Arşiv
Sinema Sinema
The Intouchables [Olivier Nakache & Eric Toledano – 2011]
Gerçek hayattan uyarlanan bir engelli filmi daha. Bu sefer Fransa’dan geliyor. Geçen yıl Fransa’nın en fazla izlenen yapımı olmuş film, sımsıcak bir dostluk hikayesi. Yamaç paraşüdü yaparken boyundan aşağısı felç kalan varlıklı Pierre, yanına hizmetli/asistan ararken hapisten yeni çıkmış, Afrikalı ve sonuna kadar dobra Driss’e denk geliyor. Bu iş ilişkisi, sıra dışı bir arkadaşlığa dönüşürken iki tarafın da hayatını değiştiriyor.
Filmin farkı ve esas önemi, ajitasyona hiç başvurmaması ve üstüne Driss’in Pierre’e bir insan olarak yaklaşmasını tüm samimiyetiyle verebilmesi. Driss’in kaba ama dobra yapısı, Pierre’in ince ve klas yapısıyla hem çelişiyor hem de birbirini tamamlıyor. Pierre, kendisine asla acımayan, üstüne onu zorlayan ve hatta aksiyona teşvik eden Driss ile yeni bir döneme giriyor hayatında. İkiliyi oynayan François Cluzet ve Omar Sy’ın güçlü performansları da filmin etkisini arttırıyor. Son olarak Hollywood’un filmi Amerika’ya uyarlamak üzere olduğunu ekleyelim. İyi ve etkili bir dram.
Daha fazlasını oku…
The Dark Knight Rises
Öncelikle yazıyı filmden sonra okumanız tavsiye ediyorum çünkü yanlışlıkla da olsa filmden tüyo verip zevkinizi kaçırabilirim. Ama izlemeyenlere tavsiyem şu, önce mutlaka Batman Begins‘i izleyin, daha önce izlemiş olsanız bile.
Filmi beğendiğimi söyleyerek yazıya gireyim. Gerçekten sinemada izleyebileceğiniz, hele günümüz koşullarında, nadide filmlerden. Çünkü hem altyapı olarak iyi, hem de son derece keyifli. Şimdi de yavaştan filmi analiz edelim.
Daha fazlasını oku…
Ayrılık Sonrası İzlenecek Filmler
Devir internet devri. Herkesin takip ettiği sürüyle site var. Bu siteler de kafalarına göre bir sürü liste yayınlıyor. ‘En İyi Soygun Filmleri’, ‘İstanbul’u En İyi Kullanan Filmler’, vs. Bazıları gerçekten çok bilgilendirici oluyor, mesela 2 yıl önce Total Film ‘Sinemayı Değiştiren Filmler’ listesi yayınlamıştı, çok dolu bir içerikle.
Vesselam, benim de aklıma bir liste geldi, daha önce yapan olmuş mudur, hiç araştırmadım. Son 1.5 aylık kişisel deneyimime de dayanarak, bir liste yapayım dedim. Belli bir sıralama yapmadım, mutlaka bu listede olmayıp bilmediğim/hatırlamadığım filmler de vardır. Onları da yorum niyetine siz eklersiniz artık.
Daha fazlasını oku…
Medianeras [2011 – Gustavo Taretto]
Bu akşam, kafamda oluşmaya başlayan bir yazı için bir film izlemeye başladım ve çok severek bitirdim. Adı Medianeras. İngilizce adı (aratırsanız diye yazıyorum) Sidewalls. 2011 yapımı bir Arjantin filmi. Normalde Arjantin Sineması’nı pek takip etmem ya, geçen hafta bakınız.com’u gezerken ilgimi çekmişti.
Film, şehir hayatının içine hapsolmuş bir erkek ve bir kadının bir yılını anlatıyor. Birer apartman arayla oturan bu birbirinden habersiz iki karakter, gayet zıt ama arada birbirine temas eden hayatlara sahipler. Kadın olan, Mariana; mimar, para için vitrin tasarımı yapıyor, 4 yıllık bir ilişkisinden yeni ayrılmış, eski evine dönmenin bunalımını yaşıyor. Erkek olan, Martin; web tasarımcısı, tüm günü evde geçiyor, eski sevgilisinden kalan bir köpekle yaşıyor, gayet asosyal ve günübirlik ilişkilerle vakit harcıyor. Daha fazlasını oku…
1966’da Güneydoğu Sorunu: Hudutların Kanunu
Gündemi takip ederken bazen eskilere de bakmak lazım geliyor. Çünkü bugün yaşananların hepsinin kökü geçmişte ve elbet bir şekilde size ipucu veren doneleri yakalabiliyorsunuz. Bazen eski bir haber, eski bir hikaye yada eski bir film. Mesela Yılmaz Özdil dünkü yazısında eski bir yazısını aynen kullandı, hiç de sırıtmadı çünkü gündem değişse de, özdeki sorun bakiydi.
1966’da Lütfü Ö. Akad ustanın çektiği Hudutların Kanunu filmine bugünden bakmak ilginç oluyor. Hikayesini Yılmaz Güney’in yazdığı ve Akad ustanın senaryolaştırdığı film, muhtemelen Suriye sınırında geçen hikaye bir kaçakçılık öyküsü anlatır. Bir sınır köyünde yaşayan Hıdır (Yılmaz Güney), güvenilir bir kaçakçıdır. Civar jandarma komutanının vurulması sınırda denetimi arttırınca, daha küçük bir kaçakçı olan Hıdır’a daha çok iş düşer. Yeni gelen komutan, durumu anlayıp Hıdır’ı uyarır, aynı zamanda da köye okul kurulması ve kaçakçılık dışında bir iş tutulması için Hıdır’la işbirliği yapar. Ama yörenin şartları, bu güzel hayallere izin vermez…
Daha fazlasını oku…
Eski Yazılar – 1 : Before Sunrise & Before Sunset
Ben yazı yazmaya sadece bu blogla başlamadım. Ondan çok önce de kendi kendime karalıyordum. Yavaş yavaş o yazıları da burada yayınlayacağım. İmla hataları hariç düzeltmeden, olduğu gibi. Bakın, eskiden nasıl düşünüyormuşum, nasıl hatalar yapıyormuşum. Aşağıdaki yazıyı 2005 şubatında İzmir’de yazmıştım. Buyrun efendim:
BİR ADAM, BİR KADIN VE SINIRLAR
Nasıl başlayalım? Şimdi işin öncesinden başlarsak yazmaya sayfaya yetmez. Çünkü işin başlangıcı insanoğlunun başlangıcıyla başlıyor. Yani işin öncesini atlayalım. Biz direkt konuya girelim. Aslında anlatmak istediğim konu oldukça basit. Çoğu dilde üç-dört harfle ifade edilebiliyor fakat tanımına sayfalar yetmiyor. Çünkü kimse daha onu tam olarak tanımlamayı başaramadı. Uğruna seferler düzenlendi, destanlar yazılıp hayatlar feda edildi. Ama sonuçta kimse tam olarak tanımlayamadı. Biraz da bu olayın bireyselliğiyle ilgili. Sonuçta herkes onu kendine göre yaşıyor. İki kişi arasında yaşanıp giden bu olay, çoğu zaman sanat eserlerine konu oluyor. Bir şarkıda ya da resimde o duyguların yansımalarını görebiliyoruz. Hatta bazen bu yansımalar o duyguyu salt kelimelerden daha iyi ifade edebiliyor. Ben de bu duyguyu sinema üzerinden anlatmaya çalışacağım. Bunu için birbirinin devamı olan iki film seçtim. Gelin bu iki filmi analiz ederek aşkı tanımla(yama)maya çalışalım.
İlk filmimiz 1995 yapımı Before Sunrise/Gün Doğmadan. Film, Avrupa’yı trenle dolaşan iki üniversite öğrencisinin bir gününü anlatıyor. Erkek olanı Amerikalı. Aslında Madrid’e kız arkadaşını ziyarete gelmiş ama kız arkadaşının değiştiğini görünce birkaç gün içinde ayrılmış. En ucuz uçağın Viyana’dan olduğunu öğrenince de hem zamanı olduğu için hem de biraz gezmek için Avrupa’yı gezmeye karar veriyor. Filmin başladığı günün ertesi günü uçağı kalkacak. Kız olanı ise Fransız. Sırf eğlence olsun diye Avrupa’yı gezmeye çıkmış fakat şimdi dönüş yolunda. Hatta ertesi gün bir arkadaşına Paris’te yemek sözü var. İşte bu birbirlerinden farklı iki genç trende buluşuveriyor. Yan koltuğunda oturan bir çiftin kavgası yüzünden kız kalkıp oğlanın çaprazına oturuyor. Gelen tartışma sesleri yüzünden konuşmaya başlıyorlar. Biraz sonra seslerden iyice rahatsız olup yemekli kompartımana geçiyorlar. Bir yandan bir şeyler atıştırıp bir yandan birbirlerine sorular soruyorlar. İkisinin de birbirlerinden hoşlandığı belli ama birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlar. Derken tren Viyana’da duruyor. Oğlan “Benle gelsene, gezeriz.” diyor. Kız ufacık bir tereddütten sonra sırt çantasını kapıp trenden iniyor ve ikilinin Viyana turu başlıyor. Kah yürüyerek kah oturarak Viyana’yı turluyorlar. Arada dönme dolaba biniyorlar, bir bardan şarap dilenip ertesinde bir dilenciye şiir yazdırıyorlar. Kısacası ertesi gün, gün doğana kadar dilediklerini yapıp eğleniyorlar. Bütün bunları yaparken gün doğunca ayrılacaklarını biliyorlar. Hatta kızın tavsiyesi üzerine bütün klasik ilişkilere inat gerçekçi olmalarını ve o gecenin onların ilk ve son geceleri olduğunu kabullenip bir daha buluşmamaya karar veriyorlar. Sonuçta doğal olarak gün doğuyor. Oğlan kızı trene bindirmek için perona geliyorlar. Son kere öpüşürlerken sözlerini unutup 6 ay sonra aynı peronda buluşmaya karar veriyorlar ve ayrılıyorlar.
Daha fazlasını oku…
Shadows [1959 – John Cassavetes]
‘Bağımsız film’ nedir? Son yıllarda çoğu sinemaseverin kafasını kurcalayan sorulardan biri. Hangi filme bağımsız denir? Bir ölçütü var mı?
Aslında hem var, hem de yok! Var çünkü terim olarak ‘bir stüdyo tarafından çekilmemiş her film’ bağımsız oluyor. Ama artık stüdyolar tarafından desteklenmeyip çekilen bir sürü popülist film de var. Mesela bu tanıma göre Türkiye’de çekilen her film bağımsızdır çünkü ülkemizde stüdyo sistemi yok. Fetih 1453‘e bağımsız demek, komik olmaz mı ama? O yüzden daha spesifik bir tanımla ‘ana-akım dışı yapım’ denilebilir. Bu sefer de ‘ana akım’ın ölçütleri nelerdir sorusu gündeme gelir ki yeterince karmaşık ve sonu gelmeyecek bir tartışmaya dönüşür. Örneğin geçen ay tüm dünyada gişe rekorları kıran The Hunger Games‘in ilk 10 dakikası gayet ana akım dışı çekimlere sahipti. Bu yüzden de, hele günümüzde, gerçek manasıyla bir bağımsız film bulmak çok zorlaştı.
Shadows ise bu konunun doğuşunu simgeliyor çünkü çoğu sinema tarihçisi tarafından ‘ilk bağımsız film’ olmakla anılır. Bugün çoğunluğun ‘bağımsız filmin babası’ olarak tanıdığı John Cassavetes’in ilk uzun metrajıdır. Aslında Hollywood’ta orta çapta ünlenmiş bir aktör olan Cassavetes’in asıl tutkusu yönetmenliktir ama bunu ısrarla stüdyo sistemi dışında, kendi koşullarında yapmak ister. O yüzden de, katıldığı radyo programlarında dinleyicilerden birer dolar istemek gibi yöntemlerle ve verdiği oyunculuk atölyelerindeki öğrencileri ile arkadaşlarını oynatarak 2 yılda ilk filmini çeker.
Daha fazlasını oku…
New York, New York (1977)
‘New York, New York’ şarkısını duymayanız yoktur sanırım. Frank Sinatra’dan tutun da bir sürü şarkıcı seslendirmiştir. İşte o şarkının asıl çıkışı, şarkıyla aynı adı taşıyan filme dayanıyor.
Martin Scorsese’nin Taxi Driver‘ın hemen ardından çektiği bu film, dışarıdan bakıldığında sıradan bir müzikalmiş gibi görünse de aslında daha fazlası olduğunu kanıtlıyor. Bir sinema manyağı olarak tanımlayabileceğimiz Scorsese’nin, Hollywood’un altın çağındaki müzikallere bir saygı duruşu aslında. 70’lerle beraber iyice demodeleşen ama buna rağmen birkaç sağlam örneği de (All That Jazz, Cabaret, Bugsy Malone) yine bu on-yılda veren müzikal türüne son defa göz atıyor sanki Scorsese.
Daha fazlasını oku…
Missing: Politikanın İkiyüzlülüğü Hakkında
Olabildiğince naif olmamaya çalışırım. Olayların gerçek yüzünü anlamaya, nedenini bulmaya. Olabildiğince de tarafsız olmaya ve farklı açılardan bakmaya çalışırım. Lakin politikayı, hele kapitalizmi hiçbir zaman anlayamacağım! Bu kadar burnuna dik giden, her zaman kendisinin kazanmasını isteyen bir şey yoktur daha dünya üzerinde.
Bu akşam 30 yıllık bir film izledim ve yine anti-kapitalist hislerim depreşti. Normalde politikayı takip etsem de, yapmaktan bizzat kaçınırım. Çünkü ne kendimi politika yapacak kadar yetkin hissediyorum, ne de bu yalana ortak olmak istiyorum. Aslında asırlardır insanın içinde olan ama Fransız İhtilali’yle önem kazanan bu illeti lanetlemekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Bence politika en basit manasıyla, maske takmaktır. Hatta biri kendi olmadan ortamda hoş gözüküyorsa ‘politik davranmak’ deyimini kullanıveririz onun için. Ama nadir de olsa, politikacılar (ima içinde kalsa da) doğruyu söylemeyi pek severler. Çok nadir olur ama yakalayınca anlarsınız hemen. İşte aşağıdaki diyolog da, böyle bir itiraf içeriyor:
Daha fazlasını oku…
Sinema Sinema
Mission Impossible – The Ghost Protocol [Brad Bird – 2011]
Yaklaşık 2 ay oldu filme gittiğim. Ama yine de yazmak lazım Cruise abinin son marifetini. Yetenekli animasyonculardan Brad Bird’ün ilk defa gerçek oyuncuları yönettiği bu ünlü serinin son filmini izlemesi çok keyifli. Az sayıda aksiyonun ciddi anlamda yüreğinizi hoplatabildiği günümüz sektöründe, büyük perdede böyle bir film izleyebilmek çok hoş. Yanlış anlaşılmasın, son Tehlikeli Görev türe yeni bir şey getirmiyor. Hatta konusu oldukça basit. Dört kişilik bir ekip, yine son saniyede dünyayı kurtarıyor. Ama film ne yaptığının bilincinde olarak oldukça dozunda hamlelerle adımlarını atıyor. Keyifli olan da bu. Yoksa ne bir Casino Royale ne de bir Bourne Identity.
A Dangerous Method [David Cronenberg – 2011]
Cronenberg’ün son filmini beğenmeyenlerdenim. Ünlü psikoanalist Jung’ın hayatını anlatan film, doğal olarak Freud’u ve bolca psikoanaliz terimi barındırıyor. Ama nedense bu kışkırtıcı özdense Cronenberg, Jung’ın önce hastası, sonra da meslektaşı olan Dr. Sabina Spielrein ile ilişkisine odaklanmış. Vasatın biraz üzerinde gezinen seyir keyfi, Keira Knightley’in abartılı oyunculuğuyla zedeleniyor ne yazık ki.Sonuçta kolayca unutulacak bir dönem filmine dönüşüyor. Halbuki bizim, bu kadro (Cronenberg, Fassbender ve Mortensen) ve konudan daha iyisini istemek hakkımız değil mi?
Daha fazlasını oku…








Son Yorumlar