Arşiv
Shame (Modern Toplumda Bireyin Yalnızlığı Üzerine)
Hafta sonu, uzun zamandır izlemek istediğim Shame‘e gittim. Steve McQueen’in ikinci filmi, ilk filmi Hunger gibi, oldukça provakatif ve modern toplumun açmazlarını deşen bir yapıda.
Filmin baş kişisi Brandon, New York-Manhattan’da oturan, yüksek maaşlı bir işe sahip biri. Yani dünyanın en hızlı kentinde yeterli maddi güce sahip. Ama o bir seks bağımlısı. Gece gündüz mastürbasyon yapan, (işteki de dahil) bilgisayarları porno içinde yüzen, fahişelere servet sayan biri. Brandon’un tek arkadaşı olarak patronunu görüyoruz ki onunla da ilişkisi maddiyata bağlı. Filmin başından beri onu ısrarla arayan kız kardeşini bile umursamıyor. Ta ki kendisi gelip onda zorla kalana dek. Böylece Brandon’un iş ve seks arasındaki çizgisel düzeni bozulmaya başlıyor.
Daha fazlasını oku…
Oscarlıklar 2012 – #3
Extremely Loud & Incredibly Close [Stephen Daldry – 2011]
Oscarların en sürpriz adayı olan bu film, çoğunlukla negatif yorumlara sahip. Açıkçası ben de etkilerinde kaldım ki, gayet kötü bir film bekliyordum. Oysa ki karşıma War Horse‘dan çok daha iyi bir melodram çıktı.
Ünlü 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden bir çocuğun, bu gerçekle yüzleşmesini ve çocukluktan ergenliğe adım atışını anlatıyor. Başka bir büyüme öyküsü anlayacağınız. Bu sefer büyümeyi tetikleyen olay ise babanın ölümünün getirdiği yalnızlık ve çaresizlik. Aslında 11 Eylül ile igili bir filmmiş izlenimi verse de pek o tarafa uğramıyor. Belki de filmin en yumuşak karnı da tam burası. 11 Eylül gibi çok önemli ve popüler bir olayı merkeze alır gibi yapıp aslında onu anlatmamak.
Daha fazlasını oku…
Notting Hill
Herkesin başucu nesneleri vardır. Kiminin kitaptır, kiminin dergi. Tahmin edebileceğiniz üzere benimkiler film ve iki tane: When Harry Met Sally… ve Notting Hill. Ne zaman çok üzülsem veya çok sevinsem mutlaka ikisinden birini seyrederim. Bugün de çok sevindirici bir haber aldım. Kapıdan girerken de dedim ki “Evet, bugün Notting Hill gecesi!”
1999 yapımı bu film, oldukça ana akımdan seyreden bir romantik-komedi. Tüm klişeleri başarıyla uyguladığı gibi, türün tüm trüklerine de sahip. Ama olay, bunları nasıl kullandığında yatıyor. Hakkını vermek lazım, senarist Richard Curtis çok iyi bir senarist olmasının yanında türü de çok iyi biliyor. Kendi yazdığı 1994 yapımı Four Weddings and a Funeral, zaten İngiliz romantik-komedilerini başlatan film, kendi çapında da çok iyidir. Ama Notting Hill‘in bambaşka bir çekiciliği var.
Daha fazlasını oku…
Peeping Tom (Röntgencilik ve Sanatta Kadınların Rolü Üzerine)
Yine uzun zamandır seyretmek isteyip de izleyemediğim bir film daha. Michael Powell’ın bu şaheseri, aslında çok daha bilinir olmalı, daha çok seyredilip tartışılmalı. Çünkü film; ele aldığı konuyla olsun, onu ele alış biçimiyle olsun ve sinema tarihindeki yeriyle olsun çok özel bir film. ‘Film çekmek’ eylemini bu derece deşip, ortaya film çekmenin kitabını yazan başka bir film galiba yok!
‘Peeping Tom’ terimi, İngilizce’de röntgenci manasına geliyor. Yaklaşık 1000 yıl önce, İngiltere’de yaşanan bir rivayete dayanıyor. Kasabanın hükümdarının karısı, halkın vergilerinin azaltılması için kocasıyla bir iddiaya giriyor. Kasabada çırılçıplak at sürerse, kocası vergileri azaltacağını söylüyor. Kadın da tüm halka içerde oturup dışarıya bakmamalarını salık vererek atı sürüyor, tamamen aryan halde. Ama kasabalıdan biri bir delikten kadını gözetliyor ve oracıkta kriz geçirip ölüyor. Hikaye, ne kadar gerçektir bilinmez ama röntgencilik konusunu tam 1000 yıl önce açması açısından önemli!
‘Röntgencilik’ gerçekten önemli bir mevzu. Meşru olmayan, suç sayılan ama alenen ve hatta yasal olarak herkesin yaptığı bir eylem. Mesela siz bir film seyrederken, aslında filmdeki insanların hayatını röntgenliyorsunuz. Bu, aslında tüm sanatlar için geçerli lakin sinemada daha ön planda. Çünkü siz karakterleri, yaşama alanlarında, doğal halleriyle gözlemliyorsunuz. Bu bir çeşit röntgenciliktir aslında. Başkalarının hayatlarını onların haberi olmadan belli bir süre izliyorsunuz. Hayatların kurgusal olması ve zaten film çekmek amacıyla kurgulanması, işi meşrulaştırsa da aslında seyirci, filmi seyrederek röntgenci tarafını yatıştırıyor.
Daha fazlasını oku…
Chasing Amy
Kevin Smith’in üçüncü ve şimdiye kadarki en iyi filmi olan Chasing Amy‘de Smith’in bizzat kendisinin oynadığı Silent Bob ilk defa ağzını açar ve sinema tarihindeki en acıklı hikayelerden birini anlatır:
” Bundan 3-4 yıl önce Amy diye bir kızla beraberdim. Büyük aşktı. Ayrılmaz ikiliydik. Aradan dört ay geçti. Salaklığım tuttu, eski erkek arkadaşını sordum ki oldukça salak bir hamledir. Öğrenmemek gerektiğini gayet bilsen de öğrenmek de zorundasındır, salakçadır vesselam. Neyse, anlatmaya başladı. Nasıl aşık olduklarını, nasıl birkaç yıl devam ettiğini, nasıl evde yaşadıklarını, annesinin beni nasıl daha çok sevdiğini, filan falan. Ben iyiydim ki bombayı patlattı. Bomba da şuydu: Öyle gözüküyor ki birkaç sefer, erkek arkadaşı yatağa birilerini getirmiş. Üçlü yani. Ben patladım. Yani ben böyle şeylere alışkın değilim. Gayet Katolik yetiştirildim. Diğer deyişle, oldukça garipsedim, tamam mı? Ve ona gürlemeye başladım: Çünkü hislerimle nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum, en iyisinin ona ‘sürtük’ demek olduğunu düşündüm ve kullanıldığını söyledim. Kan istiyordum, onu incitmek istiyordum. Ben, ‘Sorunun ne, Allah’ın belası?’ şeklindeydim. Ve o devamlı beni sakinleştirmeye çalışırdı, o zaman ve mekanda öyle olduğunu söylerdi, ama bunlardan dolayı özür de dilemeyecekti çünkü yaptığının yanlış olduğunu düşünmüyordu. ‘Gerçekten mi?’ dedim. Tam gözlerinin içine baktım ve bittiğini söyledim. Yürüdüm gittim. Ama hataydı. Ondan iğrenmiştim, korkmuştum. O an, kendimi küçük hissetmiştim, deneyimsiz hissetmiştim, ona hiçbir zaman yetemeyecektim veya onun gibi bir şeyler, anlıyor musun beni? Ama anlamadığım şey, onun umursamadığıydı. Öyle birini artık aramıyordu. Beni, Bob’u, arıyordu. Ama bunu anladığımda, çok geçti. Hayatına devam etmişti. Tek yapabildiğim, salakça bir onur numarası yapmaktı ki pişmanım. Çünkü o, tekti. Bunu şimdi biliyorum. Ama ben onu ittim. O günden beridir de hep Amy’nin peşindeyim.”
Bu 2 dakikalık monolog, filmin de özeti. Filmdeki olayların ve ne anlatmak istediğinin özeti. Film, adını bu hikayeden alsa da, Bob ile Amy’yi anlatmıyor tabii; Holden ile Alyssa’nın sıra dışı ilişkilerini anlatır.
Daha fazlasını oku…
2012 Oscar’a Doğru – 2
The Descendants [Alexander Payne – 2011]
İncelilki senaryoların yazar/yönetmeni Payne, yine hayatın içinden bir konuyla karşımızda. Yine kendine güvenmeyen, çevresindekileri tanıyamayan, hissizleşmiş bir ana karakter var. Yine filmi başlatan bir olayla karakter, kendine geliyor ve kendini bulmaya başlıyor. Bu sefer George Clooney’in yalın oyunuyla hayat bulan ana karakter, karısı komaya girince bazı şeylerin farkına varıyor ve onun yokluğunda hem kendisini hem de ailesini idame ettirmeye çalışıyor.
Sideways kadar kendimi yakın hissetmediğim ama duyarlılığına ve samimiyetine kayıtsız kalamadığım bir film olmuş. Her Payne filminde öne çıkan, ince bir senaryo ve başarılı performanslar bu sefer de var. Ama yılın en iyisi olacak kadar iyi mi derseniz, hayır derim. Payne filmlerine aşina olanlara, tanıdık gelecek sularda başarılı bir 2 saat vaat ediyor. Payne ile yeni tanışanlar ise hayran kalabilir ama acele etmesinler, Payne’in başyapıtına daha var. Daha fazlasını oku…
Sinema Sinema
Carnage [Roman Polanski – 2011]
Polanski’nin son filmi, bir tiyatro piyesi uyarlaması. Bu özelliğini sonuna kadar da hissettiriyor. Bana göre kötü bir özellik olsa da film açısından artıları da mevcut. İki yetişkin evli çiftin, çocuklarının kavgası yüzünden bir araya gelmesini ve ardından yaşananları anlatan film, esas olarak günümüz toplumunda sıkışmış bireyin içindeki kötülüğü açığa çıkarışını vurguluyor. Diyor ki, hiç kimse iyi aile çocuğu filan değildir, herkes gibi kötüdür. Tek mekan ustası Polanski’nin rahatlıkla kotardığı film, harika olmasa da, izlenip üzerinde tartışılması gereken filmlerden.
Martha Marcy May Marlene [Sean Durkin – 2011]
Geçen yılın favori bağımsızı olan bu film, muammalı senaryosu ve başarılı performanslarıyla ilgili hak ediyor. Bir genç kızın, bir tarikata girmesi ile oradan kaçıp ablasında normal hayata adapte olma sürecini anlatıyor. Bazı olaylrı bilerek muğlak bırakan yönetmen Durkin, en başta başroldeki Elizabeth Olsen’den güç alıyor. Ayrıca bağımsızların aranan ismi John Hawkes’ın da harika bir performans çıkardığı film; tarikatlar ve gündelik yaşam hakkında ciddi sorular soruyor. Seyredilmesi gerek!
Daha fazlasını oku…
The Breakfast Club
The Breakfast Club‘ı ilk defa izlediğim
günü hatırlıyorum. Kendimi kötü hissaettiğim bir gündü ve birden filmi açıp izlemeye başlamıştım. Film bittiğinde kendimi daha iyi hissediyordum. John Hughes bana dokunabilmeyi başarmıştı.
1984 yapımı bu gençlik filmi, bir cumartesi okulda cezaya (detention) kalan 5 öğrencinin o günü nasıl geçirdiklerini anlatıyor. Karakterler rahatlıklar karikatürize olabilecek tipte: Bir inek, bir sporcu, bir popüler kız, bir asi ve bir salaş kız.
Daha fazlasını oku…
Sinema Sinema #4
One Day
Anne Hartaway ve Jim Sturgess’li bu romantik film, kendini çok önemsemesinin kurbanı oluyor. Bir çiftin 20 yıllık inişli çıkışlı ilişkilerini göstermeye çalışan film, sonuçta hiçbir şey gösteremiyor. Bir-iki ufak gösterişi ve yerinde bir oyuncu kadrosu dışında gayet de sıkıcı. Oysa ki eldeki fırsat iyi değerlendirilse, tadından yenmeyebilirdi.
The Hangover Part II
İlk filmde, kahkaha atmaktan oturamayanlar, filmin orjinalliği ve sıra dışı küstahlılığını sevmişlerdi. Belki bekarlığa veda gecesi komedisi fikri çok orjinal değildi ama bunu bu kadar hesaplı ve hınzır yapana ilk defa rastlanıyordu. Öyle bir deneyimden sonra, aynı olayların Bangkok versiyonlarını izlemek komik olsa da aşağıcı. Çünkü ilk filmin zekasına hayran olanlar burada o zekanın pırıltısını göremiyor. Harrika bir yemeği belki defalarca yersiniz ama aynı tarife sahip olup farklı malzemeden yapılanı yemek istemezsiniz. Bunun adı dolandırıcılıktır çünkü!
Daha fazlasını oku…
2012 Oscar’a Doğru
Bu yılın boks temalı Oscar dramasına hoşgeldiniz. Bu sefer boks değil de MMA (Mixed Martial Arts) var ring içinde. Ring dışında da en koyusundan bir aile draması. Şöyle ki: Alkolik bir baba; onun öğretmenlik yapan, evli, bir kızı ölümcül hasta ve bu sebeple ringlere mecburen dönen büyük oğlu ile küçük yaşında annesiyle babadan ayrılmış, askerde kahramanlıklar yapmış, içi nefret dolu ve bu nedenle isteyerek ringlere dönen küçük oğlu.








Son Yorumlar