık, hele iptal de edilince soğuyor insan. Glee ise sevimli bir lise dizisi. Biraz High School Musical kokan (hiç seyretmedim gerçi) sabun köpüğü bir dizi. Freaks and Geeks ile aşık atamasa da kendini izlettiriyor.
İlk bölüm bittiğinden saatler 2’yi çoktan göstermişti. Ben de bir güzel yatağa kıvrıldım.
Notlar:
(1) İTÜ’deyken hazırladığım kendime has bir karışım. Tabağa ağzına kadar Nesquik (çikolatalı top şeklinde mısır gevreği), üzerine de meyveli müsli koyup sütle yumuşatıyorsunuz.
(2) Havalar çok değişken ve bu, beni mahvediyor. İnce giyinseniz kötü, kalın giyinseniz kötü. Vücut dayanamadı zaten, 4 gündür kaslar ağrıyor, romatizmam var sanki.
(3) Ozan ile ekilme olayına karşılıklı aşina olduğumuzdan dert etmiyorum ama diğer türlü ekmekten de ekilmekten de nefret ederim.,
(4) Eskiler yağmura, bereket getirdiği manasına istinaden rahmet derlermiş. Bence çok güzel bir bir eş anlam. Daha sık kullanmalıyız.
Kategoriler:günlük

Son Durum

  • Hayat şu sıralar oldukça hızlı akıyor benim adıma. En azından 1 yıl daha böyle geçecek galiba. Aslında 2010’un başlangıcından beri bir kıpırdanma vardı. Mayıs ile beraber iyice ivme kazandı. Yeni kişiler, yeni yerler, yeni şehirler, yeni alışkanlıklar, yeni bir Artun. Galiba 2010 özeti yazım çok uzun olacak.
  • Yeni alışkanlık dedim ya. İşte size bir yenisi: Otobüste uyuyabiliyorum artık! Kaç kere gece yolculuk yapmışımdır bilmiyorum yarım saat gözüm kapansa kendimi şanslı sayardım, cuma gecesi Bursa’dan ayrılırken gözümü bir kapadım, Susurluk molası dışında, Selçuk’ta gözümü açtım. Ben bile kendime şaşırdım.
  • Cuma günü ilk iş yerimden tamamen ayrılmışım. Gece saat 1.5, yer Kamil Koç Susurluk Tesisleri. Tostumun son lokmasını ağzıma atarken bir baktım Kadir Abi’m, bizim eski bilgi işlem sorumlumuz. Ne güzel bir karşılaşma oldu anlatamam. 5 dakika olsun konuştuk, hasret giderdik. Çok sevindiğim bir anı oldu.
  • Bu karşılaşma durumlarını, eski oda arkadaşım Engin sürekli yapıyor. Onun yanındayken durmadan eski arkadaşları görüyoruz. Tabii birlikte eski bir mazimiz olunca çoğu arkadaş da ortak oluyor. Geçen hafta İstanbul’dayım, cumartesi İstiklal’de o dehşet kalabalığın ortasında eski sıra arkadaşım Nur’u tanıdı. Ertesi gün grupça Bebek Starbucks’a dalmışız. Başka bir arkadaşla konuşurken Engin dürttü beni, “Bak Ceren burada!” dedi. Harbi, adam o kalabalıkta Ceren’i buldu. Pes! 😀
  • Dün sabah denize girdim. Bir iki kulaç atıyım dedim, yok, fena hamlaşmışım. Yine açıldım ama belli bir yüzme stilinden eser yok. İstanbul’da spora önem vermeliyim. Durum berbat!
  • Bu akşam dalga çıktı biraz. Hiç üşenmedim girdim. Çocukluğumdaki gibi salak salak dalgalarda hopladım, zıpladım. Çok rahatlatıcı bir aktivite, herkese tavsiye ederim.
  • Bu arada geçen hafta Savaş ve Barış’ı bitirmeyi başardım. Tolstoy gerçekten farklı bir yazar. Büyük olayları çok sıradan ama süslü yazmış. Çok etkilendim. Bu arada Napolyon’un Rusya seferi hakkında bayağı bilgi öğrendim. Zaten Paris’te Hotel des Invalides’te harekat planını görmüştüm. Çok acayip bir savaş!
Kategoriler:günlük

Kapanan Bir Döneme Dair

08/08/2010 1 yorum

İlk işyerim olan FİGES A.Ş.’den fiili olarak cuma günü ayrıldım. Resmi belgelere ise 13 Ağustos olarak geçecek. Resmiyeti bir kenara bırakırsak FİGES’te 1.5 yılı biraz geçkin bir süre çalışmış oldum.

Bu 1.5 yılın benim için kimi açılardan oldukça verimli olduğu kanısındayım. Sonlu elemanlara uygulamalı olarak ilk adım atışım burada oldu. Bu konuda, şu an için bildiklerimi FİGES’te beraber çalıştığım çalışma arkadaşlarıma borçlu olduğumu söyleyebilirim. Teker teker isim vermek çok mantıklı olmaz lakin değerli meslektaşım Serdar Güzel’in önemi benim için hep önde gelmiştir. Eminim, başta Serdar Abi olmak üzere diğer proje arkadaşlarımla gelecekte yolum kesişir. (Tabii bunların içinde Mehmet Sarı gibi eski çalışanlar da bulunmaktadır, unuttuğum sanılmasın.)

İş dışında FİGES’te öğrendiğim diğer önemli unsur ise, çalışma hayatını kavramam ve alışmam oldu. Bazılarınıza çok garip gelebilir lakin bu unsura çok önem vermekteyim. İş hayatının koşulları, alışkanlıkları, kötü tarafları (çok genel oldu ama kısa kesmek istedim). Bugün bir büyüğümle de bu konuyu konuştuk, 21. yüzyılda iş hayatının durumu, gelişimi ve bireye etkisi. Bence 20. yüzyılın ortalarından itibaren önem kazanmaya başlayan (60’larda ABD’deki durumu için Mad Men’i izlemenizi tavsiye ederim) ve yıllar geçtikçe dünyadaki önemi ve hatta tarihe etkisi giderek artan standart bir bireyin iş hayatı, bence bu yüzyıla yön verecek ana unsurlardan olacaktır. Bu açıdan, kendi sektöründe isim yapmış bir firma olan ve kurumsallaşma yolundaki adımları daha yeni atmaya başlayan bir şirkette iş yaşamını öğrenmek birçok açıdan eğitici oldu.

Başka bir kazancı da edindirdiği iş arkadaşları olmuştur. Bunlardan bazıları şimdiden kalıcı olmaya başlamıştır. Yine isim vermek abes kaçacağından kısa kesiyorum.

İşte bir dönem de böyle kapanmış oldu. Şimdi İstanbul’da yeni şirketim olan Hexagon Studio’da daha verimli, daha uzun ve en önemlisi daha başarılı bir dönem geçireceğime inanıyorum. Ama bundaki etkenlerden birinin FİGES’te edindiklerim olduğumu unutacağımı pek zannetmiyorum.

Kategoriler:günlük, hayat

Paris Notları – 3

  • Paris gezimin 4. gününü tamamen Louvre Müzesi’ne ayırdım. Herkesin bahsettiği üzere dehşet bir insan kalabalığına geziyor müzeyi. Hatta ilk girdiğimde ezileceğimi bile zannettim. Hele şu Uzak Doğulu turistler yok mu, her şeyi fotoğraflayıp kameraya almak istiyorlar. Sanki ömür boyu teker teker o resimlere bakacaklar. Öyle sinirler ki bir merdiven çıkıyordum, birden bir uğultu koptu, herkes durakladı. “N’oluyor?” diye başımı kaldırdım ki bir heykel görmüşler. Ya müzenin her tarafı öyle zaten, kaçık mısınız?
  • Louvre’a giriş bir piramidin altından gerçekleşiyor, filmlerde filan görmüşsünüzdür. Müzenin 3 kanadı var: Seine boyunca olan Denon kanadı, orta kısım Sully kanadı ve son olarak Richelieu kanadı. 3 katlı olan müze bu üç kanadın çeşitli kapılarıyla ve esas olarak piramidin altındaki giriş holüyle birleşiyor.
  • Ben Denon kanadıyla başladım çünkü Mona Lisa burada bulunuyor. Sabah ve en kalabalık zamanı olduğu için pek hoşlaşmadım. Kanadın 3. katı İtalyan ressamlarına ayrılmıştı. Sayısız resim vardı. Hepsini incelemek imkansız. Zaten o kalabalıkta yürürken bile yoruluyorsunuz, bırakın seyre dalmayı.
  • Mona Lisa’nın olduğu salon tam bir çılgınlık yeri. Resim (artık orijinal mi değil mi, bilemeyeceğim) güvenlik camıyla korunuyor, önünde de bir güvenlik şeridi var. Her iki yanda da birer görevli kalabalığı kontrol ediyor. Güvenlik şeridinin önünde de ben oradayken 50 kişi filan vardı. Resmi görebilmek için ayak uçlarımın üstünde yükselmek zorunda kaldım.
  • Müzenin her yerinden irili ufaklı yüzlerce oda var ve bunlar da eserlerle dolu. Mesela bir koridorda yürüyorsunuz, gözünüze ufak bir geçiş çarpıyor. Girdiğiniz zaman başka bir ressamın eserlerini görüyorsunuz. Böyle bir sürü oda var. Bunların iyi tarafı, tenha olmaları ve dinlenmek için kanapeler içermeleri. Yani kimsenin gözüne ilişmeden birkaç dakika dinlenebiliyorsunuz.
  • İlk 1.5 saat kalabalık beni o kadar yordu ki acıkmamama rağmen müzenin içinde yer alan Cafe Mollien’e oturdum. Biraz bir şeyler atıştırdım ve yazı yazdım.
  • Denon’un bodrum katındaki Mısır bölümü çok güzel. Sfenksler, lahitler, eşyalar filan bulunuyor.
  • Öğleden sonra Sully’yi daha rahat gezdim. Yine devasa resimler ve tarihi parçalar bulunuyordu. Bir salona girdim. Duvarlarına baştan başa resimler çizilmişti. Bazı odaların tavanlarında bile resim vardı. Görmek için yukarıya mutlaka bakmanız gerekiyor. Kısacası Louvre’un her yeri sanatla dolup taşıyor.
  • Richelieu da ise heykeller ve Kuzey Avrupa ressamları göze çarpıyor. Birkaç Vermeer ve Otto Dyck tablosu görenleri mest edebilir. Ayrıca 3. Napolyon’un mobilyaları da ilgi çekici.
  • Müzede kapalı tek bölüm İslam sanatları kısmıydı. 2011’de açılacakmış, duyurulur.
  • Louvre’u toplamda 10 saatte gezdim. Tenhayken gezmek kesinlikle daha doyurucu. O yüzden Richelieu kanadını gezerken daha fazla keyif aldım. Gideceklere tavsiyem çarşamba yada cuma günü ziyaret etmeleri çünkü bu günlerde 10’a kadar açık oluyor ve 5’ten sonrası çok rahat oluyor.
  • Çıkışta Louvre alışveriş merkezine girdim, sadece yemek için. Nispeten ucuz yemek yenilebiliyor.
  • Son tam günümü Orsay müzesine ayırdım. Aslında ayırmıştım çünkü o kadar kısa süreceğini tahmin edememiştim. 4 saatte müzeyi tamamladım.
  • Orsay aslında eski bir tren garıymış. Şimdiyse bir resim müzesi. Harika bir koleksiyonu var: Monet, Manet, Courbet, Van Gogh, Gaugin, Toulec ve benim daha duymadığım daha nicesi! Bazı resimleri dünyaca ünlü: Mesela Coubet’in ‘Dünyanın Merkezi’, yatan bir kadının vajinasını tüm görkemiyle gösterir (çok ünlü ve pahalı bir eserdir). Monet’in ‘Mavi Nilüferler’i, Van Gogh’un kendini kulaksız çizdiği portresi, Toulec’in ‘Dans Eden Kadın’ı zevkle görülebiliyor.
  • Orsay da ‘Suç ve Ceza’ özel sergisi de vardı. Suç hayatı hakkında bir sürü resim ve obje bulunuyordu. Giyotinden gerçek bir hapishane kapısına kadar oldukça provakatif bir sergiydi. Victor Hugo, Picasso, Andy Warhol, Gaugin gibi ünlü sanatçıların eserleri sergileniyordu. Aynı zamanda polis tutanakları ve olay yeri resimleri gibi çarpıcı detaylar da vardı.
  • Ayrıca 1800’lerin son çeyreğine bazı özel fotoğraflar da bu müzede bulunuyor.
  • Orsay’dan çıkınca Montmarte’ye uğrayayım dedim. Metroya giderken, çok hoş bir hediyelik eşya dükkanı buldum. Oyuncak araba şeklinde çoklu USB cihazı aldım mesela.
  • Montmarte’de hediyelik dükkanlar çok var. Oldukça da kalabalık bir semt ama ben hemen kaçmak istedim.
  • Sacre-Couer Kilisesi’ne çıktım. Beğendiğimi söyleyemem. Merdivenlerinde bolca turist atraksiyonları vardı. Hepsine uzaktan göz attım.
  • Ordan sonra da St. Germain Bulvarı boyunca yürüdüm. Güzeldi. Ünlü bir cafe olan Cafe de Flore’da oturup biraz kitap okudum. Yani entelliğim tuttu. İleriki masalardan birinde üç kişi hararetli bir halde Türkçe konuşuyordu.
  • Akşam son kez etrafta yürüdüm. Çok keyifli bir yürüyüştü. Havanın geç kararması çok hoş.
  • Son gün sadece havaalanına yolculuk ettim. Uçakta bir güzel hasta oldum. Ama gece 12 civarı Bursa’ya varabildim.
Kategoriler:günlük, gezi yazısı Etiketler:,

Paris Notları – 2

  • Paris’te hoşlandığım şeylerden biri, ara sokaklarda gezerken ilginç şeylerle karşılaşabilmeniz. Mesela Pantheon’dan Doğa Müzesi’ne giderken vitrini Cannes 2010 biletleriyle ve çeşitli sinemasal fotoğraflarla kaplanmış bir eczane gördüm.
  • Paris Doğa Müzesi harikulade bir yer. Yeryüzünde yaşayan çoğu canlının 1/1 maketinin bulunduğu 4 katlı bir bina. Balıklardan sürüngenlere, dinazorlardan dodo kuşuna muazzam bir koleksiyon var. Üstelik bazı maketler, kadavralardan yapılmış. Mesela bir boynuzlu balina vardı, şu an spesifik adını unuttum ama kadavradan öyle bir yapmışlar ki canlı gibiydi. Tabii ki her maketin Fransızca olarak uzun açıklamalar mevcuttu. Yani merak ettiğiniz bir hayvan hakkında detaylı bir malumat da edinebiliyordunuz.
  • Doğa Müzesi’nde hayran kaldığım bir detay da şuydu: Bir ilkokul sınıfı müzeye getirilmiş ve hocaları tarafından müzeye salıverilmiş. Çocuklar da istedikleri maketi seçerek onun resmini yapıyordu. Hayran kaldığım bir sahneydi.
  • Ardından Mason Müzesi’ne gideyim dedim ama gidemedim çünkü kapanmış!
  • Zafer Takı’na çıktım. Pek bir özelliği yok. Çok büyük bir yuvarlağın ortasında bulunan yüksek bir tak. Yuvarlak 12 ayrı caddeye bağlanacak kadar geniş. Takın tepesinden çevreyi görebiliyorsunuz.
  • Bu yuvarlağın bağlandığı caddelerden biri de dünyanın en ünlü bulvarlarından Champs Elysees Bulvarı. Bulvarın pek özelliği yok ama Bağdat Caddesi’nin çakma olduğunu anlıyorsunuz. İnanılmaz geniş kaldırımlar, cafeler, lüks restarauntlar, son moda mağazalar, caddede son model arabalar ve şık insanlar.
  • Bu bulvarın sonunda ortasında bir obelisk olan Concorde Meydanı bulunuyor. Meydan, gerçekten çok büyüktü. Onun devamında da geniş bir park vardı ki bu da Louvre’da son buluyor. Parkta iki büyük havuz bulunuyor, çevresi bedava sandelyelerle çevrili. Ben de biraz oturup yazı yazdım ki çok ferahlatıcı bir zamandı.
  • Ertesi gün ilk önce Notre Dame Ketadrali’ne gittim. Pek ilgimi çekmedi.
  • Hotel des Invelides’de 6 saat geçirdim. Adına aldanmayın, otel değil askeri müze kendileri. Şöyle söyleyeyim: Adamlar ilk çağdan günümüze kadar askeriye ile ilgili ne varsa koymuşlar. Silahlar, zırhlar, portreler, savaş taktikleri (kimileri 3 boyutlu), kısa belgeseller, 16 yüzyıllık siyasi tarih ki adım adım ve detaylı yazılmış. Tarihi seviyorsanız hayran kalmamak kaçınılmaz! Bir de Napolyon’un mezarı da burada!
  • Ardından Eyfel Kulesi’ne gittim. Bildiğiniz gibi kendileri. Çok ama çok kalabalık. 2. katına çıktım hatta ama keyif almadım.
Kategoriler:günlük, gezi yazısı Etiketler:,

Paris Notları

  • Paris’e her zaman gitmek istemiştim. Sebebi belirsiz. Sanırım filmlerde ve televizyonlarda gördüklerimden kaynaklandı.
  • Ama aslında Paris bir bahaneydi. Asıl amacım hiçbir tanıdığımın sesini bile duymadan, Türkçe konuşmadan birkaç gün geçirebilmekti. Yabancı bir memlekette amaçsızca yürümek, biraz yeni yer görme heyecanı, biraz da kültürümü arttırmak. Ve bunların hepsini gerçekleştirdim. Mutluyum.
  • İnsanın kafasını boşaltmasının değeri paha biçilemez!
  • Paris’e Pegasus Havayolları ile uçtum (ve geri uçtum). Ben beğendim. Fiyatı uygundu. Uçak fena değildi. Hizmet iyiydi. Uçak kalkmadan önceki video kaydı eğlenceliydi. Memnun kaldım. Ama bir arkadaşım iç hatların berbat olduğunu söyledi. Aklınızda olsun.
  • Hediyeler hariç tüm masrafım 1100 euro tuttu.
  • Toplamda 5 gece kaldım. 6-11 Haziran 2010 arası oradaydım. Gidiş ve dönüş günlere yalan oldu. Ama geri kalan 4 günde bayağı dolaştım.
  • St. Michel Bulvarı ile St. Germen Bulvarı kesiştiği kavşağın hemen yanında bulunan Rue de la Harpe caddesi üzerindeki Hotel du Levant’ta kaldım. Otel çok merkeziydi ki asıl seçme sebebim oydu. Paris’in sıfır noktası olan (tüm mesafeler buraya göre ölçülüyor) Notre Dame Kilisesi’ne yürüyerek sadece 3-4 dk. uzaklıktaydım.
  • Otel güzeldi. Odada buzdolabı, LCD, özel kasa dahil her şey vardı. Gayet kullanışlıydı. Otel görevlileri gayet güleryüzlüydü. Fiyata kahvaltı dahildi ki gayet güzeldi. Günlük fiyat 76 euro’ydu.
  • Uçaktan inince direkt metroyla tanışıyorsunuz. Paris metrosu çok kullanışlı. Her şey açık. Her istasyonda bilet için otomatlar var, bozuk para, banknot veya kredi kartı verebiliyorsunuz. Metro haritası aldıktan sonra İngilizce bilmeniz bile gereksiz. Sadece bineceğeniz metro hattı numarasını bilmeniz yeterli. Oklar sizi yönlendiriyor ki metro içi oldukça karışık ama bu kolaylık hiç problem çıkartmıyor.
  • Geldiğim ilk gün Fransa Sinematek’ine uğradım. Sinema müzesi hayal kırıklığına uğrattı beni. Birkaç sinema projeksiyonu hariç pek ilgi çekici objesi yok. Ama sinema öncesi dönem de Karagöz’ü de göstermesi şaşırtıcıydı. Başka bir katta set fotoğrafları sergisi vardı. 50’lere kadarki tüm üstatların set fotoğrafları sergileniyordu. Serginin Scorsese ve Gavras tarafından düzenlenmesi hoş bir detay. Gavras zaten Sinematek’in başkanı gerçi. Sinema tutkunları için ilginç bir ziyaret olur bence yine de.
  • İkinci gün önce Orta Çağ Müzesi’ne girdim. Çok sıradandı.
  • Ardından Pantheon’a girdim. 25 yaş altı kontejanından bedava girdim. Pantheon dev bir kabiristan. İlk katta dev resimler ve Foucoult Sarkacı temsili harici bir şey yok. Asıl olay alt katta. Victor Hugo, Alexandre Dumas, Jean Jacques Rousseau, Madame Curie, Braille (körler için alfabeyi yaratan kişi) gibi önemli şahsiyetlerin mezarları yer alıyor.
  • Foucoult Sarkacı’nı bilmeyenler için birazcık anlatayım. Bu ünlü deney 19. yüzyılın ortalarında ilk defa Pantheon’da gerçekleştirilmiştir. Bildiğiniz sarkaç, tepede tam orta kısma asılmış ve aşağıya salınmıltır. Sarkacın asla durmadığı gözlemlenmiştir. Bu da dünyanın yuvarlak olduğunun bir kanıtıdır.
Kategoriler:günlük, gezi yazısı Etiketler:,