2012 Oscar’a Doğru

Warrior

Bu yılın boks temalı Oscar dramasına hoşgeldiniz. Bu sefer boks değil de MMA (Mixed Martial Arts) var ring içinde. Ring dışında da en koyusundan bir aile draması. Şöyle ki: Alkolik bir baba; onun öğretmenlik yapan, evli, bir kızı ölümcül hasta ve bu sebeple ringlere mecburen dönen büyük oğlu ile küçük yaşında annesiyle babadan ayrılmış, askerde kahramanlıklar yapmış, içi nefret dolu ve bu nedenle isteyerek ringlere dönen küçük oğlu.

Aslında her şeyi az çok belli ama izlemesi çok keyifli bir dövüş draması. Oyunculuk dallarında ödülleri zorlaması muhtemel. Nick Nolte Oscar’ı bile kapabilir!

Moneyball 

Ülkemizde Kazanmanın Sanatı adıyla gösterime giren film, en alasından Oscar draması. Basketbolu merkeze alan bir kazanma öyküsü. Yalnız bu sefer maçlar önem teşkil etmiyor, tipik “İnandık ve başardık!” geyiği yok. Onun yerine “Sistemli çalıştık ve başardık!” geyiği var. Yerse!

2002-2003 döneminde yaşanan gerçek bir olaydan uyarlanan ve performansa göre değil de istatistiğe dayalı takım kuran bir beyzbol genel menajeri ile onun ekonomi mezunu yardımcısını merkeze alıyor. Amaç, az parayla, en mantıklı oyuncuları seçip başarılı olmak. Bunun için klasik ama muntazam bir senaryoya sahip. Tüm dünyadaki eleştirmenler de bu senaryoyu övüyor. Tıpkı geçen yıl Oscar’ı kaptığı The Social Network‘de olduğu gibi matematiksel olarak kusursuz ama heyecansız bir senaryo yazmış Aaron Sorkin. Yanında da başka bir Oscarlı senarist Steve Zaillan var. Oscar adayı olmaları kesin. Bunun yanında Brad Pitt oyunculuk ve film (yapımcı da Pitt çünkü) dalında, Bennett Miller yönetmenlik dalında adaylık kapacaklar gibi gözüküyor.

Bana çok heyecansız geldi ve açıkçası beğenmedim. Ama bu filmlerin alıcısı boldur.

The Ides of March

Öncelikle filmin adından başlayalım: ‘The Ides of March’ kalıbı, martın 15’i demek. Bu tarihin tarihsel önemi ise Jül Sezar’ın bu gün ölmüş olması yada Jül Sezar’ın Brütüs’e “Sen de mi Brütüs?” dediği gün olması.

The Ides of March, politik bir drama. George Clooney’in oynadığı başkan adayının kampanyasında ikinci adam olan Stephen’ın (Ryan Gosling) kampanya sürecinde başından geçen olayları anlatıyor. Film, piyes uyarlaması olmasının avantajını sağlam bir senaryoyla sağlıyor. Clooney’in olağan ama sağlam rejisi ise filmin diğer bir artısı. Filmin esas kozu ise oyuncuları: Clooney ve Gosling’e Philip Seymour Hoffman (Moneyball‘daki gereksiz karakterinin acısını çıkarıyor Hoffman), Evan Rachel Wood (favori aktrislerimden ve yeni çok başarılı), Merisa Tomei ve Paul Giametti eşlik ediyor.

Film, amacına ulaşıyor diyebiliriz. Demokratik yönetimlerdeki çürükleri, onların nasıl hasır altı edildiği ve ortalıkta dönen yalanları anlatmakta başarılı. Zeki yazılmış ve planlanmış sahnelerle meramını aktarıyor. Replikleri de bir o kadar can alıcı. Mesela film şu cümleyle başlıyor: “Ben ne Hrıstiyanım, ne ateist, ne Yahudi, ne de Müslüman. Ben sadece demokrasiye inanıyorum.” Ya da en can alıcı sahnede şöyle bir replik geçiyor: “Politikada tek kural vardır: Yalan söyleyebilirsin, hile yapabilirsin, savaş çıkartabilirsin ama bir stajyeri sikemezsin!”

İzlenmesi gereken, üzerine düşünülmesi gereken ama üzerinde çok durulmayacak bir film.

50/50

Kanser üzerine bir dram-komedi olan 50/50, gücünü samimiyetinden alıyor. Senarist Will Reiser’ın kendi hikayesinden uyarladığı senaryo, çok gerçek ve içten. Sizi hemen içinize alıyor, bir daha da bırakmıyor. Üstelik ne kadar üzücü bir konuya sahip olsa da ve ağlatsa da (ben ağladım açıkçası) güldürmeyi ve sizi inandırmayı başarıyor.

Bunda Jonathan Levine’in sakin rejisi ve gayet uyumlu performanslar etkili oluyor. Seth Rogen’ın gerçek hayattan sonra bir daha en iyi arkadaşı oynaması (Rogen, Reiser kanserken onun yanındaymış her an), Anjelica Huston’un panik anne performansı ve Anna Kendrick’in acemi psikologtaki şirinliği filme nefes aldıran unsurlar. Tabii Joseph Gordon-Levitt’in soğukkanlı başrol performansı da önemli bir unsur.

Yıl içinde izlenebilecek en iyi dramlardan. Beni hem ağlattı hem güldürdü. Bunu gerçekten çok az film yapabilmiştir bana.

Le Gamin au Vélo (The Kid With a Bike)

Dardenne Kardeşleri daha önce hiç izlemediğimi itiraf etmeliyim. Son yıllarda Avrupa’nın yıldız yönetmenlerden olan bu iki kardeş, nedense bana çekici gelmiyordu. Ama bu yıl Cannes’da Bir Zamanlar Anadolu’da ile Jüri Büyük Ödülü’nü paylaşınca izlemek farz oldu.

Yetimhanedeki öfkeli bir çocuğun hayatı gibi gayet sıradan bir konu oldukça sert ve kusursuz bir filme imza atan Kardeşler, her türlü övgüyü hak ediyor. Başta ilgi çekmeyecek bir konuyu, bırakın sıkmayı, soluksuz izleten bu garip film, yılın en iyilerinden!

Elle S’appelait Sarah (Sarah’s Key)

Ödül sezonunda ne kadar kendine yer bulur bilinmez ama, Fransızların kendi yaralarını kaşıdığı bu film, ajitasyona meyletse de bahsedilmeyi hak ediyor.

2. Dünya Savaşı’nda kendi içlerinde yahudileri kamplara gönderen Fransızları izliyoruz. Hem savaş yıllarında bir anda aklına gelen bir kararın sonuçlarını ömrü boyunca çekecek olan bir kızı, hem de günümüzde o kızı araştıran Amerika asıllı bir gazeteciyi parallel kurguda izliyoruz. Gördüklerimiz her Yahudi kampı filmi gibi içler acısı ve yürek burkucu. Kristen Scott Thomas’ın her zamanki gibi kendi adadığı bir performansı izlediğimiz film, bu türü sevenleri hayal kırıklığına uğratmıyor.

The Debt

John Madden’in son filmi politik soslu bir aksiyon. 60’larda Mossad ajanı biri kadın üç kişinin Doğu Berlin’e gelip soykırıma karışmış bir Alman doktorunu kaçırma girişimlerini ve yıllar sonra aynı üç kişinin bu maceranın sonuçlarıyla yüzleşmelerini anlatıyor.

Kadro çok iyi: Genç ajanlarda Marton Csokas, (2011’in en iyi çıkışını yapan) Jessica Chastain ve Sam Worthington gayet iyiler. Alman doktor da Jesper Christensen de başarılı. Ama asıl yaşlı ajanlar Helen Mirren, Tom Wilkinson ve Ciaran Hinds filme damgasını vuruyor.

Senaryo da Matthew Vaughn ve Jane Goldman (bkz. Kick-Ass ve X-Men: The First Class) imzası görmek şaşırtıcı ve hoş. Yapımcı olarak da Di Caprio abimiz var.

Seyri oldukça yüksek ve sürükleyici bir film. İzlemeye değiyor.

The Help

Renk ırkçılığı temalı dramlar başka bir Oscar gözdesidir. Amerika hala günahını tam çıkartamadığından (belki de çıkarmak istemediğinden) bu filmler hep çekilecek.

Bu sefer de, mazbut bir Güney kasabasında hep hizmetçilik yapmış siyahi kadınların çilesini ve onlara kulak veren bir beyaz kadını izliyoruz. Sağlam senaryosu filmin esas artısı, ödül sezonunda adaylık kapabilir. Ama oyuncu kadrosu esas öne çıkan artısı. Birden fazla kadın oyuncusu aynı dalda birbirine rakip olabilir. Mesela Emma Stone, Viola Davis, Jessica Chastain ve Octavia Spencer bolca ödül töreni gezebilir.

Tavsiyem The Color Purple‘ı izlemenizdir ama yılın bolca anılacak bu filmini de izlemek size zaman kaybettirmez.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Şubat 12, 2012, 11:29 pm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: