Arşiv

Posts Tagged ‘Michael Haneke’

Sinema Sinema (Oscarlıklar, vs vs)

The Master [Paul Thomas Anderson 2012]

images

Paul Thomas Anderson, açık ara günümüzün sayılı iyi yönetmenlerinden. Kolay filmler çekmiyor ama her biri birer küçük başyapıt kıvamında izlenilesi filmler yönetiyor. The Master da insanlığın hayvandan gelebildiği noktayı, ne kadar medenileşsek de içimizdeki hayvanlığı ve bunun ruhani yollarla bile aşılamayacağı gerçeğini oldukça sinematografik olarak ve yavaş anlatan bir film. Anderson’un muazzam rejisine, enfes bir görüntü yönetimi ile Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams üçlüsünün akıllardan çıkmayacak performansları eşlik ediyor. 2012’nin en iyi filmlerinden biri olan The Master‘ın asıl değeri ilerleyen yıllarda anlaşılacak.

Monsieur Lazhar [Philippe Falardeau 2011]

Kanada’dan 2012 yılında Oscar adaylığı kazanan bu ilginç dram, karısını ülkesinde bir politik linçe kurban vermiş Lazhar’ın, sığındığı Kanada’da kaçak öğretmenlik yapmasını anlatıyor. Hocaları sınıfta intihar edince kendilerini Lazhar’ın ellerinde bulan çocukların hayata tutunma çabasını ve buna Lazhar’ın verdiği etkileri izliyoruz. Oldukça tarafsız senaryosu ve rejisi ile vasatlıktan çıkıp izlemesi keyifli ve sıcacık bir öğretmen-öğrenci dramına dönüşüyor. Yapabileceğinin en iyisini sunan başarılı bir yapım. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Das Weisse Band

Üniversitedeki tarih hocam Eminalp Malkoç, iki dünya savaşı arasında Avrupa’daki politik durumu anlatırken Almanya’yı haylaz bir çocuğa benzetmişti. Daha doğrusu, İngiltere ve Fransa’nın Almanya’yı haylaz bir çocuk gibi gördüklerini söylemişti. Ailenin haylaz çocuğu bazen dozu kaçırabilirdi ama her zaman ailenin içinde kalmaya devam edilecekti. Aile cezasını kendi verecekti lakin aile dışında bir farklılık olmayacaktı.

Bu dersten yaklaşık 5 yıl sonra Haneke’nin yeni filmi de aynı sözleri söylemeye başlayınca bir an irkildim. Aklım o ders ile film arasında gidip gelmeye başladı. İşte bu sebeple ki film beni çok etkiledi.

1. Dünya Savaşı’nın arifesinde feodaliteyle yönetilmeye devam eden bir Alman köyü. Herkes huzurlu ve halinde memnun. Herkes görevini kabullenmiş, ses etmeden uygulama çabasında. Ama her sessizlikten sonra bir fırtına gelir. Daha doğrusu bir anda gelmez ama belirtileri görülse bile kâle alınmaz.

İşte bu küçük köyde önceleri pek de kimselerin umursamadığı küçük ama hepsi dikkatlice düşünülmüş suç olayları meydana gelmeye başlıyor. Bir atın ince, gergin bir iple düşürülüp sahibinin sakatlanması misali. Giderek artan bu olaylar köyde huzuru bozmaya başlıyor ama hiçbir şekilde sorumlu veya sorumlular bulunamıyor. Yaklaşan siyasi fırtına öncesi herkes olayları anlamaya başlasa da birbirlerine itiraf edemiyorlar. Çünkü en başta kendilerine açıklayamıyorlar.

Das Weisse Band, bu Alman köyünün üzerinden aslında 20. yüzyıl başındaki Avrupa’nın mikrokosmozunu ortaya koyuyor. Çoğu bazı şeylerden huzursuz olsa da hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Israrla statükonun korunacağını farz ediyorlar. Yaklaşmakta olan değişimi fark etmek istemiyorlar. Hatta daha da ileri gidip, değişimi zapt altına almaya çalışıyorlar. Ama değişim bir kere başladı mı durduramazsınız. Üstelik ona karşı kullanılan şiddet, daha çok geri teper. Değişimin daha sancılı, daha acı verici olmasını sağlar.

İşte Avrupa bu sancılı yollardan çok önceleri geçmiştir. Bunlardan hatalarını öğrenerek yoluna devam etmiş, sağlıklı bir toplumsal yapının temelini atmıştır. İşte 21. yüzyıl Avrupası bu temel üzerinden yükselmektedir. Türkiye’nin her alanda ezilmesinin, her hareket altında kavgaya tutuşmasının nedeni de budur. Çünkü Türkiye bu sancılı yolların hiçbirinden geçmemiştir, daha yeni yeni emeklemeye başlamıştır. İçinde yaşadığımız kaosun sebebi de bundan ibarettir.

Esas konumuza geri dönersek, yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olan ve her filmiyle daha da ustalaşan Michael Haneke, yine olağanüstü bir deneyim yaşatıyor bize. Olağanüstü kelimesi belki klişe kaçıyor lakin türdeşlerinden fersah fersah farklı bu yapıta başka bir sıfat bulamıyorum.

Her Haneke filminde olduğu gibi diken üstünde izlenilen eser; incelikli senaryosu, abartısız oyunculukları ve gönüllerde huzur verici ama kasvetli bir duygu bırakan siyah-beyaz görüntü çalışmasıyla bambaşka bir dünya sunuyor bize. Aldığı Altın Palmiye’yi bu kadar hak eden bir filmi nicedir izlememiştim. İleride adı 2009 ile anılacak birkaç filmden belki de birincisi!

Oyuncular: Michael Kranz, Christian Friedel, Leonie Benesch, Marisa Growaldt, Ulrich Tukur, Susanne Lothar, Mercedes Jadea Diaz, Josef Bierbichler – Görüntü Yönetmeni: Christian Berger – Senaryo ve Yönetmen: Michael Haneke – ****1/2

Sistem

Yaklaşık bir yıldır aklıma takılan bir kavram var: Sistem. Çok garip yerlerde karşıma çıkıyor. Şimdi makineci olduğumdan yanlış anlaşılabilir, terim olarak ‘sistem’den bahsetmiyorum. Terim halini de sevmem ya o ayrı mesele.

İlk önce kim bu adı koydu bilemeyeceğim. Yalnız tahminim 19. yüzyılın 2. yarısına denk düştüğü. Çünkü Sanayi Devrimi’ni takriben oluşan işçi sınıfı tarihte var oluşlarına ilk belirtiyi bu devirde göstermişlerdir. Ünlü 1845 İhtilali’ni bu sürecin ilk ayaklarından biridir hatta. Neyse, burada tarih dersi vermiyorum, ‘sistem’ kavramı üzerinde birtakım saptamalarda bulunmaya çalışıyorum. (Yoksa konunun ehli filan olduğumu iddia etmiyorum, sadece aklımdakini sizlerle paylaşıyorum.)
Doğal olarak insanlar ‘sistem’ denilen oluşumu ta o zamanlar gözlemlemişler. Marx ile Engels amcalarım da boşuna çizirttirmemişler. Sonra sessiz sinema döneminin ilahlarından Chaplin amcam popüler işlerinden sıkılmış, Modern Times diye bir film çekmiş. Ondan önce saptamalarda bulunan varsa da ben bilmiyorum, hoş görün. Şimdi Chaplin amcam daha ilk planda ‘sistem’e teşbihte bulunmuş: Bir çobanın arkasından giden koyun sürüsü. Sonraki plansa fabrikaya giren işçiler. Uzatmayalım, Chaplin enfes bir kapitalizm tarifi yapar filmin ilk 30 dakikasında. Makineler arasında kaybolan işçi deyimini gerçeğe çevirir. Aynı dönemde Lang amcamım çektiği Metropolis de var tabii. Bu film, tamamen ‘sistem’i anlatır hatta. Gelecekteki dünyada kurulan sistemi ve onu nasıl işlediğini oldukça abartılı tasvirlerle açıklar. Mesela filmde zenginler gökdelenlerin tepesinde yaşarlarken işçiler yer altı mağaralarında yaşamaktadır. İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Tabii ki sonraları daha birçok yazar, yönetmen, vs. konuyu ele aldı. Ama iki yönetmenden bahsederek saptamalarıma başlayacağım.

İlki aslında sevgi-nefret çizgisinde devamlı çizilen bir sinüs eğrisinin aramızdaki ilişkiyi çok güzel anlattığı bir ademoğlu: Michael Haneke. Adamın öyle planları var ki intihar edesin geliyor: Uzun, sade, müziksiz, sabit. Cache’de neredeyse kendimi paralıyordum. Adam 10 dakikalık iki planla filmi açıyor ve kapıyor. Kamera sabit şekilde 10 dakika bakıyorsun ve ihtiyacın olan 10 saniyede bitiyor ama o 10 saniyeyi sen buluyorsun. Tabii işin latifesini bir kenara bırakırsak iki planın da derin manaları var ve film de 2005’in en iyilerinden. Ama adam ‘sistem’e kafayı takmış durumda. Her filmde mutlaka bir yerinden sorguluyor ve bunu gayet usturuplu yapıyor. Aslında ilk filmi, Der Siebente Kontinent, tamamen buna adanmış. ‘Sistem’i ilk önce analiz ediyor, sonra da onun nasıl yok edileceğini gösteriyor.

Filmin kahramanları normal bir çekirdek aile: Anne, baba ve kız. Her sabah belli bir vakitte kalkan aile, kahvaltıyı birlikte yapıyor. Kız mısır gevreği yerken, evebyenleri portakal suyu içiyor. Sonra hep birlikte arabaya biniyorlar, önce kızı okula bırakıyorlar. Ardından anne bırakılıyor, oradan da baba işine gidiyor. Akşam ise herkes evine kendi görevlerini yaparak dönüyor. Mesela anne süpermarkete uğrayıp ihtiyaçları alıyor. Yine birlikte yapılan ve sessizce yenen akşam yemeği sonrası herkes odasına çekiliyor.

‘Sistem’in böylece analizi yapılınca ortaya durumu aykırı şeyler çıkıyor: Dayının konuk olduğu bir akşam yemeğinde ağlaması diğerine garip geliyor. Babanın iş yerinde müdürün emekli olduktan sonra, diğer çalışanlar tarafından gördüğü davranışlar babayı şok ediyor. Kız ise okulda kör numarası yapınca annesi tarafından cezaya çarptırılıyor. Bu üç örnek de ‘sistem’e aykırı olaylar. Ağlamak zayıflığın işareti, işi görülen bireyin çöp gibi fırlatılması doğal ve normal bir birey sıra dışı bir davranışta bulunmamalıdır.

Bunlarla birlikte içinde bulundukları açmazı gören aile, ‘sistem’den çıkmak istiyor ve tek bir yol bulabiliyorlar: İntihar. İşlerinden çıkan anne-baba kızı da okuldan alıyor ve doğruca bir yapı markete gidiyorlar. Gerekli malzemeleri aldıktan sonra son bir akşam yemeği yeniyor ve evin imhasına geçiliyor. Her şey paramparça ediliyor, paralar klozete atılıyor, parkeler sökülüyor. Bu imhada iki olay durumu daha da dramatikleştiriyor: Akvaryumun parçalanması sahnesinde yerde can çekişen balıklar tüm filmin özetini oluşturuyor. Oluşan gürültü sonucunda polisten şikayet telefonu (şikayetin telefonla gelmesi bile manidar) sonrasında baba, ahizeyi açık bırakıyor. Bu sefer de telefon şirketi kapıya dayanıyor, ahizeyi açık bırakmanın kurallara aykırı olduğunu söylüyor! Yani ‘sistem’le ilişkini kesmen bile ‘sistem’de yasak! Tüm bu olaylar sonrasında intihar eden aile, arkasında sadece intihar notu bırakıyor. Durumdan günler sonra (!) haberdar olan polis ve yakınlar, ısrarla notu görmemezlikten geliyorlar ve olay cinayet olarak dosyalanıyor.

Haneke’nin ünlü Funny Games’i ise ‘sistem’deki şiddeti sorgular. Yazlık evlerine giden anne-baba-oğul üçlüsü onlar gibi görünen iki gencin saldırısına uğrar. Bu saldırı olağan değildir, ikili eve zorla girmez, uyguladıkları şiddetse yavaşça artar ve ailenin yapacağı en ufak şey yoktur. Çünkü kendi tuzaklarına düşüyorlar; evin çevresi duvarlarla çevrili, ana kapı otomatik açılıp kapanıyor, çıksalar bile ortalık ıssız (çünkü halk tarafından rahatsız edilmek istenmezler!). Filmin en akılda kalıcı sahnesi ise gençlerden birinin kameraya dönüp “Sizce filmin sonunda kim ölecek? Onlar mı, biz mi?” demesi.

Aklıma daha nice film geliyor ama hepsini teker teker anlatmak çok zor. Mesela kült ötesi kısa film La Balloon Rouge. Kırmızı bir balonun peşinden koşan çocukların tek amacı var film boyunca, balonu patlatabilmek. Farklı olana, ‘sistem’e uymayan öğeye yapılan harika bir teşbih.

Gelelim ikinci yönetmene, yani Türk Sineması’nın en iyilerinden olan Ömer Kavur’a. Bu ülkede psikolojik analizi eline yüzüne bulaştırmadan yapabilen belki de tek kişi. Ustanın en iyisi ise kesinlikle Anayurt Oteli’dir. Filmin ana karakteri Zebercet tipik Anadolu insanının ‘sistem’deki yerini o kadar güzel betimler ki şaşar kalırsınız. Filmden çıkınca arkadaşım bana “Ben Zebercet’e benzemekten çok korkuyorum.” demişti ve ben hala daha korkuyorum.

İsimsiz bir Anadolu kasabasında otel işleten Zebercet, tek hayatı otel olan bir insan. Her sabah onu açan, yardımcısına temizleten, idari işlerini yapan, müşterilerle ilgilenen ve her gece onu kapayan tek kişi. Her şey bir rutin içinde. En sonunda genç yaşta kaybettiği annesine benzeyen bir müşterisine aşık olan ve onun gitmesiyle onun hayalini kuran Zebercet, böylece içindeki nice birikmiş derdi açığa vurmaya başlıyor. Deliliğe giden bu yolda geçtiği aşamalarsa tüyler üpertici. Anadolu insanın içinde yaşadığı hayata yapılan bu enfes analiz, ‘sistem’in sadece büyük şehirlerde, batı toplumunda olmadığını kanıtı da aynı zamanda.

Makine mühendisi olmakla artık ben de bu sistemin bir elemanıyım. Bundan sonraki tek amacım ‘sistem’e hizmet etmek olacak. Onun koyduğu kurallara uyup, onunla üzüleceğim, onunla sevineceğim. Büyük bir makinenin işlenmiş yepyeni bir dişlisi olan ben, sabırsızlıkla eski bir dişli ile yer değiştirmeyi bekliyorum. Şaka değil gerçek!