Arşiv

Archive for the ‘altın portakal’ Category

33. İstanbul Film Festivali Notları – 2

Aysel Bataklı Damın Kızı [Muhsin Ertuğrul – 1934 – Türkiye]

Sinema tarihiminiz ilklerini temsil eden bir klasik. Kesin olamasam da ilk köy filmi ve aynı zamanda ilk popüler film denilebilir. Senaryosu, Tösen fran Stormyrtorpet adlı bir İsveç filminden ünlü yazarımız Nazım Hikmet tarafından uyarlanmıştır. Müzikleri ünlü besteci Cemal Reşit Rey’e aittir. Yönetmeni ise dönemin sinema ve tiyatro sektörlerine hegemonya kurmuş Muhsin Ertuğrul’dur. Oyuncular da Ertuğrul’un kadrosudur: Talat Artemel, Cahide Sonku (ilk ünlü olduğu film), Hazım Körmükçü (bizim tanıdığımızın dedesi), Feriha Teyfik (ilk tescilli güzelimiz), Mahmut Moralı, ..

aysel-batakli-damin-kizi

Hikaye, temizliğe gittiği eski evin sahibinden bir çocuğu olan Aysel’in mahkemesiyle başlar. Nafaka vermemek için çocuğu kabul etmeyen adamın yalan söylemesine dayanamayan Aysel, davadan vazgeçer (“Çocuğumun babasının yalan söylemesine gönlüm el vermiyor, Hakim Bey!”). Bunu takdir eden köyün zenginlerinden Ali, Aysel’i evine hizmetçi olarak alır. Aynı sırada da yine zengin olan ve İstanbul’da okumuş Gülsüm ile nişanlanır. Gülsüm de evlilik için Aysel”in atılmasını şart koşar ve attırır. Düğün öncesi Ali’nin gittiği meyhanede bir adam öldürülür ama Ali geceden bir şey hatırlamamaktadır ve kendisinin öldürdüğünü sanar. Hakikati ise Aysel bilmektedir.

Sinemamızın ilk dönemi olan Tiyatrocular Dönemi’ne (asıl işi tiyatro olup yazın film çeken kişilerdir, başlarında Muhsin Ertuğrul vardır ve 1948’e dek sürer) ait olduğundan oldukça vasat olduğunu sanıyordum. Oysa ki yan öykülerle destekli iyi bir hikaye kurgusu, güzel diyaloglar, başarılı oyunculuklar ve en önemlisi gayet başarılı bir yönetmenlik buldum. Bazı çekimler beni çok şaşırttı, Yeşilçam’da bile pek kullanılmayan açılar bulunuyor ki bunlar hikayeye oldukça dinamizm katıyor. Ayrıca dönemin politikası da gereği köylüye yapılan vurgu önemli. Ama en mühim mesajı, ezilen ama gururunu satmayan kadın üzerinden veriyor. Film boyunca Aysel’e yapılan iftiralar ve bunların karşısında Aysel’in duruşunu göstermesi oldukça feminen bir açı katıyor filme. Çekimlerin Bursa’nın Çalı Köyü’nde (artık mahalle oldu!) yapıldığını ve film 70’lerde TRT’de yayınlandığında köyde ufak çaplı olay yaşandığını (“Ölmüş dedemin genç hali televizyonda nasıl gözükebilir?” gibi sorular yüzünden) ilginç bir not olarak düşelim. Tarihimize dair önemli bir yapıt.

Yatık Emine [Ömer Kavur – 1974 – Türkiye]

Bana göre ülkemiz sinema tarihinin en iyi yönetmeni olan ama yeterince değer verilmeyen Ömer Kavur, daha ilk filminde izleyenleri şaşırtmayan bir konu seçmiş. Refik Halit Karay’ın bir öyküsünden Turgut Özakman’ın uyarladığı eser, adı kötüye çıktığı için devlet tarafından şehir şehir sürgün edilen Emine’nin son durağında başına gelenleri anlatıyor. İsmi açıklanmayan Anadolu’nun bir kasabasına getirilen Emine, namı kendisinden önce geldiği için hakaretlere, şiddete ve açlığa maruz kalıyor. Sadece iş ve yiyecek ekmek isterken Anadolu insanının acımasızlığı, kibri  ve önyargısıyla oradan oraya savruluyor. İzleyicinin acı çekerek izlediği filmde, Emine’ye tek insan gibi davrananların şehir dışından (hatta İstanbul’dan) gelmiş olmaları da dikkat edilmesi gereken bir öğe. Herhalde Yaban‘dan sonra Anadolu insanının gerçek yüzünü bu kadar açık ve gerçekçi şekilde gösteren başka bir eser görmemiştim.

yatık-emine

Anadolu’da bir birey olmanın (hele yabancı ve kadınsan) zorluklarını oldukça dramatik şekilde aktaran Kavur, 8 yıl sonra aynı konuyu bir aşk hikayesi içine yedirerek başyapıtlarından Bir Kırık Aşk Hikayesi‘ni çekmiştir. İlk filminde ise konuyu alabildiğine sert ele almış ki bu husus filmin seyrini zorlaştırıyor. Ayrıca senaryodaki bazı yan hikayelerin hava kaldığını görülüyor. Yine başrollerdeki Necla Nazır ile Serdar Gökhan’ın plastik oyunculukları da ilgi kaybettiriyor (Gökhan’ın Ayı Dansı sahnesi çok yapmacık mesela). Kavur’un bu olmusuzluklara rağmen, hikaye çatısını oturtması, atmosferi kurması ve derdini tavizsiz anlatışıyla sinema tarihinimizdeki sayılı filmden biri olarak anılmayı hak ediyor. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Lütfi Ö. Akad’ın Ardından: Göç Üçlemesi

İki hafta önce Türk Sineması çok önemli bir kayıp yaşadı. 30 yılı aşkın süredir film çekmese de, eğitimci olarak sinemamıza hala katkı vermekte olan Lütfi Ö. Akad 95 yaşında aramızdan ayrıldı. Vesikalı Yarim filmiyle bende çok özel bir yeri olan Akad’ı, geçtiğimiz günlerde ünlü Göç Üçlemesi’ni arka arkaya izleyerek andım. Şimdi hem bu filmlere göz atalım hem de onlar yardımıyla Türk insanına dair birkaç kelam edelim:
Daha fazlasını oku…

Son Zamanlarda İzlediklerim

Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.

Wall Street: Money Never Sleeps

İlk filmi, bu yılın başlarında izlemiştim, doğusu hoş bir 80’ler dramasıydı. Bir derdi olan ve onun çevresinde filmi kuran bir yapıya sahipti. 20 yıl sonra gelen bu filmin ise hiçbir derdi yok, öylesine çekilmiş.
J’ai Tué Ma Mére (I Killed My Mother)

Bu film, nisandaki film festivalinden beri eleştirmenlerce el üstünde tutuluyor. Çoğunda aynı övgü: “19 yaşında bir insanın bu kadar olgun bir yapıt çekmesi takdire şayan.” Evet, film fena sayılmaz hele yönetmenin yaşına bakarsanız ama bu yönetmenden ileri de daha iyilerini beklemiyorum. Çünkü otobiyografik bir hikayeyi çok da yaratıcı olmayan bir teknikle çekmiş. Elindeki metin, yaşanmış veya yaşanmaya yakın olduğundan düzgün bir senaryo çıkarmış. Bunu da Kar-Wai, Weir, Godard gibi yönetmenlerin üsluplarından karma bir stille anlatmış. Özgün bir unsur bulamadım şahsen. Ama yine de ilk filmle bunu yapması bile çok önemli. Yine de daha iyisini yapmazsa takip edeceğimi düşünmüyorum.
Çoğunluk

Bu bloğu başından beri takip edenler Türkiye’de bireyin ne kadar baskı altında olduğunu aralıklarla yazdığımı hatırlarlar. İşte Çoğunluk, tam da bunu anlatıyor. Bireyin, günümüzde (daha önce de vardı gerçi) ailesinden, arkadaşlarından ve hatta sokaktaki adamdan ne kadar etkilendiğini; bu yüzden kendi kişiliğini bulamamasını, geliştirememesini ve sonunda da mecburen etkilendiği insanlar gibi davranmaya başlamasını anlatıyor. Üstelik bu sürecin sadece bir-iki yönde değil, tüm yönlerde olduğunun altını çiziyor. Aslında bunu bir erkek üzerinden yaparken, onun iletişimde olduğu kadınların da (anne, sevgili, vb.) bu sorunla cebelleştiklerini gösteriyor. Söylediği bu cümlelerden ötürü benim ilgimi çok çektiğini söylemem gerek.
Diğer yönlerden, senaryonun üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir aksiyon yaşanmayan, karakter bazlı böyle filmlerde küçük bir hata bile göze batıyor. Filmin de birkaç boşluğu var. Bunlar ana yapıyı etkilemese de, filmin son yokuşu çıkmasını engelliyor. Teknik açıdan oyunculuk ve müzik ciddi biçimde öne çıkarken, keşke diğer unsurlara da önem verilseymiş dedirttiriyor. Yine de bu eksikler filmin, sezonun en iyileri arasına girmesini engellemiyor. Çünkü hataları bu kadarla kalan zaten çok az film var.
The Town

Ben Affleck’in ikinci yönetmenlik denemesi, onu da Hollywood’un diğer zanaatkar yönetmenlerinin arasına sokuyor. İlk filmden (Gone Baby Gone) sonra düşündüğüm, Affleck’in sanatçı olabileceği teorisi böylece suya düşüyor. Ama Affleck iyi bir zanaatkar olabileceğini bu filmle kanıtlıyor. Malzemesinin istediklerini eksiksiz yapmaya çalışan bir işçi var karşımızda. Affleck, keyifli bir aksiyona (hırsız filmine) imza atıyor. Hatta türün yapıtaşlarının dışında filme, yerinde bir mizah ekleyerek onu farklılaştırmayı da başarıyor.
Loong Boonmee Raleuk Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives)

Bu yılın Altın Palmiye kazanan filmi, geleneksel sinema gramerine alışmış bir seyirci için çok farklı bir deneyim. Hatta çoğuna göre bir işkence. Çünkü yönetmen Apichatpong Weerasethakul, sinemayı bir illüzyon veya eğlence olarak değil, bir sanat olarak görenlerden ve amacı da daha önce yapılmamış bir şekilde sanatını ifa etmek. Tıpkı ister yazar, ister ressam olsun diğer tüm sanatçıların isteyeceği gibi. Bu yüzden de seyircinin isteğini değil, kendi kafasındaki çekmiş ki bir sanat yapıtının özü bu olmalıdır.
Bir şekilde filmin içine girebilen bir kişinin çok keyif alacağını düşüyorum ama bu, çok da kolay değil. Daha önce benzer filmler izlemiş olmanız ve izlerken çeşitli konular üzerine kafa yormanız gerekiyor. Bu da tüketim toplumuna ait bir birey için çok ters.
Şahsen filmden keyif aldım ama tam değil. Günümüz dizilerini, filmlerini de izleyen bir bünyeye sahip olduğumdan bazı yerlerde yetersiz kaldım. Ama filmin, bireyin zamanın gereği yüzünden giderek ruhunu kaybetmesini rüyavari bir şekilde anlatan bu eseri takdir etmemek imkansız.
Scott Pilgrim vs. the World

Bu filmi nice zamandır bekliyordum. Ama başlar başlamaz, Michael Cera’nın artık beni ittiğini anladım ve filme tam anlamıyla bağlanamadım. Bu da keyif almamı engelledi. Aslında burada Cera liseliyi oynamıyor. Ama görünüşü yine liseli kıvamında ve bu, karakterle örtüşmüyor yada ben örtüştüremedim. Önüne gelen kızı kendine aşık edecek, onu bunu dövecek tip yok Cera’da.
Film, 90’lardaki atari oyunları tarzında yapılmış. Sırf bu açıdan ilgiyi hak ettiği kesin. Görseller, efektler, sesler sizi 90’lardaki atari salonlarına götürüyor. En az o oyunlar kadar da eğlenceli. Kan görmeden adam dövülüyor, fırlatılıyor, daha neler neler. Bunların ortasında bir aşk trafiği. O ona, öbürü buna aşık. Kafa yormadan izlemek için çok yerinde.
The Social Network

Okuduğum eleştirilerden biri, Rashomon misali demiş film hakkında. Çok doğru bir tespit. Ama bir tarafı eksik. İzleyenler bilir, Rashomon’da aynı hikaye, hikayedeki üç kişinin de bakış açısından anlatılır. The Social Network‘te bunlardan biri eksik. Film, ikizlerin ve Eduardo’nun bakışından anlatılıyor. Oysa ki ana karakter, onlar değil. Böyle olunca bazı şeyler ortada kalıyor. Bunlar senaryo zaafı değil, bilgi eksiği. Ama bence filmin etkisini gayet düşürüyor. Mesela ben Mark’ın Eduardo’ya neden ihanet ettiğini bilmek isterdim.
Diğer türlü, iyi yazılmış, oynanmış, yönetilmiş ve müzik yapılmış bir film. Hatta senaryosu çok iyi. Oscar’ı bile alır diyorlar. Çok şık sahneleri var, üzerinde düşünülebilecek. Günümüz gençliği hakkında bazı önemli tespitleri de var ve bunlar son derece şık biçimde veriyor ki anlamıyorsunuz. Fincher farkı filme sızmış. Ama sakın bir Fight Club yada Se7en beklemeyin.
The Kids are All Right

Başka bir Oscar filmi daha. Her yıl mutlaka olan, sempatik aile bağımsızı kontejanı bu filme ait olabilir. İyi çalışılmış bir senaryo. Karakterleri fena yazılmamış. Oyunculuklar gayet iyi. Annette Bening ile Julianne Moore kesin aday olur deniyor. Valla önlerine sağlam engel çıkmazsa sakınca yok. Hatta Bening heykelciği kucaklayabilir bile.
Film, gayet eğlenceli. Bana birkaç yerde kahkaha bile attırdı. Homofobik değilseniz keyif alırsınız bence. Çünkü film, bir lezbiyen çift ve onların çocuklarının, çocukların biyolojik babasıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Sempatik bir film. Ne olduğunu bilen, yeni bir şey söylemeyen ama kendi halinde bir komedi.

Kosmos

Yaklaşık 1 ay önce Hayat Var’ı izlemiştim. Tek kelimeyle benzersiz bir deneyimdi. Sıkıcıydı ama yeni ufuklar açıyordu, çok bariz. Kosmos ise hem benzersiz bir deneyim hem de sürükleyici bir film.

‘Deneyim’ kelimesini bilerek seçtim çünkü bazı filmlerde ‘izleme’ kavramı yaşadığınız duygu yoğunluğunu tam olarak karşılamaz. O zaman aralığında yaşadığınız şey daha başkadır. Bir deneyimdir. Hayata dair bir şey daha öğretir o film. Sizi tecrübelendirir. Tıpkı hayatın başka bir anı gibi. Normalde bir film size hiçbir şey katmaz. Sadece eğlendirir. Farklı bir hayatın bir kesitine belli bir süre boyunca dahil olmanızı sağlar. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse benim de kilometre taşı saydığım Avatar böyledir. Kimse o filmden çıkınca hayata bakış açısının değiştiğini söylemez (yada ben rastlamadım). Ama bazı filmler sizi etkiler, sarsar deyim yerindeyse. Bu sarsma görsel efektlerden ötürü olmaz, hayata bakışınızda yeni bir açı daha gösterdiği içindir.
Daha fazlasını oku…

Kıyıda İzlenmiş Filmler

Yine bir film birikimi oldu. Uzun zamandır size yazmak istediğim ama gerek vakitsizlikten gerekse tembellikten yazamadığım birkaç film birikti. Çok da kısa geçmeden özetleyelim isterseniz:

Away We Go, haziranda ilk duyduğumda çok şaşırdığım bir proje. Hep büyük starlı ve nispeten büyük bütçeli filmler çeken Sam Mendes’in bağımsız çektiği bir drama. Aslında romantik-komedi denmesi gerek ama ben bu türden çok farklı buldum kendilerini. İlk çocuklarını bekleyen evlenmemiş bir çift, hayatlarına hep destek olmuş oğlanın anne-babasının aniden Avrupa’ya taşınacağını duyduklarında şok oluyorlar. Ama bu, başka bir kararı tetikliyor: Ülkedeki yakınlarını ziyaret ederek yerleşmek için kent seçmek. Böylece birbirinden ilginç akraba/arkadaşlarını teker teker görürken o kentlerin yaşanabilirliğini de sınıyorlar. Aslında çiftin yaptığı, hayatlarını anlamlandırmak ibaret. Ne olacaklarına, nasıl devam edeceklerine karar vermek. Bu yüzden de kendime çok yakın bulduğum ve beğendiğim bir film oldu. Sanki dışarıdan gösterişsiz gözüken ama yakından bakıldığında parıldayan bir mücevher.
Daha fazlasını oku…

Yumurta

Semih Kaplanoğlu merakla değil ama ilgiyle takip ettiğim bir yönetmen. Her filmiyle beni ikilemde bırakan biri çünkü tamamen sanat sineması yapıyor. Bundan kastım tamamen içinden gelen, imgelere dayalı, öyküye yaslanmayan, minimal bir sinema yapışı. İlk filmi olan Herkes Kendi Evinde’nin özel gösterimine katılmıştım, bu filmle bile farklı olduğunun altını çiziyordu fakat öyküye de dayanan ve belki de bu yüzden ikinci filmiyle bile bu yapıdan 180 derece dönmesine sebep olan bir filmdi. İkinci filmi Meleğin Düşüşü’nü izlemek bu yaza kısmet oldu çünkü imgeye dayalı bir film olduğunu biliyordum ve bu beni pek cezp etmiyordu. Yine de izlediğimde farklı duygular barındıran, sıkmayan bir film olduğunu gördüm. Yeni filmi Yumurta ise ikinci filmi bir adım daha ileriye taşıyor. Bu tarz filmlerin en önemli handikaplarından sıkıcılığı önlemesinin yanında bir şeyler de anlatıyor ve bu şeyler, filmin can damarını oluşturuyor.

Film mekan olarak köşede kalmış bir kasaba olan Tire’de geçiyor. Böyle bir kasabadan çıkıp şair olan Yusuf’u ana düzleme yerleştiriyor. Rotasını ise annesinin ölümüyle kasabasına geri dönmesi oluşturuyor. Daha Yusuf’un önceki hayatını bilemiyoruz (ileride gösterilecek Bal ve Süt’te izleyeceğiz) ama daha ilk plandan itibaren Yusuf’ta bir bıkkınlık seziyoruz. Bu bıkkınlık kime karşı, belki birine ya da hayata bilemiyoruz. Yusuf, kasabasına dönünce kendini adet ve göreneklerin içinde buluyor. Bunlar büyük şehirde artık olmayan, Tire gibi köşede kalmış yerlerde devam eden ritüeller. Bunlarla Yusuf, yeni bir sürecin içine sürükleniyordu. Bir yandan çocukluğundan gelen anılarla yüzleşirken, diğer yandan bugünün sıkıntılarını yaşıyor. Annesine bakan akrabası Ayla ise bu sürece katılan bir element haline geliyor. Böylece Yusuf’un hayatında bizim göremeyeceğimiz yeni bir dönem başlıyor.

Yumurta minimal sinemanın görebileceğiniz en katıksız örneği. Doğal oyunculukları, gerçek mekanları, basit ama sağlam senaryosuyla istediğini yapabilen bir film. Bu akımın diğer örnekleri olan Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz filmleriyle kimi zaman çakışan (bilhassa Uzak ile) ama kendine ait özgün bir dil yaratabilen bir film izliyoruz. Kaplanoğlu muhtemelen yukarıda andığım iki isim ve Reha Erdem ile Türk Sineması’nın bağımsız kanadını oldukça sağlam bir temel üzerine kuruyor. Sırf bu temelin nasıl oluştuğunu görmek için bile Yumurta görülmeli.

Oyuncular: Nejat İşler, Saadet Aksoy, Ufuk Bayraktar, Tülin Özen, Gülçin Santırcıoğlı, Kaan Karabacak, Semra Kaplanoğlu – Görüntü Yönetmeni: Özgür Ekin – Senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal – Yönetmen: Semih Kaplanoğlu
**** G.T.: 9 Kasım Y.T.: 27 Kasım

Yaşamın Kıyısında

Fatih Akın’a karşı hep soğuk kalmışımdır. Son iki filminde hep kusurlar buldum ve başkalarının beğendiği kadar başarılı bulmadım. Bir tek Im Juli’yi seviyordum, onda da bariz senaryo hataları olmasına rağmen sıcacık olmasının getirdiği bir duyguydu. Halbuki Yaşamın Kıyısındaçok farklı. Kendini sevdirmesini biliyor ve çok başarılı bir film.

21. yüzyılın ilk on yılına kesinlikle damga vuran parçalı hikayeli ve kesişen insanları anlatan filmlerden biri daha var karşımızda. Filmdeki 6 insanın hayatları bir şekilde birbirlerine teğet geçiyor. Üstelik bu örgüyü alelade kullanmayarak zoru başarıyor. Neye nerede müdahale etmesini bildiğinden film dağılmıyor, tam tersine finalde birleşiyor.

Filmde 3 ana bölüm var: ‘Yeter’in Ölümü’, ‘Lotte’nin Ölümü’ ve ‘Yaşamın Kıyısında’. Yönetmen/senarist her bölümün başlığını başında vererek, bize ne olacağını zaten söylüyor ama, hep dediğim gibi, sinemada sorun ne olduğu değil, nasıl olduğudur. Bunun da onlarca örneği vardır. En barizi de Titanic’tir, herkes geminin batacağını bile bile sinemaya gitmiştir fakat asıl merak edilen geminin nasıl batacağıdır.

Bu filmde de bölüm sonlarını bilsek de merak ediyoruz, nasıl olacak diye. Mesela ilk bölüm: Karadenizli Ali, genelevde tanıdığı Yeter’i yanına alır. Yeter de toplum baskısından kurtulmak için kabul eder. Bir yandan Türkiye’deki kızını özleyen Yeter, içini Ali’nin Alman Dili Profesörü oğlu Nejat’a açar. Tam ortalık durulmuşken vahim bir kaza sonucu ölen Yeter, Nejat’ın Türkiye’ye gitme sebebini oluşturur. İstanbul’da Yeter’in kızını arayan Nejat, en sonunda bir kitapçı açarak İstanbul’a yerleşir.

İkinci öyküde ise Yeter’in kızını görürüz. Onun da hikayesi, kendisinin olgunlaşıp dünyaya farklı açıdan bakmasıyla sonuçlanıyor. Yani filmdeki 6 ana karakterden ikisi olgunlaşırken, ikisi ölüyor, kalan diğer ikisiyse çocuklarını anlama ve onlara kendilerini anlatabilme çabasında. Ölüm hakkında çeşitlemeler sunan film, bir yandan da evebyenlik ve çocuk olma durumunu masaya yatırıyor. Yeri gelince anne/babalarını anlamayan çocuklar hayatlarındaki deneyimlere paralel onları anlamaya başlıyor ve hayata farklı bakıyorlar.

Filmin esas derdi yukarıda anlattıklarım olsa da ve bunları anlatmada çok başarılı olsa da yan hikayeciklerde bir bocalama söz konusu. Yıllar önce senaryo yazma hakkında sohbet ettiğim bir arkadaşımın dediği gibi, başlangıç ve sonuç ortada ama problem onları nasıl bağlayacağın, yani problemi matematiksel olarak nasıl çözeceğindir. Burada da Akın, ana iskeleti harika kursa da onu destekleyen yan unsurlarda bu başarısını gösteremiyor. Mesela? Lotte’nin ölüm sebebinin yüzeysel kalması ya da Nejat’ın hayatını 10 günde tümüyle değiştirmesi gibi. Ama genel tabloya baktığınızda bunlar asla göze batmıyor.

Oyunculuklara gelirsek, 6 ana oyuncu da birbirleriyle yarışıyor diyebiliriz. 2 usta, Tuncel Kurtiz ve Hanna Schygulla’yı izlemeye doyamıyorsunuz. Nursel Köse benim için yeni bir keşif oldu. Baki Davrak çok sakin oynarken, Nurgül Yeşilçay karakteriyle özdeşleşmesini biliyor. Lotte rolündeki Patrycia Ziolkowska ise oldukça dinamik oynuyor, hislerini dışarıya vererek.

Son sözüm filmin ses kaydına. Bence tek kelimeyle şahane diye nitelendirebileceğim kayıtta, Kazım Koyuncu-Şevval Sam’ın ‘Ben Seni Sevdiğimi’ düeti filme damgasını vuruyor.

Siz de ailece sinema salonuna girerek bu güzel yapımı seyredin. Hele o mükemmel, tek plan finalde ayağa kalkmadan sadece huzur bularak jeneriğin akmasını seyredin.

Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Hanna Schygulla, Patrycia Ziolkowska, Nursel Köse, Erkan Can – Görüntü Yönetmeni: Rainer Klausmann – Müzik: Shantel – Yazan ve Yöneten: Fatih Akın

****1/2 G.T.: 26 Ekim Y.T.: 1 Kasım