Başlangıç > gezi yazısı > Sakız Adası İzlenimleri

Sakız Adası İzlenimleri

Sağ el bileğimdeki bir sağlık sorunu yüzünden bu yazıya yaklaşık dört ay geç başlayabiliyorum. Fakat yine de yazmak istememin sebebi güzel bir tatil olmasının yanında Anadolu’ya bu kadar yakın olmasına rağmen Sakız Adası’nın neredeyse bilinmemesi. Çeşme’den 20 dakikada bile gidilebilen bu adanın sakinleri bize benziyor fakat ada ve ekonomisi, Anadolu’dan da kıta Yunanistan’ından da çok farklı.

Sakız merkezde kordon hattı

Çeşme limanından kalkan -farklı şirketlere ait- arabalı/arabasız deniz taşıtları sizi Sakız Adası’nın tam Çeşme’ye bakan merkezine indiriyor. Bu merkez kent, adanın nispeten ortasında, doğu sahilinde bulunan sanırım tek düzlük üzerinde kurulmuş. Adanın nüfusunun çoğunluğu da burada ikamet ettiğinden müze, hastane, taksi durağı gibi önemli şeyler sadece burada bulunuyor. Yani tüm hayatî ihtiyaçlarınızın adresi burası.

Adanın geri kalanı ise oldukça dağlık, küçük küçük onlarca köyden oluşuyor. Şimdi bu coğrafik yapıya göre adanın ekonomisi merkezden dönmeli, değil mi? Ama tam tersi! Bizdeki adı en önemli tarım ürünü olan sakızdan gelse de orijinal ismi olan Chios veya Xios, denizler tanrısı Poseidon’un oğlunun adından geliyor. Aslında bu iki ismin kökenleri, ada ekonomisi hakkında ciddi ipuçları veriyor.

Sakız’da keyfin vazgeçilmezleri:deniz ve frappe

Ekonominin Belkemiği: Armatörlük

Adanın en önemli geçim kaynağı, tahmin edilemeyecek bir şekilde armatörlük. Poseidon’un adanın tarıma pek müsait olmayan kuzeyinde yaşayan torunları, dünya ve Avrupa gemi ticaretinin sırasıyla yaklaşık %20 ve %80’ini bu küçük adadan yönetiyorlar. Tur rehberimizin verdiği bu rakamları başka bir kaynakla doğrulatamadım. Fakat kısa zamanda şu bilgileri edindim: 1822’de Sakız’da yaşanan isyan ve Osmanlı’nın bunu oldukça kanlı şekilde bastırması üzerine adada zaten varlıklı olan ve Avrupa-Osmanlı ticaretini sırtlayan bu gemici ailelerin fertleri; Londra, Liverpool, Marsilya ve Odesa gibi çeşitli şehirlere taşınarak ilk küresel özel nakliye şirketlerini, gemi sigorta acentelerini ve de armatörlere özel bankaları kuruyorlar. Tabii şirket merkezlerini adadan taşımadan!

Bugün Yunanistan’ın armatörlük üzerine tek lisans programı adadaki üniversitede bulunuyor. Bu armatör aileler o kadar nüfuzlu ki arabalarını plakalarından tanıyabilirsiniz, bizdeki konsolosluk araçları gibi. Zaten aşırı sakin bir yer olan ve sanayisi olmayan adada neden bu kadar çok tır olduğunu başta anlayamamıştım. Üstelik her akşam adanın ufacık limanında manevra yapmaya çalışan şilepler de cabası.

Merkezden bir kare

Sakız Üretimi

Adanın en önemli ikinci ekonomik değerini, Türkçe adından çıkarabilirsiniz. Adanın sadece güney kısmı, dünya sakız üretiminin %100’ünü sağlıyor. Sakız ağacı; adanın kuzeyi, Çeşme ve Midilli gibi yerlerde de yetiştirilmeye çalışılmış ama sakız elde edilememiş. Sadece uygun toprak ve hava koşullarında bu maki ailesi üyesi ağaç, özel reçinesini toprağa damlatıyor. Bu ürün; bir meyve, çiçek, yaprak veya başka bir yapısal öge değil aslında. Çiftçiler kasten ağacı çiziyorlar, ağaç da bu yarayı iyileştirmek için bu çok özel reçineyi üretiyor! Daha da ilginci, bu çizme işlemini belli kurallara göre yapmazsanız ağacın yine sakız vermemesi! Sakız ağacı bakımı ve sakız üretimi başlı başına bir meziyet, öyle ki bu süreç UNESCO tarafından korumaya alınmış.

Sakız ağacının üzerine çizilmiş yarıktan sakız reçinesi akarken

Adanın güney köyleri, neredeyse tamamen bu işle uğraşıyorlar ve gayet zenginler. Bu durum tabii günümüze özel değil. Roma döneminden beri sakız tarımı ve ticareti çok önemli. Bu nedenle adaya devamlı saldırılmış, ada köyleri de buna göre baştan kurulmuş. Mesela merkez hariç hiçbir yerleşim yeri deniz kenarında değil. Örneğin 12. yüzyılda kurulan Mesta köyü bir labirent şeklinde inşa edilmiş. Amaç net, köyü istila etmeye çalışanlar kaybolsun! Bu sayede Sakız adası hiçbir zaman tam olarak zapt edilememiş aslında. Korsanlar da bunu bildiklerinden genelde sakız hasadı sonu, ürün gemilere yüklenirken saldırırmış. Osmanlı da hiç tamamen hükmetmemiş adaya, genelde sakız hasadını alıyormuş vergi olarak.

Güney köyleri tamamen sakız üretimine yönelik yapılanmış. Köylerin korunaklı olmasının bir sebebi güvenlikse, diğeri de yerden toplanan sakızın deniz suyunda yıkandıktan sonra kurutulması için güneş görmeme gerekliliği. Bu yüzden her evin altında güneş ışığının sızamadığı depolar varmış. Bugün tüm sakız hasadı, çiftçilerin ortak olduğu kooperatif üzerinden satılıyormuş, bu sayede üretici de alıcı da memnunmuş. Zaten alıcı hazır, üretimin çoğu ilaç sanayisinde kullanılıyormuş, gıda olarak kullanımı nispeten daha azmış. Tabii biz gitmişken bir sürü sakızlı ürün de aldık, bilhassa bir bardak soğuk suya bir kaşık konularak emilen/yalanan/yenilen sakız macununu tavsiye ederim.

Her şey şu ürün için

Ya Turizm?

Dikkat edebileceğiniz üzere turizm, ada için hiç öncelikli değil. Hatta tur rehberi, dinî turizmin deniz turizminden bile önde olduğunu söyledi. Adada UNESCO listesine girmiş (bizim gitmediğimiz) ünlü bir manastır ile Ortodokslar tarafından önem atfedilen birkaç köy kilisesi bulunuyor (birine aşağıda değineceğim). Paskalya zamanı (nisan) adanın sınırlı yatak kapasitesi doluyormuş.

Adada turizmin bu kadar gelişmemesinin esas sebebi bence, Sakız’ı diğer Yunan adalarından veya tatil yörelerinden ayıran, dikkat çekici bir özelliği olmaması. Adaya zaten çoğunlukla Türk turist geliyor. Bizler de Türkiye’ye aşırı yakın olduğundan (vizesiz günübirlik turlar bile mevcut) ve bizim tatil beldelerimizden (bilhassa Çeşme’ye göre) daha ucuz olduğundan tercih ediyoruz zaten.

Meşhur yel değirmenleri

Yine de ben Sakız’ın görülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Yazının bundan sonraki kısmında bizim neler yaptığımızı özetleyerek size bir bakış açısı sunmaya çalışacağım.

Konaklama ve Deniz

Karfas koyu

Bizim bir amacımız da deniz tatili olduğundan bilerek merkezin dışındaki otellere baktık ama çoğu mekân da merkezde olduğundan çok uzaklaşmak istemedik. Bu açıdan merkezin yaklaşık 15 km kadar güneyinde bulunan Karfas bölgesini ve kendi özel plajı olması açısından Erytha Hotel’i tercih ettik. Otel eski olmasına rağmen beklentimizi karşıladı. Odada Çeşme manzaralı hoş bir veranda vardı, açık büfe kahvaltısı idare ederdi. Plajın odaya çok yakın olması ve plajın rahatlığı diğer olumlu özelliklerdi.

Deniz açısından Karfas vasattı, kum ve oldukça sığ olması açısından rahat olsa da yüzme açısından çok keyifsizdi. Adanın başka güzel koyları varmış tabii ama birazdan bahsedeceğim üzere ulaşım kolay değil adada. Biz sadece bir yerde daha denize girebildik. Volkanik taşlarıyla ünlü olan Mavra Volia’nın denizi daha güzeldi fakat taşlı olduğundan ve az zamanımız olduğundan keyfini çıkaramadık. Bu plaj, simsiyah volkanik taşlarla kaplı bir doğal güzellik kabul edildiğinden koruma altında ve ufak bir duş ile kabin hariç üzerinde hiç yapı veya şezlong vs yok. Bu arada plajdan taş almak da yasak, isteyen doğal güzelliklerini koruyor tabii. Ayrıca adada sakız ve zeytin ağaçlarını değil kesmek, onlara zarar vermek bile yasak.

Mavra Volia sahili

Ulaşım

Gezmek isteyenleri, adanın dağlık coğrafyası ve dağınık yerleşimi bayağı baltalıyor. Arabanızla gelebilirsiniz lakin arabalı feribot fiyatıyla, arabasız arasında 6 kat gibi uçuk bir fark var. Araba kiralamak başka seçenek tabii. Biz kabaca hesaplamıştık, arabalı gelmekle araba kiralamak kafa kafaya geliyor madden. Ama işin manevi tarafı ikisinde de aynı. Ada çok dağlık olduğundan yollar tek gidiş-geliş ve gayet virajlı. Yunan alfabesi kullanılan, bilmediğiniz yollar sizin maceracı yanınızı tetiklemiyorsa kolay değil.

Adada belli rotaları dolaşan çeşitli otobüs ring hatları mevcut. Genelde yerliler binse de kapıda ücret vererek turistler de binebiliyor. Biz bindik, köylere şöyle bir göz atmak için iyi fırsat. Lakin nerede binip ineceğinizi bilmeniz şart, şoförlerin İngilizce bildiğini sanmıyorum. Son seçenek taksi ve biz genelde bunu kullandık. Şoförler pek İngilizce konuşamasa da saçmalamıyor ve en fazla 2-3 € kazıklıyorlar, aslında bu farkın da mantığı var sanırım ama çözemedik. Ayrıca nerede olursanız olun, merkezden geliyorlar. Adanın batısında kalmayı düşünenler bunu da düşünmeli.

Mesta’nın sokakları
Mesta köy meydanı

Güney Turu

Biz bir günümüzü adanın güneyini kapsayan (merkezdeki çeşitli acenteler vasıtasıyla katılabileceğiniz) bir tura ayırdık. Adayı gezmek için en iyi yöntem bence, sezonda kuzeyi kapsayan bir tur da oluyormuş ama esas görülmesi gereken yerler güneyde. Öncelikle sakız ağacını ve ürün elde etme sürecini gözlemliyorsunuz. Yine turistlerin ilgisini çeken iki meşhur köy olan Mesta ile Pirgi’yi geziyorsunuz. Son olarak Mavra Volia’nın yanında yer alan Emporios’ta uzun bir mola veriliyor. İsteyen yemek yiyor, isteyen denize giriyor, biz ikisini de sıkıştırabildik molaya.

Mesta, yukarıda bahsettiğim gibi labirent şeklinde. Rehberimiz hiç kendimizi sınamamamızı, 5 dakika dolaşan birinin hemen kaybolduğunu söyledi. Sokaklar gerçekten o kadar dar ve çok ki kaybolmamak olası değil. Biz bir sokağın sonuna kadar gidip köy meydanına geri döndük. Kafeler ve dükkanlar var meydanda ve bir de Taksiarkis Kilisesi. Adanın bu en büyük kilisesi, Ortodokslar için önemli imiş. Kilise içindeki bazı eşyalar Mübadele sırasında Ayvalık ve Cunda’daki aynı ada sahip kiliselerden gelmiş ve sözde kilisenin adandığı Mikail ve Cebrail’i betimleyen suretler Leonardo Da Vinci tarafından çizilmiş ama bu bilgiyi de doğrulatamadım.

Pirgi’nin süslemeleri
Pirgi’den başka bir kare

Pirgi, açıkçası sadece fotoğraf çekmek için gidilen bir yer. Tek özelliği, sakızdan zengin olan köylülerin evlerinin dış duvarına çeşitli süslemeler yaptırmış olması. Yani bir nevi görgüsüzlük değişik bir güzelliğe yol açmış. Öyle ki devlet bu köy dışında Ksista adı verilen bu özel süslemeyi dış duvara yaptırmayı yasaklamış, Pirgi’nin önemi bâki kalsın diye. Köy sokaklarında dolaşırken birbirinden farklı süslemeleri seyretmek, incelemek, değişik kareler yakalamaya çalışmak ilginç tabii.

Adanın Merkez Kenti

Gelelim merkeze: Çarşıyı ve kordonu şöyle bir turlamanız yarım saat bile almaz. Kaleye hiç girmedik, zaten 1880’lerdeki depremde harap olmuş (Bu arada Sakız’daki Osmanlı egemenliği, kıta Yunanistanı’ndan yaklaşık 90 yıl sonra Balkan Savaşları’nda sona ermiş). Birkaç müze var ama onlara da girmedik. Biz sokaklarda dolaştık, kafelerde oturup pinekledik ve bolca yedik. Açıkçası merkezde yapacak farklı bir şey de yok. Alışveriş yapacaklar siesta saatlerine dikkat etmeli. Sahildeki turistik mağazalar hariç çoğu dükkân sadece öğlene kadar açık, öğleden sonra ise haftanın sadece bazı günleri açıklar. Her kapıda bunu açıklayan çizelgeler mevcut. Bir de kordonun kuzeyinde, yaklaşık 30 dakikalık yürüme mesafesinde terk edilmiş yel değirmenleri var, fotoğraf çekmek için gidilebilir.

Yemek!!!

To Astari’den günbatımı kareleri

Son olarak yemek konusuna girelim. Adaya esas gelinme sebebi, Euro ile ödenmesine rağmen ülkemize göre uygun olması, iyi hizmet edilmesi ve taze ürünler sunulması. Maalesef ülkemizde sonu gelmeyen müşteriyi hor görme, fırsat varken kazıklama sorunları var tatil beldelerinde. Tabii bunları, ülkenin başka sorunları besliyor ama bir Yunan işletmesine oturduğunuzda insan bir “Neden?” diye sorguluyor.

Açıkçası adada yediklerim arasında beni çok etkileyen olmadı. Lakin adanın batıya bakan yamaçlarında yer alan ve efsane bir günbatımı manzarasına sahip olan To Astari en beğendiğim restorandı. Buranın tek dezavantajı, uzaklığı. Merkezden arabayla 30-40 dakika uzaklıktaki ufacık Avgonima köyünde ve yol aşırı tenha. Giderken bayağı çekindim, böyle bir mekân var mı, varsa da değer mi diye ama değdi!

To Asteri’de yemekler

Güneş batmadan giderseniz, müthiş bir manzarayla karşılaşacaksınız çünkü önünüz alabildiğine Ege Denizi. Üstelik günbatımının tüm aşamaları önünüzde gerçekleşiyor. Benzer bir manzara Gökçeada’da Poseidon Restaurant’ta da vardı. Yediğimiz her şeyden memnun kaldık, menü daha kırsal ve çeşitliydi. Tipik meyhaneden çok, salaş bir köy lokantası havasında. Harika bir köy şarabı mevcut. Ben her yerde bulamam diye fırınlanmış domuz kol aldım, nefisti. Karanlık basınca etrafta hiçbir şey görünmüyor çünkü ışık yok! Zaten o vakte kadar kafalar güzelleşip muhabbet koyulaşıyor.

Merkezde yemek ve mekân olarak seçenek bol tabii. Meze-balık (meyhane) konseptinde iki yere gittik. Türkler arasında daha popüler olan Delfina’yı açıkçası ekipçe çok beğenmedik. Kötü bir şey yemedik ama gelen birkaç meze vasattı. Üstelik başka mekânlarda daha iyilerini bulabiliyorsunuz. Masaların birbirine çok yakın olması bizim adımıza eksi puandı ama başka masalarla muhabbeti sevenler için avantaja da dönüşebilir.

Mpoukia Mpoukia’da kadayıfa sarılı karides

Mpoukia Mpoukia çok daha iyi bir seçenek. Mekâna ilk biz oturduğumuz için başta biraz çekinsek de yediğimiz her şey gayet güzeldi. Mesela kadayıfa sarılı karides yapıyorlar, o kadar beğendik ki ikincisini söyledik. Aynısı İstanbul’da lüks restoranlarda da varmış ama daha ufak karideslerle iki kat fiyatına. Garsonlarla karides boyutları hakkında konuştuk hatta, çünkü gelen ürünün özelliğine göre çeşitli boyutlarda kullanıyorlarmış. Buradan adadaki deniz ürünü çeşitliliğini tahayyül edebilirsiniz.

The Pastards’ta güzel bir başlangıç

Her gün meyhaneye gitmek istemeyenler için adada iyi bir İtalyan restoranı da var: The Pastards. Buranın farkı yine adanın taze tarım ve deniz ürünlerini kullanması. Deniz ürünlü bir pizza veya makarna aldığınızda lezzetin vuruculuğu sizi mest ediyor. Biz çok leziz başlangıçlar üzerine pizza ve makarna alarak birbirimizle değiştirdik.

Oasis’te jumbo karides

Akşam yemeği olarak bir de Karfas’ta Oasis’e gittik, otele yürüme mesafesinde diye. Delfina ayarındaydı, bir özelliği yok ama kötü de değildi. Bu arada adada fiyat skalası neredeyse aynı her yerde. İçkili olarak kişi başı 15 € civarına rahatlıkla kalkıyorsunuz.

Akşam yemeği dışında da birkaç tavsiyem olacak: Karfas’ta Pes Alevri adında çok şirin bir kafe var, akşamüstü kapatıyor. Biz farklı kahvaltı tabakları aldık ve başarılı bulduk. Merkezde sahilde Aella Pittadiko adında güzel bir dönerci var, fark yaratan özelliği dönerin içinde geldiği pita ekmeğinin çok iyi olması. Son olarak, yine merkezde ama sahilden biraz içeride Kronos adında harika bir dondurmacı var. Biz neredeyse her gün uğradık ve farklı çeşitleri denedik. Ayrıca Kronos, ada içinde çeşitli mekânlara da dondurma dağıtıyor, mesela biz Oasis’te Kronos’un dondurmasını yemiştik.

Aella Pittadiko’da döner

Sakız tatilimiz böyle geçti aşağı yukarı. Beklediğimiz gibi bir tatildi. Çok değişik bir beklentimiz olmadığından memnun kaldık. Ama tekrar gitmeyi düşünmem açıkçası. Sonuçta daha görmediğimiz bir sürü ada veya tatil yöresi var. Son olarak bu tatili, varlıkları ve muhabbetleriyle daha güzel kılan Ezgi-Kaan Alper çiftine bu yazıda da teşekkür ederim.

Kronos’un müthiş dondurması

Fotoğraflar: Ezgi Ceren Dallı Alper, Kaan Alper, Damla Kotiloğlu Bötke, Artun Bötke

Reklam
Kategoriler:gezi yazısı Etiketler:, , ,
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: