Yarışma Günü

27/02/2012 6 yorum

Öncelikle şunu belirtmem gerek: Ben ‘Kim Milyoner İster’e kendimi kanıtlamak için katıldım. Ama kanıtlama, ne seyircileri ne de başka bir kimseyi kapsıyor. Tamamen kendim için, o stüdyoya çıkıp kendimi o garip arenada kaybetmeden soruları cevaplamaktı hedefim. Şu kadar kazanmışım, şu soruyu bilmiyormuşum, kamerada şöyle gözüküyormuşum zerre kadar umurumda değil. Ben 27 yaşında bir insanım (engelli, erkek, Türk, faso fiso gibi sıfatlardan çok önce gelir insanlık) ve kendimi bulmaya çalışıyorum. İster buna geç kalmış ergenlik deyin, ister olgunlaşma. Hayatta nerede durduğumu anlamaya çalışıyorum ve bu yarışma da tamamen bu sürecin bir adımıdır. 10-15 dakikalığına olsun kameraların önünde olmak ve kendini, bilincini, kişiliğini kaybetmeden orada durabilmek. Televizyona her gün çıkan binlerce insan var, çoğu maskelerin ardına sığınıyor, bir kısmı kendi olarak çıkıyor. Ama gayet sade bir hayat yaşayan bendenizin o stüdyoda ne yapacağnı merak ettim ben. Tanrı’ya çok şükür ki kendime ihanet etmedim.

Yarışma sabahına dönersek, 9 buçuk olmadan stüdyodaydım. Emre zaten kapıda beni bekliyordu, Engin de ardı sıra geldi. 11’e kadar lobide öyle bekledik. Sonra prova için yarışmacıları stüdyoya aldılar.

Stüdyoya ilk girdiğimde, “Burası amma küçükmüş!” dedim. Bu, biraz bana güven kattı. Seyirci yerlerine oturttular bizi, 12 kişiydik o gün ilk defa katılacaklar olarak. Yapımcı ve yönetmen biraz konuştu. Programın formatını, bizden ne istediklerini anlattılar, tavsiyelerde bulundular. Ardından herkes getirdiği iki çift kıyafeti yönetmene gösterdi, o da uygun bir kombinasyon yapmaya çalıştı. Zaten göreceksiniz, ben lacivert kadife pantolon, baskılı gri bir T-shirt ve lacivert bir  hırka ile katıldım. Sabah evden öyle çıkmıştım zaten, dokunmadılar bana.

Ardından her yarışmacının, iki soru cevaplayacağı bir deneme çekimi yapıldı. Bu çekim kaydedildi ki her yarışma için sıralama buna uygun belirleniyor. Oradaki haliniz, tavırlarınız, konuşmanıza dikkat ediyorlar. Bana bir sesli soru (Selvi Boylum Al Yazmalım’ın tema müziği) bir de Che’nin bir sözü çıktı. Oldukça rahattım. Tabii yapımcılar engelli olduğumdan daha dikkat ettiler. Yarışmada  telefon jokeri kullanırsam soruyu Kenan Işık’ın soracağını söylediler. Ben umursamadığımı söyledim. Hatta sorulara cevap verirken cevabı söylemeyip, kafa sallabileceğimi belirttiler. O anda ne olacağını bilmediğimi ama açıkçası buna gerek olduğunu sanmadığımı belirttim. Zaten bu seçenek kullanılmadı.
Daha fazlasını oku…

Sonlu Elemanlar Analizi (FEA) Nedir? (Ben Ne İş Yapıyorum?)

25/02/2012 103 yorum

Öyle bir mesleğim var ki çoğu dostum ne olduğunu bilmiyor. Ailem anlamıyor. Zaten bir yabancıya hiç anlatamıyorum. “ARGE ile uğraşıyorum.” deyip geçiyorum. Zaten karşıdaki de ARGE kelimesinden tırsıp, nasıl araştırıp geliştiriyorsunuz diyemiyor. Malum, ARGE uzaydan gelen bir kelime.

Hal böyle olunca, ben de bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Amacım, hem ne ile uğraştığımı yazılı da olsa dile getirmek hem de internette konu (FEM) hakkında basit, Türkçe bir kaynak oluşturmak.

Efendim, ben Sonlu Elemanlar Metodu ile analiz yapan bir mühendisim. Bu cümledeki iki unsuru açıklayacağım şimdi size.

Bir uçağın sonlu eleman modeli

Öncelikle ‘analiz’ kelimesinden başlayalım, daha anlaşılır olduğundan. Bir mühendis, fizik, kimya gibi fen bilimlerini kullanarak hayatı kolaylaştıran yenilikler getirmeye çalışır. Ben de bir makine mühendisi olarak (veya olmaya çalışarak) yeni makineler geliştirerek insanların hayatlarını kolaylaştırma misyonuna sahibim. Ama tabii ki de bu, gayet kapsamlı bir iş olduğundan tek başınıza yapmanız oldukça zor. Bu yüzden, bir sürü alt görevler vardır.

Bir makine tasarlarken, üretimden önce tasarımınızı kontrol etmeniz gerekir. Bunlar, makinenin gerekli şartları sağlayıp sağlayamadığı veya uç limitlerini belirleme amaçlı olabilir. Mesela, bir makine olmasa da bir bahçe merdiveni tasarladığınızı düşünelim. Bu merdivenin ne kadar ağırlığa dayandığını bilmek, sizin tasarımınız için kilit bir parametredir. Bu parametreye uygun, merdivenin boyutlarını ve malzemesini belirlemeniz gerekir.
Daha fazlasını oku…

Nasıl ‘Kim Milyoner Olmak İster?’e Katıldım?

25/02/2012 47 yorum

Şimdi facebook hesabımdan kontrol ettim. 5 Ocak gecesi yakın arkadaşım Hilal, bana yarışma katılım formunun linkini göndermiş. O gece, ben laf olsun diye doldurdum formu. Kimseye de söylemedim, tamamen “Ya tutarsa?” durumuydu. Ama bala bakın, tuttu!

Yaklaşık 1 ay sonra, 10 Şubat’ta ofisteki masamda otururken, telefon çaldı. Bir bayan, atv’den aradığını söyledi ve önümüzdeki çarşamba (15 şubat) saat 13’te beni atv Yeni Bosna Stüdyoları’na mülakata çağırdı. Bir düşündüm, Yeni Bosna ta İstanbul’un diğer ucu, gitmek için tam gün izin almak gerek filan, kim uğraşacak ya, diye. Arkadaşlara da söyledim, ” Oğlum manyak mısın? Git işte!” dediler. Neyse, şeften izin aldım o çarşamba gününe işe gelmemek için.

Bu arada bir itirafta bulunayım, ben yarışmaya katılacağım kesinleşene kadar, herhalde 6-7 yıldır yarışmayı izlemiyordum. Yeni formattan tamamen bihaberdim. Zaten bilenler bilir, evimde televizyon yok, almayı da düşünmüyorum çünkü izlemiyorum. Tivibu’ya üyeyim mesela ama yılbaşı gecesinden beri açılmamıştır, o gece de ses olsun diye açıktı.
Daha fazlasını oku…

Shame (Modern Toplumda Bireyin Yalnızlığı Üzerine)

14/02/2012 1 yorum

Hafta sonu, uzun zamandır izlemek istediğim Shame‘e gittim. Steve McQueen’in ikinci filmi, ilk filmi Hunger gibi, oldukça provakatif ve modern toplumun açmazlarını deşen bir yapıda.

Filmin baş kişisi Brandon, New York-Manhattan’da oturan, yüksek maaşlı bir işe sahip biri. Yani dünyanın en hızlı kentinde yeterli maddi güce sahip. Ama o bir seks bağımlısı. Gece gündüz mastürbasyon yapan, (işteki de dahil) bilgisayarları porno içinde yüzen, fahişelere servet sayan biri. Brandon’un tek arkadaşı olarak patronunu görüyoruz ki onunla da ilişkisi maddiyata bağlı. Filmin başından beri onu ısrarla arayan kız kardeşini bile umursamıyor. Ta ki kendisi gelip onda zorla kalana dek. Böylece Brandon’un iş ve seks arasındaki çizgisel düzeni bozulmaya başlıyor.
Daha fazlasını oku…

2012 Oscar Adayları Yorumları

12/02/2012 1 yorum

Ödül törenine sadece 2 hafta kala önce birer cümleyle adayların üzerinden geçelim, yıl içindeki yazılarıma da filmin üzerine tıklayarak erişebilirsiniz. Sonra bir tahmin listesi yapalım. Bana eşlik ederseniz sevinirim.

  • The Artist: Bu şirinlik muskası film, herkesin gönlünü kazanarak ödüllerin en güçlü adayı. En İyi Film, Erkek ve Görüntü’yü kapacak sanırım.
  • The Descendarts: Alexander Payne’in bu sımsıcak aile öyküsü, En İyi Uyarlama Senaryo ödülü ile yetenecek galiba.
  • Extremely Loud & Icredibly Close: Stephen Daldry imzalı bu güçlü melodram, sürpriz adaylıklarıyla yetinecek.
  • The Help: Senenin sıcak aile filmi kontejanından listeye dahil olan film, En İyi Yardımcı Kadın’ı alır ama Kadın Oyuncu ödülü zorda gözüküyor.
  • Hugo: Benim bu seneki favori filmim, ne yazık ki sadece Scorsese’ye ikinci ödülünü kazandıracağa benziyor. Teknik dallarda da (mesela sanat yönetmenliği) 2-3 ödül alabilir. Gönül daha fazlasını isterdi.
  • Midnight in Paris: Herkesi şaşırtan bir performansla buralara gelen son filmiyle Woody Allen, törene katılmasa da En İyi Özgün Senaryo’yu bir kere daha kazanabilir. Bu film, aklımda hep şu cümleyle hatırlanacak: “Hangi zaman diliminde yaşarsan yaşa, geçmişe hep özlem duyarsın!”
  • Moneyball: Benim hiç beğenmediğim bu ekonomi-spor filmi, tören boyunca oturacağa benziyor (hakkı da bu).
  • The Tree of Life: Malick’in tartışmalı filmi ödül alması zor. Böyle karmaşık ve felsefik bir film ödül alırsa çok şaşarım.
  • War Horse: Spielberg’ün Yönetmen adayı bile olamamasıyla makus kaderi açık olan film, diğerleri ödülleri kaparken çerez olmakla yetinecek.
  • A Better Life: Gönlüm Damien Bichir’in ödülü almasını çok istiyor ama alamayacak.
  • Tinker Tailor Soldier Spy: Bu sıkı ajan filmi, sadece Müzik’te iddialı. O da belki.
  • Albert Nobbs: Bu vasat altı film, 2 adaylığına şükretmeli.
  • The Girl with the Dragon Tattoo: Hollywoodlaştırılan bu yeniden yapım, Kurgu’yu kazanabilir.
  • The Iron Lady: Meryl Streep, Michell Williams’ın en büyük rakibi.
  • My Week with Marilyn: Williams, bu sefer ödül alırsa herkes (ben de) sevinecek. Bence alacak da.
  • Beginners: Filmin tek adayı olan Christopher Plummer, ödülüne kavuşacağa benziyor, hem de Oscar’ı alan en yaşlı kişi ünvanına sahip olarak.
  • Warrior: Nick Nolte başka bir seferi bekleyecek, diğer adaylar ondan çok daha iyi çünkü.
  • Bridesmaids: Yılın favori komedisi, adaylıklarıyla avunacak.
  • Margin Call: Bu dört dörtlük ekonomi dramı, hak ettiği adaylığıyla bile herkesi şaşırttı.
  • Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation): Yılın belki de en iyi filmi, Yabancı’yı kesin kapsa da hak ettiği Özgün Senaryo ödülünü alamayacak.
  • The Ides of March: George Clooney’in son yönetmenlik deneyimi oldukça iyi ama ödül alacak kadar değil.

ÖDÜL                       HAK EDEN                                                          KAZANACAK

Film                           Hugo                                                        The Artist

Yönetmen                 Martin Scorsese (Hugo)                            Martin Scorsese (Hugo)

Erkek                        Damien Bichir (A Better Life)                     Jean Dujardin  (The Artist)

Yardımcı Erkek     Christopher Plummer (Beginners)               Christopher Plummer (Beginners)

Kadın                      Michelle Williams (My Week with Marilyn)   Michelle Williams (My Week with Marilyn)

Yardımcı Kadın        Octavia Spencer (The Help)                      Octavia Spencer (The Help)

Özgün Senaryo         Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation)    Midnight in Paris

Uyarlama Senaryo    The Descendants                                       The Descendants

Yabancı Film             Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation)      Jodaeiye Nader az Simin (A Seperation)

Animasyon                 Rango                                                             Rango

Görüntü Yönetimi      The Tree of Life                                           The Artist

Kurgu                          The Girl with the Dragon Tattoo              Moneyball

Sanat Yönetimi           Hugo                                                        Hugo

Kostüm                        Jane Eyre                                              Jane Eyre

Makyaj                        The Iron Lady                                        The Iron Lady

Müzik                          Tinker Tailor Soldier Spy                           War Horse

Şarkı                            ??????                                                   The Muppets

Görsel Efekt              Rise of the Planet of the Apes                 Rise of the Planet of the Apes

NOT: Listenin antisimetriğinden dolayı özür dilerim. İleride daha düzgününü yapacağım.

Oscarlıklar 2012 – #3

11/02/2012 1 yorum

Extremely Loud & Incredibly Close [Stephen Daldry – 2011]

Oscarların en sürpriz adayı olan bu film, çoğunlukla negatif yorumlara sahip. Açıkçası ben de etkilerinde kaldım ki, gayet kötü bir film bekliyordum. Oysa ki karşıma War Horse‘dan çok daha iyi bir melodram çıktı.

Ünlü 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden bir çocuğun, bu gerçekle yüzleşmesini ve çocukluktan ergenliğe adım atışını anlatıyor. Başka bir büyüme öyküsü anlayacağınız. Bu sefer büyümeyi tetikleyen olay ise babanın ölümünün getirdiği yalnızlık ve çaresizlik. Aslında 11 Eylül ile igili bir filmmiş izlenimi verse de pek o tarafa uğramıyor. Belki de filmin en yumuşak karnı da tam burası. 11 Eylül gibi çok önemli ve popüler bir olayı merkeze alır gibi yapıp aslında onu anlatmamak.
Daha fazlasını oku…

Hayattan Notlar

  • Boardwalk Empire sezon finalini aralıkta yapsa da ben geç başladığımdan yeni bitirdim. Bu sezon, ilkinden daha iyiydi. Lakin hala dizide bir olmamışlık var ve bu, dizinin bir üst seviyeye çıkmasını engelliyor. Eğlenceli bir izle ve unut dizisine dönüşüyor.
  • Boardwalk Empire her ne kadar Amerika’nın alkol yasağı döneminde geçse de, her bölümde bolca içki içilir. Sezon finalini izlerken ben de kendime bir kadeh viski koymaktan alamadım. Diziye yeni başlayacaklara uyarı, kötü alışkanlıklara vesile olabilir.
  • Bu yıl kar, bitmek bilmedi. Hala yağıyor, sanki hiç sona ermeyecekmiş gibi. Küçükken herkes gibi, ben de karın bir güzellik olduğuna inanırdım. Bembeyaz şekilde yağıyor ve her şeyin üstünü örtüyor. Tüm çarpıklıklar, görmek istemeyeceğimiz her şeyi örtüyor. Her yer beyaza bürünüyor, her şey aynı görünüyor. Sanki farklılıkları da eşitliyor gibi gelirdi.
  • Artık daha farklı düşünüyorum. Evet kar beyaz ama fiziksel özellik olarak siyah! Yani bizi kandıran bir yapıda, göründüğü gibi değil. Kar yağıyor bir güzel, üstü açık olan her şeyi örtüyor, güzellikleri de çirkinlikleri de ve dünyaya masalsı bir hava veriyor. Ama dünya bir masal ülkesi değil. Nitekim kar sadece gözümüzü boyuyor, var olanı bir süreliğine gördürmüyor. Sonra kalktığında, her şey yine çıkıyor. Üstelik buzu, cıvıklığı ve çamuruyla beraber daha da hayatı zorlaştırarak.
  • 10 gün önce kar yine deli gibi yağdığında, Engin akşam bana geldi. Pizza söyleyelim dedik, Little Ceaser’s’da da kampanya varmış, siparişi verdik. 20 dakika filan geçti, telefon geçti. Kar yüzünden getiremeyeceklerini söylediler. Ben de o gece yemeksepeti’nde bir güzel yorum döşedim, sırf herkes görsün diye. Madem getirmeyeceksin, neden sipariş alıyorsun. Hadi aldın,  20 dakika neden bekletiyorsun. Neyse, ertesi gün telefonum çaldı, arayan Little Ceaser’s! Özür dilediler, önce ‘neden şikayet ettiniz’e getirmeye çalıştılar. Ben de bir güzel açıkladım. Tabii bir şey diyemediler ve bedava pizza gönderdiler. Kıssaden hisse: Hakkınızı her zaman savunun.
  • Takipçileri biliyordur, bu ülkenin en iyi dergilerinden Bant geçen yaz yayından kalktı. Bunun yerine kasımdan itibaren e-dergi formatında çıkmaya başladı. Ben birkaç ay bu değişikliğe alışamadım çünkü ben dergilerimi gece yatakta okurum. Geçen hafta yine aklıma geldi ve karıştırmaya başladım e-dergiyi. Oldukça dolu bir içerikle, üstelik elektronik olmanın avatajlarını kullanarak başarılı sayılar çıkartıyorlar. Takip edin bence: http://www.bantmag.com/dergi/
  • Pazartesi pasaport çıkartmaya Gebze Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Bu sefer çipli olan yeni pasaporta geçeceğim. Neyse, tüm istenenleri edinip oturdum polisin karşısına. Polis, ilginç bir şekilde fotoğraflarımı incelemeye başladı. Sanki başkasının fotoğrafı dicektim ki bombayı patlattı: Nüfüs cüzdanımdaki resim bana benzemiyormuş. Ya Ankara’ya sorulması gerekiyormuş ya da cüzdanı yeniletmek. Düşündüm, hemen cüzdan yenilenirse bir daha uğraşmam. Sordum, verirler dedi polis. Arkadaşımla Gebze’de nüfus müdürlüğünü bulduk. Allah’tan hemen verdiler cüzdanı. Emniyete geri dönüp işlemleri tekrardan başlattım. Siz siz olun, nüfus cizdanınıza bir daha bakın, olmadık yerde gıcıklık çıkarabilirler.
  • Gebze kadar leş bir ilçe görmedim hayatımda. Karman çorman, keşmekeş, kalabalık ve olabildiğince çarpık. Gereksiz yere büyük olması da başka bir sorun.
Kategoriler:dizi, günlük Etiketler:, ,

Notting Hill

07/02/2012 1 yorum

Herkesin başucu nesneleri vardır. Kiminin kitaptır, kiminin dergi. Tahmin edebileceğiniz üzere benimkiler film ve iki tane: When Harry Met Sally… ve Notting Hill. Ne zaman çok üzülsem veya çok sevinsem mutlaka ikisinden birini  seyrederim. Bugün de çok sevindirici bir haber aldım. Kapıdan girerken de dedim ki “Evet, bugün Notting Hill gecesi!”

1999 yapımı bu film, oldukça ana akımdan seyreden bir romantik-komedi. Tüm klişeleri başarıyla uyguladığı gibi, türün tüm trüklerine de sahip. Ama olay, bunları nasıl kullandığında yatıyor. Hakkını vermek lazım, senarist Richard Curtis çok iyi bir senarist olmasının yanında türü de çok iyi biliyor. Kendi yazdığı 1994 yapımı Four Weddings and a Funeral, zaten İngiliz romantik-komedilerini başlatan film, kendi çapında da çok iyidir. Ama Notting Hill‘in bambaşka bir çekiciliği var.
Daha fazlasını oku…

Peeping Tom (Röntgencilik ve Sanatta Kadınların Rolü Üzerine)

Yine uzun zamandır seyretmek isteyip de izleyemediğim bir film daha. Michael Powell’ın bu şaheseri, aslında çok daha bilinir olmalı, daha çok seyredilip tartışılmalı. Çünkü film; ele aldığı konuyla olsun, onu ele alış biçimiyle olsun ve sinema tarihindeki yeriyle olsun çok özel bir film. ‘Film çekmek’ eylemini bu derece deşip, ortaya film çekmenin kitabını yazan başka bir film galiba yok!

‘Peeping Tom’ terimi, İngilizce’de röntgenci manasına geliyor. Yaklaşık 1000 yıl önce, İngiltere’de yaşanan bir rivayete dayanıyor. Kasabanın hükümdarının karısı, halkın vergilerinin azaltılması için kocasıyla bir iddiaya giriyor. Kasabada çırılçıplak at sürerse, kocası vergileri azaltacağını söylüyor. Kadın da tüm halka içerde oturup dışarıya bakmamalarını salık vererek atı sürüyor, tamamen aryan halde. Ama kasabalıdan biri bir delikten kadını gözetliyor ve oracıkta kriz geçirip ölüyor. Hikaye, ne kadar gerçektir bilinmez ama röntgencilik konusunu tam 1000 yıl önce açması açısından önemli!

‘Röntgencilik’ gerçekten önemli bir mevzu. Meşru olmayan, suç sayılan ama alenen ve hatta yasal olarak herkesin yaptığı bir eylem. Mesela siz bir film seyrederken, aslında filmdeki insanların hayatını röntgenliyorsunuz. Bu, aslında tüm sanatlar için geçerli lakin sinemada daha ön planda. Çünkü siz karakterleri, yaşama alanlarında, doğal halleriyle gözlemliyorsunuz. Bu bir çeşit röntgenciliktir aslında. Başkalarının hayatlarını onların haberi olmadan belli bir süre izliyorsunuz. Hayatların kurgusal olması ve zaten film çekmek amacıyla kurgulanması, işi meşrulaştırsa da aslında seyirci, filmi seyrederek röntgenci tarafını yatıştırıyor.
Daha fazlasını oku…

Chasing Amy

31/01/2012 1 yorum

Kevin Smith’in üçüncü ve şimdiye kadarki en iyi filmi olan Chasing Amy‘de Smith’in bizzat kendisinin oynadığı Silent Bob ilk defa ağzını açar ve sinema tarihindeki en acıklı hikayelerden birini anlatır:

” Bundan 3-4 yıl önce Amy diye bir kızla beraberdim. Büyük aşktı. Ayrılmaz ikiliydik. Aradan dört ay geçti. Salaklığım tuttu, eski erkek arkadaşını sordum ki oldukça salak bir hamledir. Öğrenmemek gerektiğini gayet bilsen de öğrenmek de zorundasındır, salakçadır vesselam. Neyse, anlatmaya başladı. Nasıl aşık olduklarını,  nasıl birkaç yıl devam ettiğini, nasıl evde yaşadıklarını, annesinin beni nasıl daha çok sevdiğini, filan falan. Ben iyiydim ki bombayı patlattı. Bomba da şuydu: Öyle gözüküyor ki birkaç sefer, erkek arkadaşı yatağa birilerini getirmiş. Üçlü yani. Ben patladım. Yani ben böyle şeylere alışkın değilim. Gayet Katolik yetiştirildim. Diğer deyişle, oldukça garipsedim, tamam mı? Ve ona gürlemeye başladım: Çünkü hislerimle nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum, en iyisinin ona ‘sürtük’ demek olduğunu düşündüm ve kullanıldığını söyledim. Kan istiyordum, onu incitmek istiyordum. Ben, ‘Sorunun ne, Allah’ın belası?’ şeklindeydim. Ve o devamlı beni sakinleştirmeye çalışırdı, o zaman ve mekanda öyle olduğunu söylerdi, ama bunlardan dolayı özür de dilemeyecekti çünkü yaptığının yanlış olduğunu düşünmüyordu. ‘Gerçekten mi?’ dedim. Tam gözlerinin içine baktım ve bittiğini söyledim. Yürüdüm gittim. Ama hataydı. Ondan iğrenmiştim, korkmuştum. O an, kendimi küçük hissetmiştim, deneyimsiz hissetmiştim, ona hiçbir zaman yetemeyecektim veya onun gibi bir şeyler, anlıyor musun beni? Ama anlamadığım şey, onun umursamadığıydı. Öyle birini artık aramıyordu. Beni, Bob’u, arıyordu. Ama bunu anladığımda, çok geçti. Hayatına devam etmişti. Tek yapabildiğim, salakça bir onur numarası yapmaktı ki pişmanım. Çünkü o, tekti. Bunu şimdi biliyorum. Ama ben onu ittim. O günden beridir de hep Amy’nin peşindeyim.”

Bu 2 dakikalık monolog, filmin de özeti. Filmdeki olayların ve ne anlatmak istediğinin özeti. Film, adını bu hikayeden alsa da, Bob ile Amy’yi  anlatmıyor tabii; Holden ile Alyssa’nın sıra dışı ilişkilerini anlatır.
Daha fazlasını oku…