Başlangıç > başyapıt, film eleştirisi, klasik > The Breakfast Club

The Breakfast Club

The Breakfast Club‘ı ilk defa izlediğim günü hatırlıyorum. Kendimi kötü hissaettiğim bir gündü ve birden filmi açıp izlemeye başlamıştım. Film bittiğinde kendimi daha iyi hissediyordum. John Hughes bana dokunabilmeyi başarmıştı.

1984 yapımı bu gençlik filmi, bir cumartesi okulda cezaya (detention) kalan 5 öğrencinin o günü nasıl geçirdiklerini anlatıyor. Karakterler rahatlıklar karikatürize olabilecek tipte: Bir inek, bir sporcu, bir popüler kız, bir asi ve bir salaş kız.

John Hughes’un önemi, bu karakterlere gerçeklik aşılamasında yatıyor. Okulda görseniz garipsemeyeceğiniz kadar hayatın içindeler. Filmin, sinemadaki önemi de burada yatıyor. Hughes, sinema tarihinde ilk defa gençlere gerçek karakterler olarak yaklaşıyo. Onların sorunlarını, düşlerini, hislerini abartmadan, yukarıdan bakmadan anlatıyor. İşte bu yüzden de, liseye gitmiş herkesin içindeki bir yere dokunuyor. Bu evrensel durum da, The Breakfast Club‘ı önemli filmler arasına taşıyor.

Lisede ben tipik bir inektim. Yine filmlere tutku duyardım ama pek sosyal olduğum söylenemezdi. Bugün The Breakfast Club‘ı bir daha izlediğimde, bana lise sıralarını yine anımsattı. Anthony Michael Hall’un oynadığı Brian gibi ne ufak sorunlar üzerinde kafa yorduğumu hatıladım, hayata ne kadar sığ baktığımı gördüm. Ama diğer taraftan o sıraların bugünlerim için nasıl basamak oluşturduğunu gördüm.  O yıllarda verdiğim kararları hala uyguluyorum, bazı düşüncelerim hala aynı. Çünkü yetişkinliğe adım attığınız ergenlik dönemi, sizin yetişkinliğinizin temelini oluşturan dönem ayrıca.

Filmde bunu vurgulayan çok önemli sahneler var. Bunlardan birinde asi çocuk Bender, önce Brian’ın evebyenlerini, sonra da kendi evebyenlerini taklit ediyor. Evebyen kurumuna karşı duyduğu nefret çok aşikar. Hemen ardından sporcu karakterimiz Andrew, hiçbirinin evebyenlerinden hoşnut olmadığını belirtiyor. Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde de salaş kızımız Allison’un ağzından filmin en vurucu cümlerinden biri çıkıyor: “Hepimiz evebyenlerimiz gibi olacağız. Çünkü kalbimiz ölecek.” Burada Allison’un kastettiği çok ince bir durum: Çocukluktaki hayalperestliğin, idealizmin ve dolayısıyla kendi olma durumunun yaş aldıkça azaldığını vurguluyor. Çünkü büyüdükçe gündeme sorumluluklar, ilişkiler ve politik davranışlar girecek. Mesela bir kızın gözüne girmek için sevmediğiniz halde romantik bir filme gideceksiniz. Büyüdükçe durum daha da büyüyecek, para uğruna hoşlanmadığınız bir işi yapacaksınız, sırf dışarıdan iyi gözüktüğü için evleneceksiniz, yani kalbiniz ölecek. Nitekim filmin popüler kızı Claire de bunu işaret ediyor ve pazartesi o anda sırrını paylaşabildiği inek Brian’a selam vermeyeceğini belirtiyor.

Tabii ki yetişkinlik, bu kadar karamsar bir dönem değil. Ama herkes için karamsarlığın tavan yaptığı ergenlikten bakınca böyle görünüyor. Haksız sayılmazlar, sonuçta çevrelerindeki yetişkinleri gözlüyolar ve onların rutin yaşamı karşısında dehşete düşüyorlar.

İşte The Breakfast Club, gençlerin hayalerine bu kadar gerçekçi yalaşabildiği için bir başyapıt. Ondan sonra başlayan gençlik filmleri furyasının da, sonradan çekilen tüm gençlik filmleri/dizilerinin de atası. Rahatlıkla sürüyle film/dizi sıralabiliriz ama birkaçını burada analım: Ferris Bueller’s Day’s Off, Heathers, Clueless, Dazed and Confused, Freaks and Geeks (favori TV dizilerimdendir), Superbad  ve son yılların popüler dizisi Glee. Mesela 90’ların popüler TV dizilerinden Dawson’s Creek‘in bir bölümü tamamen The Breakfast Club‘a saygı duruşu niteliğindeydi.

Filmden sonra John Hughes gibi oyuncuları da yıldızlaştı. Hughes, 80’leri ve 90’ları oldukça dolu geçirdi. Çocukluğumuzun popüler serileri Home Alone  ile Bethoveen onun senaryosudur. Bunlardan başka 80’lerin sonlarında bugün hala daha iyisi yapılamayan komedi filmleri çekti, Planes, Trains and Automobiles gibi. Oyuncuları ise 80’lerde ‘Brat Pack’ adını alarak bir sürü film çevirdiler. St. Elmo’s Fire, 16 Candles, Weird Science 80’lerin popüler filmleriydi.

Bundan 2 yıl önce John Hughes öldüğünde çoğu sinemaseverin aklına ilk The Breakfast Club gelmişti. 2010 Oscar Ödül Töreni’nde sadece ona özel 15 dakikalık bölüm yapılması da tüm çevrelerde ne kadar sevildiğinin kanıtıydı. The Breakfast Club bundan çok uzun yıllar sonra bile izlenecek, her yaştan insanın kalbine dokunacak. Ruhun şad olsun Hughes, bu harika filmi çektiğin için.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: