Başlangıç > aşk filmi, film eleştirisi, ilişki, klasik > Eski Yazılar – 1 : Before Sunrise & Before Sunset

Eski Yazılar – 1 : Before Sunrise & Before Sunset

Ben yazı yazmaya sadece bu blogla başlamadım. Ondan çok önce de kendi kendime karalıyordum. Yavaş yavaş o yazıları da burada yayınlayacağım. İmla hataları hariç düzeltmeden, olduğu gibi. Bakın, eskiden nasıl düşünüyormuşum, nasıl hatalar yapıyormuşum. Aşağıdaki yazıyı 2005 şubatında İzmir’de yazmıştım. Buyrun efendim:

BİR ADAM, BİR KADIN VE SINIRLAR

             Nasıl başlayalım? Şimdi işin öncesinden başlarsak yazmaya sayfaya yetmez. Çünkü işin başlangıcı insanoğlunun başlangıcıyla başlıyor. Yani işin öncesini atlayalım. Biz direkt konuya girelim. Aslında anlatmak istediğim konu oldukça basit. Çoğu dilde üç-dört harfle ifade edilebiliyor fakat tanımına sayfalar yetmiyor. Çünkü kimse daha onu tam olarak tanımlamayı başaramadı. Uğruna seferler düzenlendi, destanlar yazılıp hayatlar feda edildi. Ama sonuçta kimse tam olarak tanımlayamadı. Biraz da bu olayın bireyselliğiyle ilgili. Sonuçta herkes onu kendine göre yaşıyor. İki kişi arasında yaşanıp giden bu olay, çoğu zaman sanat eserlerine konu oluyor. Bir şarkıda ya da resimde o duyguların yansımalarını görebiliyoruz. Hatta bazen bu yansımalar o duyguyu salt kelimelerden daha iyi ifade edebiliyor. Ben de bu duyguyu sinema üzerinden anlatmaya çalışacağım. Bunu için birbirinin devamı olan iki film seçtim. Gelin bu iki filmi analiz ederek aşkı tanımla(yama)maya çalışalım.

İlk filmimiz 1995 yapımı Before Sunrise/Gün Doğmadan. Film, Avrupa’yı trenle dolaşan iki üniversite öğrencisinin bir gününü anlatıyor. Erkek olanı Amerikalı. Aslında Madrid’e kız arkadaşını ziyarete gelmiş ama kız arkadaşının değiştiğini görünce birkaç gün içinde ayrılmış. En ucuz uçağın Viyana’dan olduğunu öğrenince de hem zamanı olduğu için hem de biraz gezmek için Avrupa’yı gezmeye karar veriyor. Filmin başladığı günün ertesi günü uçağı kalkacak. Kız olanı ise Fransız. Sırf eğlence olsun diye Avrupa’yı gezmeye çıkmış fakat şimdi dönüş yolunda. Hatta ertesi gün bir arkadaşına Paris’te yemek sözü var. İşte bu birbirlerinden farklı iki genç trende buluşuveriyor. Yan koltuğunda oturan bir çiftin kavgası yüzünden kız kalkıp oğlanın çaprazına oturuyor. Gelen tartışma sesleri yüzünden konuşmaya başlıyorlar. Biraz sonra seslerden iyice rahatsız olup yemekli kompartımana geçiyorlar. Bir yandan bir şeyler atıştırıp bir yandan birbirlerine sorular soruyorlar. İkisinin de birbirlerinden hoşlandığı belli ama birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlar. Derken tren Viyana’da duruyor. Oğlan “Benle gelsene, gezeriz.” diyor. Kız ufacık bir tereddütten sonra sırt çantasını kapıp trenden iniyor ve ikilinin Viyana turu başlıyor. Kah yürüyerek kah oturarak Viyana’yı turluyorlar. Arada dönme dolaba biniyorlar, bir bardan şarap dilenip ertesinde bir dilenciye şiir yazdırıyorlar. Kısacası ertesi gün, gün doğana kadar dilediklerini yapıp eğleniyorlar. Bütün bunları yaparken gün doğunca ayrılacaklarını biliyorlar. Hatta kızın tavsiyesi üzerine bütün klasik ilişkilere inat gerçekçi olmalarını ve o gecenin onların ilk ve son geceleri olduğunu kabullenip bir daha buluşmamaya karar veriyorlar. Sonuçta doğal olarak gün doğuyor. Oğlan kızı trene bindirmek için perona geliyorlar. Son kere öpüşürlerken sözlerini unutup 6 ay sonra aynı peronda buluşmaya karar veriyorlar ve ayrılıyorlar.

Tam 9 yıl sonra 2004’te devam filmi çekiliyor. Film daha Türkiye’de gösterime girmedi ama Oscar’ın görebileceği sağlam bağımsız adaylardan biri olarak sayılıyor. Filmin adı Before Sunset. Film de gerçekte olduğu gibi 9 yıl sonra başlıyor. Oğlan artık ünlü bir yazardır. Evli ve bir çocuk babasıdır. Ama o günü unutamamıştır. Sırf bu yüzden o günü bir romana çevirmiştir. Kitap Amerika’da çok satanlar listesindedir. Kitabın tanıtımı için Avrupa turuna çıkmıştır. Son durağı Paris’tir. Film oğlanın basın toplantısıyla açılır. Fransız gazetecilere kitabını anlatıyordur ki bir başını çevirir: Kız! Hemen toplantıyı toparlayıp bitirir. Kızla dışarıda buluşurlar. Kız bir kahve içme teklifi eder. Yalnız zamanları yine kısıtlıdır. Oğlan birkaç saat sonra Amerika’ya dönecektir yani güneş batarken. Bundan sonra ne mi olur? Paris sokaklarında kah oturarak kah yürüyerek o birkaç saati geçirirler. Sonunu söylemeyeceğim çünkü bir imkanını bulup da izlersiniz belki. Filmin tadını kaçırmak anlamsız. Yalnız şunu söyleyeyim bu filmin sonu daha güzel.

Gelin şimdi de ikilinin diyaloglarından yola çıkarak filmleri analiz edelim, bu arada da aşk hakkında birkaç saptamada bulunalım. İkisi de milliyetlerinin özelliklerine tam olarak sahipler. Oğlan boşanmış bir ailenin çocuğu, anne-babası çocukları yüzünden 20 yıl evli kalıp ayrılmışlar. Bu yüzden de dünyaya öylesine gelmiş biri olarak görmekte kendini, kendini oradan oraya sürüklemekte, sebep-sonuç aramadan. Ama bu yüzden babasının hatasına düşüp kız arkadaşı hamile kalınca evleniyor ve mutsuz bir yaşantısı var. Yani sadece günü yaşayan özgür olmak isteyen ama çevresine bağımlı, çıkarcı(pragmatist) bir kişilik. Kız ise tam bir Fransız. Birbirine aşık bir çiftin kızı. En ufak kavgaları kahkahalarla biten bir ailenin sevgiyle büyütülmüş kızı. Demokratik, tam manasıyla özgür, ayakta kalmak için erkeklere ihtiyacı olmadığını düşünen biri. Peki birbirine zıt bu iki karakteri bir araya getiren ne? Olay bir fizik kanunundan ibaret olan ‘zıt kutuplar birbirini çeker’den mi ibaret? Her şey o kadar basit mi, yoksa iş daha da mı karmaşık? Ben size birkaç olay aktarıyım da buna siz karar verin. Kızı ilk filmde trenden inmeye iten sebep ne? Oğlanın basit bir çocukluk anısı. Yani saflığı. Saf olduğu kadar basitliği. Basit bir şeyin bu kadar kompleks bir duyguya dönüşümü ne kadar ilginç değil mi? Ama sonuçta hayat da böyle değil mi? Nice önemli buluşun basit tesadüfler sonucunda meydana geldiğini düşünürseniz hayatın ne kadar sürprizlere açık olduğunu anlarsınız. Nitekim ikilinin ülkelerinden uzakta bir tren kompartımanında buluşturan da bu tesadüfler.

Daha önce de anlattığım gibi ikisi de birbirinden farklı ailelerden gelmekte ve bu durum onların hayat bakışlarını da farklılaştırmakta. Oğlan her şeye maddesel bakarken kızın bunun manevi tarafını da düşünmesi ikisinin en önemli farkı. Nitekim bir falcının çiftin falına bakması ilk kavgalarını doğuruyor. Oğlan falcının her şeyi kafadan attığını söylerken kız falcıya inanarak parasını veriyor. Falcıdan birkaç saat sonra olan dilenci olayında da oğlan yine aynı yaklaşımı sergiliyor. İki dakikada yazdığı şiirin (gerçekten de süper bir şiir, filmi izlemeniz için bir sebep daha) parasını istemesi, kızın gönülden parayı vermesi, oğlanın parayı vermesi ama dilenciyi şiiri başkasından çalmakla suçlaması. Bütün bunlara rağmen yani kızın maneviyatçı fakat oğlanın materyalist olmasına rağmen iş o duyguya gelince olayın tersine dönmesi. Kızın ilişkiyi daha başından beri günübirlik olarak tanımlaması, bir daha buluşmak istememesi hatta 6 ay sonraki randevuya da gelmemesi, oğlanın ta Amerika’dan gelip onu 2-3 gün beklemesine rağmen. İkinci filmin başında bunu açıklayan bir diyalog dinliyoruz. Kızın oğlana ilk sorduğu soru randevuya gelip gelmediği. Oğlanın suskun kalıp onun gelip gelmediğini sorması ve kızın anneannesi öldüğü için gelemediğini söylemesi. İşin ilginci hemen bunun arkasından kızın, oğlanı gelmediği için suçlaması ve o anda oğlanın yüzünden geldiğini anlaması. Diyebilirsiniz ki kızın iyi bir sebebi  önemli bir iş varmış. Pekala anneannemizin ölmesi hayatımız için önemlidir, hele sizle ilgilenmişse, sizinle yakınlık kurmuşsa. Yine de hayatınızın geri kalanını etkileyebilecek bir duygu ya da olay için başka bir şeyi es geçmeye değmez mi? Burada sadece anneannenizin cenazesinden bahsetmiyorum. Bu olay önemli bir iş toplantısı, sınav, vs. de olabilir. Sırf onun yüzünü görebilmek için değmez mi? Acaba kız, oğlanın o gün orada olabilmek için neler çektiğini düşünmüş müdür?

Randevu olayını bir kenara bıraksak dahi genel olarak kızın bir umursamazlığı var. Hem oğlanı istiyor hem de kaçmak istiyor. Oğlan hep devam etmek istiyor. İlk defa sevişmeye başlayacaklarında bu daha da belli oluyor. Kız birden kendini çekip “Seninle sevişmek istiyorum ama ayrıldığımızda her erkekte seni bir daha yaşamak istemiyorum.” diyor. Bunun karşılığında oğlanın cevabı daha anlamlı: “O zaman ayrılmayalım.” Oğlan hep daha fazlasını isterken (bunu sadece seksle alakalandıramayız) kız hep kendini geriye çekiyor. Açıkçası kız bağlanmaktan, birine üstelik bir erkeğe bağımlı olmaktan korkuyor. Bunu ikinci filmde daha çarpıcı biçimde görebiliyoruz. Oğlan kıza çocuğun var mı diye sorduğunda kız “Onları arabada kilitli unuttum.” diye dalga geçiyor sonra erkek arkadaşını anlatırken gazeteci olmasından dolayı mutlu olduğunu çünkü her gün görebileceği bir erkek arkadaşın onu sıkacağını belirtiyor. Finale doğru da büyük bir itirafta bulunuyor: Bütün romantizmini Viyana’da o gün ona verdiğini, büyük acı çektiğini ve bir daha da aynı acıları yaşamak istemediğini söylüyor. Kısacası kız tam bir özgürlük düşkünü ama bunda aşırıya kaçıyor. Daha doğrusu kime, nasıl bağlanacağını bilemiyor. Hele bir Amerikan maceraperestine nasıl güvenebileceğini bilemiyor.

Biz filmleri az çok açıklamaya çalıştık bilhassa ilk filmi. Biraz da işin teknik yönüne bakalım. Oğlanı Amerikan bağımsız sinemasının yakışıklılarından Ethan Hawke oynuyor. Kızı ise ünlü Fransız aktris Julie Delpy (Kieslowski’nin Blanc/Beyazından hatırlayabilirsiniz.) oynuyor. İkisi de bilhassa ikinci filmde çok iyiler. Yönetmen ise Amerikan bağımsız sinemasının önemli isimlerinden Richard Linklater. Kendisini son iki yıl ülkemizde gösterime giren Tape/Kaset ve School Of Rock/Hababam Rock filmlerinden hatırlayabilirsiniz. Linklater gerçekten başarılı bir yönetim sergiliyor. Sadece konuşmalardan oluşan iki filmde de seyirciyi sıkmadan belli bir tempoyu tutturuyor. İki filmde de fonlar önemli bir avantaj sağlıyor. İlk filmde Viyana’nın eşsiz sokaklarında dolaşan çift, ikinci filmde de Paris’in sokaklarını arşınlıyor.

Senaryosu belki biraz klişe olabilir (bilhassa devam filminin başı biraz zorlanmış) ama gerek güzelim diyalogları gerekse oyunculukları ve arka planlarıyla bu dezavantaj ortadan kalkıyor. Son olarak iki filmde de sağlam müzik ve şarkılarla dolu (soundtrack) olduğunu söyleyebiliriz. İki film de defalarca izlenebilecek kadar güzel. Bence ikisinin de yaptığı en önemli şey izleyince sizde bıraktığı o naif duygu ve dünyanın o en güzel duygusu hakkında düşüncelere dalmanızı sağlaması.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Temmuz 20, 2014, 10:42 pm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: