Arşiv

Yazar Arşivi

Gaziantep İzlenimleri – II

Bir öncek yazı, Zeugma Müzesi’nde noktalanmıştı. Çıkınca şehir merkezine doğru geri yürüdük. Merkeze ulaşmadan stadın hemen yanında konuşlanan ve dışarıdan alâlâde gibi bir yer gözükmesine rağmen aslında gayet ünlü olan Ciğerci Mustafa’ya girdik. Adı üzerinde ciğerci olan bir mekanda ciğer ısmarladık. Biz demeden bol karışık salatamız geldi. O kadar acıkmışız ki salataya daldık direkt. Ardından kalın pide üzerinde iri iri doğranmış ciğerler geldi. Gerçekten çok iyi bir etten yapılmış ve gerek görünümü gerekse tadıyla sizi doyuran bir ciğer bu. Ama esas şoku hesabı öderken yaşıyorsunuz. Sadece 7.5 TL tutuyor bu güzel tat, içecek dahil! Çıkışta hesap hakkında bayağı geyik çeviriyoruz Ozan ile!

Oradan Ozan ile “İlk baklavamızı yesek mi?” diyoruz ama ben önce yol üzerindeki kaleye bakalım diyorum. Sonuçta devlet dairesidir, erken kapanır malumunuz. Kaleye girmek için niyetlenirken güleç yüzlü güvenlik görevlisi karşımıza çıkıp kalenin kapalı olduğunu belirtiyor. Meğerse 3 hafta önce bir gece, kalenin girişindeki köprü çökmüş. Bu yüzden de kale belirsiz bir süreliğine kapalıymış, köprünün tamirinin de ne zaman yapılacağı belirsizmiş. Görevliyle Antep yemekleri hakkında biraz daha konuştuktan sonra, artık vazgeçilmez olanı gerçekleştirmek üzere baklava yemeye gidiyoruz. Hedef İmam Çağdaş.

2013-01-12 15.58.30
Daha fazlasını oku…

Gaziantep İzlenimleri – I

17/01/2013 2 yorum

Anadolu’yu gezme maceram Güneydoğu’nun batıya açılan kapısı Gaziantep’le devam ediyor. Gayet soğuk bir haftanın İstanbul’da daha ılıman bir havaya meylettiği 11 Ocak Cuma akşamı Antep uçağına bindik. Gayet hızlı yağan yağmur uçağı pek etkilemedi şansımıza. Yaklaşık 1.5 saat sonra ise karlı bir havada Gaziantep Havaalanı’na indik. Hava gayet soğuktu, hatta uçaktan çıkarken hostesler “Merdivenler buzlu olabilir, dikkatli olun!” uyarısı yaptı.

Diğer Anadolu havaalanlarından alışkın oluğum üzere, gayet kompakt bir havaalanına girdik. Uçaktan inip Havaş’a binmemiz 4 dakikayı bulmamıştır. Tabii haftasonu gezileri için bavul kullanmamam bagaj bekleme süremi sıfırlıyor. Kompakt ve aktif geziler için büyük bir sırt çantasıyla yetinmenin, zaman dahil sürüyle avantajı oluyor. Tavsiye ederim!  😀

9 TL tutan Gaziantep merkeze uzanan Havaş yolculuğu, gece ve kar yağışlı olması sebebiyle sakin geçiyor. Ozan’la sohbet ederken bir yandan da çevreye göz atıyorum. Yerlerde oluşan 2-3 cm’lik kar tabakası altında Gaziantep, ilk bakışta karasal iklimin tüm özelliklerini taşıyan bir kent havası veriyor. 40 dakika içinde şoförün “Öğretmenler Evi!” uyarısıyla indiğimizde birkaç dakika salak salak etrafa bakıyoruz. Hemen bir taksi şoförü atlıyor: “Abi nereyi arıyorsunuz?” Cevabı alınca “Abi arkanızda!” deyip kafasını çeviriyor. Gerçekten de biraz ötedeki binadaki kocaman “ÖĞRETMEN EVİ” yazısı bizi biraz mahçup ediyor. Yeni yağmış ve devam etmekte olan karın etkisiyle gayet kayganlaşan merdiveni oldukça yavaş inip buradaki istirahathanemize  giriyoruz. Hemencecik odamıza çantaları atıp geri çıkıyoruz. Resepsiyondaki görevlinin tavsiyesiyle Bayazhan tarafına yürüyoruz. Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema (Oscarlıklar, vs vs – 2)

Liberal Arts [Josh Radnor 2012]

josh-radnor-and-elizabeth-olsen_original

How I Met Your Mother dizisinin Ted’i olarak tanıdığımız Josh Radnor, seyredilir olsa da vasatlık sınırında olan ilk filminden (Happythankyoumoreplease) sonra daha kontrollü davrandığı ikinci senarist/başrol oyuncusu/yönetmen denemesiyle karşımızda. 35’inde pek baltaya sap olamamış bir New Yorklu’nun, taşradaki eski üniversitesinde 19 yaşında bir kıza aşık oluşunu anlatan film, ilk bakışta pek bir şey vaat etmiyor. Lakin Radnor bu hafif konudan, gayet başarılı bir ‘büyüme/hayata entelektüel bakış’ filmi çıkartmayı başarıyor. Son derece keyifli bir film izlerken, hayattaki yerimiz hakkında biraz da düşündürttüyor. Başarılı!

Killing Them Softly [Andrew Dominik 2012]

Gayet unutulup gidilecek bir filmken, Kültür Bakanımızın yasaklattığı film olarak popülerleşen bir suç filmi. ‘Amerika’nın suçla yönetildiği’ teorisini ana cümlesi yapan ve bunu anlatmak için tim suç filmi numaralarını kullanıp boş bir çorba elde eden oldukça garip bir film. Kötüleyemeyeceğim ama fiyasko olduğu açık. Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema (Oscarlıklar, vs vs)

The Master [Paul Thomas Anderson 2012]

images

Paul Thomas Anderson, açık ara günümüzün sayılı iyi yönetmenlerinden. Kolay filmler çekmiyor ama her biri birer küçük başyapıt kıvamında izlenilesi filmler yönetiyor. The Master da insanlığın hayvandan gelebildiği noktayı, ne kadar medenileşsek de içimizdeki hayvanlığı ve bunun ruhani yollarla bile aşılamayacağı gerçeğini oldukça sinematografik olarak ve yavaş anlatan bir film. Anderson’un muazzam rejisine, enfes bir görüntü yönetimi ile Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams üçlüsünün akıllardan çıkmayacak performansları eşlik ediyor. 2012’nin en iyi filmlerinden biri olan The Master‘ın asıl değeri ilerleyen yıllarda anlaşılacak.

Monsieur Lazhar [Philippe Falardeau 2011]

Kanada’dan 2012 yılında Oscar adaylığı kazanan bu ilginç dram, karısını ülkesinde bir politik linçe kurban vermiş Lazhar’ın, sığındığı Kanada’da kaçak öğretmenlik yapmasını anlatıyor. Hocaları sınıfta intihar edince kendilerini Lazhar’ın ellerinde bulan çocukların hayata tutunma çabasını ve buna Lazhar’ın verdiği etkileri izliyoruz. Oldukça tarafsız senaryosu ve rejisi ile vasatlıktan çıkıp izlemesi keyifli ve sıcacık bir öğretmen-öğrenci dramına dönüşüyor. Yapabileceğinin en iyisini sunan başarılı bir yapım. Daha fazlasını oku…

2012 Değerlendirmesi

2012, benim için büyüme yılıydı. Gerçekten hayatım adıma önemli olaylar oldu ki kim bilir belki de, bunlardan bazılarını ileride hayatımın dönüm noktaları olarak nitelendireceğim. Ama son 2-3 günde dönüp bunları analiz etmeye çalıştığımda, önemli olanın bunların gerçekleşmesi değil de bunların hayatımda yarattığı etkiler olduğunu fark ettim. Şunu daha iyi anladım ki 2012’nin başında ben çoğu konuda bir çocukmuşum. Deneyimsiz, ürkek, sorumluluk almaya korkan, düşüncesiz, vb.

Mesela şubatta katıldığım ‘Kim Milyoner Olmak İster?’ yarışması unutuldu gitti. Sorular, cevaplar, o heyecan, insanların geri dönüşleri geçmişte kaldı. Lakin oraya çıkabilmenin verdiği güven, kendimi benimseyebilme adına atılmış adım, bir varlık olarak birkaç bin kişinin gözünün üzerinde olmasının verdiği bilinç baki kalacak.

Lakin beni tanımayanların tahmin edemeyeceği üzere bu yarışma macerası, yarışma sonrasında yaşadıklarımın ve onların ruhumda yankılarının yanında pek bir şey ifade etmiyor. Bu yıl içinde bana başka hiçbir şeyin öğretemeyeceği kadar çok şey öğreten iki ilişki yaşadım. İyisiyle kötüsüyle ikisi de sonlandı ama ikisinin de ruhumda açtığı yaralar, biliyorum ki, ömür boyu kapanmayacak. Genel kanının aksine bu yaralardan ötürü müteşekkirim. İyi ki açıldılar ki, iyi ki kanadılar ki ve kanamaya devam edecekler ki bana kendimi öğrettiler. İnsanın, en başta kendisini tanımadığını bu yıl çok acı bir şekilde öğrendim. An itibariyle de bu öğrenme süreci sonlanmış değil. Belki de bir ömür boyu devam edecek. Önemli olan, geç kalınmış da olsa, buna başlayabilmek. Daha fazlasını oku…

The Hobbit: An Unexpected Journey

20/12/2012 1 yorum

Dün gece dünya gözüyle The Hobbit üçlemesinin ilk filmini izledim. Gerçekten pek bir keyif aldım. Lakin bu, bazı unsurları görmediğim manasına gelmesin. O yüzden de detaylı yazmak istedim. Önce kötü taraflarına bakalım, ardından iyilere geçeriz.

the-hobbit-poster

Okuyanlar bilir ki The Hobbit kitabı bir masaldır. Tolkien’in 1915’ten beri yaratımını sürdürdüğü Orta Dünya mitolojisi üzerine, çocukları için yazdığı bir ‘uyku öncesi masalı’dır. Masallar genelde küçümsenir lakin hepsi bir edebi değeri olan, önemli hayat dersleri içeren yapıtlardır. Özünde de hepsi bir ‘büyüme hikayesi’dir. Masalın başında başına buyruk, şapşal, vb. negatif özellikleri olan kahramanlar olaylar sonunda dersler çıkarıp olgunlaşır. Mesela Miyazaki ustanın Spiritted Away‘i de bir masaldır, üstelik en enfesinden. The Hobbit‘te de kitap başında çukurunda mızmızlanıp tüm gün yemek yeyip uyuyan Bilbo Baggins, kitap sonunda bambaşka birine dönüşür. Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema

Jagten (The Hunt / Onur Savaşı) [Thomas Vinterberg – 2012]

Filmekimi’nde  izlediğim bu Danimarka filmi gerçekten senenin nadide kaliteli yapımlarından. Dogma 95’ten bize miras kalan Thomas Vinterberg ile Avrupa’nın sayılı aktörlerinden Mads Mikkelsen’i buluşturan film, bir iftira vakasını anlatıyor. Bir anaokulunda çalışan, boşanmış ve çocuklu Lucas’ın, o gün ondan yüz bulamayan bir çocuğun cinsel istirmar iftirasına maruz kalması ve ardından toplum tarafından uğradığı linçi izliyoruz. Başından sonuna kadar soluk bile almadan, biraz da Lucas’a yapılanlara kızarak ve hatta sinirlenerek izlediğim film, gerçekten şahane bir drama. Vinterberg’in ne önemli bir yönetmen olduğunu ve Mikkelsen’in de Cannes onaylı performasının ne kadar çarpıcı olduğunu görmek için bile izlenir.
Daha fazlasını oku…

Güce Bağlı Olarak Zalimlik ve Mazlumluk Üzerine

Bazı kişiler vardır, “Kol kırılır, yen içinde kalır.” deyip kendileri ve kendi çevresi hakkında eleştiri yapmaz. Görse bile görmemezliğe gelir, hatta rahatsız olsa da susar. Ben öyle biri değilim. Kendimi de gayet eleştiririm, bazen abartırım hatta. Çünkü diğer türlü yanlış yapılan şeyi, kabul etmiş olursun. Bana göre yanlış, her zaman yanlıştır. Ben yapsam da, arkadaşım yapsa da, ailem yapsa da, ırktaşım yapsa da.

Bu yazıda, nicedir beni rahatsız eden bir sorunumuzu yazacağım. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak çoğumuzun yaptığı bir davranışı yazacağım. Bunun hakkında da çeşitli örnekler vereceğim, isim belirtmeden.

Sorunumuz, bir şeyi (mevki/sıfat/mekan/eşya/vb.) ele geçirince onun altında olan her şeyi hükmetme kudretine sahip olduğumuz yanılsaması. Oldukça geniş bir tanım yaptım, şimdi çeşitli örneklerle bunu açmaya çalışacağım.
Daha fazlasını oku…

Bir Jehan Barbur Konseri

Bu sezon konserlere daha fazla ağırlık vermeye başladım. 2 ay içindeki 4. konserime dün gece gittim. Aslında sevdiğim şarkıcılara gitmeyi hep isterdim ya, insan kendine çeşitli engeller koymayı başarıyor. Bu sezon da kendi önümdeki engelleri kaldırmaya karar verdim. Bu sayede bayram tatlısı niyetine Jehan Barbur konserine gittim.

Jehan Barbur’u ben ne yazık ki geç keşfettim. İkinci albümü Hayat’tan sonra dinleme olanağı bulabildim. Sonra hep canlı dinlemek istedim ama değindiğim soyut engeller yüzünden olamadı. Derken 1 ay önce 3. albümü Sarı çıktı ve doğal olarak konser sayısı bir anda yükseldi. Ben de dün Beyoğlu Mask’ta verdiği konseri yakalayabildim. Daha fazlasını oku…

Küçük Şeyler Hakkında Bir Bayram Yazısı

24/10/2012 1 yorum

Arka arkaya iki bayramı kutlayacağız. Önce Hz. İbrahim’in oğlu yerine bir koçu kurban etmesi hakkındaki meselin yüzlerce yıldır süregelen geleneksel tekrarı gerçekleştirilecek. Bu kutlamada, yeterli parası olan inananlar bir geviş getiren hayvanı Allah adına kurban edip etlerin çoğunu ihtiyaç sahiplerine verecekler. Hrıstiyanlık hariç (çünkü orada Hz. İsa kendini müminleri için adamıştır) tüm dünyevi dinlerde mevcut olan adama/kurban ibadetini (Müslümanlığa göre sünnettir) gerçekleştirecek, tüm İslam alemi.

Hemen arkasından ise, Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimin en önemli inkılaplarından biri olan (belki de en önemlisi) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilişini kutlayacağız. 89 yıl önce yaşanan bu olayı kutlamayacağız sadece tabii ki. Ondan önce ve sonra gerçekleşen tüm Türk İnkılapı’nı bu sembolik günde kutlayacağız.

Ne yazık ki biri İslam alemi için, diğeri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için önem teşkil eden bu iki önemli olayın kutlaması giderek istikrarsızlaşan bir dünyada gerçekleşecek. Sadece kendi ülkemizde bir sürü sorunla cebelleşiyoruz: Çıkıp çıkmayacağı belirsiz bir Suriye çatışması, giderek artan PKK olayları, kangrene dönüşen büyük davalar, giderek artan nefret söylemleri ve bunun getirdiği tehlikeli saflaşmalar, ekonomik belirsizlikler, azalan basın özgürlüğü ve dolayısıyla azalan demokratik haklar, vb. Bunların yanında dış dünya da rahat değil: Suriye, Lübnan, Filistin ve hala Irak’ta süregelen çatışmalar; AB’nin içinden çıkamadığı ekonomik kriz; Yunanistan ile İspanya’nın ciddi sorunları; Belçika ve Birleşik Krallık’ın bölünmesi (İskoçya ayrılmak istiyor); Gürcistan’da giderek ciddileşen siyasi tablo; daha uzağa gidersek Brezilya ve Arjantin’de artan kamplaşmalar; Filipinler’de 10 yıllık plana bağlanan netameli barış; Uzak Doğu’da giderek artan ekonomik rekabetin getirdiği siyasi sürtüşmeler; …

Tüm bunlara ve daha ötesine (çevre kirliliği, küresel ısınma, suyun ve ormanların azalması, artan açlık ve sefalet, vb.) bakınca ortaya oldukça karamsar bir tablo çıkıyor. Ne yazık ki hiçbirinin daha iyiye gideceğini söyleyemeyeceğim. Çoğu daha da artacak.

Bu sebepten dolayı, bu bayramlara daha çok ihtiyacımız var. Normal dünyadan biraz olsun sıyrılmaya, rahat nefes almaya ve devam edebilmek için toparlanmaya ihtiyacımız var. Bir de bayramlar, hayatın diğer yüzünü hatırlamamızı sağlıyor. Hayatın tüm kötü yanlarına karşılık iyi yanları da vardır ve bunlar çoğu zaman küçük şeylerdir:

İyi bir film seyretmek, ne zamandır dinlemediğiniz bir şarkıyı duymak, yeni bir tat keşfetmek, 10 dakika fazla uyumak, birinin sizi sevdiğini anlamak, zor bir problemi çözmek, çocuğunuzun doğması, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınıza rastlamak, sarılmak, öpüşmek, aşık olmak,…

Kendinize dair bir sürü şey ekleyebilirsiniz bu listeye. Bu küçük şeyleri unutmamak önemli olan. Çünkü bu sayede insan olarak kalabiliriz. Aklımızın almayacağı kadar geniş olan bu evrende sadece küçücük bir canlı olduğumuzu ama onu oluşturan parçalardan biri  olduğumuzu anlamdırabiliriz. Bu sayede dış dünyada gerçekleşen tüm o kötücül olayların ne kadar manasız, boş ve gelip geçici olduğunu kavrayabiliriz. Tıpkı benim, sizin ve şu evrende yaşayan tüm canlılar gibi.

Bu yüzden bu iki güzel bayramı iyi geçirmeye bakın ve mümkün olduğunca çok ‘küçük şey’ yapmaya bakın. Hayatın kıymetini bilin.

Bayram yazımı, geçen yıl olduğu gibi, bir şarkı ve onun sözleriyle bitirmek istiyorum. Şarkı, her ne kadar bir ütopyayı anlatıyorsa da Ceylan Ertem’in dediği üzere “Ütopyalar güzeldir!”. Çünkü ütopyalar, insanın hayal ettiğinin ve düşündüğünün, kısacası (Descartes’ın da dediği gibi) yaşadığının ve insan olduğunun kanıtıdır. (Alttaki video John Lennon’a ait değil ama şarkının doğasına uygun olarak değişik unsurlardan (din, dil, cinsiyet, mezhep, fiziksel görünüş, ırk) oluşan (kurgusal da olsa) iki farklı lise korosuna aittir.)

John Lennon – Imagine (Hayal Edin)

Imagine there’s no heaven / Cennetin olmadığını hayal edin
It’s easy if you try / Eğer denerseniz basittir
No hell below us / Altımızda cehennemin olmadığını
Above us only sky / Üstümüzde sadece gökyüzünün olduğunu
Imagine all the people living for today / Tüm insanların bugün için yaşadığını hayal edin

Imagine there’s no countries / Ülkelerin olmadığını hayal edin
It isn’t hard to do / O kadar da zor değil
Nothing to kill or die for / Öldürecek veya ölünecek kimsenin olmadığını
And no religion too / Dinin de olmadığını
Imagine all the people living life in peace / Tüm insanlığın barış içinde yaşadığını hayal edin

You, you may say / Diyebilirsiniz ki
I’m a dreamer, but I’m not the only one / Bir düşperestim, ama yalnız değilim
I hope some day you’ll join us / Umarım sen de bir gün bize katılırsın
And the world will be as one / Ve tüm dünya bir olur

Imagine no possessions / Aidiyetin olmadığını hayal edin
I wonder if you can / Düşünebilirseniz tabii
No need for greed or hunger / Açlığa ve açgözlülüğe gerek olmadığını
A brotherhood of man / İnsanların kardeş olduğu
Imagine all the people sharing all the world / Tüm insanların tüm dünyayı paylaştığını hayal edin

You, you may say / Diyebilirsiniz ki
I’m a dreamer, but I’m not the only one / Bir düşperestim, ama yalnız değilim
I hope some day you’ll join us / Umarım sen de bir gün bize katılırsın
And the world will be as one / Ve tüm dünya bir olur

Kategoriler:Bayram tebriği