Arşiv

Posts Tagged ‘80’ler’

The Breakfast Club

The Breakfast Club‘ı ilk defa izlediğim günü hatırlıyorum. Kendimi kötü hissaettiğim bir gündü ve birden filmi açıp izlemeye başlamıştım. Film bittiğinde kendimi daha iyi hissediyordum. John Hughes bana dokunabilmeyi başarmıştı.

1984 yapımı bu gençlik filmi, bir cumartesi okulda cezaya (detention) kalan 5 öğrencinin o günü nasıl geçirdiklerini anlatıyor. Karakterler rahatlıklar karikatürize olabilecek tipte: Bir inek, bir sporcu, bir popüler kız, bir asi ve bir salaş kız.
Daha fazlasını oku…

Freaks and Geeks

Freaks and Geeks, 1999-2000 sezonunda ABD’de 18 bölüm halinde yayınlanmış bir dizi. Şu anda dizi, dünyanın her yerinde ‘kült’ mertebesinde. Zaten IMDB sitesinde de 9.6 ortalamaya sahip. Tabii insan, bu kadar beğenilen bir dizinin neden sadece 18 bölümde bittiğini soruyor hemen. Yanıtı basit: Yayınlandığında beğenilmemesi. Zamanla değeri biliniyor. Mesela, yine ABD’de yayınlanan TV Guide dergisi ancak 2004’te diziyi, Tüm Zamanların En Kült Dizileri Listesi’ne dahil ediyor.

Freaks and Geeks’in (F&R) Türkçe karşılığı ‘Ucubeler ve İnekler’. Buradaki ‘inek’ kelimesi mecazi anlamda kullanılıyor, çalışkan ve asosyal öğrenci manasında. Dizinin adı, mantığını gayet güzel betimliyor. Normal bir lise dizisi değil F&R. Dünyanın her lisesinde var olan iki grubu anlatıyor; dersleri eken, her türlü tütün vb maddelerini kullanan, rock dinleyen ama diğerleriyle alakası olmayanlar ve çalışkan ama kendi aralarında takılan, bilgisayar tutkunu, asosyal, dalga geçilenler. Birinci grubun temsilcileri Daniel, Kim, Nick ve Ken, lise 3’e gidiyorlar. İneklerse Sam, Bill ve Neal, onlar liseye daha yeni başlıyorlar. Bu arada önemli bir unsuru unuttuk: Dizi günümüzde değil, 1980’de geçiyor. (Bu tercihin önemine değineceğim.) Dizi aslında Weir ailesinin çocuklarını anlatıyor, Lindsay ve Sam’i. Sam, zaten inekler grubunda. Dizi, Lindsay’in o zamana kadar dahil olduğu inekler grubundan sıkılıp ucubelerle arkadaş oluşuyla başlıyor. Okulun matematik kulübünün başı olan Lindsay, Lise 3’e başlarken her şeyi bırakıp Daniel’in grubuna giriyor.

Dizi ilerledikçe Lindsay’in yavaş yavaş gruba adapte oluşunu izliyoruz. Ama Lindsay derslerine de çalışarak, grupta farklı bir kişilik oluyor. Öte yandan Sam ve arkadaşları, yeni okullarına alışmaya çalışıyor. Bir taraftan büyümenin genel sorunları, bir taraftan okuldaki budalalar (bullies) her birini fazlasıyla terletiyor. Ayrıca Sam ve Lindsay’in evebyenleriyle ilişkileri de dizinin farklı bir unsuru. Babanın yarı tutucu yarı özgürlükçü yapısı, annenin hafif çılgın bir ev hanımı oluşu diziye farklı bir tat katıyor.

Senaryo, lisenin belli başlı tiplerinin ve olaylarının hepsini barındırıyor. Ama diğer dizilerden farkı, bu unsurlara oldukça gerçekçi yaklaşması. Mesela ponpon kızlar çok popüler yine ve Sam bunlardan birine aşık oluyor. Ama gün gelip de çıkmaya başladığında hiçbir ortak yönünün olmadığını anlıyor, diğer deyişle kızın ne kadar boş olduğunu görüyor. Diğer bir örnekse yine Sam’in arkadaşlarından Gordon. Sınıfın en şişman ve en kötü kokan öğrencisi ama Sam, onu tanıyınca ne kadar farklı olduğunu anlıyor. Yine Millie başka bir örnek: Lindsay’in çocukluk arkadaşı olan Millie, her hafta kiliseye giden, çirkin, fazlasıyla inek bir tip ama Lindsay’in her zaman yanında yer alıyor, en kötü anlarında bile. Mesela bir bölümde Lindsay uyuşturucu deniyor ve bebek bakıcılığı yapması gerektiğini fark ediyor ve Millie hem bebeğe hem Lindsay’e bakıyor.

Yazının başlarında en önemli unsurlardan birinin dizinin 1980’de geçmesi olduğunu belirtmiştim. 1980 ve ardından gelen 10 yıl, bence çok önemli bir zaman dilimi. Dünyada her bakımdan değişikler boy gösteriyor. Mesela ilk bilgisayar oyunları çıkıyor. Dizinin bir bölümünde Sam ve Neal babalarından Atari almasını rica ediyorlar. Yine Pink Floyd, Queen ve Led Zeppelin’in zirvede olduğu yıllar. Ses kaydında, diyaloglarda ve kıyafetlerde dönemin etkisi hissediliyor. Sonra punk kültürü, disco kültürünün izdüşümleri; Star Wars etkileri (daha 5. film yeni gösterime girmiş), FRP’nin ortaya çıkışı, Steve Martin geyikleri dizide yerlerini buluyor. Tabii ki politika da var, az olsa. Okula Baba Bush’un gelmesi ve Lindsay’in efsane sorusunu sorması yüzlerde hoş bir tebessüme sebep oluyor.

Biraz da karakterlere girelim, bahaneyle oyuncularına değiniriz. Baş karakter Lindsay zeki, çalışkan ama her genç gibi kafası karışık, her şeyi denemek isteyen, mantığa boş vermek isteyen biri. Lindsay’i canlandıran Linda Cardellini, dizide çok iyi, karakterine çok uyum gösteriyor. Ama diziden sonra Scooby Doo haricinde kayda değer bir işi yok. Daniel, ucube tayfasının başı. Derslerden hep kalan, kopya çekmede usta olan, külüstür arabasıyla gezen bir tip. Lindsay’e hep arka çıkan o oluyor, aslında yalnız biri olduğu ortaya çıkıyor. James Franco, Daniel karakteriyle özdeşleşiyor. Franco, şu an Hollywood’un starlarından. Nick karakteri davul hayranı, baterist olmak için her şeyini verebilecek biri. Derslere pek kafası basmıyor ama kötü de değil, otoriter babasıyla uğraşıyor ve Lindsay’e fena halde aşık oluyor. Jason Segel şu an How I Met Your Mother’daki Marshall olarak tanınıyor. Daniel’in sevgilisi Kim, tam bir çatlak; onu oynayan ise Busy Philips (Dawson’s Creek’in çatlak Audrey’i). Şimdilerde Knocked Up, Pineapple Express ve Super Bad ile iyice yıldızlaşan Seth Rogen ise pek sesini çıkarmayan Ken rolünde.

İnek tayfasına gelirsek: Sam, gayet normal bir çocuk ama çelimsizliğin dezavantajlarıyla cebelleşiyor. Bu arada ponpon kız Cindy’ye aşık ama uzun süre açılamıyor. Bill ‘geek’ kelimesinin sözlük karşılığı resmen. İnce, uzun, çelimsiz, kocaman gözlüklü, diş teli takıyor ve sürüyle prensibi var. Mesela koyu bir Dallas hastası. Martin Starr Bill rolünde harika bence. Neal içlerindeki en garipleri. Hem inek hem de züppe. Bilbo Baggins’e fena halde benziyor, kızların peşinde oldukça saçmalıyor, havalı görünmeye çalışıyor, ne yapsa boşa çıkıyor (Şişe Döndürmece’deki başarısı göz dolduruyor!). Konuk oyuncularda ise Ben Stiller, Leslie Mann, Jason Schwartzman ve Dave Allen’e (Mr. Rosso tiplemesi efsane) dikkat etmenizi öneririm.

Kamera arkası da fena değil ayrıca. Dizinin yaratıcılarından Judd Apatow, Knocked Up sonrası Hollywood’un popüler yapımcı/yönetmeni oldu. Dizideki çoğu oyuncu hala Apatow’un favorileri (James Franco, Seth Rogen, Martin Starr). Dizinin görüntü yönetmenlerinden Bill Pope, Matrix’in de görüntülerinden sorumluydu. Müzikleri yapan Michael Andrews ise Donnie Darko’nun müziklerini yaptı sonra ve ‘Mad World’ de ona ait.

En sona ise diyalogları bıraktım. Her bölümde birkaç bomba diyalog bulabilirsiniz ve bunlar sizi yerlere yatırabilir. Benim 2-3 dakikalık krizlerim oldu dizi boyunca. Şimdi yazsam çok yer tutacağından sizi ilgili sitelere davet ediyorum.

Şimdi ise güzel bir özetleyelim: F&R gerçekle neredeyse kesişecek kadar yakın bir lise dizisi. Diğer gençlik dizilerinde (Dawson’s Creek, O.C., vb.) gördüğünüz klişelere burada yer yok. İkinci olarak, yaratıcı ekibi izlenilesi bir dizi çekmiş. Üç, oyuncular kasıntı değil. Dört, 80’leri çok güzel anlatıyor, neredeyse yaşatıyor. Daha ne olsun, ey izleyici!

Kategoriler:dizi Etiketler:,

Sinemada 80’ler

80’ler garip bir dönem. Tam bir arada kalmışlık abidesi. Ne bilgisayar çağında, ne mektup. Klasik zevkler hızla evrimleşiyor. 70’lerin politik ve biraz da müzikal mirasıyla daha zinde bir dönem yaşanıyor. Soğuk Savaş’ın son demlerini yaşamasıyla kapitalizm hızla yükselişe geçiyor ve bu, her alanda kendini hissettirmeye başlıyor. Politik anlamda Bush-Thatcher dönemi başlarken (Türkiye’de de Özal dönemi), ticari anlamda çok uluslu şirketler giderek yayılıyor. Dünya daha da küçülüyor ama bu değişimin sancıları da geliyor. MTV ilk klibi yayınlarken, CNN 24 saat haber vermeye başlıyor. Bilgisayar gündelik hayata ilk adımlarını atıyor (Çok şükür ki Bill Gates daha küçük!), atari salonları ve Commodore 64’ler fırtınalar estiriyor. Rock giderek trash metale dönüşürken, siyahi bir çocuk popun ilahına dönüşüyor. Tabii ki de moda! Deri ceketler, Harley Davidsonlar, ince kravatlar, vatkalı döpiyesler, çılgınca saç modelleri, Lambada etekleri.

Bütün bu saydıklarım, 80’ler sinemasında kendine yer ediniyor. Çünkü o da arada kalmışlığın derdini yaşıyor. Punk ve videoklip etkisi yavaş yavaş hissedilmeye başlanıyor. 70’lerin sağlam yönetmenleri bireyselleşmeye başlıyor. Auteur kavramı yeniden hortluyor. Stephen King uyarlamaları alıyor başını gidiyor. Teknolojinin gelişmesiyle kameralar küçülüyor ve ev yapımları büyük ekrana yansımaya başlıyor.

İşte kimilerinin kendi ruhu olmadığını söyleyip yok saydıkları, kimilerinde hasta oldukları bir dönem 80’ler. Çoğu kimse yok saysa da, 80’leri çok özlediğimiz bir gerçek. 80’lerin tüm popüler ikonları hayatımıza yeniden girmeye başladı. En son Ninja Turtles ve Transformers’ı tekrar aramızda gördük. İçinde bulunduğumuz zamanı anlayabilmek en iyisinin 80’lere bakmak olduğunu düşündüm ben de, o yüzden bir çırpıda 80’ler turumuza başlayalım. Bu yazıda sadece Hollywood sineması üzerine duracağımızı da belirtelim.

Tabii ki 80’leri anlamak için öncelikle 70’lere bir göz atsak fena olmaz. 70’ler, sağlam filmler yapan, klasik Hollywood’u okumuş yutmuş bir yönetmen kuşağıyla başladı. Bazılarının ‘Sakallılar’ dedikleri bu grup, bence asıl üretkenliklerini 80’lerde vereceklerdi, halbuki başyapıtlarını 70’lerde armağan edeceklerdi. Spielberg Jaws ile popüler sinemaya yeni bir açı getirirken, Scorsese Mean Streets ve Taxi Driver ile sokağa inecekti. De Palma, daha Tarantino çocukken kopya çekmenin başyapıtını çekecekti: Carrie. Coppola arka arkaya efsane filmler çekip Apocalypse Now ile başyapıt çekerek nasıl batırılır, gösterecekti. Nick daha çocukken babası John Cassavetes bağımsız sinemanın ilk örneklerini verecekti. Sergio Leone spagghetti western çekmekten yorulacak ama Clint Eastwood yorulmayacaktı. George Lucas ise Star Wars ile ‘blockbuster’ kelimesini yaratacak, paranın sadece gişeden kazanılmadığını anlayacaktı.

Böylece 80’lere girildi. Yukarıda saydığım tüm yönetmenler, ilginçtir, 70’lerdeki filmlerini tekrarlamadılar, bambaşka işlere imza attılar. Mesela Coppola Apocalypse Now sonrası batınca iki tane gençlik filmi çekti ve bu filmler gerek kadroları gerek içeriğiyle efsaneye dönüştü, ama bu filmlere sonra değineceğim. Ardından Cotton Club ile caza dair en özel filmi yaptı. Spielberg yüreğinin sesini dinledi ve en kişisel projesini beyazperdeye aktardı: E.T. Sonuç başka bir efsaneydi, ortalık “iiiiiiiiiiiiii……tiiiiiiiiiiiii……..” diye dolaşan tiplerle doldu. Ardından ise benim favori Spielberg filmim Color Purple geldi. Scorsese önce Raging Bull ile 70’lere devam etse de ardından sıkı Scorsese hayranları hariç kimsenin izlemediği ama bence The Departed’a beş basan After Hours’u çekti. Lucas Star Wars efsanesini tamamladı, ortalık Jedi’den geçilmedi; arada da Spielberg ile Indiana Jones efsanesini yaratıp arkeolojik dedektif türünü açtılar. De Palma sinemaya iki sağlam tür filmi hediye etti ki hala taklit edilemiyor: Scarface ve The Untouchables. Leone ise 20 yıllık projesini sonunda hayata geçirecekti: Once Upon Time in America. Tıpkı okyanusun öteki tarafında son başyapıtı Fanny och Alexander’ı çeken Bergman ile öbür yakada aynı durumda olup Ran’ı çeken Kurusowa gibi.

Eskinin yönetmenleri alıp başını giderken yeni nesil kendine yavaş da olsa yer açmaya başlıyordu. Yeni türler de ortaya çıkmaya başlıyordu. Mesela 70’lerin sonlarında erken dönem ürünlerini veren gençlik korku (slasher) filmleri gibi. Bu türde genelde bir grup gencin başına musallat olan sapık ya da deli seri katili izliyorduk ve her nedense sadece bakire kızlar hayatta kalıyordu (Katolik propagandasının bu kadarı!). Halloween, Nightmare on Elm Street ve Friday the 13th en popülerleri olacak ve sürüsüne bereket devam filmleri çekilecekti. Diğer yandan ucuz duran zombi filmleri kıymete binecekti ve onların yönetmenleri sonradan 100 milyon dolarlık bütçelerle çalışacaklardı. Evet, Sam Raimi ve Peter Jackson’dan söz ediyoruz. Yeni yeni gelişmeye başlayan özel efekt piyasası ilk başyapıtlarını verecekti: Terminator 2: The Judgment Day’deki T100 veya Ghostbusters’ın şekil hayaletleri gerçekten görülmeye değerdi. Daha piyasada Pixar yokken Disney The Beauty and the Beast ile kaliteli animasyonların ilkine imza atacak, 90’lardaki animasyon patlamasının sinyallerini verecekti.

Hal böyleyken bir tür var ki 80’lerde altın çağını yaşayacaktı: Bu yıllarda çekilen gençlik filmleri hemen her açıdan çok önemli unsurlar içerir. Öncelikle, gençlere oldukça gerçekçi yaklaşır ve onların ruhunu perdeye yansıtır. Tabii bunu yaparken dönemi analiz eder. 80’lerin müziği, modası, argosu, sokak kültürü ve hatta politikası gözler önüne serilir. İkincisi, bu filmlerde görünen genç oyuncular 90’lar ve 2000’lerde birer yıldıza dönüştüler. Mesela Matt Dillon, Demi Moore, Tom Cruise, Kiefer Sutherland, John Cusack, Matthew Broderick, vs. Bu filmlerin teknik kadrosundakiler de ileride önemli işlere imza atacaklardı. Dönemin flaş yönetmen ve senaristi John Hughes’tu. Halen daha onun filmleri kadar gençleri yakalayan filmler yapıldığına inanmıyorum. Breakfast Club bu türün başyapıtı olup herkesin içinde bir şeyler bulacağı bir filmdir. Ayrıca Pretty In Pink, Sixteen Candles, Ferris Bueller’s Day Off (enfes bir okulu kırma filmidir) ve Weird Science dönemin ve türün tüm özelliklerini taşıyan özel filmlerdir. Ayrıca Coppola’nın çektiği efsanevi gençlik filmleri The Outsiders ve Rumble Fish birer başyapıttır. Arka arkaya çekilip kadrosunda Matt Dillon, Diane Lane, Mickey Rourke, Dennis Hopper, Tom Cruise, Nicolas Cage, Laurence Fishburne gibi starları barındıran bu filmler basit ama çok katmanlı filmlerdir. Ayrıca Rob Reiner’ın çektiği Stephen King uyarlaması Stand By Me katıksız bir arkadaşlık filmidir. Yine döneme ait olan gençlik müzikalleri ise başka bir rüzgardır. Patrick Swayze ve Kevin Bacon’un genç kızların kalbini fethedip müzik kültürüne efsanevi şarkılar armağan ettiği filmlerdir: Flashdance, Dirty Dancing ve Footloose en iyileridir.
Bu arada modern romantik komediler ilk ve en sağlam örneklerini veriyordu: Meg Ryan-Billy Crystal ikilisinin When Harry Met Sally’si, Julia Roberts ve Richard Gere’yi ilk defa bir araya getiren Pretty Woman ve John Cusack’ın efsane repliği “I gave her my heart and she gave me a pen!”i söylediği Say Anything.

Bilimkurgu sineması ise artan özel efektlerle yükselişini yaşıyordu. Terminator serisi, Alien serisi, felsefik tür karması Blade Runner. Bu arada David Lynch ve David Cronenberg ilk başyapıtlarını şiddet ve cinselliği iç içe geçirerek veriyordu ki Videodrome ve Blue Velvet döneminin çok ilerisindeydi.

Ticari sinemada ise kanki-zıt ikililer çok para yapıyordu. Eddie Murphy-Nick Nolte 48 Hours, Mel Gibson ile Danny Glover Lethal Weapon ortalığı dağıtıyordu. Bruce Willis Die Hard ile maceraya daha yeni başlıyordu. Eddie Murphy’nin asi polisi ile Steve Martin’in salak karakteri pek popülerdi. Police Academy serisi daha Türkiye’ye gelmemişti ama Amerika’yı sallıyordu. Tom Cruise ve Rob Lowe kızların sevgilisiydi. Top Gun’dan sonra nedense herkes deri ceketle motorsiklet sürerek kızlara hava atıyordu.

Son olarak savaş filmleri pek maçoydu. Stallone ve Schwarzanegger sulu zırtlak savaş filmleri yapsa da Oliver Stone Platoon, Alan Parker Birdy ve Kubrick Full Metal Jacket ile ortalığı birbirine katıp, barışı haykırıyorlardı.
Okuduğunuzda günümüzle bir sürü paralellik olduğunu fark etmişsinizdir. Mesela yazının yazıldığı hafta gösterime giren Superbad, 80’ler gençlik filmlerine çok şey borçlu. Keza geçtiğimiz yaz gişe rekorları kıran Rush Hour 3 80’lerin kalıplarını kullanıyordu. Bunun gibi sayısız örnek bulabilir. Baksanıza Stallone yine Rambo-Rocky serilerine döndü. Suç filmleri yine moda olurken (önümüzdeki aylarda başta American Gangster olmak üzere bolca göreceğiz.) gençlik müzikalleri yine çekilmeye başlandı (Across the Universe ve yakında izleyeceğimiz ABBA müzikali), bağımsız filmler ise kendi sektörlerini yaratıyor. Hal böyleyken 80’leri şükranla anmak kaçınılmaz.

Belki de içimizdeki çocukla ilgilidir 80’lere duyulan özlem. Daha internetin, cep telefonunun olmadığı naif yıllardı onlar. Belki de o yüzden Donnie Darko kendi çapında bir hit oldu yada aynı sebepten o yılların çizgi filmleri, çizgi romanları yeniden popüler oluyor. İşte bu saydıklarım için 80’ler bizim kuşağımız içi apayrı bir mana taşıyor ve hep de taşıyacak.

Kategoriler:popüler, sinema, tarih Etiketler: