Arşiv

Archive for the ‘mekan’ Category

İskandinavya Macerası – I: Kopenhag

18/10/2015 1 yorum

Yurt dışına çıkmak maddiyatla bire bir bağlantılı olduğundan, çoğu insan bu eylemi fuzuli ve hava atma aracı olarak algılıyor. Böyle olarak kullanan bir kesim hâlâ mevcut da olsa 21. yüzyılda yurt dışına çıkmak çok daha farklı anlamlar ihtiva ediyor. Yeni kültürler tanıma, farklı yetişmiş insanlarla tanışma, rutinin dışına çıkma, yeni coğrafyalar görme bu anlamların sadece birkaçı.

2005’ten beri devam eden yurt dışı seyahatlerimde Sibirya ve Sicilya gibi alışılmışın dışında rotalar seçmem, insanları daha da meraklandırıyor. Belli ki amacım farklı, sadece yurt dışına çıkıp egomu tatmin etmeye çalışmıyorum. Benim için her yurt dışı seyahati; ruhumu dinlendirdiğim bir terapi, yeni deneyimler edindiğim bir macera ve kendimi geliştirdiğim bir süreç. Ne yazık ki beyaz yakalı bir çalışan olarak günlük çalışma düzeninde bir rutine saplanıp gidiyoruz, nefes almaya bile vakit bulamıyoruz. Bu yüzden amacım rutinin olabildiğince dışına çıkıp farklı eylemlerde bulunmak, daha önce tatmadığım küçük şeyleri keşfetmek.

20150830_171700Nyhavn’dayız

Bu yıl da kadim dostum Onur’la beraber rotayı İskandinavya’ya çevirdik. Öncelikli amacımız fyordları görmekti. Kopenhag-Bergen-Flåm-Oslo’dan rotanın son hâli de bunun etrafında şekillendi. 8 günlük bu program oldukça dolu geçtiğinden yazıyı kentlere böleceğim. Yine de umarım; oldukça uzun olacak yazıları keyifle okursunuz, benim aldığım keyfi, biraz olsun siz de duyumsaysınız ve de kendi seyahatinizi planlarsınız.

30 Ağustos 2015 Pazar sabahı Kopenhag uçağına binerek başladı maceramız. Lokal saatle 2 civarı indik havaalanına. Stockholm’daki gibi tahta zeminli, şirin bir havaalanı karşıladı bizi. Hiç sorun çıkmadan pasaport kontrolünden geçip trenlere yöneldik. Hayatımda yaptığım en kısa havaalanı-şehir merkezi yolculuğundan (12 dakika) sonra merkez gara vararak şehrin kalbine adım atmış olduk. Otele nasıl varacağımıza daha önce baktığımız için 10 dakikalık sorunsuz bir yürüyüşle otele vardık, tabii Kopenhag hakkında ilk gözlemlerimizi de yaparak. Mesela garın çaprazında bedava harita bulup istediğinizi sorabileceğiniz ‘Tourist Information’ var. Emin olun, içeri girmeseniz bile nerede olduğunu bilmeniz sizi rahatlatıyor ki ben genelde harita alıp çıkarım.

20150830_174451Küçük Deniz Kızı Heykeli’ne giderken karşımıza çıkan fıskıyeli bir heykel

20150830_175801Küçük Deniz Kızı Heykeli

Villa Armonia Guest House aslında ne bir hotel, ne de bir hostel. Oldukça merkezi bir lokasyona konumlanmış Villa Armonia, her katında dört oda bulunan bir apartman. Her kattaki odalar ortak olarak banyoyu, tuvaleti ve mutfak holünü kullanıyor. Yani otelden çok, pansiyona yakın ama gayet memnun kaldık. Sahibiyle check-in hariç hiç muhatap olmak zorunda kalmadık ki gayet güler yüzlü ve yardımseverdi. Ipad’i ve ona bağlı küçük bir POS aletiyle ödememizi (3 gecelik oda fiyatı 2100 DKK)* alıp tüm gerekli anahtarları (oda, kat ve dış kapı) teslim ettikten sonra yanımızdan ayrıldı. Biz de odaya yerleştikten hemen sonra kendimizi dışarıya attık. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Hayattan Notlar

  • The Jinx: Life and Deaths of Robert Durst ilginç bir belgesel. 6 bölüm hâlinde HBO’da yayınlandığında bu kadar ses getireceğini yaratıcıları biliyorlar mıydı, emin değilim. Çünkü ortada bir sürü açıdan ilginç bir vaka var: Hukuksal, psikolojik, sosyal, kriminal… Multi-milyarder bir aileye mensup olan Robert Durst’ün çeşitli cinayetlerde birinci şüpheli olması ama bir şekilde hiç hapse girmemesini şaşkınlıkla izliyorsunuz. Ortada çok ciddi bir dram var. Kafasına estiği gibi davranan bir psikopat, sırf zengin olduğundan sistemin açıklarını kullanıp hukuk sistemiyle alay ediyor. Her yerde aranırken 6 dolarlık bir sandviç çalarken yakalanması veya kendisini araştıran bir belgeselciyle röportaj yapmayı kendisinin teklif etmesi cabası… İbretle izlerken sistemin durumu hakkında da bolca düşünüyorsunuz…
    jinx
  • Belgesel yayınlandıktan sonra Durst hakkında yeni davalar açıldığını ve yönetmen Jarecki’nin süreci takip ettiğini not edelim. Yani ‘The Jinx 2’ 2-3 yıl içinde gelebilir.
  • Xavier Dolan’ın ilk iki filmini seyretmiştim ve bence çok abartılıyor. Genelde kadınların olumlu yaklaşması da bu düşüncemi doğruluyor bence. Ama yine de son filmi Mommy‘yi (2014) izledim. Gerçekten farklı, sağlam ve izlemesi keyifli bir film. Dolan üslubunu daha oturtmuş ama yine de sonraki projeleri konusunda şüphelerim bâki.
    entourage
  • The Avengers 2 (2015) ve Entourage (2015) sinemada yaşadığım hayalkırıklıkları oldular. İlki, kendisinden beklenmeyeni (pozitif olarak) yapan bir ilk film ardından gelen vasat bir eğlencelikti. İkincisi ise oldukça eğlenceli ve zeki bir dizinin (iki kere izleyecek kadar bayılırım) vasat bir kopyasıydı.
  • Jurassic World (2015) kendisini bilen vasat bir eğlencelikti mesela, sadece görevini yapıyordu. Kerem Sanatel’in Altyazı’daki (Temmuz-Ağustos 2015) eleştirisine tamamen katılıyorum, okumanızı öneririm.
    inside out
  • Inside Out (2015) artık Pixar’dan beklentilerimizi düşürdüğümüz için oldukça iyi geldi. Ergenliğe adım atmaya hazırlanan bir kızı konu alsa da, sonuçta bir insanın iç dünyasıyla dış çevresi arasındaki etkileşimi ile karakter oluşumunu anlatıyordu ve oldukça da başarılıydı. Tabii ana izleyici kitlesi çocuklar olduğundan bir yerde duruyor ve film, sadece ‘vasat üstü’ olmakla yetiniyordu. Oysa ciddi potansiyeli vardı, mesela bu filmi Miyazaki çekse ortaya çıkacak eser bambaşka olurdu.
  • Bu yıl bilim-kurguya doyuyoruz. Ex-Machina (2015) daha çok görselliğe önem verse de gerçekten başarılı bir film, yılın filmlerinden. Dr. Frankenstein hikâyesi ile yapay zeka konusunu çok başarılı bir şekilde birleştiriyor. Bu film hakkında Fil’m Hafızası için Mustafa Koca sağlam bir eleştiri yazdı, öneririm.
    mad max
  • Keza Mad Max: Fury Road (2015) hem başarılı bir post apokaliptik bilim-kurguydu (steam estetiği korunmuş yine) hem de dur durak bilmeyen bir adrenalin deposuydu. Neredeyse soluksuz izledim. Yapım tasarımı, kostümler, makyaj ve ses tasarımı efsane olmuş. Şimdiden yılın en iyileri arasında.
  • Tek sevmediğim film türü olan korkuda da iyi bir yapım izledim: It Follows (2014) izleyiciyi şaşırtabilen ve haddini de bilen nadir korkulardan. Ama n’olur devamı gelmesin!!!
  • Edebiyatla aram hiç iyi olmadı, kitap okumaktan sıkılan biriyim ne yazık ki. Zaten istediğim edebiyat birikimini yapabilseydim yazarlıkta çok daha iyi yerlerde olurdum herhâlde. Yine de arada kendimi şaşırtabiliyorum. 2 ay içinde 3 klasik okudum, bana göre bir rekor bu!!! 😀
  • Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna‘sı gerçek bir başyapıt! Söyleyecek sözüm olamaz…
  • Ardından Yaşar Kemal’in İnce Memed‘ini okudum ki o da çok başka bir şaheser. Tabii biraz efsaneleştirme var ki bence doğal da… Şimdi ikincisini okuyorum.
    tatar çölü
  • Selimiye’de tatildeyken pansiyon sahibemiz Elâ Hanım, biraz metazori olarak arkadaşımla bana Dino Buzzatti’nin Tatar Çölü‘nü (Il Desserto del Tartari) okuttu, iyi de yaptı. İnsanın kafasındakiyle gerçeğin ne kadar farklı olduğu hakkında hafif sürrealist bir yapıt. Pek aksiyon yok kitapta çünkü esas amaç okuyucuyu düşündürtmek, tatilde olmasam okuyamazdım. Çünkü bir arkadaşımın Facebook’ta yazdığı gibi: “Tatar Çölü bitmeeeeeeeeeez… Bekle bekle bitmeeeeeeeez.”
  • Bu arada Elâ Hanım kitabın en iyi çevirisinin Can Yayınları’ndan çıkan Nihâl Önol’unki olduğunu belirtti ısrarla. Zaten bize de yırtık dökük de olsa o çeviriyi okuttu. Diğerleri yavanmış.
    20150613_123842
  • 20150610_102418Haziranın ikinci haftası Marmaris’in Selimiye köyünde tatil yaptım. Tek amacım dinlenmek ve denize girmekti, tam da amacıma ulaştım. Okuldan (yurttan) bir arkadaşımla 8 gün kaldık. Sahil şeridinin dar olması yapılaşmanıın içeriye girmesine izin vermiyor, o yüzden koy boyunca  yayılmış yerleşim. Tabii 20 yıl önce küçük bir balıkçı köyüyken şimdi turistik olmuş ama fazla yer olmaması çok bozulmamasını sağlamış. Yolu çok virajlı ve uzun, o yüzden ana misafirler milyon dolarlık yatlarını bağlayanlar. Bu yüzden yan yana Carrefour, Macro Center ve Migros’u görebileceğiniz tek yer Türkiye’de.
    20150613_200258
    20150610_104506
  • Okullar kapanmadan gitmekle çok isabetli davranmışım. Zaten sessiz ve sakin olan köy iyice kendi hâlindeydi, bazı yerler açılmamıştı bile. Biz Hydas Pansiyon’da kaldık, çok memnun kaldık. Köyde galiba 3 otel var, onlar da ufak ama pansiyonu tercih edin derim.
  • İki güzel ve ünlü rakı-balık lokantası var, Sardunya ve Hidayet’in Yeri. İkincisi bence daha güzel çünkü önü açık ve etrafı boş, fiyatı da biraz daha uygundu. Sardunya daha sosyetik, servise çok önem veriyorlar ama önüne zincirleyen yatlar zevki baltalıyor. İkisinin de fiyatları İstanbul seviyesi, içki de içerseniz adam başı 150’ye kalkarsınız. Ahtapot ve kalamarı güzel yapıyorlar. (ki İstanbul’da ahtapot yapamıyorlar!!!)
    20150613_103808
    20150613_121355
  • Ayrıca köy meydanında ev yemekleri yapan Beyaz Ev Yemekleri, yanında Badem Mantı, biraz içerde de Mavi Pide Salonu karnınızı rahatlıkla doyurabileceğiniz yerler.
  • Tekne turu yapmadan sakın ayrılmayın! Ben 2 gün çıktım, harika koylara götürüyorlar! Kendinizi cennette sanabilirsiniz…
  • Ramazanda da arkadaşlarla Saros Körfezi’ndeki Gökçetepe Tabiat Parkı’nda kampa gittim. Bahaneyle ilk çadırımı aldım. Çekiniyordum, yapamayacağımı düşünürdüm çadırda ama gayet güzeldi. Ormanda bol oksijenle uyumak çok keyifli!! Gökçetepe’nin denizi taşlık olsa da çok güzel.
    gokcetepe
  • Kışın ilk defa bir crowdfunding kampanyasına katılmıştım. İlk albümüne (M.U.S.I.C.) bayıldığım Elif Çağlar, ikinci albümü (Misfit) için düzenledi. Sanırım 15 $ verdim. Mayıs sonunda  önce indirme linki geldi, sonra da imzalı albüm adresime geldi. İyi ki katılmışım kampanyaya, harika bir albüm olmuş, tam saf caz!
  • İki hafta önce de efsane bir albüm keşfettim. 1 yıl önce çıkan Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar (Ankâ). İçinde muhteşem şarkılar var. Fazıl Say, Kardeş Türküler, Umay Umay, Birsen Tezer, Vedat Sakman, Zülfü Livaneli albüme katkı verenlerden sadece birkaçı. Mesela Hilmi Yarayıcı ve Yasemin Göksu’nun ‘Hançerin Sapı’ düeti efsane. Dinleyin, defalarca…
  • Bu arada İlhan Şeşen ayrıldıktan sonra sönen Grup Gündoğarken ikidir harika şarkılarla karşıma çıkıyor farklı toplama albümlerde. Ezginin Günlüğü tribute albümündeki ‘Eksik Bir Şey’ efsane bir şarkıdır. Metin Altıok’ta da ‘Geriye Kalan’ çok farklı ve özel.
  • Politika yazmak istemiyorum artık. Zaten diyeceğimi film analizlerinde çaktırmadan diyorum, anlayana… http://filmhafizasi.com/medeniyet-uzerine-cesitlemeler-les-invasions-barbares/ bayağı politik oldu mesela…

Euronoise 2015 – Maastricht İzlenimleri – 1

Euronoise 2015’e 31 Mayıs – 3 Haziran 2015 arası gitsem de olayın geçmişi 2012’ye dayanıyor. Hayatımın oldukça gelgitli olduğu dönemlerden geçerken şirkette TEYDEB’e başvurmayı düşündüm. TEYDEB, bir şirketin ulusal çapta yeni bir teknoloji geliştirerek yeni bir ürün veya metot geliştirmesine olanak veren bir TÜBİTAK teşvik fonu. Şirketin içinde bir kişi, projeye karar verip başvuruyu hazırlar, TÜBİTAK onay verirse proje başlar. Proje bitiminde TÜBİTAK denetleyip onay verir ve proje bütçesinin belli bir kısmını (en fazla %60’ını) şirkete öder.

Benim ve bir çalışma arkadaşımın 2012 yazında hazırladığımız ve 2013 baharda onaylanan ‘Bir Elektrikli Aracın İstatiksel Enerji Analizi Metoduyla Modellenmesi ve Doğrulanması’ projesine 2013 Haziran’da başladık. Lâkin proje ortasında iş arkadaşım istifa edince, projenin %80’ini kapsayan sanal modelleme ve analiz işi bana kaldı. 2014 Ocak-Temmuz arası bu yüzden (ve diğer projelerin işleri sebebiyle) neredeyse her hafta 2-3 akşam mesaisine kaldım. TÜBİTAK’ın final raporunu Temmuz 2014’te tamamladıktan sonra tüm bu projeyi İngilizce olarak bir makalede topladım. 2014 sonbaharda da Euronoise 2015’e başvurdum. Yılbaşından hemen önce makale kabul edildi ama beklediğimiz gibi sözlü sunum olarak değil, poster sunumu olarak.

DSC_2239mr

Bu ufak hayal kırıklığına rağmen 31 Mayıs sabahı Sabiha Gökçen’de tek başımaydım. Pazar sabahının gayet tenha olacağını umarken oldukça yoğun bir kalabalık karşıladı beni. Sabahın 8 buçuğunda pasaport kontrolü kuyruğunda metrelerce kuyruk olması beni oldukça şaşırtı. Neyse ki fazla beklemeden kontrolleri geçip uçağı beklemeyi başladım.

10.40’ta havalanan uçak, 3.5 saate yakın bir yolculuk sonrası Amsterdam Schipol Havalimanı’na indi. Pasaport kontrolünden sorunsuz geçtikten sonra Maastricht’e olan yolculuğum da başladı. Yurt dışındayken bariz bir hata yapmamak adına danışmaya sormayı her zaman tercih ederim. Havalimanında da daha önce nasıl gideceğime bakmama rağmen danışmaya uğradım önce. İyi ki de yapmışım çünkü o haftasonu Schipol çevresindeki tren hatları bakımda olduğundan belli bir yere kadar otobüse binmem gerektiğini öğrendim. Böylece bahtsız bedeviliğim başlamış oldu. Daha fazlasını oku…

Otantik Bir Kaçış: Mardin – 1

23/03/2015 1 yorum

Bu gezi 22-23 Kasım 2014’te gerçekleşse de notlarımı ancak yazıya aktarabiliyorum. Bahaneler sınırsız ama geç olsun, güç olmasın. Umarım kısa sürede yazıyı bitiririm, daha da önemlisi benim o 2 günden aldığım keyifin birazını bu yazıya da aktarabilirim. Bir Eylül günüydü, şirkette Deniz ile konuşurken konu “Nereye gitsek?”e geldi ve Mardin’de karar kıldık. O akşam gezi grubuna ilk öneriyi attım ve daha 1 gün geçmeden 16 kişiye ulaştık! Hemen uçak, otel ve hatta servis rezervasyonları yapıldı. Urfa’ya 10 kişi gitmiştik ve 2 arabaya zor sığmıştık. Bu yüzden servis ayarlamak hem maddi hem de konfor yönünden daha mantıklı geldi. Biz bu planları kabaca hazırladığımızda daha geziye 3 ay vardı. 🙂

Gel zaman, git zaman, IŞİD sağ olsun, Güneydoğu bölgemiz yine karışmaya başladı. Sadece anne-babalar değil, biz bile şüpheye düşmeye başladık. “Bir şey olur mu acaba? Yerli olmadığımız gün gibi belli olacak, dikkat çekmez miyiz?” Velhasıl, kısa bir bocalamadan sonra geziye gitmeye karar verdik ama içimizden cayanlar oldu, birkaç da yeni kişi katıldı.

Böylece 13 kişi, 22 Kasım Cumartesi sabahı, saat 7 olmadan Sabiha Gökçen’de buluştuk. Uçağa binmemle tanıdık yüzler görmem bir oldu. İlk önce uykudan hayal gördüğümü zannettim ama onlar da bana selam verince gerçek olduğu açığa çıktı. İTÜ Makine’deki güzide kulübüm EPGİK’ten 4-5 kişi ve arkadaşları uçakta 2-3 sırayı kapatmışlardı. Mardin’de konuşmak üzere selamlaşıp arkaya ilerledim. Biraz uyku, biraz kitap derken 2 saat sonra Mardin Havaalanı’na indik.

mardinMardin içi

Artık aşina olduğum üzere, diğer Anadolu kentlerinin başka bir kopyası olan havaalanına ayak  bastığımızda hava gayet iyiydi. Havaalanı mimarisi hakkındaki yakınmalarımı önceki gezi yazılarımdan okuyabilirsiniz. 🙂 Yerde grubu toplarken ben EPGİK’li arkadaşlarla konuştum. Harıl harıl Anadolu’yu gezdiğimi bildiklerinden rotamızı sordular. Bu sefer şahsi takılmayacağımızı söyledikten sonra ayrıldık, nasılsa 2 gün içinde bolca karşılaşacaktık. Havaalanı çıkış kapısında şoförümüz Ömer bizi karşıladı. 16 kişilik Mercedes Splinter’e 13 kişi bir güzel yayılarak yolculuğa başladık. Önce ayaküstü kahvaltı etmek için Mardin içinde bir yerde durduk. Bir kahveye girip isteyenlere tost yaptırdık. Bir simitçi çocuk da elindekilerinin hepsini bize satarak günü sabahtan kapadı 🙂 Güneye doğru yol alırken biraz tırsmadım değil. Annemin haftada bir “Napıcan Mardin’de oğlum?” sezlenişlerine verdiğim tek vaat, Nusaybin’e asla gitmeyeceğimizin sözüydü ve şimdi Nusaybin yolundaydık.

dora-2Dara Antik Kenti’nden bir görünüm Daha fazlasını oku…

Rusya Macerası – 7: Irkutsk (2) ve Geri Dönüş

17/02/2015 4 yorum

(Önceki yazı için tıklayın)

Sabah kalktığımda Ozan mutfakta sucuklu yumurta yapıyordu. Erkenden uyanıp marketten yumurta almış taze taze. Odadan mutfağa doğru girdiğimde yumurtaları kırmak üzereydi. Nasıl güzel bir kahvaltıydı anlatamam, evden binlerce kilometre uzakta mutfak masasında yaptığımız. Sanki İstanbul’da birimizin evinde kahvaltı yapıyorduk, o kadar sıcak bir ortam vardı.

yumurtaOzan’ın harika omleti

Hava daha güzel olsa da, bulutlar her an yağmur indirecekmiş gibi duruyordu. Bu günkü ilk durağımız şehrin biraz dışındaki Angara Gemisi’ydi. Şehrin kuzeyinde bir kıyıya demirlenmiş olan gemi bir asrı geçkin bir yaşa sahip ve dünyanın ilk buz kırıcılarından. İlk Trans-Sibirya trenlerini kışın buz tutan Baykal Gölü’nden geçirerek görev yapmış. Tren hattı gölün çevresinden dolaşmaya başlayınca da görev süresi dolmuş. Şimdi bir müze olarak faaliyet gösteriyor. Biz içeri girmedik, dışarıdan görmemiz bize yetti.

IMG_7137Angara Buzkıranı

IMG_7150Uzaktan bakış

Ardından şehrin diğer ucundaki Alexander Kolchak Anıtı’nı görmeye gittik. Kolchak gayet ilginç bir kişilik. Atalarının Türk olduğu, soyadının da buradan geldiği rivayet edilmekte, bu yüzden bayağı “Harun Kolçak’ın dedesini gördük.” geyiği yaptık kendi aramızda. Başarılı bir asker olarak Rus-Japon Savaşı ve 1. Dünya Savaşı’nda savaşmış; Kuzey Kutbu’na yapılan iki bilimsel seferde yer almış ünlü bir mareşal. Ama asıl ününü, Kızıl Devrim sonrası Çarlık yanlısı Beyaz Ordu’nun lideri olmasıyla kazanmış. Rusya İç Savaşı’nın sonlarında ise Irkutsk’ta kurşuna dizilmiş. SSCB döneminde vatan haini sayılan Kolchak’ın, itibarını Putin döneminde tekrar kazanması başka bir ilginç konu. Tarihi, ne yazık ki kazananlar yazıyor, gördüğünüz üzere. Ya da tarihteki bir olayın akıbetinin döneme göre değişmesi, diyebiliriz bu olay için.

IMG_7170Alexander Kolchak Anıtı Daha fazlasını oku…

Rusya Macerası – 6: Irkutsk ve Baykal Gölü

01/02/2015 4 yorum

(Bir önceki yazı için tıklayın)

Sabah 7 buçuk gibi Irkutsk’a gelmiştik. Gar çıkışında direkt bir taksiye binerek hostelimize gittik. Çünkü o yorgunluk ve çantalarla hosteli yürüyerek aramak istemedik. Irkutsk’ta taksilerde pazarlık yapılıyor.  300 rubleye anlaşıp hostele gittik.

irkutsk-4Irkutsk şehir merkezinden bir görüntü

Hostelimizin adı Dobriy Kot’tu, manası ise Güzel Kedi. Bir hostelden daha çok, sevimli bir otele benziyordu. Girer girmez kaydımızı yaptırıp odaya geçtik. İçinde 3 tek kişilik yatağı olan, bir hostel için lüks sayılabilecek bir oda verdiler. Hostelden de odadan da pek memnun kaldık, zaten bir gece yattık sadece. Oda ücreti 2700 rubleydi (adam başı 54 TL). Tek dezavantajı şehir merkezine uzaklığıydı ki bu hususu ilerleyen paragraflarda okuyacaksınız zaten. Hemen birer banyo yapıp yattık. Bayağı uyumuşuz. Kalktığımızda saat 3’e geliyordu. Şehri keşfetmek için hemen kendimizi sokağa attık.

Irkutsk, Sibirya’nın en büyük kenti. Nüfusu yaklaşık 600 bin. Baykal Gölü’ne sadece 72 km mesafede, gölden çıkan Angara Irmağı’nın ikiye bölündüğü çatalda konumlanıyor. Tarih boyunca hep önemli bir yerleşim birimi olmuş çünkü hem Rusya’nın doğudaki hem de Çin Seddi’nin kuzeyindeki en büyük kent. Bizim ziyaretimizde oldukça sıcaktı ki yazın ortalama sıcaklık 18 derece. Ama kış ortalama sıcaklığı -18 dereceymiş, düşünmek bile insanın içini ürpertiyor. Biz tabii gayet şort ve T-shirtle dolandık ilk gün.

Hostelin biraz ilerisinden bir otobüse atlayarak (kişi başı 12 ruble) 10 dakikada merkeze indik ama asıl sıkıntıyı gece yaşayacaktık. Irkutsk şehir merkezi hiç ummadığımız kadar düzenli ve modern çıktı. Altyapısı oturmuş, geniş caddeler bulunuyor. En önemli 3 caddesinin adının Lenin, Marx ve Engels olması bize ilginç geldi. Cadde tabelalarında mutlaka Latin harflerinin de bulunması işimize bayağı kolaylaştırdı. Ayrıca turistler için hazırlanmış 2 rotanın tabela ve çizgileri her yerde karşınıza çıkıyor. Mavi ve yeşil hattın çizgilerini hemen her kaldırımda görebiliyorsunuz. Bunları takip ederek şehrin önemli yerlerine ulaşabiliyorsunuz. Biz kafamıza göre takılarak çevrede biraz yürüdük.

irkutsk-3Irkutsk ana meydanındaki parkta Daha fazlasını oku…

Rusya Macerası – 4: Moskova

13/10/2014 1 yorum

(önceki yazı için tıklayın)

Rusya’daki 5. günümüze hostelin yakınındaki Coffeeshop Company’de kahvaltı yaparak başladık. Ardından da odamıza dönerek çantaları sırtlayıp ana tren istasyonuna yollandık. Böylece seyahatimizin ilk kısmı olan St. Petersburg’a veda ediyorduk. Önceden aldığımız biletlerle hızlı trenimizde son derece rahat olan koltuklara oturduk.

hızlı trenHızlı trende okurken, Ozan ile ben

St. Petersburg-Moskova Hızlı Treni, yaklaşık 540 km’lik bir mesafeyi azami 200 km/s hız yaparak 4.5 saatte alıyor. Biz en düşük sınıftan bilet almamıza rağmen koltuklar çok rahattı. Ben genelde kitap okudum, biraz müzik dinledim. Yolu yarılayınca bir sonraki vagondaki kantine gidip birer sandviç aldık, fiyatları fena değil. Hiç sıkılmadan tam vaktinde Moskova’ya vardık.

Gardan çıkışta hemen metroya girdik. Moskova Metrosu gerçekten muhteşem. Paris Metrosu’nu çok beğenirim ama bu ondan da güzel. Bir kere, hatlar çok zekice oluşturulmuş. Bilhassa ortadaki ring hattı büyük zaman tasarrufu sağlıyor. Her istasyonun kendine ait bir mimarisi var ki bazıları çok sanatsal. Vagonlarda kablosuz internetin bedava olması büyük hizmet (“Oooo, bedava internet varmış, alırım bir dal.”). İstasyon içlerindeki işaretler bence gayet anlaşılır. Yalnız yukarı değil, yere bakmanız gerek, ana işaretler yerde.

02metroMoskova metro haritası

Bu güzelliklere karşın çoğu yerde Latin harfleri göremiyorsunuz ki çoğu turist için büyük işkence. Ama Kiril harfleri inanın zor değil. 1-2 saat içinde kolayca kavrıyorsunuz mantığı. Hele matematik ve/veya fizik ağırlıklı bir eğitim almışsanız işiniz çok daha kolay. Şöyle ki bilmediğiniz harflerin çoğuna bu derslerden zaten aşinasınız. Mesela Rusça’da P harfi, Π (bildiğiniz pi). Γ (gamma) G harfi, Λ (lamda) L harfi, Δ (delta) ise D harfi. Biraz kafa yorunca okunanı anlamak zor değil. Tavsiyem, Rusya’ya gitmeden hemen önce alfabenin Latin harflerine çevrilişini içeren bir çıktı alın ve 2-3 kez onu dikkatlice okuyun. Şu var, birkaç sefer hata yapabilirsiniz ki bu durumda tek yapmanız gereken telaşlanmamak. Yolunuzu bir şekilde yine bulursunuz ki bize çok oldu. Zaten 2-3 sefer metroya bindiğinizde alışıyorsunuz. Daha fazlasını oku…