2016 Yılı Değerlendirmesi

Ocak 1, 2017 2 yorum

2016 hakkında yazmak çok zor. Her bakımdan çok garip bir yıl oldu. Yeni yıla girdikten sadece birkaç saat sonra yoğun tipi altında eve döndüğümü hatırlıyorum. Yılın zorlu geçeceğinin ama bir şekilde işlerin yolunda gireceğinin işareti miydi, acaba o kısa ama fantastik yolculuk.

Yılın ilk birkaç ayını hiçbir kanala satılamayan bir dizi projesinin senaryo grubunda geçirdim. Bu süreç beni, sinemanın arka planı hakkında düşünmemi sağladı. Meşekkatli ama eğitici bir dönemdi. Kişisel olarak amacıma ulaştığımı düşünüyoum. Bu proje için yazdığım bir bölüm hikâyesini başka bir hikâyemle eklemleyerek beni heyecanlandıran bir proje özeti yazdım geçen ay. 2017’de ara ara da olsa bunun üzerine çalışmak istiyorum.

Martın başında ufak bir operasyon geçirdim. Ameliyat çok kısaydı ama iyileşme süreci çok uzundu. Beni bıktıran ama hayatın farklı yönleri hakkında da düşündüren bir üç aydı. İnsan, başına gelen her şeyden bir kazanç sağlamayı bilmeli. Hayatta çoğu olayın/unsurun sanıldığı kadar tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Fakat insan ırkı o kadar bencil, umursamaz ve sabit fikirli ki bu fırsatları kazanca dönüştüremiyor. Çevrenizde bunun sürüyle örneğini dikkatli bakarsanız görebilirsiniz.

otekon

Mesleki anlamda da beni zorlayan ama geliştiren bir yıldı. Mayısta Bursa’da gerçekleşen OTEKON’da arka arkaya iki makale sunumu yaptım. 1.5 ay sonra da Atina’da gerçekleşen Uluslararası Ses ve Titreşim Konferansı’nda (ICSV) ilk İngilizce sunumumu yaptım. Konuşması hep sorun olmuş bir engelli olarak bu deneyimler bana farklı ve olumlu hissiyatlar yaşattı. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Benden Şarkılar – Kill the Lights

Aralık 8, 2016 Yorum bırakın

Aralık ayıyla beraber yıl sonu yazıları/anketleri/listeleri yapılmaya başlandı. Benim klasik yıl sonu değerlendirme yazıma daha çok olsa da (ne de olsa yılın sonuna daha 23 gün var, bu ülkede bu zaman zarfında neler olur, neler!) yavaştan yılın akılda kalanlarını sıralamaya başlayabilirim. Öncelik bir soundtrack çalışmasında…

vinyl

Yılın başında en çok beklenen dizilerden biri Vinyl‘di. İki efsane, Martin Scorsese ile Mick Jagger dizinin yaratıcı kadrosundaydı. Üstelik iki saatlik ilk bölümü Scorsese çekmişti. Yayın yaklaştıkça yükselen heyecan, daha ilk bölümle sönmeye başladı. 70’lerin müzik dünyasının arka planını anlatma derdindeki dizi, saçma senaryo tercihleriyle savruluyordu. 10 bölüm sonunda dizi vasat da olsa sezon finali yaptı. Ardından önce dizinin -benim Boardwalk Empire‘da da hiç sevmediğim- baş senaristi Terrence Winter kovuldu, hemen arkasından da dizi ikinci sezon onayını alamayarak ekranlara veda etti.

Vinyl görsel ve metinsel başarıya hiç ulaşamasa da Mick Jagger’ın desteği sağ olsun, müzikleri her bölümünde çok takip edildi. Seçilen eski ve yeni şarkılar hem çok iyiydi hem de diziye çok yakışıyordu. Bölümlerin ana şarkıları, yayından hemen sonra Spotify’a yükleniyordu. Sezon bitince de bir best of albümü yayınlandı ki kaç defa dinlediğimi bilmiyorum. Nitekim albüm, bu hafta başında Grammy adaylığı kazandı.

Gelelim albümde en sevdiğim şarkıya… Üç ayrı kişinin imzasına sahip şarkı, disko-pop türünde ama bu türün yaygın trendinin aksine sözleri de çok iyi. Sevgiliyi aşka ve dansa davet eden şarkı, bu yıl en beğendiğim şarkılardan biriydi.

Kill the Lights – Alex Newell ft. DJ Cassidy & Nile Rodgers

You set me free every time your hands on me, / Bana ellerini her sürdüğünde beni özgürleştiriyorsun.
I wanna be your way to shine / Seni ışıldatan patikan olmak istiyorum.
I can’t deny the feeling that you’re giving me / Bana hissettirdiğin duyguyu inkar edemem,
You lit the spark that set a fire / Ateşe dönüşen bu kıvılcımı sen yaktın.

Oh, no, don’t run away from your love / Hayır, aşktan kaçma sakın!
Oh, no, don’t turn away from the heart of the groove / Hayır, beraber sürüklendiğimiz
From the way that we move, / bu akıntıdan dönmeye çalışma!
Kill the lights, we can’t lose! / Işıkları söndürürsen kaybetmeyiz!

Kill the lights and look right at me / Işıkları söndür ve iyice bak bana!
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Kill the lights, and touch my body / Işıkları södür ve bedenime dokun.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Come and spin me around, let’s get lost in the sound / Gel ve dön etrafımda, müziğin içinde kaybol.
Close your eyes, you can see me by the way that I feel / Gözlerini kapa, sana olan hislerimi anlamaya başla.
Touch my body, kill the lights tonight / Dokun bana, ışıkları söndür bu gece.

Let’s live our life, tomorrow doesn’t always come / Hadi hayatımızı yaşayalım, her zaman yarın olmaz ki!
Don’t try to hide, let’s have some fun / Saklanmaya çalışma, eğlenmene bak!
You can’t rely on anything or anyone who fights the love you have inside / İçindeki sevgiyle kavgaya tutuşan biri ya da bir şeye güvenemezsin

Hatalar Üzerine Bir Melodram: The Light Between Oceans

Kasım 22, 2016 Yorum bırakın

Hayatımız hata yapmakla geçiyor. Kimi zaman bilmeden yapıyoruz, kimi zaman sehven, kimi zaman da bilerek ve isteyerek. Bu son durum da kendi içinde durumlara ayrılıyor. Bazen öyle durumlar oluyor ki birey, hatanın yanlışlığını ve getireceği zararları bile bile başka unsurlardan ötürü o hatayı içi kan ağlayarak yapıyor. Yılın dikkat çekici melodramlarından The Light Between Oceans (2016) işte böyle bir hatayı ana eksenine yerleştiriyor.

the-light-between-oceans-4

Birinci Dünya Savaşı’nda görev almış ve savaşın tüm yıkıcılığını yaşamış olan Tom, bu zorlu anılarını arkasında bırakabilmek için izole bir yer olan deniz fenerinde çalışmak için başvurur. Gittiği fenerin yakınındaki kasabada yaşayan Isabel’e âşık olan Tom nikahtan sonra onu da fenere getirir. Mutlu yaşamları Isabel’in yaptığı iki düşükle sekteye uğrayan çiftin hayatını, bir gün denizden gelen bir tekne tamamen değiştirir. Teknenin içinde ölü bir adam ve ağlayan bir bebekle karşılaşırlar. Görevi gereği fenerde yaşanan tüm gelişmeleri bildirmekle mesul olan Tom, Isabel’in yoğun ısrarlarına dayanamayarak adamı ücra bir yere gömüp bebeğin kendilerine ait olduğunu herkese bildirir. Bir süre sonra bebeğin öz annesini bulmasıyla Tom’un çektiği vicdan azabı dayanılmaz boyutlara ulaşır.

Yönetmen Derek Cianfrance’ı daha önce çektiği Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond the Pines (2012) sayesinde tanıyoruz. İlk filmde bitmiş bir aşkın külleri arasında dolanırken ikincisinde ise ikircikli bir aile portresi izlemiştik. İki filmin de bariz hataları vardı. Lakin Cianfrance, belli bir duyguyu tüm filme yaymasıyla ve bu duygunun tavan yaptığı birkaç sahneyle gelecek için umut vaat ediyordu. Mesela Blue Valentine‘de Ryan Gosling’in ukulele çalıp Michelle Williams’ın tüm şirinliğiyle dans ettiği sahne, 2000’lerin en romantik sahnelerinden biridir.

the-light-between-oceans-2

The Light Between Oceans‘ın da bariz hataları bulunmakta. Bunlardan ilki, filmin çok geç kırılması. Bir filmde, esas konunun başladığı an olarak kabaca nitelendirebileceğimiz ‘kırılma ânı’ genelde ilk 15 dakika içinde olur ki konuyu anlatacak zaman kalsın (ve izleyici filmle çabuk bağ kursun). Ama Cianfrance filmi yarısında kırıyor. O zamana dek seyirci Tom’u ve Isabel ile olan aşkını izliyor. Böylece film, aşk filminden bir anda melodrama evriliyor. Gerçi Cianfrance -birazdan sözünü edeceğim- teknik unsurlardaki başarılarından dolayı bu âni dönüşümün negatif etkilerini gayet güzel hafifletiyor. Fakat bir kere konuyu anlatmaya yeterli zaman bırakmadığından finali aceleye getirmek zorunda kalıyor. Finale kadar oldukça yavaş akan filmin (hapishane sahnelerinde de boşuna zaman kaybediliyor), finalde çok ciddi bir zaman atlaması yapması ve bu atlamanın duygusal altyapısının hiç hazırlanmaması yapımın en büyük handikapı.

the-light-between-oceans-3

Gelelim filmin artılarına. Adam Arkapaw imzalı görüntüler gerçekten nefis kesici. Deniz feneri ve çevresinin pastoral manzaralarına hayran kalıyorsunuz. Alexandre Desplat yine formunda. Bilhassa yaylıları kullanarak karakterlerin ruhsal durumlarını çok iyi yansıtıyor. Sanat tasarımı, kostüm ve makyaj gibi teknik unsurlar da göz dolduracak kadar başarılı. Oyunculuklar çok iyi. Fassbander ile Vikander uyumlu olmalarının yanında rollerine yakışıyorlar ve üst düzey performans sergiliyorlar. Weisz hikâye gereği arka planda kalsa da hiç ezilmiyor fakat bariz şekilde harcanıyor.

Cianfrance finalde sağlam tökezlemesine rağmen diğer meziyetleri sayesinde umut vaat etmeyi sürdürüyor. Önceki iki filminin de üstünde bir esere imza atıyor ve bir sonraki filmi için beklentiyi yükseltiyor. The Light Between Oceans teknik açıdan oldukça başarılı, genel olarak da vasatın gayet üstünde bir melodram. Bu bile onu senenin dikkate değer yapımlarından biri yapmaya yetiyor.

the-light-between-oceans

Batı Karadeniz Gezisi

Kasım 8, 2016 1 yorum

Tatil kavramı ülkemizde nedense sabittir. Alacaksın mayonu, terliğini; güneyde bir sahil kasabasına gidip malak gibi yatacaksın. Son yıllarda buna Avrupa tatili eklendi. Lakin onu da kentin merkezinde bir cafeden diğerine geçip Facebook’tan fotoğraf paylaşarak bol dedikodu yapmak sananlar çoğunlukta. Bu kulaklar Paris’te yaşlı bir bayanın “Kızım, acaba Uzan’ın evi bu sokakta mı?” dediğini duydu. Onlarca müze dururken tüm ülkeyi kazıklayan adamın evini aramak, gerçekten şaşılası bir hareket.

Hâlbuki tatil, en basitiyle dinlenmektir. Bedenini dinlendirirsin, ruhunu, bilincini… Orası kişiye kalmış. Kimisi müze gezerek, öbürü Dubai’de akıllara zarar pozlar vererek, bir başkası balık peşinde koşarak dinlenir. Biz ise bu sefer ormanda kaybolma korkusu yaşayalım istedik. İstanbul cangılındaki vahşi hayvanları o kadar kanıksamışız ki gerçek hayvanlar bize bir şey yapamaz diyerek ormana dalmak istedik. Teoride oldukça mantıklı dursa da pratik pek öyle değilmiş. Sonuçta hepimizden üstün olan doğadan bahsediyoruz.

doga

19 Mayıs Perşembe sabahı sekiz kişilik bir kafile olarak bindik arabalara ve rotamızı kuzeydoğuya çevirdik. Batı Karadeniz’in yemyeşil coğrafyası Kocaeli’nde başlıyor neredeyse. Her kilometrede artan yeşilin tonlarıyla, oldukça iç açıcı bir yolculuk sonunda Batı Karadeniz’in şirin sahil kasabası İnkumu’na vardık. Bartın’ın sahil mahallesi olarak da niteleyebileceğimiz bu küçük yerleşim, içeriye doğru mesafesi oldukça sınırlı olan 2-3 kilometrelik bir koydan ibaret. Lakin kumlu sahili gayet geniş ve yazın denize girmenin oldukça keyifli olacağını düşünüyorum. Koyun bir ucunda yer alan otel/cafe’ye oturup manzara karşısında öğle yemeği yerken kıştan sonra ilk defa denk gelen güneşli hava içimizi ve derimizi ısıtırken bize neşe de verdi.

inkumu-1

inkumu-5

Bu tatlı başlangıçtan sonra o gece kalacağımız Amasra’ya geçtik. Küçük bir yarımada üzerinde kurulu olan Karadeniz’in bu şirin kasabasında yapılabilecek çok bir şey yok. Denize karşı güzel bir akşam sofrasında bulunmak ve güneşinin batışını tam merkezdeki parktan izlemekten başka. Güneş resmen gözünüzün önünde şov yapıyor ve çok güzel karelere davetiye çıkarıyor. Ardından Canlı Balık Mustafa Amca’nın Yeri’nde gazet güzel bir yemek yedik. İçinde sayısız malzeme barındıran Amasra Salatası da, neredeyse ikişer porsiyon yediğimiz balıklar da pek lezizdi. Hesabın gayet uygun gelmesinin yanında garsonların da çok cana yakın olduğunu not edelim. Geceyi de kutu gibi odalara sahip olan Asyam Otel’de geçirdik ama zaten çok da seçeneğiniz yok. Kahvaltısı fena değildi, fiyatı da oda başı 120 TL (iki kişi).

amasra-8

amasra-6

amasra

Cuma sabahı kahvaltı sonrasında yine yollara düştük. Bartın üzerinden Pınarbaşı istikametine doğru, oldukça virajlı ama nefes kesen manzaralar eşliğinde muazzam bir seyahat gerçekleştirdik. Ağaçların sıklığı, bakirliği ile geçit vermeyen duruşları oldukça etkileyici. Sanki başka bir gezegene gelmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Doğanın basitliğinin verdiği saf güzelliğe hayran kalmamak elde değil. Yolun zorluğu mecburen hızınızı düşürse de bir süre sonra bu duruma alışıyorsunuz, hatta bazı yerlerde arabayı durdurup uzun uzun etrafı seyre dalıyorsunuz. Her şeyin büyük bir hızla yapıldığı İstanbul cangılından sonra, hayatın olabildiğince yavaş aktığı gerçek cangıla alışmak biraz zor gelse de doğanın büyüleyiciliği size yardım eli uzatıyor. Her şey çok uzakta sanki. Ofis, kübikler, bitmeyen toplantılar, acımasız şirket dedikoduları, azarlar, gelmeyen terfiler, saçma sapan çalışanlar… Hepsi binlerce ışık yılı ötede. Burada sadece ağaçlar, çalılar, hayvanlar ve Güneş var. Saf doğa… Oksijeni yavaşça içinize çekin, biraz bekleyip yavaşça verin. İşte bu kadar!

araba

doga-3

Yaklaşık 2.5 saatlik yolculuktan sonra Kastamonu’nun küçücük ilçesi Pınarbaşı’na vardık. İlk önce iki gece kalacağımız Sarımeşe Oteli’ne yerleştik. Eski belediye başkanı Halil Bey ve ailesi tarafından işletilen otel, köy yaşamına uygun olarak tasarlanmış. Otel içinde ayakkabı yasak, ya galoş takacaksınız ya da terlik giyeceksiniz. İkincisi daha rahat oluyor tabii. Merdivenlerden çıkarken modern hayatta unutulan eski eşyalara rastlamak da başka bir hoşluk. Odalar gayet ferah ama banyo konusu hafif sıkıntılı. Suyun tazyiği, sıcaklığı ve banyonun konumu duş almayı biraz çetrefilli hâle getirse de köy yaşamının bu zorluklarına katlanacaksınız artık. İlçede yemek yenecek pek yer olmadığından biz akşam yemeğini de otelde yedik. Yörenin otantik yemeklerini gayet leziz bir şekilde tadabiliyorsunuz böylece. Lakin yemekle beraber gecelik ücret 110 TL kişi başı.

horma-3

horma-2

Odalara yerleştikten sonra hemen orman için hazırlandık ve Halil Bey’in rehber kokartlı oğlu Ahmet ile beraber Küre Dağları Milli Parkı’nı arşınlamaya başladık. İlk durağımız Horma Kanyonu’ydu. Arabayla kanyonun girişine gittikten sonra çantalarımızı sırtımıza takarak kanyona girdik. Gayet düzgün bir patika bizi bekliyordu. Valilik güzel bir hamleyle yolu oldukça düzenlemiş. Neredeyse 2006’da Dresden’in güneyinde tırmandığım dağ patikaları kadar güvenli ve temizdi. Lakin daha yeni yapılsa bile aksaklıklar hemen göze çarpıyordu. Patikada bir 10 dakika ilerleyince sağlam olması için kullanılan ama oldukça çirkin gözüken alüminyum aksamda yer yer çöküntüler oluşmuş mesela. Benim gibi hafif yükseklik korkusu olanlar için bile biraz korkutucu çünkü alt taraf tamamen uçurum. Zaten doğa da bu durumdan hoşnut değil ki bir köprüyü tamamen yıkmış. Patika da mecburen orada son buluyor. Hâlbuki valiliğin esas amacı, bu patika ile trekkingçileri Ilıca Şelalesi’ne çıkarmakmış. Oldukça hoş bir fikir ama doğaya estetik ve sağlamlık bakımından daha uygun bir tasarım yapılmalı.

Buna rağmen kanyonun içinde yarım saat olsun yürümek çok ferahlatıcı. Doludizgin akan suyun biraz üstünde olmak, iç gıdıklayıcı fotoğraflar çekmek, doğanın acımasız ama güzel şiddetinin izlerini görmek…

horma-6

valla-4

Horma’dan sonra başka bir kanyona, üstelik dünyanın en büyük kanyonu olduğu iddia edilen (neye göre, kime göre?) Valla Kanyonu’na yollandık. Gidiş yolu inanılmaz kötü, arazi arabası kullanmanız itinayla tavsiye edilir. Gidene kadar bayağı sarsıldık. Hele araba alçaksa taşıt ve yolcular adına biraz kötü bir seyir oluyor. Kanyona tam girerken yerel bir işletmeci gözleme-ayran satıyor. İşletmecinin tavırlarını hiç beğenmesem de gözlemesi çok leziz, ayranı da içtiğim en doğal ayrandı. Gözlemecinin evinden ormana girilip 30 dakikalık yürüyüş sonunda kanyonun en tepesine varılıyor. Bu patikanın çoğu oldukça düzgün, gayet elden geçirilmiş. Lakin kalanı biraz atlamalı-zıplamalı, neyse ki 5 dakika sonra seyir tepesine varıyorsunuz.

Kanyon oldukça derin ve dik. İçine girmek için valilikten özel izin ve ekipmanlar gerekiyormuş, en az da dört gün alıyormuş çıkmak. Keşfediliş hikâyesi de hoş: 90’ların başında dört İTÜ öğrencisi kanyona giriyor ve çıkmıyor. Millet panik oluyor tabii, aramalar başlıyor. Öğrenciler 15 gün sonunda tüm neşeleriyle çıkıyor kanyondan. Gazeteler haber yapıyor, gençler de kanyonun bir cennet olduğunu belirtiyorlar. Tabii ilgi tavan yapıyor birden.

horma-11

valla-2

ilica-selalesi

Seyir tepesinde manzara izlemek ve fotoğraf çekmek çok keyifli. Doğanın güzelliğine bir daha, bir daha âşık oluyorsunuz. Çoluk çocukla da gelinebilecek güzel bir parkur. Tıpkı sonrasında gittiğimiz Ilıca Şelalesi parkuru gibi. Burasının patikası çok daha kolay, şelale de çok hoş. Ilıca’dan sonra da yerel bir işletmede sussuzluğumuzu kestik. Burasının da ayranı efsane!

ilica-6

ilica-8

8’e doğru otele ancak varabildik. Yemekten sonra biraz ilçede yürüdük ama pek gidilecek yer yok zaten. Erkenden dönüyoruz ki ertesi güne enerji toplayalım. Oksijeni bol havada az uyumak bile yetiyor. Ertesi sabah 7’ye doğru kendi kendime uyandım ki pek görülmemiş bir olaydır. Balkona çıktığımda nutkum tutuldu resmen. Enfes bir kırsal manzara tam karşımda duruyordu. Kusursuz bir tablo sanki. Şehir insanı olan benim bile ağzım açık kaldı, bu manzaranın keyfini uzun uzun çıkardım, ânı yaşadım.

img_0479

Kahvaltıdan sonra 7 buçukta arabalarla hareket ettik. Bu sefer rehberimiz Bayram Bey (Baki). Bugün sadace iki durağımız var. İlki güneydeki Azdavay ilçesine yakın olan Çatak Kanyonu. Araba yolu, yine dar ve alabildiğine kötü. Arabadan indikten sonra küçük bir güzellikle karşılayoruz, kanyonun yürüme yolu engellilere göre düzenlenmiş. Yerden biraz yüksek bir platform yapılmış ama daha tamamlanmamış. 20 dakika sonra platform sona eriyor, biz de orman içinden devam ediyoruz. 15 dakikalık daha yürüyüşle kanyonun seyir yerine vardık. Ama burada yapılan platformun ne kadar yanlış tasarlandığını da gördük. Daha iskeleti yapılan platform, neredeyse seyirlik açıklığın tamamını kaplıyor. Bayağı adım atacak yer bırakmamış. Tasarlayanlar kaş yapayım derken bayağı göz çıkarmış anlayacağınız. Lakin Çatak Kanyonu parkuru da yürümesi zorlu olmayan ve gayet keyifli bir rotaya sahip. Dönüşte bazı iki ayaklı hayvanların (pardon, hayvanları tenzih ediyorum) attığı çöpleri toplaya toplaya yürüdük.

catak-kanyonu

horma-12

İkinci rotamıza doğru harekete geçmeden Pınarbaşı’na uğradık, nevale almak için. Bol içecek, peynir, ekmek, domates, salatalık, bisküvi… Gereksinimler tamamlanıp çantalara üleştirilince arabalara tekrar bindik. 1 saatlik bol virajlı ve inişli çıkışlı bir yoldan sonra parkur girişine vardık. Arabadan indiğimde öğle ezanının okunduğunu çok net hatırlıyorum, 1’e geliyordu saat. Hedefte üç farklı mağara vardı: Mantarini, Ejder Çukuru ve Ilgarini Mağarası.

Parkurun başında yaklaşık 500 metre, buldozerle açılmış orman yolundan gittik. Sonrasında Bayram Bey bizi bir patikaya soktu. Bir 40-50 dakika daha sorun olmadı. Ardından tırmanmaya başladık ki kötü de olsa yine bir patika vardı. Mantarini’ne kadar çok sıkıntı yaşamadık ama bu parkurun öncekilere göre açık ara zorlu olduğu gayet belliydi. Bir kere patika çok zor seçiliyordu, ayrıca yer yer dikti ve kolaylaştırma adına hiçbir şey yapılmamıştı. Hatta yer yer ağaç devrildiğinden (ki o gün sayısını hatırlamadığım kadar çok gördüm) patika kapanmıştı ve çevresinden oldukça güç bir şekilde geçilebiliyordu.

ejder-cukuru-3

doga-2

Mantarini, çok derin olmayan bir mağara. Girişin yanında bir ayı ini hemen göze çarpıyor ki kışın buraya gelinmemesi için mantıklı bir neden oluşturuyor. Mağaranın girişine kötü de olsa bir merdiven yapılmış ama nem ve ıslaklıktan gayet kaygandı. Mağara içinde biraz ilerledikten sonra mağaraya adını veren büyük kayaya denk geldik. Kaya gerçekten çok büyük bir mantar şeklinde. Mağara içinde yeler oldukça dik ve kaygan olduğundan (mağara içi daha nemli ama soğuk) dikkatli yürümek önem arz ediyor.

Tabii buraya gelmemiz yaklaşık 1.5 saati bulmuştu. Hemen hemen hiç dinlenmeden devam ettik yola. Parkur, aşırı zor olmasa da bol inişli çıkışlı bir hâl aldı. Hemen ardından öğle yemeği molası verdik. Zaten sabah 7’den beri bir şey yemiyorduk ve 3’e yaklaşıyordu. Oturacak pek yer olmayan bir açıklıkta ekmek arası domates-peynir-ton balığı yedik. Herhalde 15 dakika içinde yeniden yola koyulduk çünkü Bayram Bey’in en büyük korkusu, ormandan çıkmadan havanın kararmasıydı. Daha o vakitte bunun ne kadar olası olabileceğini kestiremiyorduk.

Bir 20 dakika içinde Ejder Çukuru’na vardık. Burası çok derin ve dik bir mağara, ağzı da çok geniş. Karanlık ve derinliğinden dibi görünmüyor ki adı da buradan geliyor. Mağaraya girmek zaten çok zor, özel ekipman kesin şart. O yüzden ağızdan bakıp yola devam ettik.

alone

İşte esas zorlu kısım burada başladı. Patika yani toprak bitip kayalıklar başladı. Bunların üzerinden kimi zaman atlayıp kimi zaman tırmanıp kimi zaman da dar bir kalas üzerinden geçmek zorunda kalıyorduk. Parkur gerçekten normal değildi, mesela bir yerde tek seferde yarım metrelik bir kayaya tırmandım. Normal şartlarda hayatta yapamazdım lakin geri dönmeye kalksam zaten o yolu tek başıma inemezdim, ayrıca direkt kaybolurdum. Orman çok sık olduğundan yolu bilmeden adım atamazsınız! O yüzden bir şekilde devam ettim.

Son hedefimiz olan Ilgarini Mağarası içinde antik birkaç yerleşim de olan çok büyük ve derin bir mağara. En dibindeki yerleşim kalıntıları MÖ 2000’e kadar tarihleniyormuş. Kısacası tarih boyunca önem arz eden, doğa harikası bir mağara ama ulaşımı, okuduğunuz üzere biraz zahmetli.

Dönüş yolculuğumuz ise 2 saatten fazla sürdü. Sonunda en baştaki buldozerle açılmış orman yoluna çıktık ki gerçekten ağlayacaktım yorgunluktan. O yoldan daha 500-600 metre daha yürüdük ama ormandan çıkmaktı önemli olan. Araçlara vardığımızda akşam ezanı okunuyordu, 8’e birkaç dakika kalmıştı sadece. Yani yarım saat daha kalsak hava kararacaktı, işte o zaman bomba olabilirdi o orman!

zafer

Sonradan baktık ki o parkur 14 kilometreymiş ama o iniş çıkışlarla iki kat etkisi yarattı. Bu arada bu parkuru yapan sadece iki rehber var, birini almanız mutlaka elzem ve kesinlikle Bayram Bey’i öneririm. Diğerini de gördüm dönüş yolunda çünkü ve Bayram Bey kadar hakim değildi.

1 saatlik araba yolculuğu sonunda otele vardık ki kimseden çıt çıkmıyordu yorgunluktan. Zaten o ağrılar yaklaşık 4-5 gün daha sürdü. Bilhassa sol dizime nasıl yüklenmişsem o gece en ufak harekette bile çığlık atıyordu resmen. Akşam yemeğine zoraki indim, yemeği bile zevkle yiyemedim.

Ertesi sabah kahvaltı sonrası dönüş yolculuğuna geçtik. Genel olarak çok farklı ve oksijen depomuzu fullediğimiz bir tatil geçirdik. Normal bir tatilden daha fazla hatırlayacağımı rahatlıkla söyleyebilirim. Şehir hayatının tam zıttı bir atmosferde, gerçek doğayla karşılaşmak düşündürücü olmasının yanında, eğlenceliydi de. Doğa tutkunlarının kaçırmaması gereken bir rota bana göre.

Caz Kokan Dört Film

Kasım 4, 2016 Yorum bırakın

Caz; her ne kadar “Caz yapma bana!” gibi deyimlerle ülkemizde hafif aşağılansa da, çoğu müzik türünün karışımından oluşan ve doğaçlamanın her zaman ön planda olduğu bir müzik türü. Temel taşı olan doğaçlamanın da etkisiyle devamlı gelişen, değişen ve tekrarlanamayan bir yapıya sahip. Öyle ki aynı caz parçasını arka arkaya, tamamen aynı şekilde dinleme şansını pek bulamazsınız. Ayrıca şarkıya eşlik eden tüm enstürmanları tek tek ayırt edebileceğiniz yapısıyla da icracılarını, diğer türlerden daha fazla ihya edebiliyor. Nitekim bu yazıda anacağımız caz ikonları, kendi enstürmanlarının ustaları!

miles-ahead-1

Bu yazıyı kaleme alma fikri, üç efsane caz ikonunu anlatan biyografik filmlerin arka arkaya görücüye çıkmasıyla aklıma geldi. Bunlara bir de Clint Eastwood’in ilk dikkate değer yönetmenlik denemesi olan Bird‘ü (1988) ekledim. Böylece ortaya şu anda okumakta olduğunuz, buram buram caz kokan ilginç bir deneme çıktı. Filmleri kendi izleme sıramla yorumlarken ilgili caz ikonlarına değinmeden geçemeyeceğim.

Trompet denilince akla gelen birkaç isimden biridir, Miles Davis (1926-1991). Cazı tek başına etkileyen, ona ruhunu veren nadide isimlerdendir. Çünkü Davis kendisini hiçbir zaman tekrar etmemiş ve neredeyse her 10 yılda bir, yeni bir caz alt türünün doğmasına ön ayak olmuştur. Tüm zamanların en çok satan caz albümü olan Kind of Blue’dan (1959) popa yaklaştığı Tutu’ya (1986) efsanevi bir kariyere sahiptir.

miles-ahead-2

2015 yapımı Miles Ahead‘de ise onu, Hollywood’un sevilen karakter oyuncularından Don Cheadle canlandırıyor. Bu filmle aynı zamanda ilk defa yönetmenlik sandalyesine de oturan Cheadle filmini tamamen cazla yoğurmuş. Film boyunca kulağımıza bolca çalınan efsane parçaların yanında, hikâyenin ana iskeletini -olabildiğince- Davis’in hayal dünyasına ve düşüncelerine uygun tasarlanması filme esas gücünü veren unsur. Davis’in halktan kopuk geçirdiği yılların sonuna denk gelen üç günü izlerken -bilhassa filmin sonlarına doğru- onun psikolojisini ve bu zihinden çıkan saf caz müziğiyi ufacık da olsa kavrama şansına erişiyoruz.

born-to-be-blue-1

Davis’in çömezi diyebileceğimiz ama caz tarihinde kendisine has bir yere sahip olan Chet Baker’ı (1929-1988) Born to Be Blue‘da (2015) Ethan Hawke canlandırıyor. Genelde siyahi sanatçıların hakim olduğu (çünkü caz, 20. yüzyılın başlarında New Orleans’taki siyahilerin gündelik müziğinden doğmuştur) türde bu kadar başarılı olan nadide beyazlardan olan Baker’ın kariyerindeki düşüş ve toparlanma sürecini izliyoruz. Yönetmen Robert Budreau bu klasik biyografi şablonuna Baker’ı ve müziğini anlamamızı sağlayacak pek bir şey eklemediğinden vasat bir film seyretmek zorunda kalıyoruz. Oysaki -neredeyse- tek amacı müziğini layığıyla icra edip Davis gibi mesleğin erbaplarından onay almak olan Baker’ın hayatı çok daha zengin malzemeye sahip. Film bitince geriye sadece Hawke’ın başarılı performasıyla enfes trompet sololar kalıyor.

Üç film arasında en kötüsü ise, açık ara Nina (2016). Ünlü caz piyanisti ve solisti Nina Simone’un (1933-2003) hayatını anlatmaya çalışan Cynthia Mont yönetmenliğindeki film, hayatımda izlediğim en kötü kurguya sahip olabilir. Simone’un çok renkli hayatını oldukça kopuk kopuk ve mesnetsiz öykülerle anlatmasının yanında Nina, uzun zamandır Hollywood’da gördüğüm en bayağı makyaj çalışmasına da sahip. Zoe Saldana’nın bir türlü Simone’un yıldız ışıltısını yansıtamaması ise filmin başka bir eksisi. Oysaki üstün yeteneği sayesinde Juliard’da klasik müzik eğitimini dereceyle bitiren, siyahi olmasından ötürü prestijli klasik müzik orkestralarına kabul edilmeyen, bu yüzden aktif bir siyasi aktivist olan ve mecburen caz yapan -ama eğitimi sayesinde klasik müzikle cazı harika harmanlayan- bir caz ikonundan bahsediyoruz. Dedikodulara göre yönetmenine son kurgu hakkı verilmemiş ve filmi stüdyo sırf ticari amaçlarla paketlemiş. Doğru olsa da olmasa da ortada kaçırılmış bir fırsat var. Nina yerine bu yıl Oscar’a da aday olan belgesel What Happened, Miss Simone? (2015) seyredilebilir.

nina-1

Bu üç filmi seyrederken aklıma başka bir caz efsanesi olan Charlie Parker (1920-1955) geldi. 40’lı ve 50’li yıllarda saksafonuyla caz piyasasının tozunu attıran Bird lakaplı Parker, cazda doğaçlamayı başlatan isimlerden biri. New York’ün hâlâ açık olan dünyaca ünlü caz kulübü Birdland’ın adı da Parker’a ithafen verilmiş ve açılış gecesinde ise Parker sahneye çıkmış. Bu kulübün caz müziği için ne kadar önemli olduğunu, Born to Be Blue‘da Chet Baker’ın Birdland’te tekrar sahne alabilmek yanıp tutuşmasından anlıyoruz ki film de finalini Birdland’de yapıyor.

Büyük bir caz tutkunu olan Clint Eastwood Bird ile yönetmenlik kariyerinde çıtayı oldukça yükseltmiş ve ilk kez Altın Palmiye’ye aday olmuş. Bird gerçekten dört dörtlük bir biyografik film. 2016’dan bakıldığında tekniği ve anlatımı hafif demode kaçsa da Parker’ın hayatına girebilmemiz için elinden geleni yapıyor. 161 dakikalık filmde kurgunun hiç sarkmaması ve görüntülerin güzelliği de cabası. Ayrıca -bence hayatının rolünü oynayan- Forest Whitaker’ın performansı da filmi izlemek için başlı başına bir neden. Whitaker’ın bu rolüyle Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldığını da not edelim.

bird-2

Miles Ahead‘in bir sahnesinde Miles Davis, yaptığı müziğin caz olmadığını, hayatın müziği olduğunu iddia ediyor. Sonra da ekliyor: “Ama illa da bir şey diyecekseniz ‘sosyal müzik’ deyin!” Caz, çoğu kişinin gözünde bir burjuva müzik türü olarak algılansa da kökeni, yapısı, hayatın ta içinden gelen ritimleri ve her bir icrasını sahne önüne taşıyan özelliğiyle halk müziği aslında. Halkın farklı kesimlerinden gelen ve -yolları kesişse de- bambaşka hayatlar geçiren bu dört caz ikonunu beyazperdede/ekranda izlerken cazın özünü daha iyi kavrıyorsunuz.

Auf Einmal: İnsanlığa Dair

Ekim 14, 2016 Yorum bırakın

Kimsenin tanımadığı bir misafir -Anna- tanımadığı bir evdeki partiye katılır. Gecenin sonunda ev sahibi Karsten ile yalnız kalan Anna, düşüp ölür. Kasabanın köklü bir ailesine mensup olan Karsten, önce yakındaki klinikten ilkyardım için yardım istemeye niyetlenir fakat gidince kliniğin kapalı olduğunu anlar. En sonunda ambulansı aradığında polisler de gelir. Bu garip olay, kasabada duyuldukça Karsten’in üzerindeki manevi baskı günbegün artmaya başlar.

auf-einmal-2

Ülkemizde Köprüdekiler (2009) ve Hayatboyu (2013) filmleriyle tanınan Aslı Özge’nin, tamamıyla Almanca çektiği ilk filmi olan Auf Einmal‘da (Ansızın – 2016) insanoğlunun kötücül tarafları, gıybet ve sözlü linç olgusu üzerinden anlatılmaya çalışılıyor. Filmden sonra yapılan soru-cevap bölümünde filmi neden Almanya’da çektiği sorulduğunda çok ilginç bir cevap verdi Özge. Münevver Karabulut cinayetine isim vermeden atıfta bulunarak olayın ardından yazılan ve söylenenlerden bir kadın olarak çok rahatsız olduğunu aktardıktan sonra, bu süreçte hissettiklerini tarafsız bir ortamda anlatmak istediğini, çünkü Türkiye’de konunun çok farklı yerlere çekilebileceğini söyledi. Ardından gelen bir sorunun cevabı olarak ise, filminde olayın ahlâki tarafını irdelemediğini, sadece insanların olaya yaklaşım açılarını göstermek istediğini belirtti.

Filmi izlerken aklıma birkaç yıl öncesinin popüler Danimarka yapımı Jagten (The Hunt – 2012) geldi. Orada da toplumun saygın bir üyesi, işlemediği bir suç yüzünden arkadaşları dâhil toplum tarafından ağır bir tahakküm altında bırakılıyordu ve izleyici olarak ‘mahalle baskısı’ kavramının küresel bir gerçek olduğunu kavrıyorduk. Auf Einmal‘da durum biraz daha hafif. Karsten’in Anna’yı öldürmediği belli olsa da (aslında Özge, şüpheyi tamamen ortadan kaldırmayarak gerilimi besliyor) neden ambulansı geç aradığı ve Anna’nın neden orada olduğu soruları üzerinde duruluyor. Filmin ana ilgisi zaten Karsten’in ailesi, arkadaşları, sevgilisi ve iş çevresinin olaya verdikleri tepkiler. Onu tam olarak suçlayamıyorlar (çünkü Karsten çok net ve açık), ancak dışlamakta da hiçbir sakınca görmüyorlar. Böylece Karsten giderek yalnızlaşıyor ve ister istemez kendisini sorgulamaya başlıyor. Özge olayın çözümünü gösterdikten sonra daha da ileri giderek Karsten’in bu süreçteki dönüşümü ile bunun getirilerini de perdeye yansıtarak filmi kapatıyor.

auf-einmal

Bu açıdan, oldukça bütünlüklü bir film var karşımızda. Özge ne istediğini çok iyi bildiğinden farklı yönlere sapmadan (ki sapılması filmi dağıtırdı) hikâyesini kurmuş. Filmin atmosferi de, temposu da ve tamamlayıcı diğer teknik unsurlar da bu amaca hizmet edecek şekilde akıllıca kurgulanmış. Filme getirilebilecek en önemli ve bence tek negatif eleştiri, öyküyü kuran ana olayın (Anna’nın ölümü) filmi taşımak için zayıf kalması olabilir. Lakin Özge’nin öyküden ziyade onun sonuçlarıyla ilgilenmesi bu eleştiriye cevap vermeye yetiyor.

Auf Einmal, insanlık hâllerini inceleyen derinlikli yapısıyla keyifle izlenen bir film. Aynı zamanda seyirciyi düşündürmesi ve sorduğu soruları izleyiciye de yöneltmesi seyri daha cazip kılıyor. Salondan çıkarken şu soru aklı kurcalıyor: Peki ya siz ne yapardınız aynı durumda, kendinize ve sıfatlarınıza zarar gelmesin diye Karsten’i yalnız mı bırakırdınız?

Filmekimi 2016 İzlenimleri

Paterson [Jim Jarmusch]

paterson

Bir otobüs şoförünün hayatı ne kadar değişik olabilir ki? Ya şiir yazan bir şoför? Amerikan Bağımsız Sineması’nın has yönetmenlerinden Jim Jarmusch, başkasının elinde çöpe benzeyecek bir konudan çok farklı bir sanat eseri çıkarmayı başarıyor.

Kendi hâlinde karısı ve köpeğiyle yaşayan bir şoför olan Paterson, şiire ilgi duymaktadır. Tüm boş zamanlarında çevresindeki nesneler hakkında serbest vezinde şiirler kaleme almaktadır.

Bu iki cümleyle kabaca özetlenebilecek filmin güzellikleri detaylarda yatıyor. Eşinin evdeki hâlleri, otobüse binen yolcular ile onların kendi içlerindeki konuşmaları, müdavimi olduğu bardaki kişiler, kendisiyle aynı adı taşıyan şehrin ara sokakları, o sokaklarda karşısına çıkan insanlar… Paterson, giderek önemini yitirmekte olan şiir hakkında şiirsel bir film. Tıpkı Paterson’un yazdığı şiirler gibi, ilk bakışta basit ve önemsiz gözükse de derin anlamlara sahip detaylarıyla güzelleşen bir eser. Jarmusch’un özgünlüğüne şapka çıkarmamak elde değil. Kesinlikle yılın en önemli yapımlarından.

The Age of Shadows [Jee-woon Kim]

the-age-of-shadows

6 yıl önce Jee-woon Kim’in I Saw the Devil (Ang-ma-reul Bo-at-da) filmini izlediğimde şoke olmuştum. İnanılmaz derecede şiddet içeren film, aynı zamanda çok gerçekçi ve detaylara önem veren bir senaryoya ve mekik gibi işleyen bir kurguya sahipti. Yönetmenin Amerika (Warner Bros) finansmanlı yeni filmi The Age of Shadows, yüzeyi oldukça parıltılıyken değersiz bir eşyayı andırıyor.

Kore’nin Japon işgali altında olduğu yıllarda Koreli milliyetçilerin planlarına ve onların peşindeki Japonlara odaklanılıyor. Tarihi bir polisiye için oldukça zengin bir malzeme barındırıyor lakin çok müsait olmasına karşın bu konuyu irdelemiyor ve günümüzle de ilişkilendirmiyor. Son derece heyecanlı bir hikâye kurmak kâfi geliyor Kim’e ve bunu cilalamak için de elinden geleni yapıyor. Dekorlar, sanat yönetimi, kostümler ve bunların tarihsel gerçekçiliği göz alıcı. Bunların yeterince kullanılmaması ise hayal kırıklığı.

Voyage of Time: Life’s Journey [Terrence Malick]

voyage-of-time

Yönetmeni mastürbasyon yapmakla itham edenleri hiç anlamam. Sonuçta film, yönetmeninin düşüncelerinden oluşan bir eserdir ve bunu beğenmediği için yönetmeni böyle bir şeyle suçlamak abesle iştigaldir. Lakin ünlü yönetmen Terrence Malick’in son eseri Voyage of Time: Life’s Journey‘i izlerken ne yalan söyleyeyim, bu itham aklımdan defalarca geçti. Çünkü yeryüzünde zamanın izlerini sürmek iddiasında olan belgesel, resmen anlaşılmamak için her şeyi yapıyor. Anlamsız şekilde defalarca tekrarlanan imajlar, bir derdi olmayan kurgu, Hrıstiyanlıkla alakası olmamasına rağmen bu dinle ilişkilendirilmeye çalışılan unsurlar, gereksiz efektler… Sanki Malick, Ron Flicke’nin muazzam başyapıtları Baraka (1992) ve Samsara‘nın (2011) berbat bir kopyasını çekmiş.

Câini/Dogs [Bogdan Mirica]

caini

Balkan coğrafyasında western izlemek, ilk bakışta saçma gelse de aslında çok mantıklı bir iş. Dağların arasına sıkışmış, uzun bozkırlarda erkeklik taslama sevdasındaki bireylerin çıkışsızlığı tam da western öğelerine sahip. Üstelik bu teknoloji çağında kırsalı anlatmak için birebir bir tür. Bogdan Mirica’nın eseri, kendisine dedesinden miras kalan toprakları satmak için kırsala glen bir adamın, bu arazide kendi hükümdarlıklarını kurmuş olan dedesinin çetesine toslamasını anlatıyor.

Yapımın; kendisini bilmesi, tempoyu ve atmosferi buna uygun kurması ile başarılı performansları en büyük artıları. Lakin westernin modasının neden çoktandır geçmiş olduğunu da hatırlatıyor.

Ah-ga-ssi/The Handmaiden [Chan-wook Park]

the-handmaiden

Chan-wook Park’ın yeni işi Ah-ga-ssi (The Handmaiden), ustanın mahirliğini kanıtlayan bir yapım. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından incelikle uyarlanan senaryo üç bölümden olşuyor ve her birinin finalinde bir sürpriz var. Park, ustalıkla yerleştirdiği bu dönüşlerle filmden alınan keyfi üstlere çekiyor.

Kusursuz sanat tasarımı, kostüm, makyaj ve oyunculuklarla desteklenen bu intikam hikâyesi, sadece keyifli bir erotik gerilimden daha fazlasını ihtiva ediyor. Park, filmin zamanını Viktorya İngilteresi’nden Japon işgali altındaki Kore’ye alarak güzel bir hamle yapmış zaten. Bunun getirdiği politik alt-metni; sınıf, cinsiyet ve cinsel tercih ayrımı katmanları takip ediyor. Bir Oldboy‘un (2003) özgünlüğü ve sarsıcılığına sahip olmasa da kalite ve seyir keyfi açısından ondan aşağı kalmıyor.

Toni Erdmann [Maren Ade]

toni-erdmann

160 dakika boyunca kusursuz işleyen bir kurguya sahip bir film çekmek, hele de bunun bir komedi olması her babayiğidin harcı değil. Alman yönetmen Maren Ade, daha üçüncü filminde böyle bir başarı gösteriyor. Yalnız uyarmak gerek, ana akım komedilere alışmış seyirci için zorlayıcı ve sıkıcı olabilir. Çünkü Ade birer skeç gibi ardı ardına esprileri dizip bir kahkaha bombardımanı yapmak yerine sakince bir maraton koşuyor. Menzilin farkında olarak kendini hiç yormadan usul usul başlıyor.

Önce karakterlerini tanıtıyor. Girişten sonra ufak ufak espriler gelmeye başlıyor. Lakin Ade bunları yaparken hikâye de gelişip derinleşiyor. Modern çağın kopardığı aile ilişkilerinin yanında; kurumsal hayatın acımasızlığı ve soğukluğu, insanların kariyerleri için yaptıkları ikiyüzlülükler, sınıfsal ayrımın zamanla azalacağına çoğalması gibi önemli konulara değiniliyor ve Ade tüm bunları sakince ele alırken komedinin dozunu da yavaş yavaş arttırıyor. Finale doğru gelen doğumgünü partisi; nicedir izlediğim en nüktedan, zeki ve komik sekans! Kahkahaları ardı ardına patlatan Ade, aynı zamanda insanlığın ikiyüzlü doğasına ‘çıplak’ bir bakış atıyor. Filmin tek negatif yanı, müthiş bir performans sergileyen başroldeki Sandra Hüller’in çirkin memeleri.

War on Everyone [John Michael McDonagh]

war-on-everyone

2014’ün en sevdiğim filmlerinden Calvary‘nin yönetmeni McDonagh, ilk filmi The Guard‘ın (2011) sularına War on Everyone ile geri dönüyor. Oldukça bencil, şiddet yanlısı ve kriminal iki polis olan Terry ve Bob’un sert bir kayaya çarptıklarında yaşadıklarını izlediğimiz film; çok keyifli bir buddy cop komedisi. McDonagh ne yaptığını çok iyi bildiği için serbest, gelişigüzel bir seyirliğe imza atıyor. Hataları, eksikleri bol olsa da güldüren ve amacına ulaşan şık bir tür filmi.

Bacalaureat/Graduation [Cristian Mungiu]

Romen sineması bana soğuk geliyor. 9 yıl önce o güzelim Emek Sineması’nda Mungiu’nun Altın Palmiyeli filmi 4 Luni, 3 Saptamâni si 2 Zile‘sini (4 Months, 3 Weeks & 2 Days – 2007) derdini fazla yavaş ve uzun planlarla anlattığından sıkıcı bulmuştum. Lakin herkesin/her şeyin bir ikinci şansa hakkı vardır. Mungiu’ya bu yıl Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren Bacalaureat‘ı ise oldukça beğendim.

bacalaureat

Hâli vakti oldukça yerinde olan Doktor Romeo’nun birkaç gününü izlediğimiz filmin en belirgin özelliği tavizsiz objektifliği. Romeo’nun kızına yapılan ufak bir taciz vakası, filmdeki tüm karakterleri peyderpey etkilemeye başlıyor. Herkes olayın, ‘üzerinde durulmayacak kadar küçük ama sinir bozucu’ olması konusunda hemfikir olsa da akabinde gelişen diğer olaylara kayıtsız kalamıyor. Böylece her birinin sadece kendisini düşündüğü ama toplum içinde sakil durmamak için ve menfaati olduğu/olacağı kişiyi üzmemek adına diğerlerini oyaladığı burjuvazinin gizleri yavaş yavaş ifşa oluyor. Hepsinin tek amacı var aslında, rahat ve keyifli bir şekilde hayatını idame ettirmek. Her biri de buna layık olduğunu düşünürken diğerlerinin de bunu arzulayabileceğini ve hatta onun kadar hakkı olduğunu aklına getirmiyor.

Filmi benim gözümde çekici kılan, Mungiu’nun bu anlattıklarının sadece Romanya için değil, tüm dünya için geçerli olması. Bacalaureat eski bir Sovyet sömürgesi olan Romanya’da burjuvazicilik oynamaya çalışan bir doktoru ve çevresindekileri anlatsa da derdi oldukça evrensel. Bu yüzden seyrederken akla, hepsi farklı ülkelerde çekilmiş Kış Uykusu (2014), Caché (2005) ve A Seperation (2010) geliyor. Yılın en önemli filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Frantz [François Ozon]

Farklı şeyler denemeyi seven nadir yıldız yönetmenlerden olan Ozon, bu sefer aşk ile savaş dramını karıştırıp kolayca benzerine rastlanmayacak bir filme imza atmış. Birinci Dünya Savaşı sonrası, yenilginin utancı ile sevdiklerini yitirmenin hüznünü bir arada yaşayan bir Alman kasabasında geçiyor film. Kasabanın doktoru, eşi ve şehit olan oğlunun (Frantz) nişanlısıyla sessizce yas tutmaktadır. Bu üçlünün yaşamı, savaş öncesinde Frantz’ın arkadaşı olduğunu iddia eden bir Fransız’ın gelmesiyle değişir.

frantz

Sürprizlerle ilerleyen film; bir yandan savaşan iki tarafın da birer insan olduğunu ve aynı duyguları yaşadığını -biraz fazla kalın olsa da- altını çizerken diğer yandan imkânsız bir aşk hikâyesini konu ediniyor. Karakterlerin derin hüznünü siyah-beyaz bir görüntü çalışmasıyla görünür kılan Ozon, sadece karakterlerin az da olsa neşelendiği sahnelerde renkleri kullanıyor. Kimi sinemaseverlere fazla gelebilecek ama benim kıvamında bulduğum melankoli, filmin her sahnesinde kendini hissettiriyor. Başarılı teknik özellikleri ve oyunculukları ile Ozon filmografisinde başlarda yer almayacak olsa bile, ayrıksı yapısıyla adından söz ettirecek bir eser, Frantz.

Albüm [Mehmet Can Mertoğlu]

Yılın öne çıkan Türk filmlerini her zaman büyük bir heyecanla beklerim. Festivaldeki ilk cumartesi günümde en merak ettiğim film Albüm‘dü (Bacalaureat ve Frantz ile aynı gün izledim). Ama ilk iki filmin tüm öznel güzelliklerine karşın, Albüm‘ün neredeyse tamamına bir olmamışlık hissi hakimdi. Filmi izlerken kendimi bile sorguladım, ben mi bir şey kaçırdım diye. Ama sanırım film bana hiç uygun değildi.

album

Aslında çok mühim bir meramı var filmin: Günümüzde çekirdek ailenin ve onun oluşum ile yaşama süreçlerinin ne kadar yapmacık olduğunu ve böylece insanlığın içinin nasıl boşaldığını anlatıyor. Lakin bunu -tabii bilinçli bir tercihle- oldukça soğuk uzun planlarla anlatıyor. Aslında yönetmen Mertoğlu’nun amacı filme değil, filmin yansıttığı hayata gülmemiz ve onun üzerine kafa yormamız. Bu açıdan bakınca ve yazınca film gerçekten başarılı duruyor ama izlerken hiç keyif almadım.

Julieta [Pedro Almodovar]

julieta

Ünlü İspanyol melodram ustası Almodovar’ın son işinde aslında çok tanıdık sularda yüzüyoruz. Kırmızının hakim renk olduğu, pastel görsellerle bezeli Juileta’da; sevgilisiyle şehir dışına taşınmayı planlayan 40’lı yaşlarını süren bir kadının âniden bu plandan vazgeçmesiyle sırlarla dolu geçmişine adımımızı atıyoruz. Günümüz ile geçmiş arasında mekik dokurken merak duygumuzu her daim ayakta tutan unsur, Julieta’nın bu büyük sırrını öğrenme isteği oluyor. Lakin film ilerledikçe ve ortada öyle büyük de bir sır olmadığı ortaya çıkınca tüm hikâye kurgusu da çöküyor.

Kısacası senaryodaki motivasyon eksikliği filmin belki tek ama en mühim eksiği olunca Almodovar’ı Almodovar yapan tüm diğer unsurlar da gereksiz bir makyaja dönüşüyor. Maalesef  İspanyol usta bu sefer sınıfta kalıyor ve izleyicisini fena hâlde sıkıyor.

Swiss Army Man [Dan Kwan & Daniel Scheinart]

İntihar etmek üzere olan bir genç, kıyıya vuran bir cesedin osurmasıyla hayata döner. Oldukça absürd olan böyle bir konuyu, filmin neredeyse tamamında sadece iki oyuncuyla anlatabilmek gerçekten hüner işi. Bir ilk filmde böyle bir işe kalkışmak büyük bir cesaret iken yönetmen ikilisi Dan Kwan ve Daniel Scheinert, Paul Dano ve Daniel Radcliffe’i yanlarına alarak iddialarını daha ileri taşıyorlar.

swiss-army-man

Ortaya çıkan işe bakarsak ise yapımın kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Dano ve Radcliffe ellerinden geleni yapsalar da, filmin konsepti gereği hikâye bir süre sonra sıkıyor. Çok daha hızlı ve toplu anlatabilcekken gereksiz kurgu oyunları ve birbirini tekrar eden numaralar yüzünden filmin yarısından finale olan kısmı bariz aksıyor. Finalin şaşırtıcı olduğu kadar, hikâyenin önemli gediklerini bir anda doldurduğu aşikâr. Ama filmi kurtarma adına yapılan bu hamle, diğer yandan aksayan kısımları daha da eğreti bir duruma sokuyor. Böylece harika yazılmış ve yönetilmiş bir başlangıç ile final sahnesine sahip ama bu ikisinin arası öylesine çekilmiş bir film izliyoruz sanki.

Bu teknik yetersizlikten ötürü filmden tatmin olmasam da anlatmak istediği meramı çok değerli bulduğumu söylemeliyim. Modern hayatın insanlara dayattığı köşeli kalıpların bireyi ne kadar sınırladığını ve mutsuzlaştırdığını göstermek isteren film, bunu oldukça sıra dışı ve mizahi bir yolla anlatarak da takdiri hak ediyor. Swiss Army Man belki dört dörtlük bir film değil ama kısa zamanda kültleşip kendi seyircisini bulacağına inanıyorum.